“Belirtilen konu ile ilgili olarak ise, mahkememizce, somut norm denetimi yolu ile iptal başvurusuna konu edilen kanun hükmünün, Anayasanın 13. ve 36. maddelerine uygun düşmediği düşünülmüştür. Aykırılık gerekçesinin açıklanmasından evvel, belirtilen Anayasa maddelerine yer vermekte fayda olacaktır.
II. Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması
Madde 13 –Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.
A. Hak arama hürriyeti
Madde 36 – Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.
İtiraz başvurusunun konusu olan kanun hükmünün, Anayasanın, belirtilen maddelerindeki bir takım kurallar, temel hak ve hürriyetler ile bu hakların amaç, kapsam ve sınırlarının bir arada değerlendirilmesi neticesinde, kanun hükmünün, ilk ve hususi olarak, Anayasanın hak arama hürriyeti başlıklı maddesine açıkça ve doğrudan aykırı olduğu, belirtilen diğer maddeye ise dolaylı ve bağlantılı olarak aykırı olduğu değerlendirilmiştir. Öyleyse, ilk olarak 36. madde çerçevesinde izahatlar yapılmalıdır.
Burada, başvuruya konu kanun hükmüne tekrar yer vermek gerekecektir. İİK 259/1 maddesi aynen şu şekildedir. "...İhtiyati haciz isteyen alacaklı hacizde haksız çıktığı taktirde borçlunun ve üçüncü şahsın bu yüzden uğrayacakları bütün zararlardan mesul ve Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 96. maddesinde yazılı teminatı vermeğe mecburdur. ..."
Kural uyarınca, ihtiyati haciz kararının uygulanması için alacaklıdan teminat alınması mecbur tutulmuştur. Düzenleme, hâkime herhangi bir takdir alanı tanımamakta; teminatı kategorik biçimde şart koşmaktadır. Dolayısıyla söz konusu norm, uyuşmazlığın çözümünde doğrudan uygulanacak niteliktedir.
Anayasa’nın 36. maddesi, mahkemeye erişim ve etkili hukuki korunma hakkını güvence altına alır. İhtiyati haciz, alacağın ileride hüküm altına alınmasını fiilen anlamsız kılabilecek riskleri önlemek amacıyla öngörülmüş bir geçici hukuki korumadır. 259/1. maddesinde öngörülen: mutlak, istisnasız ve mahkemeye takdir alanı bırakmayan teminat mecburiyeti, yaklaşık ispat kriterinden daha yukarıda bir ispat halini elinde bulunduran ve aynı zamanda ekonomik olarak zayıf alacaklı bakımından ihtiyati haciz yolunu fiilen erişilemez hale getirmektedir. Bu durumda norm, hak arama özgürlüğünü sadece sınırlamakla kalmayıp etkisizleştirme sonucunu doğurabilecek niteliktedir. Bu yönüyle aykırılık iddiası temelsiz değildir.
Teminat şartı, borçlunun korunması amacına yöneliktir. Bu yönüyle meşru bir amaç bulunmaktadır. Ancak; mahkemeye takdir yetkisi tanınmaması, alacaklının ekonomik durumunun dikkate alınmaması, haklılık derecesine göre teminat mecburiyetinin kaldırılamaması, normu katı ve otomatik bir sınırlamaya dönüştürmektedir. Daha hafif müdahale araçları mümkünken, istisnasız teminat şartı öngörülmesi ölçülülük incelemesini gerekli kılmaktadır. Bu çerçevede aykırılık iddiası anayasal denetim gerektirecek ağırlıktadır.
Konunun daha iyi anlaşılması için geçici hukuki koruma tedbirleri olan ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz müesseselerinin tanımları, hukuki nitelikleri ile aralarındaki benzerlik ve farklılıklar ile doğurdukları hukuki sonuçlara kısaca değinilmelidir.
İhtiyati tedbir ve ihtiyati haciz geçici hukuki koruma yöntemlerindendir. İhtiyati tedbir, kesin hükmün sonucuna kadar, hükmün infazını engelleyecek tehlikeyi ortadan kaldırmak amacı taşıyan geçici bir hukuki korumadır. İhtiyati haciz ise, alacaklının bir para alacağının zamanında ödenmesini güvence altına almak için mahkeme kararı yoluyla, borçlunun mallarına geçici olarak el konulmasıdır ve ihtiyati tedbirin özel bir çeşididir.
İhtiyati haciz yalnızca para ve teminat alacaklar hakkındaki davalarda veya icra takiplerinde sözkonusu olduğu halde, ihtiyati tedbir kural olarak paradan başka şeyler (haklar, menkuller, gayrimenkuller) hakkındaki davalarda alınır. Geçici koruma kurumları, hakkın “ileride hüküm altına alınabilir olma” niteliğini güvence altına alır. İhtiyati haciz bu bağlamda, alacak hakkının ileride anlamsızlaşmasını önleyen anayasal bir işleve sahiptir.
İhtiyati tedbir kararı, teminatsız olarak da verilebilir iken ihtiyati haciz kararında teminat mecburi tutulmuş ve sadece alacak bir ilama müstenid ise teminat aranmayacağı yönünde düzenleme yapılmıştır. Görüleceği üzere ihtiyati tedbir kararlarında hâkim, durum ve koşullara göre teminat alınmamasına karar verebilir. Bu geçici koruma tedbirinde hâkime açık takdir yetkisi tanınmıştır.
Geçici hukuki koruma kurumları arasında yer alan ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz, amaç ve işlev bakımından benzer nitelik taşımaktadır. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda düzenlenen ihtiyati tedbir bakımından hâkime teminat konusunda takdir yetkisi tanınmışken, İİK 259/1 hükmünde ihtiyati haciz için mutlak teminat öngörülmesi, geçici koruma sistematiği içinde açıklanması güç bir farklılık meydana getirmektedir. Kanun koyucunun benzer hukuki kurumlar arasında teminat rejimi bakımından böylesine katı bir ayrım yapmasının objektif ve makul bir temele dayanmadığı ölçüde, söz konusu düzenleme ölçülülük ilkesini zedeleyebilir ve hak arama özgürlüğüne gereksiz bir müdahale teşkil edebilir. Geçici hukuki koruma kurumları, hak arama özgürlüğünün etkili kullanımını temin eden araçlardır. İhtiyati haciz ile ihtiyati tedbir, farklı kanunlarda düzenlenmiş olmakla birlikte işlevsel olarak aynı kategoriye dahildir.
İhtiyati hacizde teminat zorunluluğu hâkime takdir alanı bırakmamaktadır. Ekonomik güç farklılıklarını gözetmemektedir. Haklılık derecesini dikkate almamaktadır. Özellikle ihtiyati haczin yaklaşık ispat şartına bağlı olması, yargısal denetime tabi bulunması, borçlunun itiraz imkânının mevcut olması ve haksız çıkılması halinde tazminat sorumluluğu doğurması karşısında, mutlak teminat zorunluluğu ikinci ve gereksiz bir güvenlik bariyeri oluşturmaktadır. Bu durum, Anayasa m.13’teki ölçülülük ilkesini ihlal etmektedir.
İtiraz konusu kural bakımından ekonomik yetersizlik halinde adli yardım kurumunun mevcut olması sebebi ile teminat alınmamaktadır. Ancak adli yardım, yalnızca yoksulluk kriterini karşılayan kişiler yönünden uygulanabilir bir istisnadır. Hak arama özgürlüğü yalnızca yoksul kişiler için değil, herkes için güvence altındadır. Adli yardım koşullarına gerek duyulmayan ancak yaklaşık ispat kriterinin çok üstünde bir ispat halini elinde bulunduran kişiler bakımından mutlak teminat zorunluluğu, ölçülülük ilkesini zedeleyebilecek sonuçlar doğurmaktadır. Bu sebeple adli yardım kurumunun varlığı, teminatın mutlak ve takdirsiz biçimde öngörülmesini anayasal denetim dışında bırakmamaktadır.
İhtiyati haciz talep eden, alacağını belgeyle, senetle, kesin delille ortaya koymuşsa, Yaklaşık ispatı değil fiilen tam ispatı sağlamışsa, borç ilişkisi ciddi biçimde tartışmasız ise, bu durumda neden hâlâ otomatik teminat zorunluluğu vardır? Burada anayasal problem şudur: Kanun, haklılık derecesini tamamen görmezden gelmektedir. İhtiyati haciz teorik olarak yaklaşık ispata dayanır. Ancak uygulamada çoğu dosyada: Noter senedi, kambiyo senedi, itiraz edilmemiş borç, ikrar gibi güçlü deliller vardır. Bu durumlarda mahkemede zaten yüksek derecede kanaat oluşmuştur. Dolayısıyla risk seviyesi düşüktür. Buna rağmen, haklılık derecesi ne olursa olsun teminat zorunludur. Bu, ölçülülük ölçütünde ciddi sorun meydana getirmektedir.
Tekrar ifade etmek gerekir ise, itiraz konusu düzenleme, ihtiyati haciz talebinde bulunan alacaklının haklılık derecesini dikkate almaksızın mutlak teminat yükümlülüğü öngörmektedir. Oysa ihtiyati haciz, yaklaşık ispata dayanmakla birlikte uygulamada güçlü ve tartışmasız delillere dayalı alacaklar bakımından haksız müdahale riski son derece düşüktür. Haklılık derecesini gözetmeyen bir teminat rejimi, risk esasına değil soyut varsayıma dayanmaktadır. Bu durum, müdahalenin gerekliliği ve orantılılığı bakımından anayasal denetimi zorunlu kılmaktadır. Hak arama özgürlüğü, açık ve güçlü biçimde ortaya konulmuş bir hakkın kullanılmasının gereksiz mali külfetlerle zorlaştırılmasını kapsamaz. Geçici hukuki koruma tedbirleri, yalnızca usule ilişkin araçlar değildir; bunlar, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün etkin kullanımını sağlayan tamamlayıcı mekanizmalardır. Bir hak, yargı sonunda tanınsa bile, eğer süreç içinde fiilen korunmamışsa, o hak soyut ve teorik hale gelir.
Uygulamada teminat oranı çoğu kez %15 civarındadır. Yüksek meblağlı tazminat davalarında bu oran milyonlarca liraya ulaşabilmektedir. Mesela, alkol ve uyuşturucu madde etkisinde olduğu halde araç kullanarak bir otobüs durağına kaba tabirle "dalan" ve ekonomik durumu iyi seviyede olan bir kimsenin durakta sadece otobüs bekleyen kişilere çarparak onların ölümüne ve yaralanmasına sebep olan bir hadisede, araç kullanan kişinin tamamen kusurlu olduğu apaçık ortada olsa bile, zarar görenlerin ihtiyati haciz talep etmesi halinde onlardan teminat alınmasının mecbur tutulması vicdanları sızlatmaktadır. Bu türden hadiselerde İİK 259/1 hükmünün uygulanması hakikaten akıl tutulmasına meydan vermektedir. Bir de uygulamada %15 teminat alınmasına dair yerleşmiş anlayış düşünüldüğünde nasıl dramatik bir sahnenin ortaya çıktığı anlaşılabilecektir.
Başka bir ifade ile, itiraz konusu düzenleme, "tamamen haklılık" halini hiçbir şekilde dikkate almamaktadır. Oysa bazı alacaklar güçlü ve neredeyse tartışmasız delillere dayanabilir. Bu gibi durumlarda haksız haciz riski son derece düşüktür. Buna rağmen düzenleme, güçlü delile dayalı alacak ile tartışmalı bir alacağı aynı teminat rejimine tabi tutmaktadır. Temel haklara getirilen sınırlamalar, soyut kategoriler üzerinden değil, somut olayın özellikleri dikkate alınarak uygulanmalıdır.
İhtiyati hacizde teminat alınır iken hakimin takdir yetkisinin tamamen kaldırılmasının ölçülülük sorununu gündeme getirdiği açıktır. Oysa geçici hukuki koruma sisteminin diğer ayağı olan ihtiyati tedbir bakımından HMK 389 ve devamında farklı bir model benimsenmiştir. İhtiyati tedbirde de mahkeme, davanın başında ve nihai hüküm verilmeden karar vermektedir. Orada da belirsizlik mevcuttur; orada da “ya haksız çıkarsa?” riski bulunmaktadır. Buna rağmen kanun koyucu, teminat konusunda hâkime takdir yetkisi tanımış; somut olayın özelliklerine göre teminatın alınmamasına veya miktarının belirlenmesine imkân vermiştir. Dolayısıyla “davanın başında haklılık kesin değildir” gerekçesi yalnızca ihtiyati hacze özgü değildir. Aynı belirsizlik zemini üzerinde işleyen iki geçici koruma kurumundan birinde hâkime güvenilip bireyselleştirme imkânı tanınırken, diğerinde bu imkânın tümüyle ortadan kaldırılması anayasal denetim açısından sorgulanmalıdır.
Ölçülülük ilkesi gereği müdahalenin, karşılanmak istenen riskle orantılı olması gerekir. Haksız haciz ihtimali son derece düşük olan durumlarda dahi alacağın belirli bir yüzdesi oranında teminatın zorunlu tutulması, gereklilik ve orantılılık aşamalarında ciddi sorunlar doğurmaktadır. Uygulamada teminat oranının çoğu zaman %15 civarında belirlendiği dikkate alındığında, yüksek meblağlı alacaklarda milyonlarca liralık bir yükümlülük ortaya çıkabilmektedir. Bu yükümlülük, özellikle mağdur veya haklılığı güçlü alacaklı bakımından geçici koruma yolunu fiilen erişilemez hale getirebilir.
Sonuç olarak, İİK 259/1 hükmü; hâkime bireyselleştirilmiş değerlendirme imkânı tanımaması, haklılık derecesini ve risk yoğunluğunu gözetmemesi sebebi ile Anayasa’nın 13. maddesinde güvence altına alınan ölçülülük ilkesi ile 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğü bakımından ciddi anayasal sorunlar barındırmaktadır.
Kanunkoyucu İİK'ı baştan aşağı yeniden düzenlemeye hazırlanırken, mevcut kuralın anayasal sorunları daha görünür hale gelmiştir. Bu sebeple anayasal denetim artık kaçınılmazdır. Mevcut düzenleme ve yaklaşan yeni Cebri İcra Kanunu taslağı bağlamında anayasal denetim ihtiyacı önem arz etmektedir.
Bilindiği üzere, cebrî icra hukukuna ilişkin kapsamlı bir kanun taslağı kamuoyuna yansımış olup, mevcut icra sisteminin modernize edilmesi yönünde bir irade ortaya konmuştur. Taslak düzenlemede de ihtiyati haciz bakımından teminat zorunluluğunun korunması öngörülmektedir. Bu durum, anayasal denetim ihtiyacını ortadan kaldırmamakta; aksine daha görünür hale getirmektedir. Zira kanun koyucunun düzenlemeyi yeniden ele aldığı bir dönemde, mevcut normun anayasal sınırlar bakımından değerlendirilmesi, hukuk düzeninin sistematik tutarlılığı açısından önem arz etmektedir.
Geçici hukuki koruma sisteminin yeniden yapılandırıldığı bir süreçte, teminatın mutlak ve takdirsiz biçimde zorunlu tutulmasının ölçülülük ilkesine uygun olup olmadığı anayasal düzlemde açıklığa kavuşturulmalıdır. Eğer mevcut düzenleme, haklılık derecesi yüksek ve risk yoğunluğu düşük hallerde dahi alacaklının geçici koruma yoluna erişimini ciddi mali külfetlerle zorlaştırıyorsa, bu durumun devam ettirilmesi anayasal güvencelerin zayıflaması sonucunu doğurabilir.
İzah olunan sebep ve gerekçeler çerçevesinde kuralın, anayasal bağlamda meşru bir amacı yoktur. Bu sebeple iptali talep edilen kanun hükmünün Anayasa'nın 13. ve 36. maddelerine açıkça aykırı olduğu değerlendirilmiş ve bu şekilde, itiraz başvurusu gerekçelendirilerek Anayasa'ya aykırılık hususu açıklanmıştır.
ARA KARAR: (Gerekçeleri Yukarıda Açıklandığı Üzere;)
1- Anayasa'nın 152. maddesi uyarınca, İcra İflas Kanunu'nun 259. maddesinin 1. fıkrasının, Anayasa'nın 13. ve 36. maddelerine aykırı olması sebebi ile, belirtilen kanun hükmünün somut norm denetimi yolu ile iptali için Anayasa Mahkemesi'ne müracaatta BULUNULMASINA,
2- Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün 46. maddesi uyarınca, başvuru kararına ilişkin 03/02/2026 tarihli ara kararın onaylı örneğinin, dava dilekçesi, cevap dilekçeleri, kurumlardan gelen yazı cevapları, bilirkişi raporları, tarafların diğer dilekçelerinin onaylı örnekleri ile dosyaya sunulan diğer belgelerin tarih sırasına göre başlıklar hâlinde sıralandığı dizi pusulası halinde Anayasa Mahkemesi'ne üst yazı ile GÖNDERİLMESİNE,
Dair; ara kararın niteliği gereğince kanun yolu kapalı olmak üzere oybirliği ile karar verilmiştir.”
ANAYASA MAHKEMESİ KARARI
Esas Sayısı : 2026/67
Karar Sayısı : 2026/61
Karar Tarihi : 26/3/2026
R.G. Tarih - Sayı : Tebliğ edildi.
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN: Küçükçekmece Asliye Ticaret Mahkemesi
İTİRAZIN KONUSU: 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 3/7/1940 tarihli ve 3890 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle değiştirilen 259. maddesinin birinci fıkrasının Anayasa’nın 13. ve 36. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir.
OLAY: İtirazın iptali davasında itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur.
I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKMÜ
Kanun’un itiraz konusu kuralın da yer aldığı 259. maddesi şöyledir:
“İhtiyati hacizde teminat:
Madde 259- (Değişik: 3/7/1940-3890/1 md.)
İhtiyati haciz istiyen alacaklı hacizde haksız çıktığı taktirde borçlunun ve üçüncü şahsın bu yüzden uğrayacakları bütün zararlardan mesul ve Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 96 ncı maddesinde yazılı teminatı vermeğe mecburdur.
Ancak alacak bir ilama müstenid ise teminat aranmaz.
Alacak ilam mahiyetinde bir vesikaya müstenid ise mahkeme teminata lüzum olup olmadığını takdir eder.
Tazminat davası ihtiyati haczi koyan mahkemede dahi görülür.”
II. İLK İNCELEME
1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca yapılan ilk inceleme toplantısında başvuru kararı ve ekleri, Raportör Özge ULUKAYA tarafından hazırlanan ilk inceleme raporu ve itiraz konusu kanun hükmü okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
2. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un “Anayasaya aykırılığın mahkemelerce ileri sürülmesi” başlıklı 40. maddesinde Anayasa Mahkemesine itiraz yoluyla yapılacak başvurularda izlenecek yöntem düzenlenmiştir. Söz konusu maddenin (1) numaralı fıkrasında bir davaya bakmakta olan mahkemenin bu davada uygulanacak bir kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görmesi ya da taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması durumunda bu fıkrada sayılan belgeleri dizi listesine bağlayarak Anayasa Mahkemesine göndereceği kurala bağlanmış; söz konusu fıkranın (a) bendinde de “İptali istenen kuralların Anayasanın hangi maddelerine aykırı olduklarını açıklayan gerekçeli başvuru kararının aslı” Anayasa Mahkemesine gönderilecek belgeler arasında sayılmıştır. Maddenin (4) numaralı fıkrasında ise açık bir şekilde dayanaktan yoksun veya yöntemine uygun olmayan itiraz başvurularının Anayasa Mahkemesi tarafından esas incelemeye geçilmeksizin gerekçeleriyle reddedileceği hükme bağlanmıştır.
3. Anılan İçtüzük’ün 46. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinde itiraz yoluna başvuran mahkemenin gerekçeli kararında Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülen hükümlerin her birinin Anayasa’nın hangi maddelerine hangi nedenlerle aykırı olduğunu ayrı ayrı ve gerekçeleriyle birlikte açıkça göstermesi gerektiği, (2) numaralı fıkrasında da itiraz başvurusunda gerekçeli başvuru kararının aslının Anayasa Mahkemesine sunulacağı ifade edilmiştir.
4. Yine İçtüzük’ün 49. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde Anayasa Mahkemesince yapılan ilk incelemede başvuruda eksikliklerin bulunduğu tespit edilirse itiraz yoluna ilişkin işlerde esas incelemeye geçilmeksizin başvurunun reddine karar verileceği, (2) numaralı fıkrasında ise anılan (b) bendi uyarınca verilen kararın itiraz yoluna başvuran mahkemenin eksiklikleri tamamlayarak yeniden başvurmasına engel olmadığı belirtilmiştir.
5. Yapılan incelemede itiraz yoluna başvuran Mahkeme tarafından itiraz konusu kuralın “İhtiyati haciz istiyen alacaklı hacizde haksız çıktığı taktirde borçlunun ve üçüncü şahsın bu yüzden uğrayacakları bütün zararlardan mesul…” bölümüne ilişkin herhangi bir gerekçenin belirtilmediği tespit edilmiştir.
6. Açıklanan nedenle kuralın “İhtiyati haciz istiyen alacaklı hacizde haksız çıktığı taktirde borçlunun ve üçüncü şahsın bu yüzden uğrayacakları bütün zararlardan mesul…” bölümüne yönelik başvurunun 6216 sayılı Kanun’un 40. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince yöntemine uygun olmadığından reddi gerekir.
7. Öte yandan Anayasa’nın “Anayasaya aykırılığın diğer mahkemelerde ileri sürülmesi” başlıklı 152. maddesinin dördüncü fıkrasında “Anayasa Mahkemesinin işin esasına girerek verdiği red kararının Resmî Gazetede yayımlanmasından sonra on yıl geçmedikçe aynı kanun hükmünün Anayasaya aykırılığı iddiasıyla tekrar başvuruda bulunulamaz.” denilmiştir. 6216 sayılı Kanun’un “Başvuruya engel durumlar” başlığını taşıyan 41. maddesinin (1) numaralı fıkrasında da “Mahkemenin işin esasına girerek verdiği ret kararının Resmî Gazetede yayımlanmasından itibaren geçmedikçe aynı kanun hükmünün Anayasaya aykırılığı iddiasıyla itiraz başvurusu yapılamaz.” hükmüne yer verilmiştir.
8. Anayasa Mahkemesi 30/11/2023 tarihli ve E.2023/102, K.2023/203 sayılı kararında kuralın “…ve Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 96 ncı maddesinde yazılı teminatı vermeğe mecburdur.” bölümünü esastan incelemek suretiyle bu bölümün Anayasa’ya aykırı olmadığı sonucuna ulaşarak ret kararı vermiştir. Anılan karar 19/1/2024 ve 32434 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmıştır. Anayasa Mahkemesince itiraz başvurusu üzerine işin esasına girilerek reddedilen bölüm hakkında yeni bir başvurunun yapılabilmesi için önceki kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı 19/1/2024 tarihinden başlayarak geçmesi gereken on yıllık süre henüz dolmamıştır.
9. Bu itibarla kuralın “…ve Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 96 ncı maddesinde yazılı teminatı vermeğe mecburdur.” bölümüne yönelik başvurunun Anayasa’nın 152. maddesinin dördüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun’un 41. maddesinin (1) numaralı fıkrası gereğince reddi gerekir.
III. HÜKÜM
9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 3/7/1940 tarihli ve 3890 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle değiştirilen 259. maddesinin birinci fıkrasının;
A. “İhtiyati haciz istiyen alacaklı hacizde haksız çıktığı taktirde borçlunun ve üçüncü şahsın bu yüzden uğrayacakları bütün zararlardan mesul…” bölümüne yönelik itiraz başvurusunun 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince yöntemine uygun olmadığından REDDİNE,
B. Kalan kısmına yönelik başvurunun Anayasa’nın 152. maddesinin dördüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun’un 41. maddesinin (1) numaralı fıkrası gereğince REDDİNE,
26/3/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
Başkan
Kadir ÖZKAYA
Başkanvekili
Basri BAĞCI
İrfan FİDAN
Üye
Engin YILDIRIM
Rıdvan GÜLEÇ
Recai AKYEL
Yusuf Şevki HAKYEMEZ
Yıldız SEFERİNOĞLU
Selahaddin MENTEŞ
Kenan YAŞAR
Muhterem İNCE
Yılmaz AKÇİL
Ömer ÇINAR
Metin KIRATLI