I.“GEREKÇE
1) 23.05.2024
tarihli ve 7511 sayılı Türk Ticaret Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun’un 3’üncü maddesiyle 07.12.1994 tarihli ve 4054 sayılı
Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 34’üncü maddesinin Anayasa Mahkemesince
iptal edilmesi üzerine yeniden düzenlenen üçüncü fıkrasında yer alan ‘‘Kurul
kararıyla yapılır’’ ibaresinin Anayasa’ya aykırılığı
4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 34’üncü
maddesi, Rekabet Kurumu’nun (Kurum) personelinin statüsünü düzenlemektedir.
Anılan maddenin ‘‘Ekli (I) sayılı Cetveldeki toplam kadro sayısını geçmemek
ve mevcut kadro unvanları veya 10/7/2018 tarihli ve 2 sayılı Genel Kadro ve
Usulü Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi eki cetvellerde yer alan kadro
unvanları ile sınırlı olmak kaydıyla hizmet sınıfı, kadro, unvan ve derecelerin
değiştirilmesi ile bu kadroların kullanılmasına ilişkin usul ve esasları
belirlemeye Kurul yetkilidir.’’ şeklindeki üçüncü fıkrası, 16.06.2020
tarihli ve 7246 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanun’un 6’ncı maddesiyle eklenmiştir. Söz konusu ek üçüncü fıkranın,
Anayasa’nın 7, 123, 128 ve 153’üncü maddeleriyle aykırı olduğundan bahisle;
Cumhuriyet Halk Partisi tarafından iptal davası açılmıştır. Anayasa Mahkemesi, 09.11.2022
tarihli ve 2020/67 E.; 2022/139 K. sayılı kararıyla ihtilaflı kuralı, Anayasa’nın
7, 123 ve 128’inci maddelerine aykırı olduğundan iptal etmiştir.
Bunun üzerine kanun koyucu tarafından 7511 sayılı Kanun’un
3’üncü maddesiyle bahsi geçen üçüncü fıkra, aşağıdaki şekilde yeniden
düzenlenmiştir:
‘‘Bu Kanunun ekinde yer alan (I) sayılı cetveldeki toplam kadro
sayısı geçilmemek ve anılan cetvelde yer alan kadro unvanları ile kadro ve
pozisyonlara ilişkin mevzuatın eki cetvellerde yer alan kadro unvanlarıyla
sınırlı olmak kaydıyla dolu kadrolarda derece değişikliği ile boş kadrolarda
sınıf, unvan ve derece değişiklikleri Kurul kararıyla yapılır.’’
Ancak yeniden düzenlenen üçüncü fıkra, Anayasa Mahkemesi’nin
kararının gereklerini karşılamamıştır. Bu nedenle bu Kanun’un ekinde yer alan
(I) sayılı cetveldeki toplam kadro sayısı geçilmemek ve anılan cetvelde yer
alan kadro unvanları ile kadro ve pozisyonlara ilişkin mevzuatın eki
cetvellerde yer alan kadro unvanlarıyla sınırlı olmak kaydıyla, dolu kadrolarda
derece değişikliği ile boş kadrolarda sınıf, unvan ve derece değişikliklerinin
Kurul kararıyla yapılmasını öngören ve iptali talep edilen ibare, Anayasa’ya
aykırıdır.
Açıklamalara geçmeden önce belirtmek gerekir ki Anayasa
Mahkemesi’nin bahsi geçen kararında da hüküm altına alındığı üzere; iptali
talep edilen ibarenin yer aldığı fıkraya konu personel, Anayasa’nın 128’inci
maddesi bağlamında ‘‘diğer kamu görevlisi’’dir.
‘‘70. Anılan Kanun’un 34. maddesi uyarınca
Kurum hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler, idari hizmet
sözleşmesi ile sözleşmeli olarak istihdam edilen personel eliyle yürütülmekte
ve Kurum personeli ücret ve mali haklar dışında 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı
Devlet Memurları Kanunu’na tabi bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesinin yerleşik
içtihatları uyarınca devlet, kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel
kişileri bünyesinde genel idare esaslarına göre yürütülen asli ve sürekli
görevleri yerine getiren sözleşmeli personel, Anayasa’nın 128. maddesinde
belirtilen diğer kamu görevlileri kapsamında kalmaktadır. Dolayısıyla bir kamu
tüzel kişisi olan Kurumda genel idare esaslarına göre yürütülen asli ve sürekli
görevleri yerine getiren kurum personelinin statüsünün ve özlük haklarının
Anayasa’nın anılan maddesi uyarınca kanunla düzenlenmesi gerektiği açıktır.’’
i)Kamu görevlilerinin
özlük hakları bağlamında kanunilik ilkesi bakımından: Anayasa'nın 128’inci maddesinin birinci fıkrası kapsamındaki
görevleri yürüten bütün personelin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri,
hakları ve yükümlülüklerinin kanunla düzenlenmesi gerekir (Anayasa
Mahkemesi’nin 22.11.2012 tarihli ve 2011/107 E.; 2012/184 K. sayılı Kararı).
Anayasa Mahkemesi’nin sıkça vurguladığı gibi kanunilik ölçütünün sağlandığından
söz edilebilmesi için kanunun şeklen var olması yeterli olmayıp yasal kurallar
keyfiliğe izin vermeyecek şekilde belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir
nitelikte olmalıdır. Esasen kanunun bu niteliklere sahip olması, Anayasa’nın
2’nci maddesinde güvenceye bağlanan hukuk devleti ilkesinin de bir gereğidir.
Dolayısıyla Anayasa’nın 128’inci maddesinde yer verilen kanunilik ölçütü,
Anayasa’nın 2’nci maddesinde güvence altına alınan hukuk devleti ilkesi
ışığında yorumlanmalıdır (aynı yöndeki değerlendirme için bkz. AYM, E.2018/88,
K.2020/24, 11/6/2020 §§ 13, 14) (Anayasa Mahkemesi’nin, 22.10.2020 tarihli
ve 2020/1 E.; 2020/563 K. sayılı Kararı, § 41).
Yukarıda iptali talep edilen ibarenin yer aldığı fıkraya konu personelin
Devletin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü olduğu kamu hizmetinin
gerektirdiği asli ve sürekli görevleri yerine getirdiklerinden, Anayasa’nın
128’inci maddesi bağlamında (diğer) kamu görevlisi olduğu açıklanmıştır. Anılan
personel bakımından dolu kadrolarda derece değişikliği ile boş kadrolarda
sınıf, unvan ve derece değişiklikleri ise; onların özlük işleri kapsamında
kalmaktadır. Diğer bir deyişle Anayasa’nın
128’inci maddesi gereğince; sınıf, unvan, derece değişiklikleri dahil olmak üzere özlük işleri, kanun ile düzenleneceğinden;
kanun koyucunun bu yetkisini, anayasal sınırlar içinde kullanması gerekir. İhtilaflı
ibare, Anayasa’nın 128’inci maddesinin ikinci fıkrasına aykırı şekilde, kamu görevlileri için getirilen anayasal güvencelerin
gereklerini karşılamaksızın; dolu kadrolarda derece değişikliği ile boş kadrolarda sınıf,
unvan ve derece değişikliklerine yönelik işlemleri Rekabet Kurulu kararlarının
konusu yapmıştır. Oysa bir kamu görevlisi olan söz konusu personelin sınıf, unvan,
derece değişikliklerinin kanun düzeyinde belirlenmesi ve idarenin keyfi işlem
ve eylemlerine terk edilmemesi gerekirdi. Başka bir anlatımla bu hususun
idarenin işlemlerinin konusu yapılması; özlük işleri bakımından Anayasa’nın
128’inci maddesi bağlamındaki (belirlilik ve öngörülebilirlik ögelerini içeren)
maddi anlamda kanunilik ilkesini ihlal etmektedir. İptali istenen ibare, yol
açacağı keyfi uygulamalar itibariyle, bu nedenle Anayasa’nın 128’inci maddesine
aykırıdır (bu açıdan ayrıca bkz. aşağıda “ii” alt başlığı).
ii)Hukuk devleti ve idarenin kanuniliği
ilkeleri bakımından: Hukuk devleti, bütün işlem ve
eylemlerinin hukuk kurallarına uygunluğunu başlıca geçerlik koşulu sayan, her
alanda adaletli bir hukuk düzeni kurmayı amaçlayan ve bunu geliştirerek
sürdüren, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa’ya aykırı durum
ve tutumlardan kaçınan, insan haklarına saygı duyarak bu hak ve özgürlükleri
koruyup güçlendiren, Anayasa’ya ve hukuk kurallarına bağlılığa özen gösteren,
yargı denetimine açık olan, yasaların üstünde yasa koyucunun da uymak zorunda
olduğu temel hukuk ilkeleri ile Anayasa’nın bulunduğu bilinci olan devlettir (Anayasa
Mahkemesi’nin 02.06.2009 tarihli ve 2004/10 E.; 2009/68 K. sayılı Kararı). Hukuk devletinin önkoşullarından olan hukuki güvenlik ilkesi hukuk
normlarının öngörülebilir olmasını, hukuki belirlilik ilkesi de kanun
hükümlerinin şüpheye yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılabilir olmasını
ve ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesini
ifade etmektedir (bkz. AYM 9.2.2017, 2016/143 E.– 2017/23 K. par. 13; RG.
12.4.2017-30036) (Anayasa Mahkemesi’nin 04.05.2017 tarihli ve 2015/41 E.; 2017/98
K. sayılı Kararı). Başka bir deyişle, hukuk devleti ilkesi gereğince, idareye
işlem tesis ederken ve eylemde bulunurken veya görevlerini yerine getirirken
belirli ölçüde hareket serbestliği sağlayan takdir yetkisinin kullanımı mutlak,
sınırsız, keyfi biçimde gerçekleşemez; idarenin takdir yetkisinin sınırları,
keyfi işlem ve eylemleri önlemek amacıyla kanunla çizilmelidir.
Öte yandan Anayasa’nın 123’üncü maddesinde yer alan idarenin
kanuniliği ilkesinin iki boyutu bulunmaktadır. İlk boyutu, idarenin secundum
legem özelliğidir (kanuna dayanma ilkesidir). Bu ilkeye göre idarenin
düzenleme yetkisi kanundan kaynaklanır. İkinci boyutu, idarenin intra legem
özelliğidir (kanuna aykırı olmama ilkesidir). Bu ilkeye göre idarenin işlem ve
eylemleri kanunun çizdiği sınırlar içinde kalmalıdır.
Bu nedenle anılan tüm personele yönelik dolu
kadrolarda derece değişikliği ile boş kadrolarda sınıf, unvan ve derece
değişikliklerinin; Anayasa’nın 128’inci maddesinde hüküm altına alınan ve hukuk
devletinin temel taşı olan maddi anlamdaki kanunilik kıstasının gereklerini
karşılaması ve kanuna dayanması ile kanuna aykırı olmaması için; genel
çerçevesinin keyfi uygulamaya yer vermeyecek açıklıkta kanun düzeyinde
çizilmesi gerekmektedir.
Bu bağlamda kanun koyucu; iptali talep edilen ibarenin yer
aldığı fıkra hükmünde ‘‘Bu Kanunun ekinde yer alan (I) sayılı
cetveldeki toplam kadro sayısı geçilmemek ve anılan cetvelde yer alan kadro
unvanları ile kadro ve pozisyonlara ilişkin mevzuatın eki cetvellerde yer alan
kadro unvanlarıyla sınırlı olmak’’ şeklinde bir kayıt
öngörmüştür. Ancak bu kayıt Kurulu sınırlandırmaya elverişli, nesnel, net,
açık, somut ölçütleri (söz gelimi YDS, ALES, KPSS puanı; Kurum içi
yazılı/sözlü sınav) haiz değildir. Kaldı ki kanun koyucu, bu kaydı hiç
koymasaydı dahi; idarenin yasallığı ilkesi gereğince Kurulun kararlarının mer’i
mevzuata uygun biçimde alınması gerekirdi. Kurulun sınıf, unvan, derece değişiklikleri bakımından sınırsız bir
takdir yetkisiyle donatılması, keyfi uygulamalara neden olabilecek
niteliktedir.
Bunun yanında, Anayasa Mahkemesi’nin bir kararında, ‘‘Kamu kurum ve kuruluşlarının kadrolarının ihdası başka bir
deyişle kadro usulüne ilişkin düzenlemeler, idarenin teşkilat yapısı ile ilgili
olup idarenin kuruluş ve görevlerinin belirlenmesinin bir parçasını oluşturmaktadır.
Anayasa Mahkemesinin bir kararında konuyla ilgili olarak, “Bir kurumun kuruluşu
deyince her şeyden önce o kurumu yürütecek personele ait kadrolar hatıra gelir.
Zira kurumun temelinden çatısına kadar bütün örgütünün bu kadrolar teşkil eder.
Personel kadroları mevcut olmayan bir kurum, henüz kuruluş haline geçmemiş
demektir. Şu halde bir kurumu çalışır hale getirecek olan Personel
kadrolarının, en küçüğünden en büyüğüne kadar, bütününü kuruluştan ayrı
düşünmeğe imkân yoktur.” denilmektedir (AYM E.
1965/32, K. 1966/3, 4/2/1966)’’ (Anayasa Mahkemesi’nin 11.06.2020 tarihli ve
2018/119 E.; 2020/25 K. sayılı Kararı, § 18). Ancak iptali talep edilen ibarenin yer aldığı fıkra hükmünde;
özlük işleri kapsamında değerlendirilen dolu kadrolarda derece değişikliği ile
boş kadrolarda sınıf, unvan ve derece değişikliklerine yönelik kararların genel
çerçevesi; hukuki işlem olarak kanun ile açıkça ortaya konulmamıştır. Belirtmek
gerekir ki; bir kadronun ilk kez ihdasında olduğu kadar; sınıf, unvan ve derece
değişiklikleri de kanunilik ilkesinin gereklerini karşılamalıdır.
Yine idarenin (Kurulun) alacağı kararları, tek
başına ve çok kısa vadede değiştirebilmesi olasılığı da; anılan personel
bakımından hukuki öngörülebilirlik ilkesini zedelemektedir. O
kadar ki; ihtilaflı ibarenin içerdiği belirsizlik ve öngörülemezlik; keyfi
uygulamalara zemin hazırlayacaktır. İdarenin uhdesine sınırları
belirsiz, çok geniş bir düzenleme alanının bırakılması, iptali talep edilen
ibarenin yer aldığı fıkranın uygulanmasını sağlamaya ilişkin anayasal işlevinin
ötesine geçerek, şekli anlamda kanun aracılığıyla, idarenin
(düzenleyici ve dahi birel) işlemlerine, maddi anlamda kanun
koyma yetkisinin tanınması anlamına gelecektir.
Bu nedenlerle iptali talep edilen ibare, Anayasa’nın 2, 123 ve
128’inci maddelerine aykırıdır.
iii)Yasama yetkisinin devredilmezliği
bakımından: Anayasa’nın 7’nci maddesinde temelini bulan yasama yetkisinin
devredilmezliği ilkesine göre yasama yetkisi yalnız Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne
aittir. Bu nedenle idareye düzenleme yetkisi veren bir yasa kuralının temel
ilkeleri ortaya koyması ve çerçeveyi çizmesi gerekir. Diğer bir deyişle idareye
sınırsız ve belirsiz bir düzenleme yetkisi bırakılamaz. Nitekim idarenin
düzenleme yetkisi; sınırlı, tamamlayıcı ve bağımlı bir yetkidir. Yasa ile
yetkilendirme, Anayasa’nın öngördüğü biçimde yasa ile düzenleme anlamını
taşımamaktadır (Anayasa Mahkemesi’nin 02.05.2008 tarihli ve 2005/68 E.;
2008/102 K. sayılı Kararı). İptali talep edilen ibarenin yer aldığı fıkra
hükmünde olduğu gibi temel ilkeleri belirlenmeksizin ve çerçevesi
çizilmeksizin; idareye (Kurula); (bu
Kanun’un ekinde yer alan (I) sayılı cetveldeki toplam kadro sayısı geçilmemek
ve anılan cetvelde yer alan kadro unvanları ile kadro ve pozisyonlara ilişkin
mevzuatın eki cetvellerde yer alan kadro unvanlarıyla sınırlı olmak kaydıyla) dolu
kadrolarda derece değişikliği ile boş kadrolarda sınıf, unvan ve derece
değişiklikleri yapma (diğer bir deyişle bahsi geçen değişikliklere ilişkin usul
ve esasları belirleme) yetkisi veren yasa hükmü, Anayasa’nın 7’nci maddesine
aykırılık oluşturur.
iv)Kamu hizmetinde görevin gerekli
kıldığı nitelikler bakımından: Anayasa’nın 70’inci
maddesinde yer alan ve her Türk vatandaşına eşit şekilde tanınan kamu hizmetine
girme hakkı, kamu hizmeti icra edecek personellerin istihdamının liyakata
dayalı bir sistem içerisinde gerçekleşmesini sağlar. Anayasa; ödevle nitelik
arasında sıkı bir ilişki bulunduğunu, bunun dışında hizmete alınmada hiçbir
nedenin gözetilemeyeceğini, daha açık bir anlatımla ayrımın yalnızca
ödev-nitelik ilişkisi yönünden yapılması gerektiğini buyurmaktadır. O halde
ödevle, onun gerektirdiği niteliği birbirinden ayrı düşünmeye olanak yoktur.
Buna göre, o nitelikler görevlilerde bulunmadıkça o ödev yerine getirilemeyecek
ya da ödev, görevin gerekleri doğrultusunda yerine getirilmemiş olacak
demektir. Kamu hizmetlerinin özellikleri olduğu ve bu hizmetleri gören idare
ajanlarının da özel statülere bağlı bulunduğu bilinen bir gerçektir. Memurlarda
yasalarca aranan nitelikler ve onlar hakkında yasalarda öngörülen kısıtlamalar,
kamu hizmetinin etkin ve esenlikli bir biçimde yürütülmesi amacına yöneliktir (Anayasa
Mahkemesi’nin 09.10.1979 tarihli ve 1979/19 E.; 1979/39 K. sayılı Kararı).
Anayasa’nın 128’inci maddesinde temelini bulan ve hukuk
devletinin ana halkasını oluşturan kanunilik ilkesi ışığında, Anayasa’nın
70’inci maddesi ele alındığında görüleceği üzere; kamu hizmetine girme hakkının
temel bir hak olarak etkililiği, maddenin “Hizmete alınmada, görevin
gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez” şeklindeki
ikinci fıkrasında yer alan ‘‘görevin’’ ibaresinin; kamu hizmeti
görülürken ifa edilecek görevin (ve sınıf, unvan ve derece değişikliklerinin),
(bir kimsenin bu göreve uygun olduğunun objektif kriterlere göre tespitinin
yapılabilmesi amacıyla) kanun düzeyinde liyakat
esasının icaplarını karşılayacak ve keyfîliğe yol açmayacak (vatandaşların eşit
şekilde kamu hizmetine girme haklarının idarenin keyfî işlemler tesis etme
ihtimaline karşı kanun seviyesinde korunması sağlayacak) biçimde açıklanmasını
gerektirir. Zira, kamu hizmeti icra edecek kimselerin (ilgili sınıfta, ilgili
unvanda, ilgili derecede) göreve kabulünün, görevin gerektirdiği nitelikler
dışındaki sebeplere dayandırılması, Anayasa’nın 70’inci maddesindeki hakkı
etkisiz ve göstermelik hale getirecektir. Aksi bir tutum, bir başka deyişle
anılan personel bakımından dolu kadrolarda derece değişikliği ile boş
kadrolarda sınıf, unvan ve derece değişikliklerinin yapılmasını (diğer bir
deyişle bu değişikliklere ilişkin usul ve esasları belirleme yetkisini) idarenin
keyfi uygulamalarına, objektif şekilde çerçevelenmemiş ve kayırmacılığa neden
olabilecek takdir yetkisine bırakmak; anayasal amacın (kamu hizmeti icra edecek
personelin istihdamının liyakate dayalı bir sistem içerisinde gerçekleşmesini
sağlamak) bertaraf edilmesine neden olacak, anılan hakkın aynı nitelikte
bulunan (koşullara sahip olan) bahsi geçen personel bakımından eşit
düzeyde güvence altına alınmasına engel oluşturacak ve
kişilerin kamu görevine (ilgili sınıfta, ilgili unvanda, ilgili derecede) kabul
edilmelerinin önüne, keyfî ve siyasi mülahazalarla alınmış idari kararların
çıkarılmasını mümkün kılacaktır. Bunun sonucu olarak; hizmete (ilgili
sınıfta, ilgili unvanda, ilgili derece) kabulde görevin gerektirdiği
niteliklerden başka ayrımların gözetilmesini mümkün kılan belirsiz ve
öngörülemez kapsamlı ihtilaflı ibare, Anayasa’nın 70’inci maddesine de
aykırıdır.
Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin Anayasa’nın 70’inci maddesi ile
ilişkilendirerek verdiği bir iptal kararının müteallik bölümü:
‘‘1- KHK'nin 37. Maddesinin (2), (3) ve
(4) Numaralı Fıkraları
KHK'nin 37. maddesinde, Gümrük ve Ticaret Uzmanlığı ve Uzman
Yardımcılığı kadroları kurulmuş ve bu kadrolarda görev yapacak kişilerin atanma
usul ve esasları düzenlenmiştir. Anılan maddenin (2) numaralı fıkrasında,
Gümrük ve Ticaret Uzman Yardımcılığına atanmanın koşulları; (3) numaralı
fıkrasında, Gümrük ve Ticaret Uzmanlığına atanmanın koşulları ile bu koşulları
yerine getiremeyen Uzman Yardımcılarının bu unvanlarını kaybedecekleri ve
Bakanlıkta durumlarına uygun kadrolara atanacakları; (4) numaralı fıkrasında
ise Gümrük ve Ticaret Uzmanı ile Uzman Yardımcılarının mesleğe alınmaları,
yetiştirilmeleri, yarışma sınavı, tez hazırlama ve yeterlik sınavı ile diğer
hususların yönetmelikle düzenleneceği kurala bağlanmıştır.
Anayasa'nın 91. maddesinin birinci fıkrasında “Sıkıyönetim ve
olağanüstü haller saklı kalmak üzere, Anayasanın ikinci kısmının birinci ve
ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile
dördüncü bölümde yer alan siyasî haklar ve ödevler...”in kanun hükmünde
kararnamelerle düzenlenemeyeceği belirtilmiştir. Öte yandan, Anayasa'nın “Kamu
hizmetlerine girme hakkı” başlıklı 70. maddesinin birinci fıkrasında, her
Türk'ün, kamu hizmetlerine girme hakkına sahip olduğu belirtildikten sonra
ikinci fıkrasında hizmete alınmada, görevin gerektirdiği niteliklerden başka
hiçbir ayırım gözetilemeyeceği kurala bağlanmıştır. Buna göre, Anayasa'nın “Siyasi
Haklar ve Ödevler” başlıklı dördüncü bölümünde yer alan ve 70. maddesinde
korunan kamu hizmetlerine girme hakkına ilişkin olarak kanun hükmünde kararname
ile düzenleme yapılması mümkün değildir.
Gümrük ve Ticaret Uzmanlığı ve Uzman Yardımcılığı kadrolarına
giriş koşullarının belirlenmesi, Anayasa'nın 70. maddesine göre kamu hizmetine
girme hakkına ilişkin olduğundan, bu hususu düzenleyen KHK'nin 37. maddesinin
(2), (3) ve (4) numaralı fıkraları, Anayasa'nın 91. maddesinin birinci
fıkrasına aykırıdır. İptalleri gerekir.’’
şeklindedir (Anayasa Mahkemesi’nin 08.11.2012 tarihli ve
2011/87 E.; 2012/176 K. sayılı Kararı).
v)Kuvvetler ayrılığı
ilkesi, hiçbir kimsenin veya organın Anayasa’dan kaynaklanmayan bir yetkiyi
kullanamaması ve Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı bakımından: Anayasa Mahkemesi kararlarında Anayasa'nın 153’üncü
maddesinde belirtilen bağlayıcılık ilkesine aykırılıktan söz edilebilmesi için
iptal edilen kuralla dava konusu yeni düzenlemenin içerik ve kapsam bakımından
aynı ya da benzeri olması gerektiği belirtilmektedir (Anayasa
Mahkemesi’nin 12.11.1991 tarihli ve 1991/7 E.: 1991/43 K. sayılı Kararı).
Anayasa Mahkemesi, eldeki dava konusuyla benzer bir hüküm ihtiva eden düzenleme
hakkında verdiği bir iptal kararında ‘‘… Buna
göre, (Telekomünikasyon) Kurum'da
çalışan memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev
ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ile diğer özlük
işlerinin yasayla düzenlenmesi gerekirken, buna ilişkin düzenlemelerin Bakanlar
Kurulu'na bırakılması, Anayasa'nın 128’inci maddesine aykırıdır. Bu nedenle
kuralın iptali gerekir…’’ şeklinde gerekçe kaleme almıştır (Anayasa
Mahkemesi’nin 12.12.2007 tarihli ve 2002/35 ve 2002/95 sayılı Kararı).
Yine iptali talep edilen ibarenin yer aldığı fıkranın yeniden
düzenlenmesindeki saik, Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda bahsi geçen (09.11.2022
tarihli ve 2020/67 E.; 2022/139 K. sayılı) Kararıdır. Bu
Kararın müteallik bölümü:
‘‘64. Anayasa'nın 7. maddesinde “Yasama yetkisi Türk Milleti
adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.”
denilmektedir. Yasama yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olması ve
bu yetkinin devredilememesi, kuvvetler ayrılığı ilkesinin bir gereğidir. Bu
hükme yer veren Anayasa'nın 7. maddesinin gerekçesinde yasama yetkisinin
parlamentoya ait olması "demokrasi rejimini benimseyen siyasi rejimlerde
kaçınılmaz bir durum" olarak nitelendirilmiştir. Ayrıca, gerekçede "Millet
adına kanun koyma yetkisini yasama meclisi yerine getirir. Bu yetki
devredilemez. Ancak, Anayasanın 99 ve 129 uncu maddeleri hükümleri saklıdır."
denilmek suretiyle bu ilkenin anlamı ve istisnaları belirtilmiştir. Madde
gerekçesinden de anlaşılacağı üzere yasama yetkisinin devredilemezliği, esasen
kanun koyma yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi dışında başka bir organca
kullanılamaması anlamına gelmektedir. Anayasa'nın 7. maddesi ile yasaklanan
kanun yapma yetkisinin devredilmesidir (AYM, E.2011/42, K.2013/60, 9/5/2013).
65. Türevsel nitelikteki düzenleyici işlemler bakımından
yürütmenin düzenleme yetkisi sınırlı, tamamlayıcı ve bağımlıdır. Bu nedenle
temel ilkeleri belirlenmeksizin ve çerçevesi çizilmeksizin yürütme organına
düzenleme yetkisi veren bir kanun kuralı ile sınırsız, belirsiz, geniş bir
alanın yürütmenin düzenlemesine bırakılması, Anayasa'nın belirtilen maddesine
aykırılık oluşturur. Bununla birlikte yasama organının temel ilkeleri ve
çerçeveyi kanunla belirlendikten sonra uzmanlık ve idare tekniğine ilişkin
hususları yürütmeye bırakması, yasama yetkisinin devri olarak yorumlanamaz
(AYM, E.2011/42, K.2013/60, 9/5/2013; E.2019/36, K.2021/15, 4/3/2021, § 57).
66. Anayasa’nın 123. maddesinin birinci fıkrasında ise “İdare,
kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir.” hükmü yer
almaktadır. Bu maddede yer alan düzenleme, idarenin kanuniliği ilkesini güvence
altına almaktadır. İdarenin kanuniliği ilkesi, idarenin ve organlarının görev
ve yetkilerinin hiçbir duraksamaya yer vermeyecek şekilde, açık bir biçimde
kanunla düzenlenmesini gerekli kılar.
67. Anılan ilke, idarenin hizmet
birimleri ile bu birimlerin kadro ve görev unvanlarının ve görevlerinin kanunla
düzenlenmesini de içerir. Kadrolar, bir kamu hizmetinin teşkilatlanmasının ön
koşuludur. 4054 sayılı Kanun’un 21. maddesi uyarınca Kurumun Kurul,
Başkanlık ve hizmet birimlerinden oluştuğu, 32. maddesinde de hizmet
birimlerinin daire başkanlıkları şeklinde teşkilatlanmış ana hizmet birimleri,
danışma birimleri ve yardımcı hizmet birimlerinden meydana geldiği
belirtilmiştir. Bu itibarla anılan anayasal ilkeler ile Kurumun önemli
organlarından olan hizmet birimlerinin neler olduğunun ve bunların görev ve
sorumluluklarının kanunla belirlenmediği gözetildiğinde hizmet sınıfı, kadro,
unvan ve derecelerin değiştirilmesi ile bu kadroların kullanılmasına ilişkin
usul ve esasları belirleme yetkisinin kuralla idareye bırakılmasının yasama
yetkisinin devredilmezliği ve idarenin kanuniliği ilkeleriyle bağdaşmadığı
görülmektedir.
68. Öte yandan Anayasa’nın 128. maddesinde; devletin kamu
iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel kişilerinin genel idare esaslarına
göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve
sürekli görevlerinin memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görüleceği,
memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve
yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ile diğer özlük
işlerinin kanunla düzenleneceği hükme bağlanmıştır (AYM, E.2016/133,
K.2017/155, 15/11/2017, § 91).
69. Kadrolara ilişkin hizmet sınıfı ücret tespiti, personel
alma, yükselme gibi personel işlemlerine rasyonel bir temel sağlayan genel
gruplandırmayı; kadro unvanı personelin yerine getireceği görevlerini,
yetkilerini, haklarını ve yükümlülüklerini, aylık ve ödenekleri ile diğer özlük
haklarını ifade etmektedir. Kadro derecesi ile personelin özellikle aylık ve
ödenekleri ve diğer özlük hakları bakımından sıkı bir bağ bulunmaktadır. Kadro
ile birlikte ana hizmet, danışma ve yardımcı hizmet birimlerinde istihdam
edilecek personelin niteliklerinin kanunla belirlenmesi Anayasa’nın 128.
maddesinin gereğidir (AYM, E.2002/35, K.2007/95, 12/12/2007).
70. Anılan Kanun’un 34. maddesi uyarınca Kurum hizmetlerinin
gerektirdiği asli ve sürekli görevler, idari hizmet sözleşmesi ile sözleşmeli
olarak istihdam edilen personel eliyle yürütülmekte ve Kurum personeli ücret ve
mali haklar dışında 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na
tabi bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihatları uyarınca devlet,
kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel kişileri bünyesinde genel idare
esaslarına göre yürütülen asli ve sürekli görevleri yerine getiren sözleşmeli
personel, Anayasa’nın 128. maddesinde belirtilen diğer kamu görevlileri kapsamında
kalmaktadır. Dolayısıyla bir kamu tüzel kişisi olan Kurumda genel idare
esaslarına göre yürütülen asli ve sürekli görevleri yerine getiren kurum
personelinin statüsünün ve özlük haklarının Anayasa’nın anılan maddesi uyarınca
kanunla düzenlenmesi gerektiği açıktır.
71. Kuralla ekli cetveller uyarınca Kuruma tahsis edilen toplam
kadro sayısı ve değiştirilmek suretiyle kararlaştırılabilecek kadro unvanları
sınırlandırılmıştır. Ancak Kurula kamu görevlisi olan Kurum personelinin mali
haklarının içerik ve sınırlarını belirleyen hizmet sınıfı, kadro, unvan ve
derecelerin tümünü değiştirme yetkisi verilmiştir. Dolayısıyla anılan konulara
ilişkin olarak temel ilkelerin belirlendiği de söylenemeyeceği gözetildiğinde
söz konusu yetkinin idarenin bir unsuru olan Kurula bırakılması, yasama
yetkisinin devri sonucunu doğurmakta ve kamu görevlilerinin statülerinin
kanunla düzenlenmesi yolundaki anayasal ilkeye aykırılık oluşturmaktadır.
72. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 7., 123. ve 128.
maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.’’
şeklindedir. Anayasa Mahkemesi’nin verdiği iptal kararı
karşısında; kanun koyucunun Anayasa’nın 7, 123 ve 128’inci maddesine -benzer
sakatlıktan muzdarip olması hasebiyle- aykırı olan iptali talep edilen ibareyi
kanunlaştırması, Anayasa’nın 153’üncü maddesini ihlal ettiği gibi, hiçbir kimse
ve organın kaynağını Anayasa’dan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağını
öngören 6’ncı maddesine ve Anayasa’nın Başlangıç bölümünde yer alan kuvvetler
ayrılığı ilkesine de halel getirmektedir.
vi)Eşitlik ilkesi bakımından: İptali
talep edilen ibare uyarınca (bu Kanun’un ekinde
yer alan (I) sayılı cetveldeki toplam kadro sayısı geçilmemek ve anılan
cetvelde yer alan kadro unvanları ile kadro ve pozisyonlara ilişkin mevzuatın
eki cetvellerde yer alan kadro unvanlarıyla sınırlı olmak kaydıyla) dolu
kadrolarda derece değişikliği ile boş kadrolarda sınıf, unvan ve derece
değişiklikleri yapma (diğer bir deyişle bahsi geçen değişikliklere ilişkin usul
ve esasları belirleme) yetkisinin sınırsız biçimde idarenin uhdesine
bırakılması, aynı nitelikte bulunan (koşullara sahip olan) personel arasında
idare tarafından kayırma/ayrımcılık yapılmasına neden olabileceğinden; anılan
ibare, Anayasa’nın 10’uncu maddesinde yer alan eşitlik ilkesine de aykırıdır. Zira
eşitlik ilkesinin ihlal edilip edilmediği hususunun tespiti, münferit olayda
benzer kişi kategorileri arasında gerçekleştirilen ayrıma ilişkin bir ‘‘haklı
neden’’in var olup olmadığına göre yapılır.
Anayasa Mahkemesi’nin ifade
ettiği üzere; “[Eşitlik ilkesi] ile güdülen amaç, benzer koşullar içinde
olan, özdeş nitelikte bulunan durumların yasalarca aynı işleme uyruk
tutulmasını sağlamaktır.” (Anayasa Mahkemesi’nin 13.04.1976 tarihli ve
1976/3 E.; 1976/3 K. sayılı Kararı). Yine AYM’ye göre; “Eşitlik
ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalar karşısında aynı işleme
bağlı tutulmalarını sağlamak, ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını
önlemektir” (Anayasa Mahkemesi’nin 07.02.2006 tarihli ve 2006/11 E.;
2006/17 K. sayılı Kararı). Eşitlik ilkesinin ihlal edilip edilmediği
hususunun tespitinde, somut olayda yapılan ayrımın haklı bir nedene dayanıp
dayanmadığı noktası dikkate alınır: “Anayasa'nın 10. maddesinde öngörülen
eşitlik, mutlak anlamda bir eşitlik olmayıp, ortada haklı nedenlerin bulunması
halinde, farklı uygulamalara imkan veren bir ilkedir” (Anayasa Mahkemesi’nin
11.12.1986 tarihli ve 1985/11 E.; 1986/29 K. sayılı Kararı).
Ne var ki, iptali talep edilen ibarenin idareye verdiği keyfi
uygulamalara sebep olabilecek sınırsız takdir yetkisi, idare tarafından söz
gelimi, aynı nitelikte bulunan (koşullara sahip olan) anılan
personelden bazıları için sınıf, unvan veya derece değişikliği yapılıp bazıları
için yapılamamasına ilişkin haklı nedeni somutlaştırmaya elverişli değildir. (Söz gelimi idare, keyfi biçimde; bir sınıfta istihdam
edilen personeli; bir başka sınıfa geçirmek için; -ilgili, geçeceği sınıfın
niteliklerini taşımadığı halde- bir Kurul kararıyla, sınıf değişikliği
yapabilecektir.) Başka bir anlatımla, anılan personel bakımından
sınıf, unvan ve derece değişikliklerini yapma yetkisinin
sınırsız biçimde idareye bırakılması, uygulamada aynı durumda bulunan kişi kategorileri
arasında haklı nedene dayanmayan ve keyfî muamele farklılıklarına yol
açacaktır. İptali istenen ibarenin aynı durumda bulunan ilgililer arasında
muamele farklılığına yol açabileceği hasebiyle kanun önünde eşitlik ilkesine
aykırı olduğunun tespiti için, ihtilaflı ibarenin haklı gerekçeye dayanmayan
muamele farklılığını yalnızca olası kıldığının tespiti yeterli addedilmek
gerekir. Bu nedenle anılan ibare, Anayasa’nın 10’uncu maddesine aykırıdır.
vii)Temel
hak ve özgürlüklerin sınırlandırılma ilkeleri ve güvence ölçütleri ile çalışma
hakkı bakımından: Anayasa’nın 2 ve 5’inci maddelerinde yer alan sosyal devlet
ilkesinin bir görünümü, Anayasa’nın 49’uncu maddesinde güvencelenen çalışma
hakkıdır. Diğer bir deyişle herkese hak ve ödev olarak tanınan çalışma hakkı,
Devlete pozitif yükümlülük yüklemektedir. Devlet, herkes için uygun bir çalışma
ortamı hazırlamalıdır. Çalışma hakkının eşit biçimde tanınması ve uygun bir
çalışma ortamının sağlanması, anılan personel
bakımından dolu kadrolarda derece değişikliği ile boş kadrolarda sınıf, unvan
ve derece değişikliklerinin hakkaniyetin ve hukukun gereklerini
karşılayan biçimde yapılmasıyla (diğer bir deyişle sınıf, unvan veya derece
değişikliklerine ilişkin usul ve esasların hakkaniyetin ve hukukun gereklerini
karşılayan biçimde düzenlenmesiyle) mümkündür. Ancak iptali
talep edilen ibarenin bu hususu, temel çerçeve çizmeksizin tamamıyla idari
işlemlerin (Kurulun kararının) konusu yapması; anılan
personel bakımından belirsiz uygulamalara;
çalışma hakkı bakımından Devletin pozitif yükümlülüğünü ifa edememesine neden
olacaktır. Zira idare, keyfi biçimde, demokratik toplum düzeniyle bağdaşmayacak
şekilde belirli kimseler için sınıf, unvan ve derece değişikliği yapabilecek;
hak etmeyen kimselerin bazı görevleri ifa etmesine sebep olabilecektir. Başka
bir anlatımla Devlet tarafından anılan personel
bakımından çalışma hakkının kullanılması için gerekli ortam ve fırsat
eşitliği hazırlanamayacaktır. Kanun koyucu, bu hususu kanun düzeyinde tespit
etmemek suretiyle; maddi anlamda kanunilik, demokratik toplumda gereklilik
ilkelerine aykırı olacak şekilde, anılan hakka keyfi idari işlemlerle müdahale
edilmesinin önünü açmıştır. Bu nedenle anılan ibare, Anayasa’nın 2, 5, 13 ve
49’uncu maddelerine aykırıdır. (Bu noktada tekraren belirtmek gerekir ki iptali
talep edilen ibarede yer alan ‘‘Bu Kanunun ekinde yer alan (I) sayılı
cetveldeki toplam kadro sayısı geçilmemek ve anılan cetvelde yer alan kadro
unvanları ile kadro ve pozisyonlara ilişkin mevzuatın eki cetvellerde yer alan
kadro unvanlarıyla sınırlı olmak’’ kaydı, Kurulun keyfi kararlar almasını
önlemeye elverişli, nesnel, somut, açık, net ve anlaşılabilir bir kanuni ölçüt
niteliğini haiz değildir.)
viii)Çalışma barışı
bakımından: Anayasa’nın 2 ve 5’inci maddeleriyle Devlet
için öngörülen ‘‘sosyal devlet’’ niteliğinin bir görünümü, Anayasa’nın
49’uncu maddesiyle Devlete yüklenen çalışma barışını sağlamak için gerekli
tedbirleri alma yükümlülüğüdür. Anayasa Mahkemesi, ‘‘Anayasa'nın 49.
maddesine göre, çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir. Devlete karşı ileri sürülecek
bu hak, bireylere zorlama yetkisi ve yaptırımı vermemiştir. Devlet, olanakları
ölçüsünde, yeterli örgütler kurarak iş bulmayı kolaylaştırıp sağlamak için
gerekli önlemleri almakla yükümlüdür. Devletin herkese iş verme, herkesi işe
yerleştirme zorunluluğu bulunmamaktadır. İşsizliği önlemek amacıyla yapacağı
çalışmalarla Devlet, öncelikle kamu sektöründe iş vermek yolunu izleyecek, bu
nedenle de yasal düzenlemeler yapacaktır.’’ şeklinde hüküm kurmak
suretiyle; Anayasa’nın 49’uncu maddesinin kapsama alanında özel sektörün yanı
sıra kamu sektörünün de değerlendirileceğine işaret etmiştir (Anayasa
Mahkemesi’nin 19.12.1989 tarihli ve 1989/14 ve 1989/49 sayılı Kararı). O
halde Devlet, hem özel sektörde hem de kamu sektöründe çalışma barışını
sağlamalıdır. Ancak maddi anlamda kanuna tekabül etmeyen
iptali talep edilen ibare; Rekabet Kurumu’nda istihdam edilen personel arasında
çalışma barışının bozulmasına neden olacaktır. Zira anılan personel; (dolu
yahut boş kadrolarda) sınıf, unvan ve derece değişikliklerinin, liyakat
ilkesinin gereklerini karşılayacak biçimde yapılmadığının ve bazı kimselerin
belirli görevleri ifa etmesi için (ki ilgili, o görevin gerektirdiği
nitelikleri karşılamadığı - hak etmediği halde) birtakım değişikliklerin
yapıldığının bilincinde olacaktır. Çalışma barışının bozulması;
Rekabet Kurumu’nun düzenleme ve denetleme
işlevlerini (‘‘mal ve hizmet piyasalarındaki rekabeti
engelleyici, bozucu veya kısıtlayıcı anlaşma, karar ve uygulamaları ve piyasaya
hakim olan teşebbüslerin bu hakimiyetlerini kötüye kullanmalarını önlemek,
bunun için gerekli düzenleme ve denetlemeleri yaparak rekabetin korunması’’
özelindeki hizmetlerini) yerine getiren
personelin çalışma motivasyonlarının bozulmasına; ilgilerini başka
alanlara yöneltmelerine; sorumluluklarını yeteri kadar yerine getirememelerine
ve mal ve hizmet piyasalarında rekabetin bozulmasına sebep olabilecektir. Bu nedenle iptali talep edilen ibare, Anayasa’nın 2, 5
ve 49’uncu maddelerine de aykırıdır.
ix)Uluslararası anlaşmaların iç hukuka etkisi
bakımından: Anayasa’nın 90’ıncı maddesine göre temel hak ve özgürlüklere
ilişkin usulüne göre yürürlüğe konmuş uluslararası anlaşmalar, (kanunlara
nazaran hakkı koruyucu, kullanımını genişletici hükümler barındırması kaydıyla)
normlar hiyerarşisinde kanunun üstündedir. İptali talep edilen ibare,
yukarıdaki başlıklarda aykırı olduğu gösterilen temel haklara ilişkin anayasal
düzenlemelerin muadilleri olarak, çalışma hakkına ilişkin
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 23’üncü; (Gözden Geçirilmiş) Avrupa
Sosyal Şartı’nın 1’inci maddelerini; Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu ILO
Sözleşmelerini[1]; adil çalışma koşullarına ilişkin
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 23’üncü; (Gözden Geçirilmiş) Avrupa
Sosyal Şartı’nın 3 ve 22’nci maddeleri; ILO’nun 94 No’lu Çalışma Şartları (Kamu
Sözleşmeleri) Sözleşmesi ile 151 No’lu Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti)
Sözleşmesi’ni ihlal ettiğinden Anayasa’nın 90’ıncı maddesine de aykırıdır.
Tüm bu nedenlerle 7511 sayılı Kanun’un 3’üncü maddesiyle
07.12.1994 tarihli ve 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 34’üncü
maddesinin Anayasa Mahkemesince iptal edilmesi üzerine yeniden düzenlenen
üçüncü fıkrasında yer alan ‘‘Kurul kararıyla yapılır’’ ibaresi, Anayasa’nın
Başlangıç bölümüne, 2, 5, 6, 7, 10, 13, 49, 70, 90, 123, 128 ve
153’üncü maddelerine aykırıdır; anılan ibarenin iptali gerekir.
2)
23.05.2024 tarihli ve 7511 sayılı Türk Ticaret Kanunu ile Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 4’üncü
maddesiyle 4054 sayılı Kanun’un 43’üncü maddesinin değiştirilen ikinci
fıkrasının Anayasa’ya aykırılığı
4054 sayılı Kanun’un ‘‘Soruşturmaya Başlanması, Taahhüt ve
Uzlaşma’’ kenar başlıklı 43’üncü maddesi, Rekabet Kurulu (Kurul) tarafından
ilgili teşebbüs hakkında yürütülecek soruşturmanın başlangıç aşamasına ilişkin
usul ve esasları kurala bağlamaktadır.
Anılan 43’üncü maddenin 7511 sayılı Kanun’un 4’üncü maddesiyle
değiştirilmeden önceki hali aşağıdaki şekildedir:
‘‘Kurul, başlattığı soruşturmaları, soruşturmaya başlanması
kararının verildiği tarihten itibaren 15 gün içinde ilgili taraflara bildirir
ve tarafların ilk yazılı savunmalarını 30 gün içinde göndermelerini ister.
Taraflara tanınan ilk yazılı cevap süresinin başlayabilmesi için Kurulun bu
bildirim yazısı ile birlikte, iddiaların türü ve niteliği hakkında yeterli
bilgiyi ilgili taraflara göndermesi gerekir.’’
Anılan 43’üncü maddenin 7511 sayılı Kanun’un 4’üncü maddesiyle
değiştirildikten sonraki hali aşağıdaki şekildedir:
‘‘Kurul, başlattığı soruşturmaları soruşturmaya başlanması
kararının verildiği tarihten itibaren 15 gün içinde ilgili taraflara bildirir.
Kurul, bu bildirim yazısı ile birlikte, iddiaların türü ve niteliği hakkında
yeterli bilgiyi ilgili taraflara gönderir.’’
Gösterilen mukayeseden anlaşılacağı üzere; iptali talep edilen
fıkra ile soruşturmanın başlangıç aşamasında tarafların ilk yazılı savunma
verme hakkı ortadan kaldırılmıştır. Ancak bu durum, Anayasa’ya aykırıdır.
i) Temel
hak ve özgürlüklerin sınırlandırılma ilkeleri ve güvence ölçütleri, hak arama
hürriyeti ve teşebbüs hürriyeti bakımından:
Anayasa’nın 48’inci maddesinde özel teşebbüs kurmanın serbest
olduğu kurala bağlanmış ve Devletin, özel teşebbüslerin milli ekonominin
gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde
çalışmasını sağlayacak tedbirleri alacağı öngörülmüştür. Anılan tedbirlerin
somut bir görünümü de 4054 sayılı Kanun’dur. Nitekim 4054 sayılı Kanun’un
amacı, 1’inci maddesinde belirttiği üzere; mal ve hizmet piyasalarındaki
rekabeti engelleyici, bozucu veya kısıtlayıcı anlaşma, karar ve uygulamaları ve
piyasaya hakim olan teşebbüslerin bu hakimiyetlerini kötüye kullanmalarını
önlemek, bunun için gerekli düzenleme ve denetlemeleri yaparak rekabetin
korunmasını sağlamaktır. Bu amaç, Rekabet Kurulu marifetiyle yerine
getirilmektedir. Rekabet Kurulu da bu amacı gerçekleştirmek için birtakım
yetkilerle donatılmıştır. Bu yetkilerden biri rekabeti ihlal eden bir teşebbüs
yahut teşebbüs birliği hakkında soruşturma yürütmek ve yürütülen soruşturma
sonucunda idari bir yaptırım uygulamaktır.
Rekabet Kurulu’nun soruşturma başlatması halinde; ilgili
teşebbüse, silahların eşitliği ve çelişmeli usul ilkeleri gereğince savunma
hakkı tanınmıştır. Zira teşebbüs, (soruşturma sonunda) teşebbüs hürriyetine
binaen kurduğu ve/veya işlettiği teşebbüsü hakkında bir idari yaptırım
uygulanacak idiyse; Anayasa’nın 36’ncı maddesinde güvencelenen hak arama
hürriyetine binaen savunma hakkını kullanarak; soruşturma sürecinde uygulanacak
idari yaptırıma karşı kendini müdafaa edebilecektir. Başka bir anlatımla eldeki
dava konusunda teşebbüs hürriyeti, hak arama hürriyetinin bir unsuru olan
savunma hakkı aracılığıyla temin edilmektedir. Ancak iptali talep edilen
fıkrayla teşebbüsün ilk yazılı savunma hakkı ortadan kaldırılmış ve teşebbüsün,
Kurulun iddialarına ilk etapta karşı koyma olanağı elinden alınmıştır.
İptali talep edilen fıkranın gerekçesi, aşağıdaki şekildedir:
‘‘…Ancak, bu aşamada soruşturmanın açılmasına neden olan bir şüphe
söz konusu olmakta, ilgili tarafa rekabet ihlali isnadı yapılmamaktadır. Diğer
taraftan, 4054 sayılı Kanunda rekabeti bozucu davranışlar hakkında yapılacak
soruşturmaların usulü düzenlenmiş, aynı Kanunun 43 üncü maddesinde; soruşturma
açılmasına karar verilmesi üzerine taraflara soruşturma açıldığı hususunun
bildirilmesi ve bu bildirime ilişkin ilgililerin savunmasının alınması
zorunluluğu getirilmiştir. Savunma hakkının etkin bir biçimde kullanılabilmesi
için isnadın ve isnada dayanak oluşturan delillerin bilinmesi önem arz
etmektedir. Maddede yapılan değişiklikle Kurulun haklarında soruşturma
açılmasına karar verdiği teşebbüslere, bu durumu 15 gün içinde bildireceği
fakat soruşturma konusu iddialara ilişkin henüz bir ihlal isnadının söz konusu
olmadığı ve soruşturma raporunun tekemmül etmediği soruşturma bildiriminin
tebliği aşamasında, teşebbüslerin yazılı savunma verme yükümlülüğü
kaldırılmaktadır. Bu şekilde hem tarafların daha etkin savunma yapabilmesine
olanak sağlanmakta hem de soruşturma süreçlerinin daha seri ilerlemesi
amaçlanmaktadır.’’
Ancak bu gerekçe teşebbüsün ilk yazılı savunma hakkının ortadan
kaldırılmasının haklı nedenini oluşturmamaktadır. Zira gerek fıkranın
değişiklikten önceki halinde gerek değişiklikten sonraki halinde; Kurul
tarafından yapılacak bildirimde, iddiaların türü ve niteliği hakkında yeterli bilginin
ilgili taraflara gönderileceği hüküm altına alınmıştır. Bu hüküm, isnadların
somutlaşacağının bir kanıtıdır. Diğer bir deyişle bu hüküm sayesinde somutlaşan
isnatlara karşı ilgili teşebbüs; pekala ilk yazılı savunmasını etkin bir
şekilde yapabilecektir. Etkin bir soruşturma ise, ilk yazılı savunma hakkının (hakkaniyete
uygun biçimde) kullanımıyla mümkündür. Zira ilk yazılı savunma hakkının (hakkaniyete
uygun biçimde) kullanılması suretiyle; ilgili teşebbüsün vereceği bilgi ve
belgeler ile ortaya koyacağı deliller, Soruşturma Raporunun hazırlanmasına etki
edecektir. Bununla birlikte kanun koyucu, ilk yazılı savunma hakkını tümden
kaldırmak yerine; ‘‘Taraflar, ilk yazılı savunmalarını 30 gün içinde gönderEBİLİR.’’
şeklinde kanun hükmü ihdas etmek suretiyle; ilgili teşebbüse, seçimlik bir hak
tanıyabilirdi. Böylece iddiaların somutlaştığını düşünen bir teşebbüs, ilk
yazılı savunmasını yapacak; iddiaların somutaşlaştığını düşünmeyen bir teşebbüs
ise ilk yazılı savunmasını yapmayacaktır. Hülasa madde gerekçesinde yer alan
amaca ulaşmak için alternatif bir usul de bulunmaktadır; ilk yazılı savunma
hakkının tümden ortadan kaldırılması, son çare (ultima ratio) değildir.
İlk yazılı savunma hakkı tümden ortadan kaldırılmak suretiyle; hak arama
hürriyetinin (ve dolayısıyla hak arama hürriyetiyle temin edilen teşebbüs
hürriyetinin), Anayasa’nın temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının
sınırlarını düzenleyen 13’üncü maddesinin aksine, demokratik bir toplumda
olmayacak biçimde özüne dokunulmuştur. Bu bağlamda hak arama hürriyetinin özüne
dokunulması ise; hak arama hürriyetiyle müdafaa edilen teşebbüs hürriyetinin de
ihlali sonucunu doğurmaktadır.
Diğer bir söyleyişle hak arama hürriyetinin muhtevasında savunma
hakkı da bulunmaktadır. Çelişmeli yargılama hakkını kullanmak için gerekli olan
savunma hakkının, isnadın bildirilmesi ile kişinin savunmasını hazırlamak için
zaman ve kolaylıklara sahip olma hakkı gibi uzantıları bulunmaktadır. Nitekim
Avrupa İnsan hakları Mahkemesi de bunu esas almaktradır:
‘‘İsnadın Bildirilmesi
…
Madde 6/3-a’nın zorunlu kıldığı bilginin “gerekçesi” işlendiği
iddia edilen eylemler ile ulusal hukukta suçun tanımına atıfta bulunan
“mahiyetle” ilgilidir (Pélissier ve Sassi).
İsnadın bildirilmesi anından itibaren şüphelinin isnadın
dayanağı olaylar ve mevzuat hakkında resmi olarak bilgilendirilmiş olması
kritik önem arz etmektedir (Pélissier ve Sassi). Buna karşın mahkemenin suçun
koşullarına ve başvurucunun suçtaki rolüne dair varacağı sonuçların savcılık
tarafından hazırlanan iddianamedekiyle her daim aynı olması gerekmemektedir
(Mirilashvili, kabuledilebilirlik hakkında karar).
Madde 6/3-a uyarınca, savunmasını hazırlamaya başlayabilmesine
imkan verecek yeterlilikte ayrıntılı bilginin sanığa verilmesi zorunludur. Buna
karşın bu aşamada sanık aleyhindeki tüm delillerin verilmesi gerekmemektedir.
Söz konusu bu deliller daha sonra da verilebilir (Pélissier ve Sassi).
…
Savunma Hazırlamak İçin Yeterli Zaman ve
Kolaylık
Bu hak ile madde 6/1 altında adil yargılama hakkının zımni
unsurları olan çelişmeli yargılama ve silahların eşitliği51, madde 6/3-a
altında isnadın bildirilmesi52, madde 6/3-c altında avukatla temsil53 ve madde
6/3-d altında tanık dinletme hakları arasında belirli bir örtüşme mevcuttur. 54
Madde 6/3 –b’ ye uygunluğun belirlenmesi amacıyla, yalıtılmış
bir anlayışla sadece suçlanan kişinin durumunun değil, savunma avukatı da dahil
olmak üzere savunmanın genel durumunun dikkate alınması gerekmektedir
(Krempovskij / Litvanya, kabuledilebilirlik hakkında karar).
İddia edilen madde 6/3-b ihlalini, kümülatif analiz yoluyla
savunma tarafından karşılaşılan çeşitli güçlüklerin madde 6/1 kapsamında
yargılamanın tamamının adilliği üzerindeki etkilerini ortaya koymak amacıyla,
madde 6/3-c ile birlikte incelemek olağan yaklaşımdır (Krempovskij,
kabuledilebilirlik hakkında karar). Yargılamaya hazırlıkla ilgili
düzenlemelerin “yeterliliği”, müdafiin, davanın “gizli” kısımlarına sınırlı
erişimi, fotokopi almaya ilişkin sınırlamalar gibi savunmaya getirilen resmi
kısıtlamalar dikkate alınarak incelenir. Buna karşın Mahkeme, ayrıca savunma
tarafından karşılaşılan, örneğin tutulma yerinin şartları ve özgürlükten yoksun
bırakılan şüphelinin nakliyle bağlantılı uygulama güçlüklerini de dikkate alır
(Moiseyev, para.208-225).
Suçlanan kişiye uygun şekilde savunma imkanı vermeyen alelacele
yürütülen bir yargılamayı önlemek amacıyla, yargılamanın makul süre içinde
yapılma zarureti ile savunmanın hazırlanması için ihtiyaç duyulan zamanın
sağlanması arasında hassas bir dengenin kurulması gerekmektedir (Öcalan /
Türkiye [BD], para.130-149). 55
Davanın mahiyeti ve karmaşıklığı, yargılamanın aşaması ve
başvurucu için neyin risk altında olduğu gibi çeşitli faktörlerin dikkate
alınmasının zorunlu olması nedeniyle ne kadarlık bir sürenin yeterli olacağının
belirlenmesi öznel bir testtir. Disiplin yargılaması gibi basit davalarda,
isnadın bildirildiği günden esasa ilişkin duruşmanın yapılacağı güne kadarki
beş günlük süre yeterli kabul edilebilir (Campbell ve Fell).
Madde 6/3-b yeni delilin muhtevası ve kapsamına bağlı olarak
yargılamaya ara verilmesini gerektirebilir. Sanığın karakterine ilişkin, işlendiği
iddia edilen suçlarla ilgili olması şartıyla, yeni deliller herhangi bir ara
verilmeksizin yargılama (duruşma) sırasında ortaya konulabilir (G.B / Fransa).
…’’
Bir hukuk devletinde savunma hakkı özelinde hak arama
hürriyetine ilişkin bu esaslar, idari yaptırım uygulayacak idari mercii
tarafından yürütülen soruşturmalarda da mahiyetine uygun düştüğü ölçüde mutatis
mutandis geçerli olacaktır. Kanun koyucu da iptali talep edilen fıkrada Kurulun,
başlattığı soruşturmaları, soruşturmaya başlanması kararını verildiği tarihten
itibaren 15 gün içinde ilgili taraflara bildireceğini ve Kurulun, bu bildirim
yazısı ile birlikte, iddiaların türü ve niteliği hakkında yeterli bilgiyi
ilgili taraflara göndereceğini kurala bağlamakla; savunma hakkının unsuru olan
isnadın bildirilmesi hakkının gereğini karşılamış ve fakat 30 gün içinde
hazırlanacak ilk yazılı savunma hakkını tümden ortadan kaldırarak; savunma
hazırlamak / iddialar hakkında görüş bildirmek için yeterli zaman ve kolaylığı
sağlamamıştır. Bu bağlamda bildirim yapılıp; ilk yazılı savunma hakkının
tanınmaması; bildirimi uygulamada işlevsiz hale getirecektir. Zira ilgili,
hakkındaki isnadı bilmesine rağmen görüş veremeyeceğinden; hakkındaki isnadı
bilmemesi hali ile hukuken aynı duruma düşecektir.
Yine Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin İdarenin İşlemleri
Karşısında Bireyin Korunması Hakkında 77(31) sayılı Kararının ‘‘Dinlenilme
hakkı’’ başlıklı bölümü aşağıdaki şekildedir:
‘‘1. İlgili kişi, hak, özgürlük veya menfaatlerini olumsuz
etkilemesi muhtemel nitelikteki herhangi bir idari işleme dair, idare
tarafından dikkate alınmak üzere olgu ve savlarını ortaya koyabileceği gibi,
uygun hallerde delil de gösterebilir.
2. Uygun hallerde ilgili kişi, bir önceki paragrafta dile
getirilen haklardan vaktinde ve dava açısından uygun bir şekilde haberdar
edilir.’’
Ancak kanun koyucu, anılan Karara konu dinlenilme hakkının somut
bir görünümü olan (ana savunmanın omurgası olan) ilk yazılı savunma hakkını,
tümden ortadan kaldırmaktadır.
Diğer bir söyleyişle ilk yazılı savunma hakkının ortadan
kaldırılmasının gerekçesi olarak iddiaların henüz somutlaşmadığını ileri
sürmek; Kurulun yapacağı bildirimi, basit bir ihbar metni olarak kabul etmek anlamına
gelecek ve Kurulun, ‘‘Kurul, bu bildirim yazısı ile birlikte, iddiaların
türü ve niteliği hakkında yeterli bilgiyi ilgili taraflara gönderir.’’
şeklindeki yükümlülüğü işlevsiz kılacaktır. Halbuki uygulamada bu bildirimler,
Kurulun itibarını zedelemeyecek bir ciddiyet ve özenle hazırlanmakta;
kesinleşmiş bir isnad olmasa da; isnada yönelik delaletler / şikayetçinin
beyanları vb. içermektedir. İlgili, ilk yazılı savunma hakkını kullanmak
suretiyle; kendi aleyhine yapılmış açıklamaları bertaraf edebilecek, iddialara
konu eylem/işlem/anlaşmaları daha net biçimde ortaya koyabilecek, ilk etapta
bilgi ve belge sunabilecek yahut sunulu bulunan evrakları kendi perspektifinden
değerlendirebilecek; tarafın argümanları, ihlalin olmadığına dair kararın
gerekçesine dayanak oluşturabilecektir. Ne var ki Kurul ile taraflar
arasındaki; tarafların kendi içindeki çelişme faaliyetinin somut bir görünümü
olan ilk yazılı savunma hakkı, tümden ortadan kaldırılmakta; Kurulun vereceği
idari karar, usul yönünden sakatlanmaktadır. Bununla birlikte ilk yazılı
savunma sayesinde; soruşturma heyetinin yaptığı maddi hatalar da kolaylıkla
düzeltildiğinden; soruşturmanın zamanında tamamlanmasına da katkıda
bulunmaktadır. Bu bağlamda ilk yazılı savunma hakkının kullanımı, maddi gerçeğe
kısa sürede ulaşmak bakımından elzemdir.
Belirtmek gerekir ki soruşturmanın başlangıcında (ilk yazılı)
savunma hakkının ortadan kaldırılması; daha sonra Kurulun verdiği kararların
iptali için idari yargıda açılan davalarda mahkemelerin iş yükünü oldukça
arttıracaktır.
Bu nedenlerle iptali talep edilen fıkra, Anayasa’nın 13, 36 ve
48’inci maddelerine aykırıdır.
ii)Para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının
düzenlenmesi bakımından: ‘‘Anayasa'nın 167.
maddesinin ilk fıkrasında; 'Devlet, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet
piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici
tedbirleri alır; piyasalarda fiilî veya anlaşma sonucu doğacak tekelleşme ve
kartelleşmeyi önler.' denilmektedir. Maddede yalnız, tekelleşme değil, tekel
oluşturmayan üretim ve hizmet kuruluşlarının 'fiyat anlaşmaları', 'coğrafi
bölge paylaşma' ve 'benzeri suretle' gerçekleştirilecek kartelleşme de
yasaklanmış; Devlet, bunu engelleyici önlemleri almakla yükümlü tutulmuştur.
Böylece rekabetin ortadan kaldırılması, tekellerin ve kartellerin fiyatları oluşturması
ve etkilemesi önlenmek istenmiştir. Devletin tekelleşmeyi ve kartelleşmeyi
önlemek görevi, temelde tüketiciyi koruma amacı gütmektedir. Bu da ancak,
tekelleşme ve kartelleşmelerin önlenerek özgür rekabet ortamının sağlanması ile
güvenceye alınabilir. Piyasa ekonomisinin etkinliği, serbest rekabet
koşullarının varlığına bağlıdır. Tekelleşmeye veya kartelleşmeye olanak veren
ortamlarda piyasa ekonomisi etkinliğini yitirir. Bu nedenle, yasal
düzenlemelerde, tekelleşme ve kartelleşmeyi önlemeye, dolayısıyla bireyleri ve
toplumu korumaya yönelik kuralların bulunması zorunludur. Bu husus, Anayasa'nın
5. maddesindeki Devlet'in 'kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu
sağlamak' görevleri ile de doğrudan ilgilidir’’ (Anayasa Mahkemesi’nin
16.06.2011 tarihli ve 2009/9 E.; 2011/103 K. sayılı Kararı). Öte yandan ‘‘Anayasa'nın 167. maddesinin ikinci fıkrasının vermiş olduğu
yetkiye dayanarak Yasama Organı, "dış ticaretin düzenlenmesini yürütme
organına bırakmıştır. O halde, Bakanlar Kurulu, Anayasa'ya uygun olmak
koşuluyla bu konunun çerçevesini, genel esaslarını, temel yönlerini ve
ayrıntılarını tümüyle düzenleme yetkisine sahiptir.’’ (Anayasa Mahkemesi’nin 11.01.1985 tarihli ve 1984/6 E.; 1985/1
K. sayılı Kararı).
Kanun koyucu da Anayasa’nın 5 ve 167’nci maddeleri doğrultusunda
yukarıda bahsi geçtiği üzere 4054 sayılı Kanun’u çıkarmıştır. Zira bu Kanun’un
amacı, 1’inci maddesinde belirttiği üzere; mal ve hizmet piyasalarındaki
rekabeti engelleyici, bozucu veya kısıtlayıcı anlaşma, karar ve uygulamaları ve
piyasaya hakim olan teşebbüslerin bu hakimiyetlerini kötüye kullanmalarını
önlemek, bunun için gerekli düzenleme ve denetlemeleri yaparak rekabetin
korunmasını sağlamaktır. Bu amaç, Rekabet Kurulu marifetiyle yerine
getirilmektedir. Rekabet Kurulu da bu amacı gerçekleştirmek için birtakım
yetkilerle donatılmıştır. Bu yetkilerden biri rekabeti ihlal eden bir teşebbüs
yahut teşebbüs birliği hakkında soruşturma yürütmek ve yürütülen soruşturma
sonucunda idari bir yaptırım uygulamaktır. Rekabet Kurulu, yapısal ve
davranışsal tedbirlere hükmedebileceği gibi; yöneticilere, çalışanlara,
teşebbüs yahut teşebbüs birliklerine idari para cezaları da verebilmektedir.
Rekabet Kurulu’nun vereceği her idari yaptırım kararı, ilgili
ürün ve coğrafi pazardaki piyasa koşullarına etki edecektir. Bu etki, Kurulun
kararının idari yargıya taşınıp iptal edilmesinin yahut yürürlüğünün
durdurulmasının kesinleşmesine kadar devam edecektir. Bu nedenle Kurulun idari
yaptırım kararıyla piyasa koşullarına müdahale etmesinin hukuka uygun
kılınması; bu kararın, hak arama hürriyetinin bir unsuru olan savunma hakkının
kullanımına olanak verecek biçimde alınmasıyla mümkündür. Ancak kanun koyucu
tarafından ilk yazılı savunma hakkının kaldırılmasıyla, Kurulun kararı
sakatlanmış olmakta; tarafların çelişmesi ilkesine halel getirmektedir. (İlk
yazılı savunma hakkının ortadan kaldırılması nedeniyle) hukuken sakat olan bir
Kurul kararı da piyasa koşullarını bozacaktır. Bu durum; Kurulun uyguladığı
(hukuka aykırı) idari yaptırımlarla bazı firmaların ilgili pazarda gücünün
zayıflayıp bazılarının hakim duruma gelmesine; para, kredi, sermaye, mal ve
hizmet piyasalarının düzenli ve istikrarlı biçimde işleyememesine; etkin,
serbest, adil rekabetin sürdürülememesine; sağlıklı işlemeyen piyasa
koşullarında arz ve talebin dengeye gelememesine ve fiyatların aşırı ölçüde
artmasına; tüketicinin aksak piyasa koşullarından olumsuz etkilenmesine;
üretimde ve kaynak dağılımında verimliliğin düşmesine; ülke kaynaklarının etkin
biçimde kullanılamamasına; dolayısıyla kamu maliyesinin ekonomik bakımdan
zarara uğramasına ve dolayısıyla kişilerin ve toplumun refah düzeyinin
düşmesine neden olacağından; iptali talep edilen fıkra, Anayasa’nın 5 ve
167’nci maddelerine de aykırıdır.
iii)Uluslararası andlaşmaların iç hukuka
etkisi bakımından: Anayasa’nın 90’ıncı
maddesine göre temel hak ve özgürlüklere ilişkin usulüne göre yürürlüğe konmuş
uluslararası anlaşmalar, (kanunlara nazaran hakkı koruyucu, kullanımını
genişletici hükümler barındırması kaydıyla) normlar hiyerarşisinde kanunun
üstündedir. İptali talep edilen fıkra, yukarıdaki alt başlıklarda sıralanan
gerekçelerle; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adil yargılanma hakkı /
hak arama hürriyetine ilişkin 6’ncı maddesini ihlal ettiğinden Anayasa’nın
90’ıncı maddesine de aykırıdır.
Tüm bu nedenlerle, 7511 sayılı Kanun’un 4’üncü maddesiyle 4054
sayılı Kanun’un 43’üncü maddesinin değiştirilen ikinci fıkrası, Anayasa’nın 5,
13, 36, 48, 90 ve 167’nci maddelerine aykırıdır; anılan fıkranın iptali gerekir.
3)
23.05.2024 tarihli ve 7511 sayılı Türk Ticaret Kanunu ile Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 6’ncı
maddesiyle 18.05.2004 tarihli ve 5174 sayılı
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ile Odalar ve Borsalar Kanunu’nun 53’üncü
maddesinin değiştirilen altıncı fıkrasının üçüncü cümlesinde yer alan ‘‘Bakanlık
tarafından çıkarılacak yönetmelikle belirlenir’’ ibaresinin Anayasa’ya
aykırılığı
7511 sayılı Kanun’un 6’ncı maddesiyle 5174 sayılı Türkiye Odalar
ve Borsalar Birliği ile Odalar ve Borsalar Kanunu’nun ‘‘Ürün ihtisas
borsaları’’ kenar başlıklı 53’üncü maddesinin altıncı fıkrası
değiştirilmiştir. Değişik fıkraya göre ürün senetleri ve alivre sözleşmelere
ilişkin işlemlerde; devir ile bedelin ödenmesi, alıcı ve satıcının diğer
yükümlülüklerinin ürün ihtisas borsalarında alım satımına aracılık edenlerce
veya takas ve saklama hizmeti aldıkları kuruluşlarca yerine getirilmesi, alım
satımın tescili ve alım satıma ilişkin diğer hususlar, bu Kanun ve ilgili
mevzuat hükümlerine uygun olarak ürün ihtisas borsası tarafından
yürütülecektir; ürün ihtisas borsasının veya ürün ihtisas borsası tarafından
takas merkezi olarak yetkilendirilen kuruluşun takas işlemlerinde mali
sorumluluğu, tesis edecekleri limitler dâhilinde ve alınacak teminatlar ile
garanti fonu varlıklarıyla sınırlı olacaktır. Ürün ihtisas borsalarında
gerçekleştirilen işlemlerden doğan yükümlülüklerin yerine getirilmesini
sağlamak ve zararların tazmini için alınacak teminatların ve oluşturulabilecek
garanti fonunun kuruluşu, işletimi, kullanımı ve katılımcılarına ilişkin usul
ve esaslar, Bakanlık tarafından çıkarılacak yönetmelikle belirlenecektir; bu
fıkrada düzenlenen teminatlar ve garanti fonundaki varlıklar tevdi amaçları
dışında kullanılamayacaktır, üçüncü kişilere devredilemeyecektir, kamu alacakları
için olsa dahi haczedilemeyecektir, rehnedilemeyecektir, iflas masasına dâhil
edilemez ve üzerlerine ihtiyati tedbir konulamayacaktır.
Ancak ürün ihtisas borsalarında gerçekleştirilen işlemlerden
doğan yükümlülüklerin yerine getirilmesini sağlamak ve zararların tazmini için
alınacak teminatların ve oluşturulabilecek garanti fonunun kuruluşu, işletimi,
kullanımı ve katılımcılarına ilişkin usul ve esasların Ticaret Bakanlığı (Bakanlık)
tarafından çıkarılacak yönetmelikle belirlenmesine cevaz veren ve iptali talep edilen
ibare, Anayasa’ya aykırıdır.
i)Hukuk devleti ilkesi,
yasama yetkisinin devredilmezliği ve idarenin kanuniliği ilkesi bakımından:
Hukuk devleti, bütün işlem ve eylemlerinin hukuk kurallarına
uygunluğunu başlıca geçerlik koşulu sayan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni
kurmayı amaçlayan ve bunu geliştirerek sürdüren, hukuku tüm devlet organlarına
egemen kılan, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, insan haklarına
saygı duyarak bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, Anayasa’ya ve hukuk
kurallarına bağlılığa özen gösteren, yargı denetimine açık olan, yasaların
üstünde yasa koyucunun da uymak zorunda olduğu temel hukuk ilkeleri ile
Anayasa’nın bulunduğu bilinci olan devlettir (Anayasa Mahkemesi’nin 02.06.2009
tarihli ve 2004/10 E.; 2009/68 K. sayılı Kararı). Hukuk devletinin ön koşullarından olan hukuki güvenlik ilkesi,
hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, hukuki belirlilik ilkesi de kanun
hükümlerinin şüpheye yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılabilir olmasını
ve ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem
içermesini ifade etmektedir (bkz. AYM 9.2.2017, 2016/143 E.– 2017/23 K. par.
13; RG. 12.4.2017-30036) (Anayasa Mahkemesi’nin 04.05.2017 tarihli
ve 2015/41 E.; 2017/98 K. sayılı Kararı). Başka bir deyişle, hukuk
devleti ilkesi gereğince, idareye davranışta bulunurken veya görevlerini yerine
getirirken belirli oranda hareket serbestliği sağlayan takdir yetkisinin
kullanımı mutlak, sınırsız, keyfi biçimde gerçekleşemez; idarenin takdir
yetkisinin sınırları, keyfi işlem ve eylemleri önlemek amacıyla kanunla
çizilmelidir. Öte yandan; Anayasa’nın 123’üncü maddesinde yer alan
idarenin kanuniliği ilkesinin iki boyutu bulunmaktadır. İlk boyutu, idarenin secundum
legem özelliğidir (kanuna dayanma ilkesidir). Bu ilkeye göre idarenin
düzenleme yetkisi kanundan kaynaklanır. İkinci boyutu, idarenin intra legem
özelliğidir (kanuna aykırı olmama ilkesidir). Bu ilkeye göre idarenin işlem ve
eylemleri kanunun çizdiği sınırlar içinde kalmalıdır.
Anılan 53’üncü maddenin birinci fıkrası uyarınca ekonomik
gereklilikler gözetilerek güven, serbest rekabet ve istikrar içinde,
kotasyonundaki bir veya birden çok ürünün arz ve talebini buluşturan;
yürürlükteki ürün standartlarına göre tasnif edilmiş ürünlerin, kendilerince
organize edilen fiziki veya elektronik mekânlarda alım satımına aracılık eden;
ürünlerin gerek fiziki, gerekse ürünü temsilen lisanslı depo işletmelerince
çıkarılan ürün senetleri ve alivre sözleşmelerin ticaretini yürütebilen;
işlemlere ilişkin güvenilir kayıt ve saklama imkânları bulunan; oluşan
fiyatları, ürettiği bilgileri, diğer benzer ve alternatif piyasaları
izleyebilecek ve duyurabilecek bilgi işlem, teknik ve elektronik donanım,
kurumsal ve mali altyapıya sahip olan; faaliyet alanı ulusal veya uluslararası
olabilen anonim şirket statüsünde ürün ihtisas borsaları; Bakanlık ve Sermaye
Piyasası Kurulunun teklifi üzerine, Cumhurbaşkanı kararı ile kurulmaktadır.
Anılan 53’üncü maddenin 7511 sayılı Kanun’un 6’ncı maddesinin
değiştirilen altıncı fıkrasının birinci cümlesiyle ürün ihtisas borsalarına bir
yetki verilmiştir. Buna göre ürün senetleri ve alivre sözleşmelere ilişkin
işlemlerde; devir ile bedelin ödenmesi, alıcı ve satıcının diğer
yükümlülüklerinin ürün ihtisas borsalarında alım satımına aracılık edenlerce
veya takas ve saklama hizmeti aldıkları kuruluşlarca yerine getirilmesi, alım
satımın tescili ve alım satıma ilişkin diğer hususlar, bu Kanun ve ilgili
mevzuat hükümlerine uygun olarak ürün ihtisas borsası tarafından
yürütülecektir. Değişik altıncı fıkranın ikinci cümlesiyle ürün ihtisas
borsalarının (veya ürün ihtisas borsası tarafından takas merkezi olarak
yetkilendirilen kuruluşların) mali sorumluluğu sınırlandırılmıştır. Buna göre ürün
ihtisas borsasının veya ürün ihtisas borsası tarafından takas merkezi olarak
yetkilendirilen kuruluşun takas işlemlerinde mali sorumluluğu, tesis edecekleri
limitler dâhilinde ve alınacak teminatlar ile garanti fonu varlıklarıyla
sınırlıdır.
Değişik altıncı fıkranın iptali talep edilen ibarenin yer aldığı
üçüncü cümlesine göre bahsi geçen mali sorumluluğa ilişkin usul ve esaslar,
Bakanlık tarafından tespit edilecektir. Buna göre ürün ihtisas borsalarında
gerçekleştirilen işlemlerden doğan yükümlülüklerin yerine getirilmesini
sağlamak ve zararların tazmini için alınacak teminatların ve oluşturulabilecek
garanti fonunun kuruluşu, işletimi, kullanımı ve katılımcılarına ilişkin usul
ve esaslar Bakanlık tarafından çıkarılacak yönetmelikle belirlenecektir.
Ancak iptali talep edilen ibarenin yer aldığı cümle, ürün
ihtisas borsalarında gerçekleştirilen işlemlerden doğan yükümlülüklerin yerine
getirilmesini sağlamak ve zararların tazmini için alınacak teminatların ve
oluşturulabilecek garanti fonunun kuruluşu, işletimi, kullanımı ve
katılımcılarına ilişkin usul ve esaslar bakımından yapılacak düzenlemelere
ilişkin hiçbir nesnel ölçüt ve usul öngörmemektedir. İptali talep edilen ibare;
ürün ihtisas borsalarında gerçekleştirilen işlemlerden doğan
yükümlülüklerin yerine getirilmesini sağlamak ve zararların tazmini için
alınacak teminatların ve oluşturulabilecek garanti fonunun kuruluşu, işletimi,
kullanımı ve katılımcılarına ilişkin usul ve esasları,
kanuni güvence ve öngörülebilirlik alanından çıkarmakta ve idarenin (Bakanlığın)
sınırları belirsiz keyfi düzenleme alanına bırakmaktadır. Bu
durum, ürün ihtisas borsalarındaki faaliyetlerinin öngörülemez, denetimsiz ve
verimsiz bir şekilde yürütülmesine ve mali sorumluluğun belirsizliğine neden
olacaktır. Halbuki teminat gösterme ve garanti vermenin temel mantığı; ürün
ihtisas borsalarında bir zararın doğmamasını (doğduğu takdirde hakkaniyete
uygun biçimde karşılanmasını) teminen; saydamlığın, rekabetin, eşit muamelenin,
güvenirliğin, hesap verebilirliğin, yeterliliğin, denetimin sağlanmasıdır. Ancak
kanuni nesnel ölçütlerin belirlenmemesi nedeniyle ürün ihtisas borsalarında
faaliyet gösteren tüm aktörler (söz gelimi özel teşebbüs niteliğindeki
katılımcılar, aracılar…) bakımından bir öngörülemezlik alanı yaratılacaktır.
Başka bir anlatımla teminat (cautio judicatum solvi) ve
garanti, bir hakkın teminini önceden güvenceler. Bu türden piyasa işlemlerinde
teminat gösterme ve garanti verme yükümlülüğü; özel teşebbüsün yükümlülüklerini
zamanında ve gereği gibi yerine getirememesi halinde; hem idarenin hem de zarar
görenin muhtemel/mevcut risk, zarar ve ziyanını talep ve icra edebilmesini
sağlar. Bu sayede kamu kaynağı israf edilmeyecektir. Ancak kanun koyucu ürün
ihtisas borsalarında alım-satım, takas faaliyetleri bakımından öngörülen mali
sorumluluğa ilişkin usul ve esasları (ürün
ihtisas borsalarında gerçekleştirilen işlemlerden doğan yükümlülüklerin yerine
getirilmesini sağlamak ve zararların tazmini için alınacak teminatların ve
oluşturulabilecek garanti fonunun kuruluşu, işletimi, kullanımı ve
katılımcılarına ilişkin usul ve esasları) Bakanlığın keyfi
uygulamalara neden olabilecek sınırsız takdir yetkisine bırakmıştır. Söz gelimi
teminatın ve garantinin ayni yahut nakdi verilmesi, alt ve üst sınırı, süresi,
katılımcıların hangi şartlarla vereceği, sistemde toplanan paranın nasıl
işletileceği vb. hususlara ilişkin hiçbir kanuni somut kayıt, katılımcı tanımı
bulunmamaktadır.
Öte yandan kanun koyucu, anılan değişik fıkranın gerekçesinde
‘‘sermaye piyasası mevzuatına benzer yaklaşımla’’ bu fıkranın ihdas
edildiğini kaleme almıştır. Ancak 6362 sayılı Sermaye Piyasası
Kanunu’nun genelinde teminat gösterme ve garanti verme ile katılımcıların
durumuna yönelik usul ve esasların çerçevesi çizilmiştir ve bunlara ilişkin
ayrıntıları, teknik bilgiyi haiz bağımsız idari otorite olan (Bakanlık gibi
güncel siyasi politikalardan doğrudan etkilenmeyen) Sermaye Piyasası Kurulu,
belirlemektedir.
En nihayetinde bu belirsiz durum, ürün ihtisas borsalarında
faaliyet gösteren aktörlerin, üzerlerine bırakılan yükümlülükleri yerine
getirmeye yönelik iradesini de zayıflatacaktır. Zira Bakanlık sınırsız takdir
yetkisine istinaden caydırıcılığı olmayan teminat ve garanti bedelleri, süresi,
şekli düzenleyebilecektir.
Bu nedenle hukuki belirlilik ilkesine uygun ve kanunilik ilkesi
çerçevesinde ürün ihtisas borsalarının faaliyetlerini yürütmesini bertaraf
eden, zarar görenler ve katılımcılar bakımından bir güvenlik ve
öngörülebilirlik sağlamayan ve normlar hiyerarşisine uygun olmayan iptali talep
edilen ibare, Anayasa’nın 2 ve 123’üncü maddelerine aykırıdır.
Buna ek olarak Anayasa’nın 7’nci maddesinde temelini bulan
yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesine göre yasama yetkisi yalnız Türkiye
Büyük Millet Meclisi’ne aittir. Bu nedenle idareye düzenleme yetkisi veren bir
yasa kuralının temel ilkeleri ortaya koyması ve çerçeveyi çizmesi gerekir.
Diğer bir deyişle idareye sınırsız ve belirsiz bir düzenleme yetkisi
bırakılamaz. Nitekim idarenin düzenleme yetkisi; sınırlı, tamamlayıcı ve
bağımlı bir yetkidir. Yasa ile yetkilendirme, Anayasa’nın öngördüğü biçimde
yasa ile düzenleme anlamını taşımamaktadır (Anayasa Mahkemesi’nin 02.05.2008
tarihli ve 2005/68 E.; 2008/102 K. sayılı Kararı). İptali talep edilen
ibarenin yer aldığı cümle hükmünde olduğu gibi temel ilkeleri belirlenmeksizin
ve çerçevesi çizilmeksizin; idareye (Bakanlığa) ürün ihtisas
borsalarında gerçekleştirilen işlemlerden doğan yükümlülüklerin yerine
getirilmesini sağlamak ve zararların tazmini için alınacak teminatların ve
oluşturulabilecek garanti fonunun kuruluşu, işletimi, kullanımı ve
katılımcılarına ilişkin usul ve esasları (yönetmelikle) belirleme yetkisi veren
yasa hükmü, Anayasa’nın 7’nci maddesine aykırılık oluşturur.
ii)Yönetmelikle
düzenleme bakımından: Anayasa koyucu, idarenin düzenleyici işlemlerinin
bir türü –kural işlem- olan yönetmelikler için özel bir Anayasal hüküm
öngörmüştür. Anayasa’nın 124’üncü maddesine göre Cumhurbaşkanı,
Bakanlıklar ve kamu tüzel kişileri, kendi görev alanlarını ilgilendiren
kanunların ve Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin uygulanmasını sağlamak üzere ve
bunlara aykırı olmamak şartıyla, yönetmelikler çıkarabilirler. Bakanlığın; ürün
ihtisas borsalarında gerçekleştirilen işlemlerden doğan yükümlülüklerin yerine
getirilmesini sağlamak ve zararların tazmini için alınacak teminatların ve
oluşturulabilecek garanti fonunun kuruluşu, işletimi, kullanımı ve
katılımcılarına ilişkin usul ve esaslar hakkında çıkaracağı yönetmeliğin ,7511
sayılı Kanun’un 6’ncı maddesinin uygulanmasını sağlaması ve ona aykırı olmaması
için; yönetmelik çıkartılmasına cevaz veren kanuni hükmün, hangi iş ve
işlemlerin yasal çerçeve içinde kalacağına yönelik temel çerçeve ve sınırları
belirlemesi gerekmektedir. Aksi bir tutum, kanunun uygulanmasını sağlamaya
ilişkin Anayasal işlevinin ötesine geçerek, şekli anlamda kanun aracılığıyla,
yönetmeliğe, maddi anlamda kanun koyma yetkisinin tanınması ve aşırı geniş bir
düzenleme alanının idarenin uhdesine bırakılması anlamına gelecektir. İhtilaflı
kurala bakıldığında, ortada, idare tarafından tecessüm ettirilmeye elverişli
bir kanuni genel düzenleme yoktur. İdare tarafından takdir yetkisinin keyfi
biçimde kullanılmasına neden olabilecek iptali talep edilen ibare, Anayasa’nın
124’üncü maddesine de aykırıdır. Çıkarılacak söz konusu yönetmeliğin kanuni
genel çerçevesini çizmemesi, bir yasal dayanak teşkil etmemesi hasebiyle;
iptali talep edilen ibare de Anayasa’nın 124’üncü maddesini ihlal etmektedir.
iii)Eşitlik ilkesi, temel
hak ve özgürlüklerin sınırlandırılma ilkeleri ve güvence ölçütleri, mülkiyet
hakkı ile teşebbüs hürriyeti bakımından: Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi’nin Ek 1 No’lu Protokolü’nün 1’inci maddesinde ve
Anayasa’nın 35’inci maddesinde temelini bulan mülkiyet hakkı; sahibine
mülkiyetine müdahale edilmeksizin yararlanma, mülkiyetten yoksun bırakılmama,
mülkiyetinin kullanımının kontrol edilmemesi imkanı sağlar. Bununla birlikte
mülkiyet hakkı; bir kimsenin, başkasının hakkına zarar vermemek ve yasaların
koyduğu sınırlamalara da uymak koşulu ile bir şey üzerinde dilediği biçimde
kullanma, ürünlerinden yararlanma, tasarruf etme (başkasına devretme, biçimini
değiştirme, harcama ve tüketme, hatta yok etme) şeklinde tanımlanmaktadır (Anayasa
Mahkemesi’nin 21.06.1989 tarihli ve 1988/ 34 E., 1989/26 K. sayılı Kararı).
Buna ilave olarak Anayasa’nın 48’inci maddesine göre özel teşebbüsler kurmak
serbesttir.
Ürün ihtisas borsalarında gerçekleştirilen işlemlerden doğan
yükümlülüklerin yerine getirilmesini sağlamak ve zararların tazmini için
alınacak teminatların ve oluşturulabilecek garanti fonunun kuruluşu, işletimi, kullanımı
ve katılımcılarına ilişkin usul ve esaslar, Bakanlık tarafından çıkarılacak
yönetmelikle belirlenecektir. Bahsi geçen teminat gösterme ve garanti verme
yükümlülüğü, ürün ihtisas borsalarında faaliyet göstermeye isteklilerin mülkiyet
hakkı ve teşebbüs özgürlüğü kapsamında kalmaktadır. Diğer bir deyişle ürün
ihtisas borsalarında faaliyet göstermeye istekliler, ancak bu yükümlülüklerini
yerine getirdikleri takdirde; teşebbüs hürriyetlerine binaen ürün ihtisas
borsalarında işlem yapabilecektir. Yine anılan yükümlülüğün yerine getirilmesi,
ürün ihtisas borsalarında faaliyet göstermeye isteklilerin mameleklerinde bir
azalma yaratarak onların mülkiyet hakkına müdahale niteliği oluşturacaktır. Öte
yandan ürün ihtisas borsalarında faaliyet göstermeye istekli olan alıcı,
satıcı, aracı, katılımcı, zarar gören vb. gerçek yahut tüzel kişi olabilir.
O halde ürün ihtisas borsalarında gerçekleştirilen işlemlerden
doğan yükümlülüklerin yerine getirilmesini sağlamak ve zararların tazmini için
alınacak teminatların ve oluşturulabilecek garanti fonunun kuruluşu, işletimi,
kullanımı ve katılımcılarına ilişkin usul ve esasların düzenleniş biçimi;
teşebbüs hürriyeti ile mülkiyet hakkını sınırlandırıcı nitelikte olacaktır. Bu
sınırlandırmanın hukuka uygun kılınması, Anayasa’nın 13’üncü maddesinde yer
alan sınırlandırmanın sınırlarının gereklerinin karşılanmasıyla mümkündür.
Ancak kanun koyucu tarafından bu hususların belirlenmesi, kanuni genel çerçeve
çizilmeksizin Bakanlığın keyfi uygulamalara neden olabilecek sınırsız takdir
yetkisine bırakılmış; diğer bir deyişle Anayasa’nın 13’üncü maddesinde yer alan
kanunilik kaydının aksine hareket edilmiştir. Hülasa iptali talep
edilen ibare; idarenin düzenleyici işlemlerinin kanuni çerçevesini çizmeden,
ayrımcı, öngörülemez ve keyfî işlem ve eylemlere açık uygulamalara sebep olarak
mülkiyet hakkını ve teşebbüs hürriyetini sınırlandırdığından, bir başka deyişle
yasallık ve gereklilik ölçütlerini karşılamadığından; Anayasa’nın 13’üncü
maddesine de aykırıdır.
Bununla birlikte söz konusu garanti ve teminat, mali sorumluluğa
ilişkin olduğundan; (özel teşebbüs olan yahut olmayan) zarar göreni de
korumaktadır. Zira garanti ve teminata ilişkin kanuni hükümler sayesinde; zarar
gören, hangi koşullarda ne kadarlık bir kısmın tazmin edileceğini öngörebilir
durumdadır. Ancak iptali talep edilen ibareyle bahsi geçen hususların
düzenlenmesini, hiçbir kanuni ve nesnel çerçeve çizilmeksizin Bakanlığın
sınırsız taksir yetkisine bırakmak, söz konusu öngörülebilirliği de ortadan
kaldırmaktadır.
Buna ilave olarak ürün ihtisas borsalarında gerçekleştirilen
işlemlerden doğan yükümlülüklerin yerine getirilmesini sağlamak ve zararların
tazmini için alınacak teminatların ve oluşturulabilecek garanti fonunun
kuruluşu, işletimi, kullanımı ve katılımcılarına ilişkin usul ve esaslar, ürün
ihtisas borsalarında faaliyet göstermeye istekli olan özel teşebbüslerin fırsat
eşitliği içinde rekabet edebilmesine olanak tanımaktadır. Zira teminat ve
garanti, bir yandan katılımcılarda, yükümlülüklerini yerine getirmeye dair
irade; diğer taraftan zarar görende, hukuka aykırı hatalı uygulamalarda
zararının tazmin edileceğine dair irade oluşturmaktadır. Tüm aktörler önceden
piyasa koşullarını bilmekte ve buna göre işlem yapmaktadır. Bu durumun Anayasal
temeli, eşitlik ilkesi bağlamında teşebbüs hürriyetindedir.
Zira Anayasa’nın 48’inci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca Devletin, özel
teşebbüslerin güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasına yönelik tedbirleri
almaya ilişkin pozitif yükümlülüğü vardır ve Anayasa’nın 10’uncu maddesi
uyarınca Devlet, bu pozitif yükümlülüğü her bir özel teşebbüs bakımından (benzer
koşullar içinde olan, özdeş nitelikte bulunanlar için) eşit şekilde yerine
getirmekle mükelleftir. Bir özel teşebbüs bakımından eşitlik ilkesinin ihlal
edilip edilmediği hususunun tespiti de, somut olayda benzer durumda olanlara
ilişkin bir muamele farklılığı yapmayı meşrulaştıracak ‘‘haklı neden’’in
var olup olmadığına göre yapılır. Ancak iptali talep edilen
ibareyle ürün ihtisas borsalarında gerçekleştirilen işlemlerden doğan
yükümlülüklerin yerine getirilmesini sağlamak ve zararların tazmini için
alınacak teminatların ve oluşturulabilecek garanti fonunun kuruluşu, işletimi,
kullanımı ve katılımcılarına ilişkin usul ve esasların sınırsız takdir
yetkisine istinaden Bakanlık tarafından düzenlenmesi,
aynı şartları sağlayan iki özel teşebbüs arasında idare tarafından
kayırma/ayrımcılık yapılmasına neden olabileceğinden; anılan ibare, Anayasa’nın
10 ve 48’inci maddelerine aykırıdır. Söz gelimi aynı şartları sağlayan iki özel
teşebbüsün birinden daha fazla miktar teminat talep edilmesine; aynı zararı
gören iki özel teşebbüsten birinin zararının kısmen diğerinin tamamen
karşılanmasına neden olabilecektir. Diğer bir deyişle Devletin ihtilaflı kurala
tabi olmayan bir alandaki bir özel teşebbüs bakımından pozitif yükümlülüğünü
yerine getirmesini ve fakat ihtilaflı kurala tabi alanda konumlanan bir
diğerini gözetmemesini; daha somut bir anlatımla, benzer durumdaki özel
teşebbüsler arasındaki muamele farklılığını haklı kılacak bir nedenin
temellendirilmesini sağlayacak nesnel bir ölçüt bulunmamaktadır. Yine bu
durumda, ürün ihtisas borsasında faaliyette bulunmaya talip
iki teşebbüs, eşitsiz bir uygulamayla karşı karşıya kalabilecek, borsa
istikrarlı biçimde işletilemeyecektir.
Bu nedenlerle iptali talep edilen ibare, Anayasa’nın 10, 13, 35
ve 48’inci maddelerine aykırıdır.
iv)Para kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının
düzenlenmesi bakımından: ‘‘Anayasa'nın 167.
maddesinin ilk fıkrasında; 'Devlet, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet
piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici
tedbirleri alır; piyasalarda fiilî veya anlaşma sonucu doğacak tekelleşme ve
kartelleşmeyi önler.' denilmektedir. Maddede yalnız, tekelleşme değil, tekel
oluşturmayan üretim ve hizmet kuruluşlarının 'fiyat anlaşmaları', 'coğrafi
bölge paylaşma' ve 'benzeri suretle' gerçekleştirilecek kartelleşme de
yasaklanmış; Devlet, bunu engelleyici önlemleri almakla yükümlü tutulmuştur.
Böylece rekabetin ortadan kaldırılması, tekellerin ve kartellerin fiyatları
oluşturması ve etkilemesi önlenmek istenmiştir. Devletin tekelleşmeyi ve
kartelleşmeyi önlemek görevi, temelde tüketiciyi koruma amacı gütmektedir. Bu
da ancak, tekelleşme ve kartelleşmelerin önlenerek özgür rekabet ortamının sağlanması
ile güvenceye alınabilir. Piyasa ekonomisinin etkinliği, serbest rekabet
koşullarının varlığına bağlıdır. Tekelleşmeye veya kartelleşmeye olanak veren
ortamlarda piyasa ekonomisi etkinliğini yitirir. Bu nedenle, yasal
düzenlemelerde, tekelleşme ve kartelleşmeyi önlemeye, dolayısıyla bireyleri ve
toplumu korumaya yönelik kuralların bulunması zorunludur. Bu husus, Anayasa'nın
5. maddesindeki Devlet'in 'kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu
sağlamak' görevleri ile de doğrudan ilgilidir’’ (Anayasa Mahkemesi’nin
16.06.2011 tarihli ve 2009/9 E.; 2011/103 K. sayılı Kararı). Öte yandan ‘‘Anayasa'nın 167. maddesinin ikinci fıkrasının vermiş olduğu
yetkiye dayanarak Yasama Organı, "dış ticaretin düzenlenmesini yürütme
organına bırakmıştır. O halde, Bakanlar Kurulu, Anayasa'ya uygun olmak
koşuluyla bu konunun çerçevesini, genel esaslarını, temel yönlerini ve
ayrıntılarını tümüyle düzenleme yetkisine sahiptir.’’ (Anayasa Mahkemesi’nin 11.01.1985 tarihli ve 1984/6 E.; 1985/1
K. sayılı Kararı).
Kanun koyucu da Anayasa’nın 5 ve 167’nci maddeleri doğrultusunda
yukarıda bahsi geçtiği üzere yürürlükteki ürün standartlarına göre tasnif
edilmiş ürünler bakımından ekonomik gereklilikler gözetilerek güven, serbest
rekabet ve istikrar içinde alım-satımın gerçekleştirilmesini teminen ürün
ihtisas borsalarını kurmuş; bunlar bakımından mali sorumluluğu, üst hadle (tesis
edecekleri limitler dâhilinde ve alınacak teminatlar ile garanti fonu
varlıkları) sınırlandırmıştır. Ancak iptali talep edilen ibare ile ürün ihtisas
borsalarında gerçekleştirilen işlemlerden doğan yükümlülüklerin yerine
getirilmesini sağlamak ve zararların tazmini için alınacak teminatların ve
oluşturulabilecek garanti fonunun kuruluşu, işletimi, kullanımı ve
katılımcılarına ilişkin usul ve esasların Bakanlık tarafından çıkarılacak
yönetmelikle belirleneceğini kurala bağlamıştır.
Ne var ki bu hususlar bakımından kanuni ve nesnel çerçeve
çizmemek, ürün ihtisas borsasında faaliyet gösterecek bazı özel teşebbüsleri
himaye edilmesine; zarar görenin zararının karşılanamamasına; çok sayıda alıcı
ve satıcının bir araya geldiği ürün ihtisas borsasında piyasa işlemlerinin rekabetçi
ve istikrarlı biçimde yapılamamasına ve dolayısıyla piyasa fiyatının nesnel
biçimde oluşamamasına / fiyat istikrarının sağlanamamasına / enflasyonla
mücadele edilememesine; ülke kaynaklarının verimli ve etkin biçimde
kullanılamamasına; ürün piyasalarının aksamasına; mudilerin birçok alıcıya
ulaşma potansiyellerinin düşmesine; alıcının ürüne kısa zamanda erişememesine;
ürün senetlerini ve alivre sözleşmelerinin yatırım aracı olma kapasitesinin
azalmasına; dolayısıyla kamu maliyesinin ekonomik bakımdan zarara uğramasına ve
dolayısıyla kişilerin ve toplumun refah düzeyinin düşmesine neden olacağından;
iptali talep edilen ibare, Anayasa’nın 5 ve 167’nci maddelerine de aykırıdır.
v)Uluslararası andlaşmaların iç hukuka
etkisi bakımından: Anayasa’nın 90’ıncı
maddesine göre temel hak ve özgürlüklere ilişkin usulüne göre yürürlüğe konmuş
uluslararası anlaşmalar, (kanunlara nazaran hakkı koruyucu, kullanımını
genişletici hükümler barındırması kaydıyla) normlar hiyerarşisinde kanunun
üstündedir. İptali talep edilen ibare, yukarıdaki alt başlıklarda sıralanan
gerekçelerle; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin Ek 1 No’lu Protokol’ün mülkiyet
hakkını düzenleyen 1’inci maddesini ihlal ettiğinden
Anayasa’nın 90’ıncı maddesine de aykırıdır.
Tüm bu nedenlerle, 7511 sayılı Kanun’un 6’ncı maddesiyle
18.05.2004 tarihli ve 5174 sayılı Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ile Odalar
ve Borsalar Kanunu’nun 53’üncü maddesinin değiştirilen altıncı fıkrasının
üçüncü cümlesinde yer alan ‘‘Bakanlık tarafından çıkarılacak yönetmelikle
belirlenir’’ ibaresi, Anayasa’nın 2, 5, 7, 10, 13, 35, 48, 90, 123, 124 ve
167’nci maddelerine aykırıdır; anılan ibarenin iptali gerekir.
4)
23.05.2024 tarihli ve 7511 sayılı Türk Ticaret Kanunu ile Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 18’inci
maddesiyle 07.11.2013 tarihli ve 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında
Kanun’un 63’üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “durdurma cezası”
ibaresinden sonra gelmek üzere eklenen “ya da içeriğin çıkarılması ve/veya
erişimin engellenmesi kararı” ibaresi ile 19’uncu maddesiyle 6502 sayılı
Kanun’un 77’nci maddesinin on ikinci fıkrasının değiştirilen beşinci, altıncı,
yedinci, sekizinci ve dokuzuncu cümlelerinin
Anayasa’ya aykırılığı
24.03.2022 tarihli ve 7392 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında
Kanun ile Kat Mülkiyeti Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 15’inci maddesiyle
6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 77’nci maddesinin on ikinci
fıkrasına beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci ve dokuzuncu cümleler eklenmiştir:
‘‘Bu cezalarla birlikte aykırılığın internet ortamı üzerinden
gerçekleştirilmesi hâlinde, ihlalin gerçekleştiği yayın, kısım, bölüm ile
ilgili olarak (URL vb. şeklinde) erişimin engellenmesine Reklam Kurulu
tarafından karar verilebilir. Ancak, teknik olarak ihlale ilişkin içeriğe
erişimin engellenmesi yapılamadığı veya ilgili içeriğe erişimin engellenmesi
yoluyla ihlalin önlenemediği durumlarda, internet sitesinin tümüne yönelik
olarak erişimin engellenmesi kararı verilebilir. Bu karar uygulanmak üzere
4/5/2007 tarihli ve 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların
Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında
Kanunun 6/A maddesi gereğince Erişim Sağlayıcıları Birliğine gönderilir. Bu
karara karşı sulh ceza hakimliğine başvurulabilir. Sulh ceza hakimliğince
verilen karara karşı 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu
hükümlerine göre itiraz edilebilir.”
Anılan cümlelerin Anayasa’nın Başlangıç bölümü ile 2, 5, 6, 7,
10, 13, 17, 22, 26, 28, 35, 36, 38, 40, 48, 90, 123, 125, 153, 167 ve 172’nci
maddelerine aykırı olduğundan bahisle CHP tarafından Anayasa Mahkemesi nezdinde
iptal davası açışmış ve Anayasa’nın 13, 26 ve 48’nci maddelerine aykırılık
sebebiyle iptal edilmiştir (Anayasa Mahkemesi’nin 13.09.2023 tarihli ve
2022/70 E.; 2023/152 K. sayılı Kararı).
Bunun üzerine kanun koyucu tarafından 7511 sayılı Kanun’un
18’inci maddesiyle 6502 sayılı Kanun’un ‘‘Reklam Kurulu’’ kenar başlıklı
63’üncü maddesinin birinci fıkrasına bir ibare eklenmiştir. Ek ibare gereğince
Reklam Kurulu’na içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararı
verme yetkisi tanınmıştır.
Yine 7511 sayılı Kanun’un 19’uncu maddesiyle 6502 sayılı Kanun’un
77’nci maddesinin on ikinci fıkrasının iptal edilen beşinci, altıncı, yedinci,
sekizinci ve dokuzuncu cümleleri değiştirmiştir. Değişik cümlelere göre;
- (5. cümleye göre) Aykırılığın internet ortamı üzerinden
gerçekleşmesi hâlinde Reklam Kurulu; içeriğin çıkarılması için ilgili internet
sayfasındaki iletişim araçları, alan adı, IP adresi ve benzeri kaynaklarla elde
edilen bilgiler üzerinden, elektronik olarak iletişim kurulabilecek araçlar ile
bildirimde bulunulmasına, bu bildirime rağmen yirmi dört saat içinde içeriğin
çıkarılmaması hâlinde erişimin engellenmesine karar verebilecektir.
-(6. cümleye göre) Muhataba bildirimde bulunulamaması hâli ile
sınırlı olmak üzere doğrudan erişimin engellenmesine karar verilebilecektir.
-(7. cümleye göre) Erişimin engellenmesi kararı uygulanmak üzere
Erişim Sağlayıcıları Birliğine gönderilecektir.
-(8. cümleye göre) Erişimin engellenmesi kararı esas olarak
aykırılığın gerçekleştiği içerikle sınırlı olarak verilecektir.
- (9. cümleye göre) Ancak, teknik olarak aykırılığa ilişkin
içeriğe erişimin engellenmesi yapılamadığı veya ilgili içeriğe erişimin
engellenmesi yoluyla aykırılığın önlenemediği durumlarda, internet sitesinin
tümüne yönelik olarak erişimin engellenmesi kararı verilebilecektir.
Ne var ki Anayasa Mahkemesi’nin bahsi geçen iptal kararına
rağmen hem Reklam Kurulu’na içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi
kararı verme yetkisi tanıyan ve iptali talep dilen ibare hem de bu yetkinin
kullanımına ilişki ayrıntıları düzenleyen ve iptali talep edilen cümleler,
Anayasa’ya aykırıdır.
(İptali talep edilen ibare ve cümleler, asli-fer’i hüküm
niteliğini haizdir. İptali talep edilen ibare, asli hüküm olup ana kuralı
koymakta; iptali talep edilen cümleler, fer’i hüküm olup detayını
düzenlemektedir. Yine iptali talep edilen altı, yedi, sekiz ve dokuzuncu
cümleler de; iptali talep edilen beşinci cümlenin fer’i hükmüdür. Asli hükmün
iptaliyle birlikte fer’i hükmün uygulama kabiliyeti kalmayacaktır.)
Öncelikle 6502 sayılı Kanun’un 77’nci maddesinin on ikinci fıkrası,
genel olarak; bu Kanun’un ‘‘Ticari reklam’’ başlıklı 61’inci maddesinde
belirtilen yükümlülüklere aykırı hareket eden reklam verenler, reklam ajansları
ve mecra kuruluşları hakkında durdurma veya aynı yöntemle düzeltme veya idari
para cezası ve gerekli görülen hallerde de üç aya kadar tedbiren durdurma
cezası uygulanacağını; Reklam Kurulu’nun (Kurul), ihlalin niteliğine göre bu
cezaları birlikte veya ayrı ayrı verebileceğini; idari para cezalarına konu
fiilleri ve idari para cezalarının miktarını; Reklam Kurulu’nun, idari işleme konu
ihlalin bir yıl içinde tekrar edilmesi halinde belirtilen idari para cezalarını
on katına kadar uygulayabileceğini düzenlemektedir.
6502 sayılı Kanun’un ‘‘Ticari reklam’’
başlıklı 61’inci maddesi ise;
‘‘(1) Ticari reklam, ticaret, iş, zanaat
veya bir meslekle bağlantılı olarak; bir mal veya hizmetin satışını ya da
kiralanmasını sağlamak, hedef kitleyi oluşturanları bilgilendirmek veya ikna
etmek amacıyla reklam verenler tarafından herhangi bir mecrada yazılı, görsel,
işitsel ve benzeri yollarla gerçekleştirilen pazarlama iletişimi niteliğindeki
duyurulardır.
(2) Ticari reklamların Reklam Kurulunca belirlenen ilkelere,
genel ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına uygun, doğru ve dürüst olmaları
esastır.
(3) Tüketiciyi aldatıcı veya onun tecrübe
ve bilgi noksanlıklarını istismar edici, can ve mal güvenliğini tehlikeye
düşürücü, şiddet hareketlerini ve suç işlemeyi özendirici, kamu sağlığını
bozucu, hastaları, yaşlıları, çocukları ve engellileri istismar edici ticari reklam
yapılamaz.
(4) Reklam olduğu açıkça belirtilmeksizin yazı, haber, yayın ve
programlarda, mal veya hizmetlere ilişkin isim, marka, logo veya diğer ayırt
edici şekil veya ifadelerle ticari unvan veya işletme adlarının reklam yapmak
amacıyla yer alması ve tanıtıcı mahiyette sunulması örtülü reklam olarak kabul
edilir. Her türlü iletişim aracında sesli, yazılı ve görsel olarak örtülü
reklam yapılması yasaktır.
(5) Aynı ihtiyaçları karşılayan ya da aynı amaca yönelik rakip
mal veya hizmetlerin karşılaştırmalı reklamı yapılabilir.
(6) Reklam verenler ticari reklamlarında yer alan iddiaların
doğruluğunu ispatla yükümlüdür.
(7) Reklam verenler, reklam ajansları ve mecra kuruluşları bu
madde hükümlerine uymakla yükümlüdür.
(8) Ticari reklamlara ilişkin getirilecek sınırlamalar ile bu
reklamlarda uyulması gereken usul ve esaslar yönetmelikle belirlenir.’’
şeklindedir.
Söz konusu 61’inci maddenin ve 77’nci maddenin on ikinci
fıkrasının lafzından anlaşılacağı üzere; anılan idari yaptırımların muhatabı; reklam
verenler, reklam ajansları ve mecra kuruluşlarıdır. 10.01.2015 tarihli ve 29232
sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar
Yönetmeliği’nin tanımları düzenleyen 4’üncü maddesinin birinci fıkrasının (m)
bendine göre reklam veren, ‘‘ürettiği ya da pazarladığı malın veya
hizmetin tanıtımını yaptırmak, satışını artırmak veya marka algısını
güçlendirmek amacıyla hazırlattığı ve içinde firmasının ya da markasının yer
aldığı reklamları yayınlatan, dağıtan ya da başka yollarla sergileyen gerçek
veya tüzel kişiyi’’; (l) bendine göre reklam ajansı, ‘‘reklamı, reklam
verenin talebi doğrultusunda hazırlayan veya reklam veren adına yayınlanmasına
aracılık eden gerçek ya da tüzel kişiyi’’; (i) bendine göre mecra kuruluşu,
‘‘reklamın yayınlandığı ve hedef kitleye ulaştırıldığı her türlü mecranın
sahibi olan veya bunları işleten ya da kiraya veren gerçek veya tüzel kişiyi’’
ifade etmektedir.
Bununla birlikte iptali talep edilen ibare ve cümlelere konu
içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararını verecek merci olan
Reklam Kurulu’nun hukuki statüsünü ortaya koymak gerekmektedir. Bilhassa
tüketicilerin korunması ve haksız rekabetin önlenmesi amacıyla; 6502 sayılı
Kanun’un 63’üncü maddesine istinaden[6]; kararlarının Ticaret Bakanlığınca
uygulandığı Reklam Kurulu oluşturulmuştur. O halde ayrı bir (kamu) tüzel
kişiliğine sahip olmayan ve görevini (merkezi idare kapsamında kalan) Ticaret
Bakanlığı bünyesinde ifa eden Reklam Kurulu, idari teşkilatta yer almaktadır.
Şu halde iptali talep edilen ibare ve cümleler uyarınca içeriğin çıkarılması
ve/veya erişimin engellenmesi kararı, idare (Kurul) tarafından verilecektir.
İhtilaflı düzenlemeler, aşağıdaki açılardan Anayasa’ya
aykırıdır.
i)Hukuk devleti ve idarenin kanuniliği ilkeleri bakımından:
Hukuk devleti, bütün işlem ve eylemlerinin hukuk kurallarına uygunluğunu
başlıca geçerlik koşulu sayan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurmayı
amaçlayan ve bunu geliştirerek sürdüren, hukuku tüm devlet organlarına egemen
kılan, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, insan haklarına saygı
duyarak bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, Anayasa’ya ve hukuk
kurallarına bağlılığa özen gösteren, yargı denetimine açık olan, yasaların
üstünde yasa koyucunun da uymak zorunda olduğu temel hukuk ilkeleri ile
Anayasa’nın bulunduğu bilinci olan devlettir (Anayasa Mahkemesi’nin 02.06.2009
tarihli ve 2004/10 E.; 2009/68 K. sayılı Kararı). Hukuk devletinin önkoşullarından olan hukuki güvenlik ilkesi hukuk
normlarının öngörülebilir olmasını, hukuki belirlilik ilkesi de kanun
hükümlerinin şüpheye yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılabilir olmasını
ve ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem
içermesini ifade etmektedir (bkz. AYM 9.2.2017, 2016/143 E.– 2017/23 K. par.
13; RG. 12.4.2017-30036) (Anayasa Mahkemesi’nin 04.05.2017 tarihli
ve 2015/41 E.; 2017/98 K. sayılı Kararı). Hukuk devleti ilkesi
gereğince, idareye işlem tesis ederken ve eylemde bulunurken veya görevlerini
yerine getirirken belirli ölçüde hareket serbestliği sağlayan takdir yetkisinin
kullanımı mutlak, sınırsız, keyfi biçimde gerçekleşemez; idarenin takdir
yetkisinin sınırları, keyfi işlem ve eylemleri önlemek amacıyla kanunla
çizilmelidir.
Öte yandan Anayasa’nın 123’üncü maddesinde yer alan
idarenin kanuniliği ilkesinin iki boyutu bulunmaktadır. İlk boyutu, idarenin secundum
legem özelliğidir (kanuna dayanma ilkesidir). Bu ilkeye göre idarenin
düzenleme yetkisi kanundan kaynaklanır. İkinci boyutu, idarenin intra legem
özelliğidir (kanuna aykırı olmama ilkesidir). Bu ilkeye göre idarenin işlem ve
eylemleri kanunun çizdiği sınırlar içinde kalmalıdır.
O halde idare içinde konumlanan Reklam Kurulu tarafından
verilecek içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararına ilişkin
usul ve esasların hukuk devletinin temel taşı olan maddi anlamdaki kanunilik
kıstasının gereklerini karşılaması ve kanuna dayanması ile kanuna aykırı
olmaması için; genel çerçevesinin keyfi uygulamaya yer vermeyecek açıklıkta
kanun düzeyinde çizilmesi gerekmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin de belirttiği
üzere, “Kamu gücüne temel hak ve özgürlüklere
yönelik sınırlama yetkisi tanıyan yasal düzenlemelerin bu yetkinin
kullanılmasına ilişkin kapsam ve usulleri yeterli bir açıklıkta tanımlaması da
gerekmektedir.’’ (Anayasa Mahkemesi’nin 15.11.2017 tarihli ve
2015/76 E.; 2017/153 K. sayılı Kararı, § 32).
Ancak iptali talep edilen ibare ve cümlelerde, Anayasal
ilkelerin aksine; Reklam Kurulu’nu kayıtlayacak kanun düzeyinde net, açık ve
anlaşılabilir bir ölçüt öngörülmemiştir. Her ne kadar kanun koyucu tarafından
Anayasa Mahkemesi’nin bahsi geçen kararının gereklerini karşılamak adına;
Reklam Kurulu’nun ‘‘içeriğin çıkarılması için ilgili internet sayfasındaki
iletişim araçları, alan adı, IP adresi ve benzeri kaynaklarla elde edilen
bilgiler üzerinden, elektronik olarak iletişim kurulabilecek araçlar ile
bildirimde bulunulmasına karar verebileceği; bu bildirime rağmen yirmi dört
saat içinde içeriğin çıkarılmaması hâlinde erişimin engellenmesine karar
verebileceği; muhataba bildirimde bulunulamaması hâli ile sınırlı olmak üzere
doğrudan erişimin engellenmesine karar verilebileceği; (erişimin engellenmesi
kararı uygulanmak üzere Erişim Sağlayıcıları Birliğine göndereceği); erişimin
engellenmesi kararını esas olarak aykırılığın gerçekleştiği içerikle sınırlı
olarak vereceği; teknik olarak aykırılığa ilişkin içeriğe erişimin engellenmesi
yapılamadığı veya ilgili içeriğe erişimin engellenmesi yoluyla aykırılığın
önlenemediği durumlarda, internet sitesinin tümüne yönelik olarak erişimin engellenmesi
kararı verebileceği’’ kurala bağlansa da; burada, özetle ‘‘bildirimde
bulunma, yirmi dört saat bekleme, muhataba bildirimde bulunulamaması hâli,
aykırılığın gerçekleştiği içerikle sınırlı olması, teknik olarak aykırılığa
ilişkin içeriğe erişimin engellenmesi yapılamadığı veya ilgili içeriğe erişimin
engellenmesi yoluyla aykırılığın önlenemediği durumlar’’ kayıtları, ne
Anayasa Mahkemesi’nin bahsi geçen kararının ne de bir hukuk devletinde idarenin
kanuniliği ilkesinin gereklerini karşılamaya elverişlidir. Zira Reklam
Kurulu’nu sınırlandıracağı iddia edilen tüm bu sayılı ölçütleri tespit edecek
makam, yine Reklam Kurulu’dur. İdare, kendini kayıtlayacak kıstasları (‘‘bildirimde
bulunma, yirmi dört saat bekleme, muhataba bildirimde bulunulamaması hâli,
aykırılığın gerçekleştiği içerikle sınırlı olması, teknik olarak aykırılığa
ilişkin içeriğe erişimin engellenmesi yapılamadığı veya ilgili içeriğe erişimin
engellenmesi yoluyla aykırılığın önlenemediği durumlar’’) keyfi uygulamaya
neden olabilecek sınırsız takdir yetkisine istinaden yine kendi
belirleyecektir. O halde kanun koyucu, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal
edilen cümleleri, içeriği değiştirmeyecek birkaç kelime ekleyerek aynen –
tekrar kanunlaştırmış ve iptali talep edilen ibareyle, bu yetkiyi tekrar Reklam
Kurulu’na tanımıştır.
Başka bir anlatımla kanun koyucu, içeriğin çıkarılması
bakımından muhataba ihtar ve yirmi dört saat bekleme mekanizması öngörmüştür.
Ancak günümüz teknolojisinde ilgili internet sayfasındaki iletişim araçları,
alan adı, IP adresi ve benzeri kaynaklarla elde edilen bilgiler üzerinden,
elektronik olarak iletişim kurulabilecek araçlar ile muhataba ulaşma olasılığı
pek mümkün olmadığından; bu hükümler, uygulamada karşılıksız kalacak ve
kararların çoğu; doğrudan erişimin engellenmesi şeklinde olacaktır. Öte yandan içeriğin
çıkarılması için ilgili internet sayfasındaki iletişim araçları, alan adı, IP
adresi ve benzeri kaynaklarla elde edilen bilgiler üzerinden, elektronik olarak
iletişim kurulabilecek araçlar ile yapılacak bildirime ilişkin usul ve esaslar
da belirsizdir. Bu itibarla muhataba bildirimde bulunulamaması hâlini, büsbütün
Kurul tespit edecektir.
Yine erişimin engellenmesi kararının esas olarak aykırılığın
gerçekleştiği içerikle sınırlı olarak verileceği öngörülmüştür. Bu kural,
(Anayasa Mahkemesi’nin bahsi geçen kararıyla) iptal edilen cümlelerde yer alan ‘‘ihlalin
gerçekleştiği yayın, kısım, bölüm ile ilgili olarak (URL vb. şeklinde) erişimin
engellenmesine Reklam Kurulu tarafından karar verilebilir’’ şeklindeki
ibarenin anlamı ile aynıdır. Her ikisi de kısmen engellemeyi düzenlemektedir.
Diğer bir söyleyişle kanun koyucu, yeni bir düzenleme yapmamış; aynı anlamı
başka kelimelerle ifade etmiştir.
Benzer biçimde teknik olarak aykırılığa ilişkin içeriğe erişimin
engellenmesi yapılamadığı veya ilgili içeriğe erişimin engellenmesi yoluyla
aykırılığın önlenemediği durumlarda, internet sitesinin tümüne yönelik olarak
erişimin engellenmesi kararı verilebileceği öngörülmüştür. Bu kural, (Anayasa
Mahkemesi’nin bahsi geçen kararıyla) iptal edilen cümlelerde yer alan ‘‘teknik
olarak ihlale ilişkin içeriğe erişimin engellenmesi yapılamadığı veya ilgili
içeriğe erişimin engellenmesi yoluyla ihlalin önlenemediği durumlarda, internet
sitesinin tümüne yönelik olarak erişimin engellenmesi kararı verilebilir’’ şeklindeki
ibarenin anlamı ile aynıdır. Her ikisi de tümden engellemeyi düzenlemektedir.
Diğer bir söyleyişle kanun koyucu, yeni bir düzenleme yapmamış; aynı anlamı
başka kelimelerle ifade etmiştir.
Kanun koyucu; beş, altı ve dokuzuncu cümlelerde
‘‘karar(ı) verilebilir’’ şeklindeki ibareyi kullanmak suretiyle; Kurula
takdir yetkisi tanımış ve fakat bu yetkiyi, kanun düzeyinde çerçeveleyip,
kayıtlamamıştır. Bir başka deyişle, idareye verilen yetkinin kullanımına ilişkin
somut koşullar, güvenceler ve sınırlar öngörülmemiş; hukuk devletinin
gerektirdiği asgari normatif belirlilik sağlanmamıştır. Kurul, anılan 77’nci
maddenin on ikinci fıkrasında yer alan cezalarla birlikte aykırılığın internet
ortamı üzerinden gerçekleştirilmesi (söz gelimi kamu sağlığını bozucu ticari
reklamın internet üzerinden yapılması) halinde; içeriğin çıkarılması
ve/veya (kısmen / aykırılığın gerçekleştiği içerikle sınırlı olarak veya
tümden) erişimin engellenmesi kararı verebilecektir. Ancak 6502 sayılı
Kanun’un 63’üncü maddesinin ikinci fıkrası uyarınca Reklam Kurulu üyelerinin (söz
gelimi Sağlık Bakanlığı’nın görevlendireceği bir üye; Kültür ve Turizm
Bakanlığı’nın görevlendireceği bir üye) ihtisas
alanları, içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararına yönelik
teknik alanla örtüşmemektedir. (Nitekim bu alanda uzman, Bilgi Teknolojileri ve
İletişim Kurumu’dur.) Reklam Kurulu’nun içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin
engellenmesi kararı verebilmesi için; (Kurul tarafından tespit edilecek)
aykırılığın, internet üzerinden gerçekleştirilmesi yeterlidir.
Öte yandan gelişen teknoloji karşısında teknik olarak; Reklam
Kurulu, sıklıkla içeriğin çıkarılması için bildirimde bulunacağı muhatabı ya
tespit edemeyecek ya da ona ulaşamayacaktır. Bu durumda pek çok kez (muhataba
bildirimde bulunulamaması hâli gerçekleştiği için) doğrudan kendisi erişimin
engellenmesine karar verilebilecektir. Yine teknik olarak aykırılığa ilişkin
içeriğe erişimin engellenmesi yapılamadığı veya ilgili içeriğe erişimin
engellenmesi yoluyla aykırılığın önlenemediği durumların sıklığı göz önüne
alındığında; Reklam Kurulu’nun erişimin engellenmesine yönelik kararlarının
ekseriyeti, internet sitesinin tümü hakkında olacaktır.
Buna ilave olarak söz konusu kararın uygulanmak üzere Erişim
Sağlayıcıları Birliği’ne gönderilmesi; Reklam Kurulu’nu içeriğin çıkarılması
ve/veya erişimin engellenmesine yönelik idari kararı almadan önce,
sınırlandıracak hususlar değildir. Başka bir anlatımla iptali talep edilen ibare
ve cümleler, Reklam Kurulu’nun içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin
engellenmesi kararını dayandıracağı esasları ortaya koymamakta,
öngörülebilirlik sağlayacak maddi ölçütlere tekabül etmemekte, karar alım
usulüne dair güvenceleri içermemekte ve kayıtlayıcı bir nitelik taşımamaktadır.
Kaldı ki iptali talep edilen ibare ve cümlelerde Reklam
Kurulu’nun öncelikle sulh ceza hakimliğinden karar alması gibi bir mekanizma
öngörülmemiştir. Reklam Kurulu’nun içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin
engellenmesi kararı, idari yargı denetimine tabi olacaktır. İdari yargıda
yürürlüğü durdurma istemli iptal davası açılsa dahi; teknolojinin verdiği hız
karşısında, idari yargı merciinde uzun sürelerle görülecek dava; muhatapların
haklarını korumada işlevsiz kalacaktır.
O halde idare, Kurul, sınırsız ve keyfi takdir yetkisine
dayanarak (kanuni mesnetten yoksun) söz konusu idari kararı kuracaktır. Bu
nedenlerle iptali talep edilen ibare ve cümleler, Anayasa’nın 2 ve 123’üncü
maddelerine aykırıdır.
ii)Yasama yetkisinin devredilmezliği
bakımından: Anayasa’nın 7’nci maddesinde temelini bulan yasama yetkisinin
devredilmezliği ilkesine göre yasama yetkisi yalnız Türkiye Büyük Millet
Meclisi’ne aittir. Bu nedenle idareye düzenleme yetkisi veren bir yasa
kuralının temel ilkeleri ortaya koyması ve çerçeveyi çizmesi gerekir. Diğer bir
deyişle idareye sınırsız ve belirsiz bir düzenleme yetkisi bırakılamaz. Nitekim
idarenin düzenleme yetkisi; sınırlı, tamamlayıcı ve bağımlı bir yetkidir. Yasa
ile yetkilendirme, Anayasa’nın öngördüğü biçimde yasa ile düzenleme anlamını
taşımamaktadır (Anayasa Mahkemesi’nin 02.05.2008 tarihli ve 2005/68 E.;
2008/102 K. sayılı Kararı). İptali talep edilen ibare ve cümlelerin
hükmünde olduğu gibi kanun düzeyinde temel ilkeleri belirlenmeksizin ve
çerçevesi çizilmeksizin; idareye (Kurula); içeriğin
çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesine yönelik idari karar alma ile
buna ilişkin temel usul ve esasları belirleme yetkisi veren yasa
hükmü, Anayasa’nın 7’nci maddesine aykırılık oluşturur.
iii)Eşitlik
ilkesi, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının sınırları, teşebbüs
hürriyeti bakımından: Anayasa Mahkemesi’nin ifade
ettiği üzere; “[Eşitlik ilkesi] ile güdülen amaç, benzer koşullar içinde
olan, özdeş nitelikte bulunan durumların yasalarca aynı işleme uyruk
tutulmasını sağlamaktır.” (Anayasa Mahkemesi’nin 13.04.1976 tarihli ve
1976/3 E.; 1976/3 K. sayılı Kararı). Yine AYM’ye göre; “Eşitlik
ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalar karşısında aynı işleme
bağlı tutulmalarını sağlamak, ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını
önlemektir” (Anayasa Mahkemesi’nin 07.02.2006 tarihli ve 2006/11 E.;
2006/17 K. sayılı Kararı). Eşitlik ilkesinin ihlal edilip edilmediği
hususunun tespitinde, somut olayda yapılan ayrımın haklı bir nedene dayanıp
dayanmadığı noktası dikkate alınır: “Anayasa'nın 10. maddesinde öngörülen
eşitlik, mutlak anlamda bir eşitlik olmayıp, ortada haklı nedenlerin bulunması
halinde, farklı uygulamalara imkan veren bir ilkedir” (Anayasa
Mahkemesi’nin 11.12.1986 tarihli ve 1985/11 E.; 1986/29 K. sayılı Kararı).
İptali
talep edilen ibare ve cümlelerin idareye (Kurula) verdiği sınırsız takdir
yetkisi, aynı veya benzer içeriğe sahip internet siteleri hakkında farklı idari
kararlar alınmasına; diğer bir deyişle onlar arasında idare tarafından
kayırma/ayrımcılık yapılmasına neden olabileceğinden; anılan ibare ve cümleler,
Anayasa’nın 10’uncu maddesinde yer alan eşitlik ilkesine de aykırıdır. Zira
eşitlik ilkesinin ihlal edilip edilmediği hususunun tespiti, münferit olayda
benzer kişi kategorileri arasında gerçekleştirilen ayrıma ilişkin bir ‘‘haklı
neden’’in var olup olmadığına göre yapılır. Ne var ki, iptali talep edilen
ibare ve cümlelerin idareye verdiği keyfi uygulamalara sebep olabilecek
sınırsız takdir yetkisi, Kurul tarafından aynı içeriğe sahip internet
sitelerinden biri hakkında içeriğin çıkarılması ve/veya
(kısmen/ aykırılığın gerçekleştiği içerikle sınırlı olarak veya
tümden) erişimin engellenmesi kararı alınırken; diğeri hakkında
alınmamasına ilişkin haklı nedeni somutlaştırmaya elverişli değildir.
Başka bir anlatımla kanun koyucu, beş, altı ve dokuzuncu
cümlelerde ‘‘karar(ı) verilebilir’’ şeklindeki ibareyi kullanmak
suretiyle; Kurula takdir yetkisi tanımış ve fakat bu yetkiyi, kanun düzeyinde çerçeveleyip, kayıtlamamıştır.
O halde Kurul, aynı nitelikteki aykırılıkların internet
ortamı üzerinden gerçekleştirilmesi halinde; Reklam Kurulu’nun içeriğin
çıkarılması için ilgili internet sayfasındaki iletişim araçları, alan adı, IP
adresi ve benzeri kaynaklarla elde edilen bilgiler üzerinden, elektronik olarak
iletişim kurulabilecek araçlar ile bulunduğu bildirime rağmen yirmi dört saat
içinde içeriğin çıkarılmaması hâlinde; biri hakkında erişimin engellenmesine
karar verip diğeri hakkında vermeyebilecektir. Yine muhataba bildirimde
bulunulamadığı durumda biri hakkında doğrudan erişimin engellenmesine karar verip
diğeri hakkında vermeyebilecektir. Benzer biçimde teknik olarak aykırılığa
ilişkin içeriğe erişimin engellenmesi yapılamadığı veya ilgili içeriğe erişimin
engellenmesi yoluyla aykırılığın önlenemediği durumlarda; bir internet
sitesinin tümü hakkında anılan kararı alırken diğer internet sitesinin tümü
hakkında almayabilecektir. Bu nedenle uygulamada
haklı nedene dayanmayan muamele farklılıklarına yol açacağı muhakkak
olan ve keyfiliğe karşı hiçbir güvence içermeyen iptali talep edilen ibare ve
cümleler, Anayasa’nın 10’uncu maddesine
aykırıdır.
Öte yandan anılan 77’nci maddenin on ikinci
fıkrasında düzenlenen idari cezalar; reklam verenler, reklam ajansları ve mecra
kuruluşları hakkında uygulanacaktır. Açıklandığı üzere reklam verenler, reklam
ajansları ve mecra kuruluşları tüzel kişi de olabilmektedir. Bahsi geçen
içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararına konu olan ticari
reklama ilişkin tüzel kişi reklam verenler, reklam ajansları ve mecra
kuruluşları ile tüzel kişi içerik / yer / erişim sağlayıcılar bakımından
bu durum, eşitlik ilkesi bağlamında teşebbüs hürriyetinin konusu kapsamında
kalmaktadır. Zira Anayasa’nın 48’inci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca
Devletin, özel teşebbüslerin güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasına yönelik
tedbirleri almaya ilişkin pozitif yükümlülüğü vardır ve Anayasa’nın 10’uncu
maddesi uyarınca Devlet, bu pozitif yükümlülüğü her bir özel teşebbüs
bakımından (benzer koşullar içinde olan, özdeş nitelikte bulunanlar için)
eşit şekilde yerine getirmekle mükelleftir. Bir özel teşebbüs bakımından
eşitlik ilkesinin ihlal edilip edilmediği hususunun tespiti de, somut olayda benzer
durumda olanlara ilişkin bir muamele farklılığı yapmayı meşrulaştıracak ‘‘haklı
neden’’in var olup olmadığına göre yapılır. Ancak iptali talep
edilen ibare ve cümlelerle erişimin engellenmesi kararına yönelik (haklı bir
neden olmadan muamele farklılığı yapılmasına da yol açabilecek) sınırsız
takdir yetkisinin idareye (Kurula) verilmesi, aynı
içerikli internet sitesiyle ilgili özel teşebbüsler arasında idare tarafından
kayırma/ayrımcılık yapılmasına neden olabileceğinden; anılan ibare ve cümleler,
Anayasa’nın 10 ve 48’inci maddelerine aykırıdır.
Diğer bir deyişle Devletin bir özel teşebbüs bakımından pozitif
yükümlülüğünü yerine getirmesini ve fakat aynı durumdaki bir diğerini
gözetmemesini; daha somut bir anlatımla, benzer durumdaki özel teşebbüsler arasındaki
muamele farklılığını haklı kılacak bir nedenin temellendirilmesini sağlayacak
nesnel bir yasal ölçüt bulunmamaktadır. Yine bu durumda, içeriğin çıkarılması
ve/veya erişimin engellenmesi kararına muhatap iki teşebbüs, eşitsiz bir
uygulamayla karşı karşıya kalabilecektir. Ayrıca iptali talep edilen ibare ve
cümleler; söz konusu idari kararın kanuni çerçevesini çizmeden, ayrımcı,
öngörülemez ve keyfî işlem ve eylemlere açık uygulamalara sebep olarak,
demokratik bir toplumda gereklilik bulunmazken teşebbüs hürriyetini
sınırlandırdığından, bir başka deyişle yasallık ve gereklilik ölçütlerini
karşılamadığından; Anayasa’nın 13’üncü maddesine de aykırıdır.
iv)Temel hak ve özgürlüklerin
sınırlandırılmasının sınırları ve mülkiyet hakkı bakımından:
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin Ek 1 No’lu Protokolü’nün 1’inci maddesinde
ve Anayasa’nın 35’inci maddesinde temelini bulan mülkiyet hakkı; sahibine
mülkiyetine müdahale edilmeksizin yararlanma, mülkiyetten yoksun bırakılmama,
mülkiyetinin kullanımının kontrol edilmemesi imkanı sağlar. Bununla birlikte
mülkiyet hakkı; bir kimsenin, başkasının hakkına zarar vermemek ve yasaların
koyduğu sınırlamalara da uymak koşulu ile bir şey üzerinde dilediği biçimde
kullanma, ürünlerinden yararlanma, tasarruf etme (başkasına devretme, biçimini
değiştirme, harcama ve tüketme, hatta yok etme) şeklinde tanımlanmaktadır (Anayasa
Mahkemesi’nin 21.06.1989 tarihli ve 1988/ 34 E., 1989/26 K. sayılı Kararı).
6502 sayılı Kanun’un 61’inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca
ticari reklam, ticaret, iş, zanaat veya bir meslekle bağlantılı olarak; bir mal
veya hizmetin satışını ya da kiralanmasını sağlamak, hedef kitleyi
oluşturanları bilgilendirmek veya ikna etmek amacıyla reklam verenler
tarafından herhangi bir mecrada yazılı, görsel, işitsel ve benzeri yollarla
gerçekleştirilen pazarlama iletişimi niteliğindeki duyurulardır. Ticari
reklamlar, satın alma sürecinde tüketiciler ile satıcı – sağlayıcılar arasında
bağlantı kurar; mal ve hizmet sunanların kendilerini ve ürünlerini tanıtmasını
ve dolayısıyla tüketicilerin bilgi sahibi olmasını sağlar; ürünlerin
pazarlanmasında firmaların rekabet kabiliyetini arttırır. İptali
talep edilen ibare ve cümlelerdeki içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin
engellenmesi kararına konu internet sitelerinde yer alan ticari reklamlar
üzerinde reklam verenlerin (aralarındaki sözleşmeye göre reklam ajansları
ve mecra kuruluşlarının) mülkiyet hakkı bulunmaktadır. Başka bir anlatımla
fikri eser olarak mal ve hizmetlerin tanıtımı da; mal ve hizmetler kadar
mülkiyet hakkının konusunu oluşturmaktadır. Kanun koyucu, ticari
reklamların yer aldığı internet sitelerinin içeriğinin çıkarılabileceğini ve
erişiminin engellenebileceğini öngörmek suretiyle; reklam
verenlerin (aralarındaki sözleşmeye göre reklam ajansları ve mecra
kuruluşlarının) mülkiyet hakkına müdahale etmiştir. Ancak mülkiyet
hakkına söz konusu müdahalenin hukuka uygun nitelik taşıması için,
Anayasa’nın 13’üncü maddesinde yer alan temel hak ve özgürlüklerin
sınırlandırılması ölçütlerinin gereklerini (özellikle yasallık ve ölçülülük
ilkeleri bakımından) karşılaması gerekmektedir. Buna karşın, iptali talep
edilen ibare ve cümlelerle, mülkiyet hakkına müdahale yetkisi (içeriğin
çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararı verme yetkisi) idarenin
(Kurulun) uhdesine bırakılarak; kanunilik ilkesinin gerekleri karşılanmamıştır.
Zira; içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararının usul ve
esasları bakımından kanun düzeyinde yeterli açıklık ve öngörülebilirlik
sağlanmamış, hak sınırlamaya ilişkin somut ölçüt, usul ve güvenceler açık,
net, anlaşılabilir biçimde belirlenmemiştir. Kanun koyucu, içeriğin
çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararı verme yetkisini, dayanılacak
esas ve usullere ilişkin çerçeveyi çizmeden idarenin uhdesine bırakmak
suretiyle; anılan hakka, nesnel ölçütlere dayandırılamayan idari kararlarla
müdahale edilmesinin önünü açmıştır. Reklam verenler, hangi durum ve koşullarda
içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararıyla mülkiyet
haklarının sınırlanabileceğini makul düzeyde öngörebilecek konumda değillerdir.
Bu itibarla; ihtilaflı düzenlemeler, ne kanunilik gereğini karşılamakta ne de
demokratik toplumda gereklilik ilkesini ve özellikle de ölçülülük gereğini
karşılayacak sınır ve güvenceleri sunmaktadır. Bu nedenlerle iptali talep
edilen ibare ve cümleler, Anayasa’nın 13 ve 35’inci maddelerine aykırıdır.
v)Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının sınırları ile
haberleşme, düşünceyi açıklama ve yayma, basın hürriyetleri
bakımından: İptali talep edilen ibare ve cümlelere konu içeriğin
çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararını, Anayasa’nın haberleşme
hürriyetini düzenleyen 22’inci; düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetini
düzenleyen 26’ncı ve basın hürriyetini düzenleyen 28’inci maddeleri bağlamında
da değerlendirmek gerekmektedir. Zira internet, söz konusu hürriyetlerin
kullanım mecralarından biridir. Nitekim Anayasa Mahkemesi bir kararında
erişimin engellenmesinin, Anayasa'nın 22’nci maddesindeki haberleşme hürriyeti
ve 26’ıncı maddesindeki düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti ile doğrudan
ilgili olduğuna işaret etmiştir (Anayasa Mahkemesi’nin 02.10.2014
tarihli ve 2014/149 E.; 2015/151 K. sayılı Kararı).
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de internete erişimi,
Sözleşme’nin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10’uncu maddesi bağlamında
değerlendirmiştir:
‘‘Bu dava, kullanıcıların video göndermelerine, izlemelerine ve
paylaşmalarına imkân sağlayan Youtube adlı internet sitesine erişimin
engellenmesine ilişkindir. Başvuranlar, özellikle, bilgi ve fikir alma ve yayma
haklarının ihlal edildiği hususunda şikâyette bulunmuşlardır. Mahkeme,
özellikle, tümü farklı üniversitelerde akademisyen olarak görev yapan
başvuranların, uzun bir süre boyunca Youtube sitesine giriş yapamamış oldukları
ve somut davanın koşullarında, başvuranların, aktif kullanıcılar olarak, söz
konusu engelleme kararının bilgi ve fikir alma ve yayma haklarını etkilediği
şeklinde haklı bir iddiada bulunabilecekleri kanaatine varmıştır. Mahkeme, bu
bağlamda, Sözleşme’nin 10. maddesinin (ifade özgürlüğü) ihlal edildiğine karar
vermiştir. Mahkeme, aynı zamanda, Youtube adlı sitenin, özellikle siyasi ve
sosyal konularda ilgi çeken bilgilerin yayınlanmasına ve vatandaş
gazeteciliğinin ortaya çıkmasına imkân tanıyan tek platform olduğunu
gözlemlemiştir. Mahkeme, ayrıca, yerel mahkemelerce, internete erişimin, somut
davada Youtube sitesine erişimin bütünüyle engellenmesine imkân tanıyan
herhangi bir kanun hükmü bulunmadığı sonucuna varmıştır. (Cengiz ve Diğerleri
/Türkiye Kararı)’’.[7]
AİHM, ayrıca, reklam mahiyetindeki içeriklerin de Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi’nin 10’uncu maddesinin korumasında olduğunu ifade etmektedir
(Bkz. örneğin: AİHM, Société de Conception de Presse et d’Edition et
Ponson-Fransa, 5 Mart 2009, Başvuru No: 26935/05, §§
29-38).
Söz konusu hürriyetlere yapılacak müdahalenin (eldeki dava
konuları yönünden internet siteleri hakkında içeriğin çıkarılması ve/veya
–kısmen/ aykırılığın gerçekleştiği içerikle sınırlı olarak veya tümü hakkında-
erişimin engellenmesi kararı verilmesinin), Anayasa’nın 13’üncü maddesinde yer alan temel
hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının sınırlarına (eldeki dava konuları
yönünden bilhassa –maddi anlamda- kanunla sınırlandırılma) uygun olması
gerekir. Nitekim “Kamu gücüne temel hak ve
özgürlüklere yönelik sınırlama yetkisi tanıyan yasal düzenlemelerin bu yetkinin
kullanılmasına ilişkin kapsam ve usulleri yeterli bir açıklıkta tanımlaması da
gerekmektedir.’’ (Anayasa Mahkemesi’nin 15.11.2017
tarihli ve 2015/76 E.; 2017/153 K. sayılı Kararı, § 32).
Ancak iptali talep edilen ibare ve cümleler, bahsi geçen
içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararının Reklam Kurulunca
verilebileceğini hüküm altına almaktadır. Anılan ibare ve cümlelerin lafzından
anlaşılacağı üzere; yargı mercii yerine idare tarafından bu kararın
verilebileceği düzenlenmektedir. Halbuki 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan
Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele
Edilmesi Hakkında Kanun’un 8’inci maddesinde içeriğin çıkarılması ve/veya
erişimin engellenmesi kararının, soruşturma evresinde hakim, kovuşturma
evresinde ise mahkeme tarafından verileceği; 9’uncu maddesinde sulh ceza
hakimine başvurulabileceği hüküm altına alınmıştır. Kaldı ki (Anayasa
Mahkemesi’nin 27.10.2021 tarihli ve 2018/14884
Bireysel Başvuru No’lu Keskin Kalem Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. ve Diğerleri pilot
kararında belirtildiği üzere) anılan 8’inci ve 9’uncu madde dahi;
haberleşme, düşünceyi açıklama ve yayma, basın hürriyetlerine yapılacak
müdahaleyi hukuka uygun kılmaya yönelik yeterli usul güvencelerini haiz
değildir (bkz. aşağıdaki ‘‘vii’’ alt başlık). Buna rağmen kanun koyucu,
söz konusu genel hükümden (8’inci ve 9’uncu maddelerden) haklı bir neden
olmaksızın sapmakta; içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararı
verme yetkisini, yargı yerine idarenin uhdesine bırakmakta; ticari reklamlar
bakımından güvencesiz bir ortama mahal vermektedir. Öte yandan kararın icrası
için ticari reklamlar bakımından ikili kanuni rejim (kararı veren: Reklam
Kurulu, kararı uygulayan: Erişim Sağlayıcıları Birliği’dir.) öngörülmektedir.
[Belirtmek gerekir ki kanun koyucu, içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin
engellenmesi kararını vermeye yetkili yargı merciine ilişkin genel hükmü koymuş
ve fakat akabinde birçok kanun hükmüyle (söz gelimi 21.12.2021 tarihli ve
7346 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 29’uncu
maddesiyle 05.05.2009 tarihli ve 5894 sayılı Türkiye Futbol Federasyonu Kuruluş
ve Görevleri Hakkında Kanun’a eklenen ek madde 1 uyarınca Türkiye Futbol Federasyonu
Yönetim Kurulu’nun erişimin engellenmesi kararı verebilmesi), bu yetkiyi
başka mercilere - idareye tevdi ederek, anılan genel hükmü hukuken etkisiz
kılmak suretiyle; işlevsiz hale getirmektedir. Başka bir anlatımla kanun
koyucu, içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararını verme
yetkisini mütemadiyen idareye vermek suretiyle; bu yetkiyi mukim olarak
yargıdan almıştır.] O halde iptali talep edilen ibare ve cümleler, bu kararın
yargı mercii yerine idare tarafından verilecek olması da gözetildiğinde; anılan
hürriyetlere –maddi anlamda- kanunilik ilkesinin gereği karşılanmayarak
müdahale edilmesine yol açacaktır. Zira; içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin
engellenmesi kararının usul ve esasları bakımından kanun
düzeyinde yeterli açıklık ve öngörülebilirlik sağlanmamış, hak sınırlamaya
ilişkin somut ölçüt, usul ve güvenceler açık, net, anlaşılabilir
biçimde belirlenmemiş ve bu koşullarda idare tarafından internet sitesine
yönelik doğrudan erişimin engellenmesi şeklindeki kategorik kararın ve
internet sitesinin tümüne erişimin engellenmesi şeklindeki kategorik
kararın alınabilmesi mümkün kılınmıştır. (Kaldı ki bu doğrudan ve tümü
halleri, yukarıda bahsi geçtiği üzere uygulamanın ekseriyetini oluşturacaktır.)
Kanun koyucu, içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin
engellenmesi kararı verme yetkisini, dayanılacak esas ve usullere ilişkin
çerçeveyi çizmeden idarenin uhdesine bırakmak suretiyle; anılan haklara nesnel
ölçütlere dayandırılamayan idari kararlarla müdahale edilmesinin önünü
açmıştır. Bu itibarla; ihtilaflı düzenlemeler, ne kanunilik gereğini
karşılamakta ne de demokratik toplumda gereklilik ilkesini ve özellikle de
ölçülülük gereğini karşılayacak sınır ve güvenceleri sunmaktadır. Buna
ilave olarak ‘‘internet, ulusal veya uluslararası düzeyde sınırlı sayıda
düzenlemenin kabul edildiği yeni bir iletişim alanıdır. Bu nedenle, ulusal ve
uluslararası yargıçlar, internet üzerinde ifade özgürlüğünün korunmasına
ilişkin standartları oluşturulmasında önemli bir rol oynamaktadırlar.’’[8]
Ancak iptali talep edilen ibare ve cümlelerle yargı mercileri tarafından
standartların oluşturulmasının önüne geçilmektedir.
Eklemek gerekir ki; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 23.06.2020
(Final: 16.11.2020) tarihinde erişimin engellenmesine yönelik dört karar
vermiştir: 20159/15 Başvuru No’lu Bulgakov / Rusya kararı[9];
10795/14 Başvuru No’lu Vladimir Kharitonov / Rusya kararı[10];
61919/16 Başvuru No’lu Engels / Rusya kararı[11]; 12468/15 Başvuru No’lu OOO Flavus
ve diğerleri / Rusya kararı[12]. Anılan kararlarda, internet sitelerine
erişimin engellenmesi kararının meşru kabul edilebilmesi, keyfi sonuçlar
doğurmaması için; iç hukukta öngörülmesi gereken güvenceler tespit edilmiştir.
Bu tespitleri genel olarak şu şekilde sıralamak mümkündür: erişimin
engellenmesi kararı muhataplarının (internet sitesi sahiplerinin) karar alınma
sürecine katılma olanağının bulunması (bu olanağın bulunmamasının emareleri
olarak şu örnek durumlar sayılabilir: onlara önceden bildirimde bulunulmaması;
onların bilgilendirilmemesi; onların beyanda bulunmaya davet edilmemesi; onlara
hukuka aykırı içerikleri kaldırmaları için olanak tanınmaması);
muhatapların hukuki dinlenilme haklarını kullanabilecekleri biçimde
uyuşmazlığın çekişmeli yargı marifetiyle çözülmesi, kararın derhal uygulanması
yerine karara karşı bağımsız ve tarafsız merciiler nezdinde kanun yolunun
öngörülmesi; ölçülülük ilkesine istinaden amaç ve araç arasında denge / oran
gözetilmesi ve seçilen aracın niçin seçildiğinin (etkisinin)
gerekçelendirilmesi (Engels / Rusya kararı, § 31, 32, 33).
AİHM’nin belirlediği ölçütlerin aksine, (Türkiye Cumhuriyeti’nin
iptali talep edilen ibare ve cümleler nedeniyle uluslararası sorumluluğun
doğmasına sebep olacak biçimde) söz konusu içeriğin çıkarılması ve/veya
erişimin engellenmesi kararının (bağımsız ve tarafsız yargı mercii yerine)
idare (Reklam Kurulu) tarafından verilmesi, içeriğin çıkarılması ve/veya
erişimin engellenmesi kararına muhatapların söz konusu kararın alınma sürecine
dahil olmaması ve dolayısıyla muhatabın hukuki dinlenilme hakkını kullanabilmesi
için gerekli ortamın hazırlanmaması, (Zira içeriğin çıkarılması için bildirimde
bulunulacak muhataba ulaşılamaması, günümüz teknolojisinde pek mümkün
olduğundan; erişimin engellenmesi kararı sıklıkla doğrudan verilecektir.), söz
konusu kararın hakim onayına tabi tutulmaması, muhatapların anılan karara karşı
sadece idari yargıya başvurabilmesi ve fakat idari yargının, Anayasa
Mahkemesi’nin içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararına karşı
öngörülen yargısal başvuru mekanizmasının yeterli usul güvencelerine sahip
olmasına yönelik gerekçelerini karşılamaması, idarenin aşırı bir takdir
yetkisine sahip olması, muhatapları koruyucu usul hükümlerinin öngörülmemesi,
uyuşmazlığa çekişmeli bir karakter kazandırılmaması, kararın kesinleşmeden derhal
icrası, internet sitesi sahiplerinin ve internet kullanıcılarının haklarını
daha az kısıtlayan başka bir aracın niçin seçilmediğinin gerekçelendirilmemesi;
anılan hürriyetlere yapılacak müdahalenin demokratik toplumda gereklilik
koşulunu karşılamadığını göstermekte ve onu hukuka aykırı hale getirmektedir.
Yine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bir internet sitesine
erişimin tümden engellenmesinin ifade özgürlüğünü ihlal ettiğini
değerlendirdiği 18.12.2012 tarihli ve 3111/10 Başvuru No’lu Ahmet Yıldırım /
Türkiye kararında, ihlal hükmünü şu şekilde kurmuştur:
‘‘AİHM, bir bilgi kaynağına erişimin kısıtlanması kararının,
sadece internete erişime ilişkin yasağa sınırlama getiren ve muhtemel bir
kötüye kullanma durumuna karşı hukuki kontrol güvencesi sunan katı bir yasal
çerçevede verildiği takdirde Sözleşme’yle uyumlu olduğunu hatırlatmaktadır.
Ancak, Denizli Sulh Ceza Mahkemesi sadece soruşturma konusu siteyi bloke etmek
için uygulanabilecek daha hafif nitelikli bir tedbir kararının varlığını
araştırmaksızın TİB’in kendisine sunduğu talebe atıf yaparak, doğrudan “Google
Sites” isimli yer sağlayıcısını tümden erişime kapatmıştır. Mahkeme, aynı
zamanda hâkimlerin, özellikle “Google Sites”a erişimin tamamen engellenmesi
gerekliliğini değerlendirerek, ihtilaf konusu olaydaki çeşitli yararlar
arasındaki dengeyi araştırmaya çalışmadıklarını kaydetmektedir. AİHM, bu
eksikliğin, “Google Sites” isimli yer sağlayıcısını tümden erişime
kapatılmasının yerindeliği hakkında hâkimlere değerlendirme zorunluluğu
yüklemeyen ilgili kanundan kaynaklandığını belirtmektedir. Ayrıca hâkimlerin,
böyle bir tedbirin, internette bulunan bilgilerin büyük çoğunluğuna erişimi
engellediğini, dolayısıyla bu durumun internet kullanıcılarının haklarını
olumsuz yönde ve doğrudan etkilediğini, buna bağlı olarak, bazı önemli
etkilerinin de söz konusu olabileceğini dikkate almaları gerekirdi.
Oysa 5651 sayılı kanunun 8. maddesinin öngördüğü müdahale,
Sözleşme’nin gerektirdiği öngörülebilirlik koşuluna cevap vermemektedir. Aynı
zamanda, bu müdahale başvuranın demokratik bir toplumda hukukun üstünlüğünün
gerektirdiği ölçüde yeterli bir korumaya sahip olmasına imkân vermemiştir.
Diğer yandan, AİHM Sözleşme’nin 10. maddesinin 1. paragrafında düzenlenen,
ifade özgürlüğü hakkının “ülke sınırları gözetilmeksizin” korunan bir hak
olduğunu hatırlatmaktadır.
Söz konusu tedbir kararı, keyfi sonuçlar doğurmuştur. Ayrıca,
siteye erişimin engellenmesine ilişkin hukuki kontrol, kötüye kullanma
durumlarından kaçınmak amacıyla yeterli şartları taşımamaktadır. Sonuç olarak,
Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.’’[13]
O halde AİHM’nin anılan kararında da belirtildiği üzere; teknik
olarak aykırılığa ilişkin içeriğe erişimin engellenmesi yapılamadığı veya
ilgili içeriğe erişimin engellenmesi yoluyla aykırılığın önlenemediği
durumlarda dahi; bir internet sitesine erişimin tümden
engellenmesi; Anayasa madde 13’ün öngördüğü sınırlama ilkesine aykırı olduğu
gibi orantılılık ilkesine ve demokratik bir toplumun gereklerine aykırıdır. Bu
nedenle anılan ibare ve cümleler, Anayasa’nın 13, 22, 26 ve 28’inci maddelerine
aykırıdır.
vi)Cezaların şahsiliği ilkesi
bakımından: Anayasa’nın 38’inci maddesi uyarınca ceza sorumluluğu şahsidir.
Anayasa Mahkemesi’nin de belirttiği üzere; ‘‘Ceza sorumluluğunun şahsiliği
ceza hukukunun temel kurallarındandır. Cezaların şahsiliğinden amaç, bir
kimsenin işlemediği bir fiilden dolayı cezalandırılmamasıdır. Diğer bir
anlatımla bir kimsenin yalnızca kendi kusurlu eyleminden sorumlu olmasıdır. Bu
ilkeye göre fiili işleyenler ve fiile iştirak edenlerden başka kişilerin bir
suç sebebiyle cezalandırılmaları mümkün değildir. Anayasa’nın anılan maddesinin
yedinci fıkrasıyla ilgili gerekçede de “…fıkra, ceza sorumluluğunun şahsi
olduğu; yani failden gayri kişilerin bir suç sebebiyle cezalandırılamayacağı hükmünü
getirmektedir. Bu ilke dahi ceza hukukuna yerleşmiş ve ‘kusura dayanan ceza
sorumluluğu’ ilkesine dahil, terki mümkün olmayan bir temel kuralıdır.”
denilmektedir.’’ (Anayasa Mahkemesi’nin 10.12.2020 tarihli ve 2020/61 E.;
2020/74 K. sayılı Kararı, § 6). Ceza hukukunun genel prensipleri (söz
gelimi kusursuz ceza olmaz ilkesinin -nulla poena sine culpa- bir
görünümü olan cezaların şahsiliği ilkesi), idari yaptırımlar bakımından da
geçerli olduğundan; içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararı,
sadece ihlale sebep olan içerik bakımından öngörülmelidir. Ancak iptali talep
edilen ibare ve cümlelerle teknik olarak aykırılığa ilişkin içeriğe erişimin
engellenmesi yapılamadığı veya ilgili içeriğe erişimin engellenmesi yoluyla
aykırılığın önlenemediği durumlarda, internet sitesinin tümüne yönelik olarak
erişimin engellenmesi kararı (açıklandığı üzere hak ihlaline daha az sebep olan
başka bir aracın niçin kullanılmadığı gerekçelendirilmeksizin) verilebilmesi;
ihlale sebep olan içeriğin yer aldığı internet sitesinde bulunan diğer (hukuka
uygun) içeriklere de erişimin engellenmesi sonucunu doğuracağından; diğer
(hukuka uygun) içerikler de idari yaptırımın muhatabı kılınacak ve cezaların
şahsiliği ilkesi ihlal edilecektir.
vii)Hak arama özgürlüğü, etkili başvuru
hakkı, idarenin her türlü eylem ve işleminin yargı denetimine tabi olması
bakımından: İptali istenilen ibare ve cümleler uyarınca Kurul tarafından erişimin
engellenmesi kararının verilebilmesi, hak arama özgürlüğünü düzenleyen madde
36’ya, etkili başvuru hakkını koruyan madde 40’a ve “İdarenin her türlü
eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu”nun açık olduğunu öngören madde 125’e
aykırıdır.
Anayasa Mahkemesi bir kararında; ‘‘Anayasanın hak arama
özgürlüğüne ilişkin 36. maddesinde, herkesin meşru vasıta ve yollardan
faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve
savunma ile adil yargılanma hakkına sahip bulunduğu belirtilmiştir. Maddeyle
güvence altına alınan dava yoluyla hak arama özgürlüğü, kendisi bir temel hak
niteliği taşımanın ötesinde, diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde
yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden
birini oluşturmaktadır. Kişinin uğradığı bir haksızlığa veya zarara karşı
kendisini savunabilmesinin ya da maruz kaldığı haksız bir uygulama veya işleme
karşı haklılığını ileri sürüp kanıtlayabilmesinin, zararını giderebilmesinin en
etkili ve güvenceli yolu, yargı mercileri önünde dava hakkını
kullanabilmesidir. Kişilere yargı mercileri önünde dava hakkı tanınması adil
yargılamanın ön koşulunu oluşturur. Anayasa'nın 40. maddesinde; 'Anayasa ile
tanınmış hak ve hürriyetleri ihlâl edilen herkes, yetkili makama
geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkına sahiptir.
Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere
başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır...' … denilmektedir.’’
şeklinde hüküm kurmuştur (Anayasa Mahkemesi’nin 25.06.2009 tarihli ve
2008/30 E.; 2009/96 K. sayılı Kararı). Buna ilave olarak
Anayasa’nın 125’inci maddesine göre idarenin her türlü eylem ve işlemine karşı
yargı yolu açıktır.
Öte yandan Anayasa Mahkemesi bir ihlal kararında:
‘‘137. Yukarıdaki değerlendirmeler çerçevesinde, derece
mahkemelerinin 5651 sayılı Kanun'un 9. maddesi kapsamında verdikleri sistematik
bir sorunun varlığına işaret eden aynı yöndeki kararlarının doğrudan kanun
hükmünden kaynaklandığı dikkate alındığında benzeri yeni ihlallerin önlenmesi
için ülkemizde hâlihazırda işleyen mevcut sistemin yeniden ele alınması
ihtiyacı ortadadır. Hiç şüphesiz internet ortamının organize edilmesi hususunda
benimsenecek devlet politikasının önemli bir parçası olan kanuni düzenlemeleri
yapmak yasama organının takdirindedir. Elbette parlamento, yeni kanuni
düzenlemeleri mevcut sistem içinde kalarak yapmayı da tercih edebilir. Bu
takdirde çevrim içi ortama yönelik müdahalelerin Anayasa'nın 13. maddesi uyarınca
demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olması ve Anayasa'nın 26.
maddesinin ihlaline yol açmaması için yapılacak yeni kanuni düzenlemelerde
aşağıda zikredilen asgari standartlara ilişkin önerilerin dikkate alınmasında
yarar olduğu kanaatine varılmıştır:
i. Kanun'un 9. maddesi öngörülebilir bir niteliğe
kavuşturulmalıdır. Bu bağlamda Kanun'un 9. maddesindeki erişimin engellenmesi
usulünün kapsamı ve hukuki niteliği yeterli açıklıkta ve netlikte olacak
şekilde yeniden düzenlenmelidir.
ii. Kanun'un 9. maddesindeki erişimin engellenmesi usulünün
kapsamı belirlenirken internetin sınırlandırılmasını düzenleyen kanunların
olabildiğince dar bir uygulama alanına izin verecek şekilde tasarlanması ve
kullanımının acil bir toplumsal ihtiyacın gerekli kıldığı durumlara özgülenmiş
olması gerektiği dikkate alınmalıdır. Bu bağlamda;
- 9. maddenin Kanun'un amaç ve kapsamını belirleyen 1. madde ile
uyumlaştırılması,
- Hangi davranış veya olgulara hangi hukuksal sonuçların
bağlanacağının ve bu bağlamda kamusal makamlar için nasıl bir müdahale yetkisi
doğacağının belirli bir kesinlik ölçüsünde ortaya konması gerekir. Bu çerçevede
9. maddenin kişilik haklarının korunmasına yönelik sunduğu korumanın sınırları
netleştirilmeli ve erişimin engellenmesi usulünün kullanılabileceği durumlara
ilişkin -haksız fiilin ulaşması gereken ağırlığın boyutuna ilişkin bir
ölçüt/eşik değer belirlenmesi gibi- kriterler oluşturulmalıdır (bkz. § 97).
iii. Kanun'un 9. maddesindeki erişimin engellenmesi usulünün
hukuki niteliği düzenlenirken;
- Şayet bu madde kapsamında alınan kararların birer koruma
tedbiri olduğuna karar verilirse 5271 sayılı Kanun'daki koruma tedbirine
ilişkin ilgili hükümlere uygun yargılama yapılmalı; erişimin engellenmesi
tedbirinin akıbeti, tedbir kararını müteakiben yapılacak çelişmeli yargılamada
belirlenmelidir.
- Bununla birlikte çoğu zaman hukuka aykırı içerik nedeniyle
asıl sorumlu olanlara yani içerik ve yer sağlayıcılara ulaşılamadığı
vurgulanmalıdır. İnternetin anonim kalmayı kolaylaştıran özelliği, bu ortamda
üretilen sınırsız içerik ve çoğu zaman mağdur ve failin aynı yargı yetkisi
içinde bulunmaması gibi unsurlar suç ve suçluların takibini zorlaştırmakta,
adli ve idari mekanizmaların devreye sokulmasını güçleştirmekte, maliyetlerini
artırmakta ve bazı durumlarda sonuç almayı imkânsız kılmaktadır (Mustafa
Tepeli, B. No: 2014/5831, 1/3/2017, § 29). Dolayısıyla kamu makamlarına,
erişimin engellenmesi tedbirinin alındığı her durumda soruşturma açması ve
çelişmeli bir yargılama yürütmesi şeklinde bir yükümlülük yüklenemez.
- İnternet ortamının doğasından kaynaklanan zorluklar nedeniyle
kanun koyucunun hukuk sistemindeki mevcut yargılama usulleri ile doğrudan
bağlantılı olmayan bir yol oluşturmaktaki iradesi haksız bulunmamaktadır.
Bununla birlikte ifade özgürlüğünü kısıtlayan bu yolun keyfî uygulamalara yol
açmaması ve özgürlüğün kullanılmasını ölçüsüz biçimde ortadan kaldıracak
düzeyde olmaması için usule ilişkin gerekli güvenceleri barındırması elzemdir.
iv. 5651 sayılı Kanun'un 9. maddesi ile düzenlenen erişimin engellenmesi
usulünün yargılama hukukunun usuli güvencelerini içerdiğinden söz edilebilmesi
için şu hususlar gözönünde bulundurulmalıdır:
- Daha önce de belirtildiği gibi internet ortamının yarattığı
güçlükler devlete her durumda ve otomatik olarak çelişmeli bir yargılama
yürütme konusunda pozitif bir yükümlülük yüklememektedir. Buna karşın kişilik
haklarının ihlal edildiğini ileri sürenlerin talebi üzerine bir internet
içeriğine erişim engellendiğinde ve karardan etkilenenler bu karara itiraz
ettiklerinde taraf teşkili kendiliğinden sağlanacağından bu noktada devlet bu
kişilerin yapılan müdahaleye karşı delil sunmak da dâhil olmak üzere
savunmalarını ortaya koyma imkânı bulabilecekleri, hukuki dinlenilme ve
çelişmeli yargılama hakkına sahip olabilecekleri yargısal bir mekanizma
kurmakla yükümlüdür. Başka bir deyişle ilk derece mahkemesinin kendisine ulaşan
internete erişimin engellenmesi tedbiri hakkında hızlı hareket ederek
değerlendirmede bulunmak yönündeki mevcut yükümlülüğü nedeniyle sağlayamadığı
çelişmeli bir yargılama -erişimin engellenmesi kararına itiraz edildiği
hâllerde- itiraz merciince mutlaka sağlanmalıdır. Erişimin engellenmesi
kararına itiraz edilmediği hâllerde ise karar kesinleşecek ve böylece o karar
yönünden devletin kişilere hukuki dinlenilme ve çelişmeli yargılama haklarını
kullanabilecekleri yargısal bir mekanizma kurmak yükümlülüğü de sona erecektir.
Mevcut sistemde Kanun'un 9. maddesine eklenecek bir hüküm ile itiraz makamı,
erişimin engellenmesi kararından etkilenen tarafların yargılamaya aktif olarak
katılımını öngören çelişmeli bir yargılama sunmakla ve yargılamanın ilk
aşamasındaki eksiklikleri telafi etmekle görevlendirilebilir. Ancak bu durumda
uyuşmazlığın esası hakkında ilk defa bir karara varılacağı için bu karara karşı
-istinaf ve/veya temyiz gibi- etkili bir adli denetim mekanizmasının
oluşturulması ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Şüphesiz Anayasa'nın 26., 28., 36.
ve/veya 40. maddeleri devlete, itiraz makamınca verilen kararlara karşı
başvurulabilecek, üçüncü derece yargılamayı garanti altına alan bir denetim
mekanizması kurması yönünde genel bir yükümlülük yüklememektedir. Bununla
birlikte itiraz makamınca uyuşmazlığın esası hakkında ilk kez karar verilecek
olması dikkate alınarak ve insan hakları standartlarının oluşturulması ve uygulanmasında
yüksek mahkemelerin içtihatlarının alt mahkemeler nezdindeki yol gösterici
işlevi de gözetilerek, itiraz mercii tarafından verilen kararların istinaf veya
temyiz mercii denetimine açılmasının demokratik düzen için vazgeçilmez olan
ifade ve basın özgürlüklerine yönelik hâlihazırda ortaya çıkan ihlallerin
önlenmesi açısından yaşamsal önemde olduğu unutulmamalıdır.
v. İnternet ortamında bulunan bir içeriğe erişimin
engellenmesinin o içeriğin belirli bir ülke sınırları içinden ulaşılmasına
kararın verildiği tarihten itibaren süresiz olarak engel olduğundan ağır bir
müdahale aracı olduğu ve internet ortamında bulunan zararlı içeriklerle, diğer
başka usullerle mücadele edilebildiği sürece başvurulmaması gereken bir yöntem
olduğu dikkate alınmalıdır. Bu kapsamda internet içeriğinin sınırlandırılması
gereken durumlarda sulh ceza hâkimliklerine kılavuzluk edecek hükümler
getirilmelidir. Orantısız ve keyfî uygulamaların önüne geçilebilmesi için
getirilecek hükümlerde erişimin engellenmesi kararının zorunlu ya da istisnai
bir tedbir, bu yolun başvurulabilecek en son çare ya da alınabilecek en son
önlem olduğu belirtilmelidir. Bundan başka, yapılacak düzenlemede internete
erişimin engellenmesi tedbirine başvurmadan önce etki değerlendirmesi
yapılması, internet içeriğine gecikilmeksizin erişimin engellenmesinin haklı
çıkarılması, kullanılacak araç ile ulaşılmak istenen meşru amaç arasında makul
bir dengenin sağlanması yükümlülüğü getirilmeli, erişimin engellenmesi yöntemi
dışında alternatif araçlara yer verilmelidir.’’
şeklinde hüküm kurmuştur (Anayasa
Mahkemesi’nin 27.10.2021 tarihli ve 2018/14884
Bireysel Başvuru No’lu Keskin Kalem Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. ve Diğerleri Kararı,
§ 137). Anılan kararın 5651 sayılı Kanun’un içeriğin yayından
çıkarılması ve erişimin engellenmesine yönelik kendine özgü, özerk bir yolu
(sulh ceza hakimi tarafından yürütülecek yargısal süreci) hüküm altına alan
9’uncu maddenin temel hak ve özgürlükleri güvence altına alacak yeterli
yargısal usul güvencelerini içermediğine işaret ettiği gözetildiğinde; içeriğin
çıkarılmasına ve erişimin engellenmesine yönelik kararın Kurulca alınması; ve
idarenin söz konusu kararın verilmesi bakımından herhangi bir koşul ile
kayıtlandırılmaması, ilk bakışta (prima facia) hukuka aykırı eylem
mahiyetini haiz olup olmadığının anlaşılamaması ve idarenin bu kararına karşı
etkin yargısal başvuru yolu öngörülmemesi idari karara muhatap olan internet
sitelerinin (sahiplerinin: reklam verenler, reklam ajansları, mecra kuruluşları)
hak arama özgürlüğüne ve etkili başvuru hakkına halel getirecek ve idarenin her
türlü eylem ve işlemlerinin yargı denetimine tabi olduğu kuralını ihlal
edecektir.
Öte yandan 6502 sayılı Kanun’un 77’nci
maddesinin on ikinci fıkrası uyarınca anılan Kanun’un 61’inci maddesinde
belirtilen yükümlülüklere aykırı hareket eden reklam verenler, reklam ajansları
ve mecra kuruluşları hakkında durdurma veya aynı yöntemle düzeltme veya idari
para cezası ve gerekli görülen hallerde de üç aya kadar tedbiren durdurma
cezası uygulanacaktır. Reklam Kurulu, ihlalin niteliğine göre bu cezaları
birlikte veya ayrı ayrı verebilecektir. Anılan Kanun’un 78’inci maddesinin
ikinci fıkrası uyarınca; bu Kanun hükümlerine göre verilen idari yaptırım
kararlarına karşı 06.01.1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanunu hükümlerine göre idari yargı yoluna başvurulabilecektir. Kanun koyucu
iptali talep edilen ibare ve cümlelerde sulh ceza hakimliğine başvuru gibi özel
bir yargılama usulü öngörmemiştir. O halde Kurulun içeriğin çıkarılması ve/veya
erişimin engellenmesi kararına karşı idari yargı yolu işletilecektir. Ne var ki
genel nitelikteki idari yargı yolu da Anayasa Mahkemesi’nin bahsi geçen
bireysel başvuru kararındaki usuli güvenceleri haiz değildir.
Bu nedenlerle iptali talep edilen ibare
ve cümleler, Anayasa’nın 36, 40 ve 125’inci maddelerine de aykırıdır.
viii)Kuvvetler ayrılığı
ilkesi, hiçbir kimsenin veya organın Anayasa’dan kaynaklanmayan bir yetkiyi
kullanamaması ve Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı bakımından: Anayasa Mahkemesi kararlarında Anayasa'nın 153’üncü
maddesinde belirtilen bağlayıcılık ilkesine aykırılıktan söz edilebilmesi için
iptal edilen kuralla dava konusu yeni düzenlemenin içerik ve kapsam bakımından
aynı ya da benzer olması gerektiği belirtilmektedir (Anayasa
Mahkemesi’nin 12.11.1991 tarihli ve 1991/7 E.: 1991/43 K. sayılı Kararı).
Anayasa Mahkemesi, eldeki dava konusuyla benzer bir hüküm ihtiva eden düzenleme
hakkında verdiği bir ihlal kararında:
‘‘57. Bir internet sitesine erişimin engellenmesine karar
verildiği hallerde hukuk devletinin önkoşullarından olan hukuki güvenlik ve
hukuki belirlilik ilkelerinin göz önünde bulundurulması zorunludur. Kişilerin
hukuki güvenliğini sağlamayı amaçlayan hukuki güvenlik ilkesi, hukuk
normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde
devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven
duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. Belirlilik ilkesi
ise yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir
duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve
uygulanabilir olmasını, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı
koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir. Bu bakımdan, kanunun metni, bireylerin,
gerektiğinde hukuki yardım almak suretiyle, hangi somut eylem ve olguya hangi
hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığını belli bir açıklık ve kesinlikte
öngörebilmelerine imkân verecek düzeyde kaleme alınmış olmalıdır. Dolayısıyla,
uygulanması öncesinde kanunun, muhtemel etki ve sonuçlarının yeterli derecede
öngörülebilir olması gereklidir (AYM, E.2013/39, K.2013/65, 22/5/2013).
58. Erişime kapatılan youtube.com gibi çok sayıda kullanıcısı
olan internet siteleri büyük miktardaki verileri saklama ve yayınlama
kapasitesi ile bunların erişilebilirliği sayesinde toplumun gündem
oluşturmasına, gündemin takibini ve bilgi alışverişini kolaylaştırmaya büyük
ölçüde katkı sağlamaktadır (Bu konudaki AİHM kararı için bkz. Times Newspaper
Ltd./ Birleşik Krallık, B. No: 23676/03, 10/6/2009, § 27).
59. Bu nedenle Anayasa’da ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde
güvence altına alınan haklara kamu gücü tarafından bu konuda bir sınırlama
(resen erişimin engellenmesi) imkânı getirildiği hallerde ilgili Kanun’da böyle
bir yetkinin kullanılmasına ilişkin kapsam ve usullerin yeterli bir açıklıkla
tanımlanması da gerekmektedir (bkz. Yıldırım/Türkiye, B .No: 3111/10,
18.12.2012, § 59).
…
64. Yukarıda yapılan açıklamalardan,
youtube.com sitesine erişimin tümüyle engellenmesine yönelik müdahalenin,
yeterince açık ve belirgin bir kanuni dayanağa sahip olmadığı ve bu yönüyle
başvurucular açısından öngörülebilir nitelikte bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu
nedenle, siteden yararlanan tüm kullanıcıların ifade özgürlüğüne ağır müdahale
niteliğinde olan söz konusu idari işlemin, başvurucuların Anayasa’nın 26.
maddesinde korunan ifade özgürlüklerini ihlal ettiğine karar verilmesi
gerekir.’’
şeklinde gerekçe kaleme almıştır (Anayasa Mahkemesi’nin
29.05.2014 tarihli ve 2014/4705 Bireysel
Başvuru No’lu Youtube LLC Corporation Service Company ve Diğerleri Kararı. Bkz.
ayrıca AYM, Keskin Kalem Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. ve Diğerleri, op.cit). Yine
kanun koyucunun iptali talep edilen ibareyi ve cümleleri kanunlaştırmasının
hukuki saiklerinden biri olan Anayasa Mahkemesi’nin13.09.2023 tarihli ve
2022/70 E.; 2023/152 K. sayılı Kararının gerekçesinin müteallik bölümü,
aşağıdaki şekildedir:
‘‘18. Anayasa’nın 26. maddesinin birinci fıkrasında “Herkes,
düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya
toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların
müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de
kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan
yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.” hükmüne yer verilmek
suretiyle ifade özgürlüğü güvence altına alınmıştır.
19. İfade özgürlüğü; kişinin haber ve bilgilere, başkalarının
fikirlerine serbestçe ulaşabilmesi, düşünce ve kanaatlerinden dolayı
kınanamaması ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla
serbestçe ifade edebilmesi, anlatabilmesi, savunabilmesi, başkalarına
aktarabilmesi ve yayabilmesi anlamına gelir (Medya Gündem Dijital Yayıncılık
Ticaret A.Ş. [GK], B. No: 2013/2623, 11/11/2015,
§ 27). Anayasa’nın anılan maddesinde ifade özgürlüğünün kullanımında
başvurulabilecek araçlar söz, yazı, resim veya başka yollar olarak ifade
edilmiş ve başka yollar ifadesiyle her türlü ifade aracının anayasal koruma
altında olduğu gösterilmiştir (Medya Gündem Dijital Yayıncılık Ticaret A.Ş., §
29).
20. İfade özgürlüğü, Anayasa’da
güvence altına alınan diğer hak ve özgürlüklerin önemli bir kısmı ile doğrudan
ilişkilidir. Görsel ve yazılı medya araçları yoluyla fikir, düşünce ve
haberlerin yayılmasını güvence altına alan basın özgürlüğü de ifade
özgürlüğünün kullanılma araçlarından biridir. Nitekim internet, başta ifade özgürlüğü olmak üzere temel hak
ve özgürlüklerin kullanılması bakımından önemli bir değere sahip bulunmakla
birlikte haber ve fikirlerin iletilmesinde ve alınmasında önemli bir
işlev de görmektedir (Yaman Akdeniz ve diğerleri, B. No: 2014/3986, 2/4/2014 §§
37, 39; Youtube Llc Corporation Service Company ve diğerleri [GK], B. No:
2014/4705, 29/5/2014; §§ 50, 52).
21. 6502 sayılı Kanun’un 77. maddesinin (12) numaralı fıkrasının
dava konusu beşinci cümlesiyle Kurula, anılan Kanun’un “Ticari Reklam” başlıklı
61. maddesinde belirtilen yükümlülüklere aykırılık hâllerinin internet ortamında
gerçekleşmesi durumunda ihlalin gerçekleştiği yayın, kısım, bölüm ile ilgili
olarak erişimin engellenmesi kararı verme imkânı tanınmıştır. Kuralda ayrıca “…(URL
vb. şeklinde)…” ibaresine yer verilmiştir. URL adresinin, 5651 sayılı Kanun’un
2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (p) bendindeki tanımı dikkate alındığında
dava konusu kuralın, Kurula doğrudan ticari reklam bağlamındaki içeriğe sınırlı
olarak erişim engelleme kararı verilebilmesinin ötesinde bu türden içeriğin yer
aldığı yayın, kısım, bölümün tamamına dönük erişim engelleme kararı verebilme
yetkisini tanıdığı anlaşılmaktadır.
22. 6502 sayılı Kanun’un 77. maddesinin (12) numaralı fıkrasının
dava konusu altıncı cümlesiyle de Kurula, dava konusu beşinci cümledeki usul
ile ihlale ilişkin içeriğe erişim engellemesi yapılamadığı veya ilgili içeriğe
erişimin engellense dahi ihlalin önlenemediği durumlarda internet sitesinin
tümüne yönelik erişimin engellenmesi kararı verilebilme yetkisi tanınmıştır.
23. Bu çerçevede dava konusu kuralların Anayasa’nın 26.
maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünü sınırladığı anlaşılmaktadır.
24. Anayasa'nın 48. maddesinde “Herkes dilediği alanda çalışma
ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir./
Devlet, özel teşebbüslerin millî ekonominin gereklerine ve sosyal amaçlara
uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayacak
tedbirleri alır.” denilmek suretiyle çalışma ve özel teşebbüs kurma özgürlüğü
güvence altına alınmıştır.
25. Dava konusu kurallar Kurula, 6502 sayılı Kanun’un 61.
maddesinde belirtilen yükümlülüklere aykırılık hâllerinin internet ortamında
gerçekleşmesi durumunda erişimin engellenmesi kararı verme yetkisi tanımıştır.
Dolayısıyla erişimin engellenmesi kararı verilmesini gerektiren Kanun’a aykırılık
hâllerine reklam verenlerce, reklam ajanslarınca ve mecra kuruluşlarınca sebep
olunabileceği anlaşılmaktadır. Bu itibarla kurallar uyarınca Kurul tarafından
verilebilecek erişimin engellenmesi kararlarının öncelikle ticari reklam bağlamındaki
içeriklere dönük olacağı açıktır.
26. Ticari reklamlarla reklama konu mal ve hizmetlerin satışının
arttırılması hedeflenmekte; ticari reklamlar gelişen rekabet ortamında
firmaların konumlanabilmek, satış amaçlarını gerçekleştirmek ve geliştirmek
için pazarlamaya yönelik iletişim araçları biçiminde kullanılmaktadır. Ticari
reklamların hedefleri ve bunlardan elde edilmesi beklenen faydalar dikkate
alındığında, kurallarda düzenlendiği üzere Kurul tarafından verilebilecek
erişimin engellenmesi kararları ifade özgürlüğüne müdahale niteliğinde
olmasının yanı sıra reklam verenlerin Anayasa’nın 48. maddesinde güvence altına
alınmış olan çalışma ve özel teşebbüs kurma özgürlüğünü de sınırlamaktadır.
27. Anayasa’nın 13. maddesinde “Temel
hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili
maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir.
Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve
lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” denilmektedir.
Buna göre temel hak ve özgürlüklere sınırlama getiren düzenlemelerin kanunla
yapılması, Anayasa’da öngörülen sınırlama sebebine uygun ve ölçülü olması
gerekir.
28. Bu kapsamda Anayasa’nın anılan maddesi
uyarınca ifade özgürlüğü ile çalışma ve özel teşebbüs kurma özgürlüğünü
sınırlamaya yönelik kanuni düzenlemelerin şeklen var olması
yeterli olmayıp yasal kuralların keyfîliğe izin vermeyecek şekilde belirli,
ulaşılabilir ve öngörülebilir düzenlemeler niteliğinde olması gerekir.
29. Esasen temel hakları
sınırlayan kanunun bu niteliklere sahip olması, Anayasa’nın 2. maddesinde
güvenceye alınan hukuk devleti ilkesinin de bir gereğidir. Hukuk devletinin
temel unsurlarından olan hukuki belirlilik ilkesi uyarınca kanuni
düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve
kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel
olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfî uygulamalarına karşı koruyucu önlem
içermesi gerekir. Kanunda bulunması gereken bu nitelikler hukuki güvenliğin
sağlanması bakımından da zorunludur. Zira bu ilke hukuk normlarının
öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven
duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici
yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar (AYM, E.2015/41, K.2017/98, 4/5/2017, §§
153, 154). Dolayısıyla Anayasa’nın 13. maddesinde sınırlama ölçütü olarak
belirtilen kanunilik, Anayasa’nın 2. maddesinde güvenceye alınan hukuk devleti
ilkesi ışığında yorumlanmalıdır (AYM, E.2018/163, K.2020/13, 19/2/2020, § 14).
30. Kurallarla öngörülen erişimin engellenmesi yaptırımının 6502
sayılı Kanun kapsamında internet ortamında yer alan hatalı, yanlış, yanıltıcı
ticari reklamlara yönelik müdahale amacıyla anılan Kanun’un 61. maddesinde
gösterilen yükümlülüklere aykırılık hâlleriyle sınırlı biçimde uygulanabileceği
herhangi bir tereddüde yer bırakmayacak biçimde açık, net, anlaşılabilir ve
belirli olarak düzenlendiği görülmektedir. Bu itibarla kurallarda temel hak ve özgürlüklerin kanunla sınırlanması
gerektiğine ilişkin anayasal ilkeye aykırı bir yön bulunmamaktadır.
31. Anayasa’nın 26. maddesinin ikinci fıkrasında ifade
özgürlüğünün millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel
nitelikleri ve devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması,
suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, devlet sırrı olarak usulünce
belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel
ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya
yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla
sınırlanabileceği hükme bağlanmıştır.
32. Kurallar ile Kurula, Kanun’un 61. maddesinde açıkça
gösterilen yükümlülüklere aykırılık teşkil eden ticari reklamlardan kaynaklı
olarak erişimin engellenmesi kararı verme yetkisinin tanınmasıyla tüketiciyi
aldatıcı veya onun tecrübe ve bilgi noksanlıklarını istismar edici, can ve mal
güvenliğini tehlikeye düşürücü, şiddet hareketlerini ve suç işlemeyi
özendirici, kamu sağlığını bozucu, hastaları, yaşlıları, çocukları ve
engellileri istismar edici içeriklerin yayımının önlenmesi suretiyle kamu
düzeninin sağlanmasının ve kişilik hakları ile başkalarının şöhret ve
haklarının korunmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır. Bu itibarla kurallarla
ifade özgürlüğüne yönelik öngörülen sınırlamanın anayasal anlamda meşru bir
amaca dayandığı sonucuna ulaşılmıştır.
33. Anayasa’nın 48. maddesinde çalışma ve özel teşebbüs kurma
özgürlüğü için herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla birlikte özel
sınırlama nedeni öngörülmemiş hakların da o hakkın doğasından kaynaklanan bazı
sınırlarının bulunduğu kabul edilmektedir. Ayrıca Anayasa'nın başka
maddelerinde yer alan hak ve özgürlükler ile devlete yüklenen ödevler, özel
sınırlama sebebi gösterilmemiş hak ve özgürlüklere sınır teşkil edebilir.
34. Anayasa’nın 167. maddesinin
birinci fıkrasında “Devlet, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet
piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici
tedbirleri alır; piyasalarda fiilî veya anlaşma sonucu doğacak tekelleşme ve
kartelleşmeyi önler.” düzenlemesine yer verilmek
suretiyle devletin ekonomik hayatın işleyişini düzenlemek ve gerektiğinde bu
alana müdahale etmekle yükümlü kılındığı anlaşılmaktadır.
35. Anayasa’nın 172. maddesinde devletin
tüketicileri koruyucu ve aydınlatıcı tedbirleri alacağı, tüketicilerin
kendilerini koruyucu girişimleri teşvik edeceği ifade edilerek tüketicilerin
haklarının korunmasına ilişkin doğrudan ve özel bir düzenlemeye yer
verilmiştir. Anılan maddenin gerekçesinde de özetle tüketicilerin korunmasının tüketici
toplumu diye adlandırılan belirli bir gelişmişlik seviyesindeki ülkelerde
ortaya çıkmış olmakla birlikte- bu ölçüde gelişmemiş ülkelerde de toplumsal bir
sorun olduğunun sonradan görüldüğü ve bu konuda getirilecek tedbirlerin
tüketicileri koruyacağı, tüketicinin korunmasının bir serbest piyasa ekonomisi
tedbiri olduğu, her şeyden önce tüketicilerde tüketici bilincinin oluşturulması
gerektiği, devletin tüketicileri koruyucu başka tedbirler de alabileceği
belirtilmiştir (AYM, E.2016/162, K.2017/156, 15/11/2017, § 8).
36. Kurallarda öngörülen erişimin engellenmesi
yaptırımı, Kanun’un 61. maddesinde düzenlenen yükümlülüklere aykırılık
hâllerinde uygulanabilecektir. Söz konusu yükümlülükler, ticari reklamların
Kurulca belirlenen ilkelere, genel ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına
uygun, doğru ve dürüst olmalarını, tüketiciyi aldatıcı veya onun tecrübe ve
bilgi noksanlıklarını istismar edici, can ve mal güvenliğini tehlikeye
düşürücü, şiddet hareketlerini ve suç işlemeyi özendirici, kamu sağlığını
bozucu, hastaları, yaşlıları, çocukları ve engellileri istismar edici
olmamalarını; örtülü reklam yapılmamasını ve ayrıca reklam verenlerin ticari
reklamlarında yer alan iddiaların doğruluğunu ispatla sorumlu olmalarını
öngörmektedir.
37. Bu itibarla kuralların, internet ortamında
yer alan 61. maddede gösterilen yükümlülüklere aykırı nitelikteki ticari
reklamlara erişimin engellenmesi suretiyle tüketicinin yanıltılmasının ve
istismar edilmesinin önlenmesi suretiyle hizmet ve ürün piyasalarının
işleyişinin düzenli ve sağlıklı biçimde sağlanması biçimindeki çalışma ve özel
teşebbüs kurma özgürlüğünün sınırlanmasına yönelik anayasal açıdan meşru bir amaca sahip olduğu anlaşılmaktadır.
38. Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan demokratik toplum
düzeninin gereklerinden olma, bir sınırlamanın demokratik bir toplumda zorunlu
bir toplumsal ihtiyacın karşılanması amacına yönelik olmasını ifade etmektedir.
Dava konusu kurallarla verinin geniş kitlelere aracısız olarak hızlı bir
şekilde aktarılabildiği internet ortamında, içeriğinden dolayı kişileri
aldatıcı, kamu düzenini bozucu, haksız rekabete yol açabilecek nitelikteki
ticari reklamların kolay ve süratli bir yöntemle yayından çıkarılmasının
sağlanması amaçlanmaktadır. Bu amacın zorunlu bir toplumsal ihtiyacı
karşılamaya yönelik olmadığı söylenemez. Bu itibarla kurallar demokratik toplum
düzeninin gereklerine aykırılık taşımamaktadır.
39. Ayrıca sınırlamanın ölçülü
olup olmadığının da değerlendirilmesi gerekir. Anayasa’nın anılan
maddesinde güvence altına alınan ölçülülük ilkesi elverişlilik, gereklilik ve orantılılık
olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. Elverişlilik öngörülen sınırlamanın
ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasını, gereklilik ulaşılmak
istenen amaç bakımından sınırlamanın zorunlu olmasını diğer bir ifadeyle aynı
amaca daha hafif bir sınırlama ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, orantılılık
ise hakka getirilen sınırlama ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir
dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir.
40. Kurallar, Kanun’un 61. maddesinde öngörülen yükümlüklere
aykırılık teşkil eden ticari reklamlardan kişilerin korunmasını kolay ve hızlı
bir yöntemle sağlayabilecek niteliktedir. Bu bağlamda kuralların sınırlama ile
ulaşılmak istenen amaca ulaşılması bakımından elverişli olmadığı söylenemez.
41. Öte yandan kamu makamlarının
temel hak ve özgürlüklere müdahale ederken sınırlamaya yönelik meşru amacı
gerçekleştirmeye sadece en elverişli değil ayrıca en uygun aracı seçme
yükümlülüğü bulunmaktadır (Bu yönde bkz. Hanife Ensaroğlu, B. No: 2014/14195,
20/9/2017, §77).
42. Erişimin engellenmesi, internet ortamında yayın yapan bir
siteye girişin çeşitli yöntemlerle önlenmesidir. Bu kapsamda erişimin
engellenmesi 5651 sayılı Kanun’un 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (o)
bendinde, alan adından erişimin engellenmesi, IP adresinden erişimin
engellenmesi, içeriğe (URL) erişimin engellenmesi ve benzeri yöntemler
kullanılarak erişimin engellenmesi olarak tanımlanmıştır. Bu tanımlardan
hareketle URL biçiminde uygulanacak erişim engelleme tedbirinin, hedeflenen
içeriğin yer aldığı yayının, kısmın ya da bölümün tamamını etkileyecek biçimde
uygulanabileceği görülmektedir.
43. Dava konusu kurallar ile
Kurula, 6502 sayılı Kanun’un 61. maddesinde düzenlenen yükümlülüklere
aykırılığın internet ortamında gerçekleşmesi durumunda ihlalin
gerçekleştiği yayın, kısım, bölüm ile ilgili olarak URL vb. şeklinde erişimin
engellenmesi kararı verebilme yetkisi tanınmaktadır. Bu şekilde tanımlanan erişim engelleme yetkisinin ticari reklam
bağlamındaki içeriğe sınırlı olarak erişim engelleme kararı verilebilmesinin
ötesinde bu içeriğin yer aldığı yayın, kısım ya da bölümün tamamına erişimin
engellenmesi biçimde uygulanabileceği anlaşılmaktadır. Bu çerçevede kurallarda
öngörülen sınırlama biçiminin, erişimi tümden engellenen yayın, kısım ya da
bölümün kullanıcıları bakımından, ifade özgürlüğü ile çalışma ve özel teşebbüs
kurma özgürlüğünün kullanımının tamamen ortadan kaldırılmasına yol açacak bir
nitelik taşıdığı açıktır. Kurallarda bu düzeyde bir sınırlamaya başvurulmadan
önce içeriğin yer aldığı internet sitesi işleticisine ilgili içerik hakkında
bilgilendirmede bulunulması, içerik sahibine bildirimde bulunulmasının
sağlanması ya da içeriğin kaldırılmasının ihtar edilmesi gibi internet
sitesinin tümüne yönelik erişim engeli getirilmeden uygulanabilecek herhangi
bir alternatif sınırlama yöntemi bulunmamaktadır.
44. Bu itibarla kurallarda, ifade özgürlüğü ile çalışma ve özel
teşebbüs kurma özgürlüğünün sınırlanması suretiyle ulaşılmak istenen amaca daha
hafif bir sınırlama ile ulaşılmasını mümkün kılabilecek, daha az zarara yol açabilecek alternatif yöntemlerin
düzenlememiş olması kurallarla öngörülen sınırlamanın ölçülülük anlamında
gereklilik ilkesini sağlamadığını ortaya koymaktadır.
45. Açıklanan nedenlerle kurallar, Anayasa’nın 13., 26. ve 48.
maddelerine aykırıdır. İptalleri gerekir.’’
Anayasa Mahkemesi’nin verdiği ihlal kararları karşısında; kanun
koyucunun Anayasa’nın 13, 26 ve 48’inci maddelerine -benzer sakatlıktan
muzdarip olması hasebiyle- aykırı olan iptali talep edilen ibareyi ve cümleleri
kanunlaştırması (anılan pilot karar ile iptal kararının gereklerini yerine
getirmemesi), Anayasa’nın 153’üncü maddesini ihlal ettiği gibi, hiçbir kimse ve
organın kaynağını Anayasa’dan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağını
öngören 6’ncı maddesine ve Anayasa’nın Başlangıç bölümünde yer alan kuvvetler
ayrılığı ilkesine de halel getirmektedir.
ix)Tüketicilerin korunması bakımından: Anayasa’nın
2’nci maddesinde Türkiye Cumhuriyeti, sosyal devlet olarak nitelendirilmiş;
5’inci maddesinde Devletin temel amaç ve görevleri arasında ‘‘kişilerin ve
toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve
hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak
surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın
maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya
çalışmak’’ sayılmış; 17’nci maddesinde herkesin maddi ve manevi varlığını
koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu hüküm altına alınmıştır. Anılan
Anayasal hükümlerin somut bir görünümü, tüketicilerin korunmasıdır. Anayasa
koyucu, gelişen endüstri ve teknolojiden büyük ölçüde etkilenen üretim –
tüketim zincirinde görece dezavantajlı konumda bulunan tüketicilerin korunması
bakımından özel bir madde (Anayasa Madde 172) ihdas etmiştir: ‘‘Devlet,
tüketicileri koruyucu ve aydınlatıcı tedbirler alır, tüketicilerin kendilerini
koruyucu girişimlerini teşvik eder.’’. Başka bir anlatımla ‘‘Anayasa’nın
172. maddesinde; devletin tüketicileri koruyucu ve aydınlatıcı tedbirleri
alacağı, tüketicilerin kendilerini koruyucu girişimleri teşvik edeceği ifade
edilerek tüketicilerin haklarının korunmasına ilişkin doğrudan ve özel bir düzenlemeye
yer verilmiştir.’’ (Anayasa Mahkemesi’nin 14.11.2019 tarihli ve 2019/99
E.; 2019/83 K. sayılı Kararı, § 5). ‘‘… Maddenin gerekçesinde de özetle
tüketicilerin korunmasının “tüketici toplumu” diye adlandırılan belli bir
gelişmişlik seviyesindeki ülkelerde ortaya çıkmış olmakla birlikte- bu ölçüde
gelişmemiş ülkelerde de toplumsal bir problem olduğunun sonradan görüldüğü ve
bu konuda getirilecek tedbirlerin tüketicileri koruyacağı, tüketicinin
korunmasının bir serbest piyasa ekonomisi tedbiri olduğu, her şeyden önce
tüketicilerde “tüketici bilinci” nin oluşturulması gerektiği, devletin
tüketicileri koruyucu başka tedbirler de alabileceği belirtilmiştir.’’ (Anayasa
Mahkemesi’nin 15.11.2017 tarihli ve 2016/162 E.; 2017/156 K. sayılı Kararı, §
8).
Ticari reklamlar da tüketicilerin davranışlarını (söz gelimi
satın alma isteğinin, ticari reklama konu mal ya da hizmete ihtiyacı olduğu
düşüncesinin, arz karşısında talebin oluşturulması) etkilediğinden;
Anayasa’nın 172’nci maddesinin konusudur. Bu nedenle ticari reklamlara yönelik
hukuki normların (söz gelimi 6502 sayılı Kanun, 03.04.2014 tarihli ve 29049
sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Reklam Kurulu Yönetmeliği, 10.01.2015 tarihli
ve 29232 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar
Yönetmeliği) başat ratio legis’i tüketicinin korunmasıdır.
Buna ilave olarak ‘‘Anayasa’nın 172.
maddesinde, “Devlet, tüketicileri koruyucu ve aydınlatıcı tedbirler alır,
tüketicilerin kendilerini koruyucu girişimlerini teşvik eder.” kuralı ile tüketicilerin
haklarının korunmasına ilişkin özel bir düzenleme yer almaktadır. Anayasa’nın
172. maddesinde öngörülen tüketicilerin korunmasına ilişkin olarak Devlete
verilen düzenleme yetkisinin içeriğinin ve sınırlarının belirlenmesinde,
Anayasa’nın bütünlüğü ilkesi uyarınca Anayasa’nın diğer hükümlerinin de
gözetilmesi gerektiği açıktır. …’’ (Anayasa
Mahkemesi’nin 12.04.2017 tarihli ve 2017/23 E.; 2017/93 K. sayılı Kararı, § 15). O halde kanun koyucu
tarafından tüketicilerin korunması ile haberleşme, düşünceyi
açıklama ve yayma, basın hürriyetleri (ve cezaların şahsiliği ilkesi ve hak
arama özgürlüğü, etkili başvuru hakkı, idarenin her türlü eylem ve işleminin
yargı denetimine tabi olması) arasında makul bir dengenin gözetilmesi
gerekmektedir. Başka bir anlatımla ratio legis’inin tüketicinin
korunması olan iptali talep edilen ibarenin ve cümlelerin yer aldığı madde
hükmü de; Anayasa’nın bütünlüğü ilkesi uyarınca iptali talep edilen ibarenin ve
cümlelerin konusunu teşkil ettiği diğer Anayasal hükümlerinin gereklerini de
karşılamalıdır. Aksi bir tutum (iptali talep edilen ibarenin ve cümlelerin
anılan hak ve hürriyetlerin gereklerini karşılamaması), tüketici haklarının da
korunamamasına neden olacaktır. Başka bir anlatımla ticari reklamların içeriğinin
hukuka aykırı biçimde çıkarılması ve erişimin hukuka aykırı biçimde
engellenmesi; tüketicilerin, bu ticari reklamlar aracılığıyla; ticari
reklamlara konu mal ve hizmetler hakkında bilgilenmesini engelleyecektir. Bu
nedenlerle iptali talep edilen ibare ve cümleler, Anayasa’nın 2, 5, 17 ve
172’inci maddelerine aykırıdır.
x)Para kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının
düzenlenmesi bakımından:
Anayasa Mahkemesi’ne göre: ‘‘Anayasa'nın 167.
maddesinin ilk fıkrasında; 'Devlet, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet
piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici
tedbirleri alır; piyasalarda fiilî veya anlaşma sonucu doğacak tekelleşme ve
kartelleşmeyi önler.' denilmektedir. Maddede yalnız, tekelleşme değil, tekel
oluşturmayan üretim ve hizmet kuruluşlarının 'fiyat anlaşmaları', 'coğrafi
bölge paylaşma' ve 'benzeri suretle' gerçekleştirilecek kartelleşme de
yasaklanmış; Devlet, bunu engelleyici önlemleri almakla yükümlü tutulmuştur.
Böylece rekabetin ortadan kaldırılması, tekellerin ve kartellerin fiyatları
oluşturması ve etkilemesi önlenmek istenmiştir. Devletin tekelleşmeyi ve
kartelleşmeyi önlemek görevi, temelde tüketiciyi koruma amacı gütmektedir. Bu
da ancak, tekelleşme ve kartelleşmelerin önlenerek özgür rekabet ortamının
sağlanması ile güvenceye alınabilir. Piyasa ekonomisinin etkinliği, serbest
rekabet koşullarının varlığına bağlıdır. Tekelleşmeye veya kartelleşmeye olanak
veren ortamlarda piyasa ekonomisi etkinliğini yitirir. Bu nedenle, yasal
düzenlemelerde, tekelleşme ve kartelleşmeyi önlemeye, dolayısıyla bireyleri ve
toplumu korumaya yönelik kuralların bulunması zorunludur. Bu husus, Anayasa'nın
5. maddesindeki Devlet'in 'kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu
sağlamak' görevleri ile de doğrudan ilgilidir’’ (Anayasa
Mahkemesi’nin 16.06.2011 tarihli ve 2009/9 E.; 2011/103 K. sayılı Kararı). Ticari
reklamlar marifetiyle tüketicilerin mal ve hizmet piyasalarına etkin - dürüst -
etik ilkelere uygun biçimde ulaşması, tüketicilerin korunması, firmaların
ticari uygulamalarını rekabet içinde gerçekleştirmesi, ekonomik faaliyetlerin
tüketicilerin ihtiyaçları doğrultusunda şekillenmesi, Anayasa’nın 5 ve 167’nci
maddelerinin bir gereğidir. Ancak ticari reklamlara ilişkin içeriğin
çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararının idare tarafından verilmesi
suretiyle ortaya çıkacak hukuki belirsizlik; tüketicilerin mal ve hizmet
piyasalarına ulaşamamasına, firmaların rekabet içinde faaliyet gösterememesine
neden olabilecek; piyasalardaki dengeyi bozabilecek niteliktedir. Bu
nedenle iptali talep edilen ibare ve cümleler, Anayasa’nın 5 ve 167’nci
maddelerine de aykırıdır.
xi)Uluslararası andlaşmaların iç hukuka
etkisi bakımından: Anayasa’nın 90’ıncı
maddesine göre temel hak ve özgürlüklere ilişkin usulüne göre yürürlüğe konmuş
uluslararası anlaşmalar, (kanunlara nazaran hakkı koruyucu, kullanımını
genişletici hükümler barındırması kaydıyla) normlar hiyerarşisinde kanunun
üstündedir. İptali talep edilen ibare ve cümleler, yukarıdaki alt başlıklarda
sıralanan gerekçelerle; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adil yargılanma
hakkına ilişkin 6’ncı, ifade özgürlüğüne ilişkin 10’uncu, etkili
başvuru hakkına ilişkin 13’üncü, ayrımcılık yasağına ilişkin 14’üncü
maddelerini ve Ek 1 No’lu Protokol’ün (sınırlama koşulu olarak
kanunilik ilkesini de içermek suretiyle) mülkiyet hakkını düzenleyen 1’inci
maddesini ihlal ettiğinden Anayasa’nın 90’ıncı maddesine de aykırıdır.
Tüm bu nedenlerle, 7511 sayılı Kanun’un 18’inci maddesiyle
07.11.2013 tarihli ve 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un
63’üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “durdurma cezası”
ibaresinden sonra gelmek üzere eklenen “ya da içeriğin çıkarılması ve/veya
erişimin engellenmesi kararı” ibaresi ile 19’uncu maddesiyle 6502 sayılı
Kanun’un 77’nci maddesinin on ikinci fıkrasının değiştirilen beşinci, altıncı,
yedinci, sekizinci ve dokuzuncu cümleleri, Anayasa’nın Başlangıç bölümüne, 2,
5, 6, 7, 10, 13, 17, 22, 26, 28, 35, 36, 38, 40, 48, 90, 123, 125, 153, 167 ve
172’nci maddelerine aykırıdır; anılan ibarenin ve cümlelerin iptali gerekir.
5)
23.05.2024 tarihli ve 7511 sayılı Türk Ticaret Kanunu ile Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 21’inci
maddesiyle 14.01.2015 tarihli ve 6585 sayılı Perakende Ticaretin Düzenlenmesi
Hakkında Kanun’un 18’inci maddesinin birinci fıkrasının değiştirilen (k) bendi
ile beşinci fıkrasına eklenen cümlenin Anayasa’ya aykırılığı
7511 sayılı Kanun’un 21’inci maddesiyle 6585 sayılı Perakende
Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun’un ‘‘Ceza
hükümleri’’ kenar başlıklı 18’inci maddesinin birinci fıkrasının
(k) bendi değiştirilmiş ve beşinci fıkrasına bir cümle eklenmiştir. Anılan
değişik (k) bendine göre ek 1’inci maddesinin birinci fıkrasına aykırı hareket
edenlere her bir aykırılık için yüz bin Türk lirasından bir milyon Türk
lirasına kadar; ikinci fıkrasına aykırı hareket edenlere ise her bir aykırılık
için bir milyon Türk lirasından on iki milyon Türk lirasına kadar idari para
cezası verilecektir. Anılan ek cümleye göre Ticaret Bakanlığı, ek 1’inci
maddenin ikinci fıkrasına bir takvim yılı içinde en az üç defa aykırı hareket
etmesi nedeniyle idari para cezası uygulanan üretici, tedarikçi ve perakende
işletmelerin iş yerlerini altı güne kadar kapatmaya yetkilidir. Ancak bahsi
geçen değiştirilen bent ve ek cümle, Anayasa’ya aykırıdır.
Öncelikle belirtmek gerekir ki ‘‘Fahiş fiyat artışı,
stokçuluk ve Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu’’ kenar başlıklı ek 1’inci
madde, 16.04.2020 tarihli ve 7244 sayılı Kanun’un 14’üncü maddesiyle 4054
sayılı Kanun’a eklenmiştir.
Anılan ek 1’inci maddenin birinci fıkrasına göre üretici,
tedarikçi ve perakende işletmeler tarafından bir mal veya hizmetin satış
fiyatında fahiş artış yapılamaz. Bu hüküm, fahiş fiyat artışı faaliyetine
işaret etmektedir. Anılan ek 1’inci maddenin ikinci fıkrasına göre üretici,
tedarikçi ve perakende işletmeler tarafından piyasada darlık yaratıcı, piyasa
dengesini ve serbest rekabeti bozucu faaliyetler ile tüketicinin mallara
ulaşmasını engelleyici faaliyetlerde bulunulamaz. Bu hüküm, stokçuluk
faaliyetine işaret etmektedir.
Anılan ek 1’inci maddenin üçüncü fıkrasının birinci cümlesi,
aşağıdaki şekildedir:
‘‘Üretici, tedarikçi ve perakende
işletmelerin fahiş fiyat artışı ve stokçuluk uygulamalarına yönelik (…) gerektiğinde
denetim ve incelemelerde bulunarak idari para cezası uygulamak ve her türlü
tedbiri almak amacıyla Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu oluşturulur.’’
Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu’na üretici, tedarikçi ve perakende işletmelerin fahiş fiyat
artışı ve stokçuluk uygulamalarına yönelik düzenlemeler yapmak yetkisi veren
ibare, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Anayasa’nın 2, 5, 7, 35, 48, 123 ve 167’nci
maddelerine aykırı olduğundan bahisle açtığı iptal davasının üzerine; Anayasa
Mahkemesi’nin 01.06.2023 tarihli ve 2020/56 E. ve 2023/108 K. sayılı Kararıyla
Anayasa’nın 13 ve 48’inci maddelerine aykırı olduğundan iptal edilmiştir. İptal
kararının ilgili bölümü, aşağıdaki şekildedir:
‘‘167. 6216 sayılı
Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 13. maddesi
yönünden de incelenmiştir.
168. Anayasa'nın "Çalışma ve
sözleşme hürriyeti" başlıklı 48. maddesinin birinci fıkrasında
"Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir. Özel
teşebbüsler kurmak serbesttir." denilmek suretiyle çalışma özgürlüğünün
bir parçası olan özel teşebbüs özgürlüğü herkes yönünden güvenceye
bağlanmıştır.
169. Özel teşebbüs özgürlüğü, her gerçek veya özel hukuk tüzel
kişisinin tercih ettiği alanda iktisadi-ticari faaliyette bulunmak üzere
teşebbüs kurabilmesini, dilediği mesleki faaliyete girebilmesini, faaliyeti ile
mesleğini devletin veya üçüncü kişilerin müdahalesi olmaksızın dilediği biçimde
yürütebilmesini ifade etmektedir (AYM, E.2015/34, K.2015/48, 13/5/2015).
170. Dava konusu kural; Kurula üretici, tedarikçi ve perakende
işletmelerin fahiş fiyat artışı ve stokçuluk uygulamalarına yönelik
düzenlemeler yapma yetkisi tanımak suretiyle
teşebbüs özgürlüğüne sınırlama getirmektedir. Anayasa’nın 13. maddesine
göre temel hak ve özgürlüklere sınırlama getiren
düzenlemelerin kanunla yapılması, Anayasa’da öngörülen sınırlama sebebine uygun
ve ölçülü olması gerekir.
171. Kuralla üretici, tedarikçi ve perakende işletmelerin fahiş
fiyat artışı ve stokçuluk uygulamalarına yönelik düzenlemeler yapma konusunda herhangi bir kanuni çerçeve
belirlenmeden, temel ilke ve esaslar düzenlenmeden bu konuların düzenlenmesinin
tamamıyla Kurula bırakılması öngörülmüştür. Bu itibarla kuralın temel hak ve
özgürlüklerin kanunla sınırlanması gereğiyle bağdaşmadığı sonucuna
ulaşılmıştır.
172. Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nın 13. ve 48. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.’’
Anayasa Mahkemesi’nin bahsi geçen iptal kararına rağmen;
28.05.2020 tarihli ve 31138 sayılı Resmi Gazete’de Ticaret Bakanlığı tarafından
Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu Yönetmeliği yayımlanmış ve bahsi geçen
Yönetmelikte fahiş fiyat ve stokçuluğa dair düzenlemeler yapılmıştır. Kanun
koyucu tarafından Anayasa Mahkemesi’nin bahsi geçen kararının gereklerini
yerine getirmek için anılan ek 1’inci maddede yeni bir düzenleme yapılması
lazım gelirken; ne yazık ki iptali talep edilen değişik bent ve ek cümle hükmü
kanunlaştırılmıştır.
i)Hukuk devleti ilkesi ile suç ve
cezaların kanuniliği ilkesi bakımından: Anayasa'nın 2’nci maddesinde yer alan hukuk devletinin
temel ilkelerinden biri "belirlilik"tir. Belirlilik ilkesi,
yalnızca yasal belirliliği değil, daha geniş anlamda hukuki belirliliği de
ifade etmektedir. Yasal düzenlemeye dayanarak erişilebilir, bilinebilir ve
öngörülebilir gibi niteliksel gereklilikleri karşılaması koşuluyla, mahkeme
içtihatları ve yürütmenin düzenleyici işlemleri ile de hukuki belirlilik
sağlanabilir. Asıl olan muhtemel muhataplarının mevcut şartlar altında belirli
bir işlemin ne tür sonuçlar doğurabileceğini öngörmelerini mümkün kılacak bir
normun varlığıdır. AİHM de, hukuk
devletinin ön koşullarından olan hukuki güvenlik ve hukuki belirlilik ilkeleri
uyarınca; hukuk normlarının erişilebilir, öngörülebilir ve hukukun üstünlüğü
ilkesine uygun olmaları gerektiğini ifade etmektedir (AİHM, Ürper ve
Diğerleri/Türkiye, 20 Ocak 2010, başvuru no: 14526/07, §28). Anayasa'nın
38’inci maddesinin ilk fıkrasında, "Kimse, kanunun suç saymadığı bir
fiilden dolayı cezalandırılamaz"; üçüncü fıkrasında da "Ceza
ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur."
denilerek "suç ve cezanın kanuniliği" ilkesi getirilmiştir.
Kişilerin yasak eylemleri önceden bilmeleri düşüncesine dayanan bu ilkeyle
temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması amaçlanmaktadır. Anayasa'nın
38’inci maddesinde idari ve adli cezalar arasında bir ayrım yapılmadığından
disiplin cezaları da bu maddede öngörülen ilkelere tâbidir (Anayasa
Mahkemesi’nin 14.01.2015 tarihli ve 2014/100 E.; 2015/6 K. sayılı Kararı).
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin
(AİHS) 7’nci maddesi de, suçta ve cezada kanunilik ilkesini güvencelemektedir (AİHM,
Kokkinakis/Yunanistan, 25 Mayıs 1993, başvuru no : 14307/88 § 52). Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Sözleşme’nin 7’nci maddesi uyarınca, kovuşturma
ve mahkumiyete yol açan eylemin icra edildiği tarihte, ilgili eylemi
cezalandırılabilir kılan kanuni bir düzenlemenin bulunmasının ve verilen
cezanın da ilgili düzenleme tarafından belirlenmiş sınırları aşmamasının
gerektiğini belirtmektedir (AİHM, Del Río Prada/İspanya, 21 Ekim 2013,
başvuru no: 42750/09, § 80). Suçların kanuniliği ilkesi, suçun kanun
tarafından açıklıkla tanımlanmasını gerektirir (AİHM, Cantoni/Fransa, 15
Kasım 1996, başvuru no: 17862/91, § 29). Sözleşme’nin 7’nci maddesindeki
“hukuk” sözcüğü, ulaşılabilirlik ve öngörülebilirlik niteliklerini içerir. Bu
itibarla; kişi, gerektiğinde mahkemelerce yapılan yorumların da yardımıyla,
ilgili düzenlemenin lafzından, hangi eylem ve ihmallerin cezai sorumluluğunu
doğuracağını ve söz konusu eylem ya da ihmal sebebiyle hangi cezaya
hükmedileceğini bilebilmelidir (AİHM, Kafkaris/Kıbrıs, 12 Şubat 2008,
başvuru no: 21906/04, § 140).
Suçların ve cezaların kanuniliği ilkesi,
idari nitelikteki suç ve cezalar bakımından da geçerlidir.
Ne var ki hukuk devleti ilkesinin somut
bir görünümü olan suç ve cezaların kanuniliği ilkesi karşısında; ek 1’inci
maddenin birinci fıkrasına konu fahiş fiyat artışı ve ikinci fıkrasına konu
stokçuluk faaliyetleri kanun düzeyinde tanımlanmadan; iptali talep edilen
değişik bent ve ek cümle ile kanunen belirsiz olan bu faaliyetlerin
gerçekleştirilmesi halinde idari para cezaları ve altı güne kadar kapatma
yaptırımı öngörülmüştür.
Başka bir anlatımla ek 1’inci maddesinin
birinci fıkrasına (fahiş fiyat artışı) aykırı hareket edenlere her bir
aykırılık için yüz bin Türk lirasından bir milyon Türk lirasına kadar; ikinci
fıkrasına (stokçuluk) aykırı hareket edenlere ise her bir aykırılık için bir
milyon Türk lirasından on iki milyon Türk lirasına kadar idari para cezası
verilecektir. Yine Bakanlık, ek 1’inci maddenin ikinci fıkrasına (stokçuluk)
bir takvim yılı içinde en az üç defa aykırı hareket etmesi nedeniyle idari para
cezası uygulanan üretici, tedarikçi ve perakende işletmelerin iş yerlerini altı
güne kadar kapatmaya yetkilidir. Ancak burada her ne kadar cezalar bakımından
kanunilik ilkesinin gereği karşılanarak kanun düzeyinde üst ve alt haddi belli
idari para cezası ile altı güne kadar kapatma yaptırımı öngörülse de; bu idari
para cezalarını vermeyi ve altı güne kadar kapatma yaptırımını uygulamayı
gerektirir fiillerin (Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda bahsi geçen iptal kararına
rağmen) kanun düzeyinde tanımlanmaması; suçların kanuniliği ilkesine halel
getirmektedir. Zira Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu, teşebbüs hürriyetine
müdahale niteliğinde olan fahiş fiyat artışı ve stokçuluk kurallarını hiçbir
kanuni, nesnel, açık, net, anlaşılabilir ölçüt olmaksızın belirleyecek;
akabinde Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu, keyfi biçimde ilgiliye iptali talep
edilen bende konu idari para cezalarını ve Bakanlık, keyfi biçimde ilgiliye
iptali talep edilen cümleye konu yaptırımı uygulayabilecektir.
İhtilaflı bent ve cümle; yarattığı
belirsizlik ve öngörülemezlikle, bu iki kavramı asgari ögeleri olarak içeren
hukuk devleti ile suçların (ve cezaların) kanuniliği ilkeleriyle keskin bir
tezat içerisinde bulunmaktadır. Bir başka deyişle, öngördüğü suç tipini yeterli
açıklıkta tanımlamayan ihtilaflı kurallar, maddi anlamda bir kanun
oluşturmamaktadır ve uygulamada keyfi sonuçlara yol açacaktır. Hasılı; iptali
talep edilen bent ve cümle, suçların (ve cezaların) kanuniliği ilkesinin aksine;
fahiş fiyat artışı ve stokçuluk faaliyetlerinin ne anlama geldiğini belirleme
yetkisini son tahlilde idarenin takdirine bıraktığından; Anayasa’nın 2 ve
38’inci maddelerine aykırıdır.
ii)Hukuk devleti ve idarenin kanuniliği
ilkeleri bakımından: Hukuk devleti, bütün işlem ve
eylemlerinin hukuk kurallarına uygunluğunu başlıca geçerlik koşulu sayan, her
alanda adaletli bir hukuk düzeni kurmayı amaçlayan ve bunu geliştirerek
sürdüren, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa’ya aykırı durum
ve tutumlardan kaçınan, insan haklarına saygı duyarak bu hak ve özgürlükleri
koruyup güçlendiren, Anayasa’ya ve hukuk kurallarına bağlılığa özen gösteren,
yargı denetimine açık olan, yasaların üstünde yasa koyucunun da uymak zorunda
olduğu temel hukuk ilkeleri ile Anayasa’nın bulunduğu bilinci olan devlettir (Anayasa
Mahkemesi’nin 02.06.2009 tarihli ve 2004/10 E.; 2009/68 K. sayılı Kararı). Hukuk devletinin önkoşullarından olan hukuki güvenlik ilkesi hukuk
normlarının öngörülebilir olmasını, hukuki belirlilik ilkesi de kanun
hükümlerinin şüpheye yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılabilir olmasını
ve ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem
içermesini ifade etmektedir (bkz. AYM 9.2.2017, 2016/143 E.– 2017/23 K. par. 13;
RG. 12.4.2017-30036) (Anayasa Mahkemesi’nin 04.05.2017 tarihli ve 2015/41 E.; 2017/98
K. sayılı Kararı). Başka bir deyişle, hukuk devleti ilkesi gereğince, idareye
işlem tesis ederken ve eylemde bulunurken veya görevlerini yerine getirirken
belirli ölçüde hareket serbestliği sağlayan takdir yetkisinin kullanımı mutlak,
sınırsız, keyfi biçimde gerçekleşemez; idarenin takdir yetkisinin sınırları,
keyfi işlem ve eylemleri önlemek amacıyla kanunla çizilmelidir.
Öte yandan Anayasa’nın 123’üncü maddesinde yer alan idarenin
kanuniliği ilkesinin iki boyutu bulunmaktadır. İlk boyutu, idarenin secundum
legem özelliğidir (kanuna dayanma ilkesidir). Bu ilkeye göre idarenin
düzenleme yetkisi kanundan kaynaklanır. İkinci boyutu, idarenin intra legem
özelliğidir (kanuna aykırı olmama ilkesidir). Bu ilkeye göre idarenin işlem ve
eylemleri kanunun çizdiği sınırlar içinde kalmalıdır.
Bu nedenle iptali talep edilen bentte ve cümlede yer alan ek
1‘inci maddenin birinci fıkrasına konu fahiş fiyat artışı faaliyeti ile ikinci
fıkrasına konu stokçuluk faaliyetinin; hukuk devletinin temel taşı olan maddi
anlamdaki kanunilik kıstasının gereklerini karşılaması ve kanuna dayanması ile
kanuna aykırı olmaması için; genel çerçevesinin keyfi uygulamaya yer vermeyecek
açıklıkta kanun düzeyinde çizilmesi gerekmektedir. Diğer bir deyişle kanun
koyucu, –anayasal ilkelerin aksine- (bir yüz bin Türk lirasından bir milyon
Türk lirasına kadar; bir milyon Türk lirasından on iki milyon Türk lirasına
kadar idari para cezası ile cezalandırılmasını gerektirir ve bir takvim yılı
içinde en az üç kez aykırı hareket edilmesi halinde altı güne kadar kapatma
yaptırımıyla cezalandırılmasını gerektirir) fiillerin tanımı hakkında tamamen
sessiz kalmış; nesnel ve kanuni ölçütlerle sınırlandırmaksızın bu konuyu,
tamamen idarenin (Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu’nun) uhdesine bırakmıştır. Ne
var ki ek 1‘inci maddenin birinci ve ikinci fıkrasının anılan faaliyetlerin
tanımlanması bakımından yeterli olmadığı; Anayasa Mahkemesi’nin bahsi geçen
iptal kararının yorumundan da anlaşılmaktadır.
Kanun koyucu, fahiş fiyat artışına ve stokçuluğa yönelik kanuni
tanım yapmamak suretiyle; idari para cezalarına ve kapatma yaptırımına konu
fiilleri, idarenin düzenleyici (ve dahi birel) işlemlerinin düzenleme alanının
konusu yapmış; -maddi anlamda- kanuni dayanaktan yoksun bırakmıştır. Kanun
düzeyinde belirlenmesi gereken idari suça konu fiillerin tespiti işlemini, idarenin
düzenleyici (ve dahi birel) işlemlerine tevdi eden ve
yukarıda tanımlandığı anlamda maddi anlamda kanunilik ilkesinin gereklerini
yerine getirmeyen ihtilaflı bent ve cümle, Anayasa’nın 2 ve 123’üncü
maddelerine aykırıdır.
Yine idarenin yapacağı düzenlemeleri, tek başına ve çok kısa vadede
değiştirebilmesi olasılığı da; ilgililerin (özel teşebbüslerin / üretici,
tedarikçi ve perakende işletmelerin) idari para cezasına ve altı güne kadar
kapatma yaptırımına muhatap kılınması bakımından hukuki öngörülebilirlik
ilkesini zedelemektedir. İdarenin uhdesine sınırları belirsiz, çok geniş bir düzenleme alanının
bırakılması, anılan 18’inci ve ek 1’inci maddelerin uygulanmasını sağlamaya
ilişkin anayasal işlevinin ötesine geçerek, şekli anlamda kanun aracılığıyla, idarenin
(düzenleyici ve dahi birel) işlemlerine, maddi anlamda kanun
koyma yetkisinin tanınması anlamına gelecektir.
Bu nedenlerle iptali talep edilen bent ve cümle, Anayasa’nın 2
ve123’üncü maddelerine aykırıdır.
iii)Yasama yetkisinin devredilmezliği
bakımından: Anayasa’nın 7’nci maddesinde temelini bulan yasama yetkisinin
devredilmezliği ilkesine göre yasama yetkisi yalnız Türkiye Büyük Millet
Meclisi’ne aittir. Bu nedenle idareye düzenleme yetkisi veren bir yasa
kuralının temel ilkeleri ortaya koyması ve çerçeveyi çizmesi gerekir. Diğer bir
deyişle idareye sınırsız ve belirsiz bir düzenleme yetkisi bırakılamaz. Nitekim
idarenin düzenleme yetkisi; sınırlı, tamamlayıcı ve bağımlı bir yetkidir. Yasa
ile yetkilendirme, Anayasa’nın öngördüğü biçimde yasa ile düzenleme anlamını
taşımamaktadır (Anayasa Mahkemesi’nin 02.05.2008 tarihli ve 2005/68 E.;
2008/102 K. sayılı Kararı). İptali talep edilen bent ve cümle hükmünde
olduğu gibi temel ilkeleri belirlenmeksizin ve çerçevesi çizilmeksizin; idareye
(Haksız Fiyat Değerlendirme Kuruluna) (Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu
tarafından bir yüz bin Türk lirasından bir milyon Türk lirasına kadar; bir
milyon Türk lirasından on iki milyon Türk lirasına kadar idari para cezası ile
cezalandırılmasını gerektirir ve Bakanlık tarafından bir takvim yılı içinde en
az üç kez aykırı hareket edilmesi halinde altı güne kadar kapatma yaptırımıyla cezalandırılmasını
gerektirir) fiilleri (fahiş fiyat artışı ve stokçuluk faaliyetlerini) tanımlama
yetkisi veren yasa hükmü, Anayasa’nın 7’nci maddesine aykırılık oluşturur.
iv)Ölçülülük ilkesi bağlamında suç ve
ceza arasında orantılılık ilkesi bakımından: Suç
ile ceza arasında ölçü olup olmadığının tespit edilebilmesinin ön şartı, hem
suçun hem de cezanın kanun düzeyinde açık bir şekilde tanımlanmış olmasıdır.
Başka bir anlatımla yalnız açık biçimde unsurları sayılmış bir suç ile açık bir
şekilde ortaya konulmuş ceza arasında oran olup olmadığı saptanacaktır. Net
biçimde unsurlarının sayılmadığı ve bu türden bir tanımlamanın olmadığı bir
durumda; suç ile ceza arasında denge olup olmadığı tayin edilemeyecek ve
dolaysıyla ölçülülük ilkesi, kanuni belirsizlik olduğundan (kanuni belirsizlik
sebebiyle) ihlal edilecektir.
Anılan değişik (k) bendine göre ek 1’inci maddesinin birinci
fıkrasına aykırı hareket edenlere her bir aykırılık için yüz bin Türk
lirasından bir milyon Türk lirasına kadar; ikinci fıkrasına aykırı hareket
edenlere ise her bir aykırılık için bir milyon Türk lirasından on iki milyon
Türk lirasına kadar idari para cezası verilecektir. Anılan ek cümleye göre
Ticaret Bakanlığı, ek 1’inci maddenin ikinci fıkrasına bir takvim yılı içinde
en az üç defa aykırı hareket etmesi nedeniyle idari para cezası uygulanan
üretici, tedarikçi ve perakende işletmelerin iş yerlerini altı güne kadar kapatmaya
yetkilidir. AİHM, Sözleşme’nin 6’ncı maddesi anlamında “cezai alanda ...
yöneltilen suçlama” terimini, üç ölçütle değerlendirmektedir: Fiilin iç
hukuktaki hukuki nitelemesi, fiilin mahiyeti ve müeyyidenin ağırlık derecesi (AİHM,
Engel et diğerleri-Hollanda, 8 Haziran 1976, başvuru no : 5100/71 ve diğerleri,
§ 82). Sözleşme’nin 6’ncı maddesi çerçevesindeki bu yaklaşım ve söz konusu
ölçütler, 7 numaralı Protokol’ün ne bis in idem ilkesine ilişkin 4’üncü maddesi
bakımından da geçerlidir. (AİHM, Prina-Romanya, kabul edilebilirlik, 8 Eylül
2020, başvuru no : 37697/13, § 48 vd.). Burada söz konusu fiiller, idari
para cezalarının tutarı, kapatma işleminin ağırlık derecesi ve işetme
üzerindeki sonuçlarıyla beraber dikkate alındığında, onların Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi anlamında “ceza” olarak değerlendirilmesi gereği ve ceza
hukukuyla ilişkili hak ve güvencelerin bu bağlamda işletilmesi gerekliliği
ortaya çıkar.
Başka bir anlatımla iptali talep edilen bende göre Haksız Fiyat
Değerlendirme Kurulu bakımından ek 1’inci maddesinin birinci fıkrasına aykırı
hareket edenlere her bir aykırılık için yüz bin Türk lirasından bir milyon Türk
lirasına kadar; ikinci fıkrasına aykırı hareket edenlere ise her bir aykırılık
için bir milyon Türk lirasından on iki milyon Türk lirasına kadar idari para
cezası verilecektir.
İptali talep edilen cümleye göre Bakanlık, ek 1’inci maddenin
ikinci fıkrasına bir takvim yılı içinde en az üç defa aykırı hareket etmesi nedeniyle
idari para cezası uygulanan üretici, tedarikçi ve perakende işletmelerin iş
yerlerini altı güne kadar kapatmaya yetkilidir. Lafzından anlaşılacağı üzere
kanun koyucu, stokçuluk kurallara aykırı davranması sebebiyle oluşacak cezalar
bakımından bir tekerrür hükmü öngörmüştür. Buna göre anılan kurallara aykırı
hareket eden ilgili, bu fiilini bir takvim yılı içinde en az üç kez
tekrarlarsa; iş yeri bir idari işlemle (en çok) altı gün kapatılacaktır.
Ancak iptali talep edilen bent ve cümlede fahiş fiyat artışı ve
stokçuluk faaliyetlerine yönelik tanımlama yapılmadığından; bahsi geçen idari
para cezaları ile kapatma yaptırımının suçlar bakımından orantılı olup olmadığı
tayin edilememektedir.
Şöyle ki söz konusu idari para cezalarının alt ve üst hadlerinin
oluşturduğu makas aralığı oldukça geniştir. Yine Anayasa Mahkemesi’nin
belirttiği üzere ‘‘İşyerinin kapatılması,
bir işletmenin faaliyetinin tümüyle durdurulmasıdır. İşyeri kavramı meslek ve
sanat kavramından daha geniştir. Belli bir mesleği ve sanatı olmayan kişilerin
de işyeri olabilir.’’ (05.06.1997 tarihli ve 1996/70 E.; 1997/53 K. sayılı
Kararı). Ancak suçların kanuniliği ilkesinin gereği yerine
getirilmediğinden; iş hayatının koşulları nazara alındığında; cezaların
orantılı olup olmadığı ölçülememektedir.
Başka bir anlatımla Anayasa’nın 2’nci maddesinde yer alan hukuk
devleti ilkesine dayanan ‘‘suç ve ceza arasında orantılılık’’ ilkesi,
cezada adalet, kefaret anlayışının ve zarar ilkesinin bir sonucudur. Bu ilke,
Türk Ceza Kanunu’nun 3’üncü maddesinde de hüküm altına alınmıştır. Öte yandan
bu ilke, Anayasa’nın 2’nci maddesinde hüküm altına alınan hukuk devleti ile
13’üncü maddesinde yer alan ölçülülük ilkelerinin somut bir görünümüdür.
Nitekim Anayasa Mahkemesi’ne göre de;
‘‘Kanun koyucu, düzenlemeler yaparken
hukuk devleti ilkesinin bir gereği olan ölçülülük ilkesiyle bağlıdır. Bu ilke
ise “elverişlilik”, “gereklilik” ve “orantılılık” olmak üzere üç alt ilkeden
oluşmaktadır. “Elverişlilik”, başvurulan önlemin ulaşılmak istenen amaç için
elverişli olmasını, “gereklilik” başvurulan önlemin ulaşılmak istenen amaç
bakımından gerekli olmasını, “orantılılık” ise başvurulan önlem ve ulaşılmak
istenen amaç arasında olması gereken ölçüyü ifade etmektedir. Bir kurala
uyulmaması nedeniyle kanun koyucu tarafından öngörülen yaptırım ile ulaşılmak
istenen amaç arasında da “ölçülülük ilkesi” gereğince makul bir dengenin
bulunması zorunludur. Ceza, toplumda korunmaya değer görülen hukuki değerlerin
ihlali durumunda Devletin gösterdiği tepki olarak karşımıza çıkmaktadır.
Dolayısıyla ceza hukukunun amacı, toplumsal yaşam bakımından önem arz eden
hukuksal değerleri korumaktır. Fakat Devlet, bu hukuksal değerleri korumak
üzere sahip olduğu cezalandırma yetkisini istediği biçim ve kapsamda kullanamaz.
Bu yetkisini kullanırken suç ve ceza arasındaki adil dengenin korunmasını da
dikkate almak zorundadır. Faile, işlediği suçun ağırlığı ile orantılı ceza
ve güvenlik tedbiri uygulanması, orantılılık ilkesi ile örtüşmektedir. Bu ilke,
cezaya ve güvenlik tedbirine hükmedilmesinde önemli bir sınırlayıcı unsurdur.
Bu noktada orantılılık ilkesi hem kanun koyucuyu hem de hâkimi bağlar.
(Anayasa Mahkemesi’nin 05.05.2016 tarihli ve 2016/16 E.: 2016/ 37 K. sayılı
Kararı)’’.
Ancak burada söz konusu bir türden ekonomik ceza olan
yaptırımların orantılı olup olmadığı tespit edilememektedir. Diğer bir
söyleyişle işletme için bir yandan hem fahiş fiyat artışı hem de stokçuluk
faaliyetleri yönünden makas aralığı geniş idari para cezaları öngörülmüş hem de
stokçuluğun tekerrürü halinde (en çok) altın gün kapatma yaptırımı uygulanmak
suretiyle maddi kazanç elde etme olanağı altın gün süre ile ilgili işletmenin
elinden alınmıştır. İptali talep edilen bent ve cümlede fahiş fiyat artışının
ve stokçuluğun tanımlanmayışı; bu idari para cezalarının ve kapatma
yaptırımının işletmenin finansal durumunu, ciddi ölçüde olumsuz etkileyip etkilemediğini
saptayabilmenin önüne geçmektedir. Bu belirsizlik nedeniyle; fahiş fiyat artışı
ve stokçuluk kurallarına aykırı hareket etme potansiyeli olan ilgilileri
caydırma amacınının büyük ölçüde aşılıp aşılmadığı; ilgilinin iflası sonucunu
doğurabilecek bir yaptırım öngörülüp öngörülmediği, amaç ve araç arasında
hassas denge gözetilip gözetilmediği, ilgili işletmenin ekonomik ilişkilerin
dışında kalıp kalmayacağı, faaliyetlerine devam edemez hale gelip gelmeyeceği
tespit edilememektedir. Yine bu idari para cezalarının ve mükerrerlik halinde
kapatma cezası yaptırımı uygulamanın, mevzuata aykırılığı giderebilecek
alternatif bir yöntem olup olmadığı; son çare ilkesi kapsamında değerlendirilip
değerlendirilmeyeceği anlaşılamamaktadır. Hülasa suçların (ve cezaların)
kanuniliği ilkesi, ihlal edildiğinden; dolaylı olarak suç ve cezaların
orantılığı ilkesi de ihlal edilmiştir.
Bu nedenlerle iptali talep edilen bent ve cümle, Anayasa’nın 2
ve 13’üncü maddelerine aykırıdır.
v) Eşitlik ilkesi, temel
hak ve özgürlüklerin sınırlandırılma ilkeleri ve güvence ölçütleri,
mülkiyet hakkı ve teşebbüs hürriyeti bakımından:
İptali talep edilen bendin ve cümlenin muhatapları özel teşebbüsler (bilhassa üretici,
tedarikçi ve perakendecilerin işletmeleri), bir ekonomik değer olması
itibarıyla mülkiyet hakkının konusudur. Yine bu özel teşebbüsler (bilhassa
üretici, tedarikçi ve perakendeciler), malikleri bulundukları işletmeler
aracılığıyla teşebbüs hürriyetlerine binaen ticari faaliyet göstermektedirler.
Ancak yasa koyucu, fahiş fiyat artışında bulunanlar bakımından her bir
aykırılık bakımından yüz bin Türk lirasından bir milyon Türk lirasına kadar
idari para cezası ve stokçuluk yapanlar bakımından her bir aykırılık için bir
milyon Türk lirasından on iki milyon Türk lirasına kadar idari para cezası ile
stokçuluk faaliyeti yapanlar için en az üç kez tekrarı halinde altın güne kadar
kapatma cezası öngörmek suretiyle, söz konusu özel teşebbüslerin mülkiyet
hakkına ve teşebbüs hürriyetine demokratik bir toplumda olmayacak biçimde
kanunilik ilkesinin aksine ve (kanunilik ilkesinin ihlal edilmesi dolayısıyla orantılı
olup olmadığının tespit edilememesi nedeniyle) ölçülülük ilkesine aykırı
şekilde müdahale etmiştir. (Zira yukarıda defaten açıklandığı üzere; kanun
düzeyinde cezalar, net biçimde ortaya konurken; kanun düzeyinde suçlar, açık
biçimde tanımlanmamış; suçlar, idari işlemlerin konusu yapılmıştır. Suçların
idari düzeyde tanımlanması, kanun düzeyinde tanımlanmaması nedeniyle; cezaların
orantılı olup olmadığı tespit edilememiştir.)
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, malvarlığı değeri olarak işletme
ruhsatları, mesleki unvan ve ayrıcalıklar ile müşteri çevresini mülkiyet hakkı
bağlamında değerlendirmektedir. Diğer bir söyleyişle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, işletme ruhsatlarını ve
lisanslarını, mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirmektedir:
‘‘36. İşletme faaliyeti bünyesindeki bir ruhsat malvarlığı
değerleri arasında olup bunun iptali edilmesi Protokol No. 1 Madde 1
tarafından güvence altına alınan haklara bir müdahale niteliğindedir
(Megadat.com SRL v. Moldova, §§ 62-63; Bimer S.A. v. Moldova, § 49; Rosenzweig
and Bonded Warehouses Ltd. v. Poland, § 49; Capital Bank AD v. Bulgaria, § 130;
Tre Traktörer Aktiebolag v. Sweden, § 53; Vékony v. Hungary, § 29; Fredin v.
Sweden (no. 1), § 40; Malik v. the United Kingdom, § 90).
37. İptali bir bankanın otomatik olarak tasfiye sürecine girmesine
yol açan bankacılık ruhsatı/lisansı da malvarlığı değerleri arasındadır
(Capital Bank AD v. Bulgaria, § 130).
38. Ayrıca, ülke çapında karasal televizyon yayın lisansı,
yayın frekansları tahsis edilmediğinde özünü yitirmektedir (Centro Europa 7
S.R.L. and di Stefano v. Italy [BD], § 177).
39. Benzer şekilde, başvurucunun su ürünleri işletmesinin rutin
bir unsuru olarak midye yavruları avlama izni malvarlığı kapsamında olup bunun geçici
süreyle yasaklanması söz konusu izne getirilmiş bir kayıtlama olarak
görülmektedir (O’Sullivan McCarthy Mussel Development Ltd v. Ireland, §
89).’’
Yine AİHM, ruhsatın yahut lisansın iptal edilmesini ve şirketin
faaliyetlerinin geçici olarak yasaklanmasını, mülkiyet hakkı bağlamında ele
almaktadır:
‘‘113. … – başvurucuların işletme ruhsatının, kamu
makamlarınca ilgili kararlarda herhangi bir kamu yararı gerekçesine
dayanılmaksızın iptal edilmesi; Vassallo v. Malta, § 43 – taşınmaza el
atılma tarihinden itibaren ilk el etma amaçlarına uygun olarak somut bir
kullanım olmaksızın yirmi sekiz yıl geçmesinin, kamu yararı koşulu bakımından
Protokol No. 1 Madde 1 çerçevesinde sorun doğurması; ve Megadat.com SRL v.
Moldova, § 79 – kamu makamlarının başvurucu şirketin ruhsatını/lisansını
iptal ederken herhangi bir sahih ve tutarlı politika izlediğinin Mahkemeyi
tatmin edecek ölçüde gösterilmemesi).’’
‘‘359. Nihayet yakın tarihli bir vakada, olgunlaşmamış midye
(midye yavrusu) avlayan bir şirket, İrlanda Hükümeti’nin Avrupa Birliği çevre
mevzuatına uymakla mali kayba sebep olduğundan yakınmıştır. Hükümet, Avrupa
Birliği Adalet Divanı’nın (“ABAD”) İrlanda’nın iki AB çevre direktifi
çerçevesindeki yükümlülüklerini yerine getirmede başarısız olduğuna karar
verdikten sonra, 2008’de, şirketin faaliyetlerini yürüttüğü limanda midye
yavrusu avlanmasını geçici olarak yasaklamıştır. Böylece, şirketin
elinde 2010 yılında satmak için hiç olgun midyesi kalmamış ve bir kar kaybı
meydana gelmiştir. Mahkeme, hem çevrenin korunmasının hem de muhatap
Devletin AB hukuku çerçevesindeki yükümlülüklerinin meşru amaç olduğunu
gözlemlemiştir. Bir tacir olarak şirket, Devletin AB kurallarına uyma
gereğinin işini etkileyebileceğinin farkında olmalıydı.’’
Bu doğrultuda bir özel teşebbüsün / işletmenin kendisi de
mülkiyet hakkının konusudur. Özel teşebbüsün / işletmenin faaliyette bulunması
ise teşebbüs hürriyetinin konusudur. Nitekim Anayasa Mahkemesi de
bir kararında:
‘‘Özel girişimlerin ulusal ekonominin gereklerine uygun
yürümesini sağlayacak önlemlerin alınması siyasi iktidarların tercihine
bırakılmıştır. İktidarlar uygun buldukları önlemleri, Anayasa'da yer
alan kurallara aykırı olmamak koşuluyla, kendi ekonomik politikaları
çerçevesinde belirlerler. Anayasa'nın 48. maddesi ile özel teşebbüsleri
ulusal ekonominin gereklerine ve sosyal amaçlara göre koruma ve geliştirme
görevi Devlete verilmiştir. Devletin bu madde uyarınca yerine getirmesi gereken
görevi, özel teşebbüsün gelişmesini sağlayacak doğrultuda ekonomik ve sosyal
politikalar uygulamak, özel teşebbüse güvenli çalışma ortamı sağlamaktır. Yasa
koyucu, devletin üstlendiği görevleri ve istenilen kamu hizmetlerini yerine
getirebilmesi için ulusal ekonomiyi zarar tarzındaki ödemelerden arındırma
yetkisini kullanmasını siyasal ve ekonomik bir zorunluluk olarak kabul
etmektedir. Devlet, bu amacı gerçekleştirme yönünde milli ekonominin
gereklerine ve sosyal amaçlara uygun olarak anayasal sınırlar içinde kimi
düzenlemeler getirebileceği gibi bunları değiştirmeye ve kaldırmaya da
yetkilidir.’’
şeklinde gerekçe kaleme almak suretiyle bu hususu vurgulamıştır
(Anayasa Mahkemesi’nin 20.11.2003 tarihli ve 2002/32 E.; 2003/100 K. sayılı
Kararı). Kanun koyucu da mal piyasalarında rekabetin tesis edilmesi
amacıyla özel teşebbüsler bakımından fahiş fiyat artışını ve stokçuluk
faaliyetini yasaklamış ve idari para cezası ile kapatma konulu yaptırım
öngörmüştür. Ancak bu yasağın / suç tipinin, açıklandığı üzere Anayasa’nın
diğer hükümlerini ihlal etmesi; kanun koyucunun ekonomik politikalara ilişkin
tercihini hukuka aykırı biçimde yapmasına neden olmaktadır.
Başka bir anlatımla Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’nin Ek 1 No’lu Protokolü’nün 1’inci maddesinde ve Anayasa’nın
35’inci maddesinde temelini bulan mülkiyet hakkı; sahibine mülkiyetine müdahale
edilmeksizin yararlanma, mülkiyetten yoksun bırakılmama, mülkiyetinin
kullanımının kontrol edilmemesi imkanı sağlar. Bununla birlikte mülkiyet hakkı;
bir kimsenin, başkasının hakkına zarar vermemek ve yasaların koyduğu
sınırlamalara da uymak koşulu ile bir şey üzerinde dilediği biçimde kullanma,
ürünlerinden yararlanma, tasarruf etme (başkasına devretme, biçimini
değiştirme, harcama ve tüketme, hatta yok etme) şeklinde tanımlamaktadır (Anayasa
Mahkemesi’nin 21.06.1989 tarihli ve 1988/ 34 E.; 1989/26 K. sayılı Kararı).
Bununla birlikte Anayasa’nın 48’inci maddesinde, özel teşebbüsler kurmanın
serbest olduğu ve Devletin özel teşebbüslerin milli ekonominin gereklerine ve
sosyal amaçlara uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını
sağlayacak tedbirleri alacağı kurala bağlanmıştır. Bu kapsamda kanun koyucu da
özel teşebbüslerin (bilhassa üretici, tedarikçi ve perakendecilerin
işletmelerinin) fahiş fiyat artışı ve stokçuluk yapmasını yasaklamış ve bu
yasağa aykırı hareket edilmesi halinde birtakım yaptırımlar öngörmüştür. Ancak
iptali talep edilen bent ve cümle hükmünde olduğu gibi fahiş fiyat artışı ve
stokçuluk yasağının kanun düzeyinden net bir biçimde tanımlanmaması ve buna
bağlı olarak söz konusu yaptırımların demokratik bir hukuk devletinde ölçülü
olup olmadığının tespit edilememesi, Anayasa’nın 48’inci maddesinde Devlete
yüklenen pozitif yükümlülüğün yerine getirilmesini engellemekte ve cezaların
muhatabı olan özel teşebbüslerin işletme üzerindeki mülkiyet hakkına binaen
kullandıkları teşebbüs hürriyetine idari işlemlerle Anayasa’nın 13’üncü
maddesinin hilafına müdahale edilmesi sonucunu doğurmaktadır.
Diğer bir söyleyişle mal ve hizmet piyasalarındaki aktörler,
maliki bulundukları bu işletmeleri çalıştırmak suretiyle; teşebbüs özgürlüğüne
binaen faaliyette bulunmaktadır. O halde bu işletmelere yüz bin Türk lirasından
bir milyon Türk lirasına kadar; bir milyon Türk lirasından on iki milyon Türk
lirasına kadar idari para cezası verilmesi ve bu işletmelerin altı güne kadar
kapatılması; bir yandan idari para cezaları nedeniyle teşebbüs hürriyetlerini
kullanmak için gerekli (finansal önem arz eden) mameleklerinin azalması, diğer yandan
söz konusu aktörlerin piyasa faaliyetlerinin geçici bir süre durdurulması
(nedeniyle şirketin kontrol edilememesi, mamelekin azalması-Zira, bu
işletmesini çalıştırıp bulunup mal varlığını arttırmaya yönelik meşru
beklentisi bulunmaktadır.-) anlamına geleceğinden; mülkiyet hakkına ve teşebbüs
özgürlüğüne müdahale oluşturacaktır. Bu müdahalenin hukuka uygun kılınması,
Anayasa’nın 13’üncü maddesinde yer alan temel hak ve özgürlüklerin
sınırlandırılmasının sınırlarının gereklerinin karşılanmasıyla mümkündür. Ancak
yukarıda defaatle açıklandığı üzere; bu yasakların kanun düzeyinde
tanımlanmaması ve dolayısıyla cezaların orantılı olup olmadığının tespit edilememesi;
söz konusu müdahaleyi, hukuka aykırı hale getirmektedir. Buna ilave olarak
elbette sınırlandırmanın amacı, kamu yararı (caydırıcılık) dır;
ancak suç tiplerinin tanımlanmaması ve bu nedenle yaptırımın ölçülülüğünün
tayin edilememesi, kamu yararı meşru amacının sınırlarını aşmakta, Anayasa’nın
13’üncü maddesindeki özel sınırlama sebebini de çiğnemektedir. Ezcümle
bu yaptırımların; amacı gerçekleştirmek için orantılı, daha az sınırlayıcı ve
ölçülü (bu külfete katlanmayı kaçınılmaz olarak gerektirecek) olup olmadığını
belirlemek için kanun düzeyinde verili bir suç tanımı bulunmamaktadır.
Buna ilave olarak yaptırımlara itiraz söz konusu olduğunda; bu
itirazın kısa sürede karara bağlanmasına yönelik bir usul güvencesi de
öngörülmemiştir. Halbuki söz gelimi ruhsat iptaline ilişkin idari işlemin
iptali için açılan davaların, yargılama süresinin makullüğü şartını
karşılamadığı AİHM kararlarına konu olmuştur:
‘‘Mete / Türkiye (Başvuru No. 39327/02, 25 Ekim 2005) 1997
yılında yerel idare, başvurucunun lokantasına ait alkollü içki ruhsatını
iptal etmiş ve başvurucunun lokantasını işletmesini yasaklamıştır.
Başvurucu, İdare Mahkemesi önünde yargı denetimi sürecini başlatmış ve
mahkemeden ruhsat iptali kararını kaldırmasını istemiştir. İdare Mahkemesi 1998
yılında başvurucunun talebini reddetmiştir. Başvurucu, Danıştaya temyiz
başvurusunda bulunmuş ve ruhsat iptalinin durdurulmasına yönelik ihtiyati
tedbir talep etmiştir. Danıştay 1998 yılında ihtiyati tedbir talebini
reddetmiş, 2001 yılında İdare Mahkemesinin kararını esastan onaylamış ve
başvurucunun taleplerini reddeden nihai kararını da 2002 yılında vermiştir.
AİHM söz konusu idari davaların dört yıl sekiz ay sürdüğünü
kaydetmiş ve bu uzun sürenin koşullarını yargılamaların uzunluğunun makul olup
olmadığına ilişkin değerlendirmede kullanılan dört kriter ışığında
incelemiştir. İdare Mahkemesinin 1998 yılında verdiği kararın tarihi ile
Danıştayın bu karara yönelik temyiz talebine dair 2001 yılında verdiği hüküm
arasında neredeyse iki yıl sekiz ay geçmiştir. Mahkeme, Danıştayın ilk kararı
ile nihai kararı arasında da yaklaşık bir yıl dört ay bulunduğunu kaydetmiştir.
Her iki duruma ilişkin olarak da Mahkeme, hükûmetin dilekçelerinde bu
gecikmeleri mazur gösteren tatmin edici bir açıklama sunulmamış olduğunu dile
getirmiştir. AİHM bu aşırı gecikmenin başvurucunun tutumuna değil, davalı
devletin temyiz sistemine atfedilebileceğini belirterek, 6(1). maddede korunan yargılama
süresinin makullüğü şartının ihlal edilmiş olduğunu tespit etmiştir.’’
Yine fahiş
fiyat artışı yasağına aykırı hareket edenlere her bir aykırılık için yüz bin
Türk lirasından bir milyon Türk lirasına kadar; stokçuluk yasağına aykırı
hareket edenlere ise her bir aykırılık için bir milyon Türk lirasından on iki
milyon Türk lirasına kadar idari para cezası verilmesine; stokçuluk yasağına
bir takvim yılı içinde en az üç kez aykırı davranması nedeniyle ilgili
işletmenin altı güne kadar kapatılması, teşebbüs
hürriyeti bağlamında eşitlik ilkesini ihlal etmektedir. Zira
Anayasa’nın 10’uncu maddesi uyarınca Devlet, Anayasa’nın 48’inci maddesinde yer
alan pozitif yükümlülüğü her bir özel teşebbüs bakımından (benzer koşullar
içinde olan, özdeş nitelikte bulunanlar için) eşit şekilde yerine getirmekle
mükelleftir. Bir özel teşebbüs bakımından eşitlik ilkesinin ihlal edilip
edilmediği hususunun tespiti ise, somut olayda benzer durumda olanlara ilişkin
bir muamele farklılığı yapmayı meşrulaştıracak ‘‘haklı neden’’in var
olup olmadığına göre yapılır.
Nitekim
Anayasa Mahkemesi’nin ifade ettiği üzere; “[Eşitlik ilkesi]
ile güdülen amaç, benzer koşullar içinde olan, özdeş nitelikte bulunan
durumların yasalarca aynı işleme uyruk tutulmasını sağlamaktır.” (Anayasa
Mahkemesi’nin 13.04.1976 tarihli ve 1976/3 E.; 1976/3 K. sayılı Kararı).
Yine AYM’ye göre; “Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin
yasalar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayırım yapılmasını
ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir” (Anayasa Mahkemesi’nin 07.02.2006
tarihli ve 2006/11 E.; 2006/17 K. sayılı Kararı). Eşitlik ilkesinin ihlal
edilip edilmediği hususunun tespitinde, somut olayda yapılan ayrımın haklı bir
nedene dayanıp dayanmadığı noktası dikkate alınır: “Anayasa'nın 10.
maddesinde öngörülen eşitlik, mutlak anlamda bir eşitlik olmayıp, ortada haklı
nedenlerin bulunması halinde, farklı uygulamalara imkan veren bir ilkedir”
(Anayasa Mahkemesi’nin 11.12.1986 tarihli ve 1985/11 E.; 1986/29 K. sayılı
Kararı).
Ancak açıklandığı üzere; kanun düzeyinde net bir fahiş fiyat
artışı ve stokçuluk tanımı yapılmaması; Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu
tarafından bazı işletmelere çok ağır idari para cezası verilmesine, bazılarına
hiç verilmemesine; Bakanlık tarafından bazı işletmelerin kapatılıp bazılarının kapatılmamasına
ilişkin haklı nedeni somutlaştırmaya elverişli değildir. Bu durumda mal ve
hizmet piyasalarındaki aktörler arasında yer alan ‘‘idari para cezasının veya
kapatma konulu yaptırımın muhatabı özel teşebbüs’’ için Devletin pozitif yükümlülüğünü
yerine getirememesine; Anayasa’nın 10’uncu maddesinde temelini bulan eşitlik
ilkesinin aksine aktörler arasında haklı nedene dayanmayan ayrım ve muamele
farklılığı yapmasına neden olacaktır. Kaldı ki bir özel teşebbüse yönelik idari
para cezası verilmesi yahut kapatma konulu yaptırımın uygulanması dahi; diğer
aktörler karşısında, onun değer kaybına uğraması için yeterlidir.
Bu nedenlerle iptali talep edilen bent ve cümle, Anayasa’nın 10,
13, 35 ve 48’inci maddelerine aykırıdır.
vi)Para kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının
düzenlenmesi bakımından: ‘‘Anayasa'nın 167.
maddesinin ilk fıkrasında; 'Devlet, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet
piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici
tedbirleri alır; piyasalarda fiilî veya anlaşma sonucu doğacak tekelleşme ve
kartelleşmeyi önler.' denilmektedir. Maddede yalnız, tekelleşme değil, tekel
oluşturmayan üretim ve hizmet kuruluşlarının 'fiyat anlaşmaları', 'coğrafi
bölge paylaşma' ve 'benzeri suretle' gerçekleştirilecek kartelleşme de
yasaklanmış; Devlet, bunu engelleyici önlemleri almakla yükümlü tutulmuştur.
Böylece rekabetin ortadan kaldırılması, tekellerin ve kartellerin fiyatları
oluşturması ve etkilemesi önlenmek istenmiştir. Devletin tekelleşmeyi ve
kartelleşmeyi önlemek görevi, temelde tüketiciyi koruma amacı gütmektedir. Bu
da ancak, tekelleşme ve kartelleşmelerin önlenerek özgür rekabet ortamının
sağlanması ile güvenceye alınabilir. Piyasa ekonomisinin etkinliği, serbest
rekabet koşullarının varlığına bağlıdır. Tekelleşmeye veya kartelleşmeye olanak
veren ortamlarda piyasa ekonomisi etkinliğini yitirir. Bu nedenle, yasal
düzenlemelerde, tekelleşme ve kartelleşmeyi önlemeye, dolayısıyla bireyleri ve
toplumu korumaya yönelik kuralların bulunması zorunludur. Bu husus, Anayasa'nın
5. maddesindeki Devlet'in 'kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu
sağlamak' görevleri ile de doğrudan ilgilidir’’(Anayasa Mahkemesi’nin
16.06.2011 tarihli ve 2009/9 E.; 2011/103 K. sayılı Kararı). Öte
yandan ‘‘Anayasa'nın 167. maddesinin ikinci fıkrasının
vermiş olduğu yetkiye dayanarak Yasama Organı, "dış ticaretin
düzenlenmesini yürütme organına bırakmıştır. O halde, Bakanlar Kurulu,
Anayasa'ya uygun olmak koşuluyla bu konunun çerçevesini, genel esaslarını,
temel yönlerini ve ayrıntılarını tümüyle düzenleme yetkisine sahiptir.’’(Anayasa
Mahkemesi’nin 11.01.1985 tarihli ve 1984/6 E.; 1985/1 K. sayılı Kararı).
Kanun koyucu da yukarıda açıklandığı üzere üretici,
tedarikçi ve perakende işletmeler tarafından bir mal veya hizmetin satış fiyatında
fahiş artış yapılamayacağını; piyasada darlık yaratıcı, piyasa
dengesini ve serbest rekabeti bozucu faaliyetler ile tüketicinin mallara
ulaşmasını engelleyici faaliyetlerde bulunulamayacağını kurallara bağlanmış ve
bu kuralların ticari hayatta bir karşılık bulması ve onları bağlayıcı hale
getirmek adına; bu kuralların ihlali halinde birtakım yaptırımlar öngörmüştür.
Ancak kanun koyucu cezaları net bir biçimde tanımlamasına rağmen (her
bir aykırılık için yüz bin Türk lirasından bir milyon Türk lirasına kadar; her
bir aykırılık için bir milyon Türk lirasından on iki milyon Türk lirasına kadar
idari para cezası ile bir takvim yılı içinde en az üç kez mükerrerlik halinde
iş yerlerini altı güne kadar kapatma); suç tiplerini (fahiş
fiyat artışı ve stokçuluk) kanun düzeyinde tanımlanmamış; idarenin keyfi
uygulamalara neden olabilecek takdir yetkisine bırakılmıştır. Kanunilik
ilkesinin karşılanmaması ise; suç ve ceza arasında ölçü olup olmadığının
tespitini imkansız hale getirmiştir. Bu durum, mal ve hizmet piyasalarında
faaliyet gösteren özel teşebbüslerin rekabet içinde yarışamamasına ve bundan
dolayı bilhassa üretim-tedarik ve perakende satış sektörlerinin mali açıdan güçlü,
istikrarlı ve şeffaf biçimde işleyememesine; özel teşebbüslerin mameleklerinin
ve teşebbüs hürriyetlerinin korunmasına elverişli ortam hazırlanamamasına;
(yüksek olup olmadığı tayin edilemeyen) idari para cezaları ile (ağır olup
olamadığı tayin edilemeyen) altı güne kadar kapatma cezası alması nedeniyle
mali açıdan zor duruma düşen işletmelerin piyasa dışına itilmesi suretiyle
belli bazı özel teşebbüslerin tekelleşmesine; bu sektörlerde çalışanların iş
bulma opsiyonunun daralmasına; mal üretimi, tedariki ve perakendesi özelinde
satış politikalarının milli tasarrufu ve üretimi artırıcı, yatırım ve istihdamı
geliştirici, verimli, dengeli biçimde planlanamamasına; Devletin denetiminde
malın üretimi, tedariki ve perakendesi sektöründe ve hizmet sektöründe serbest
piyasa koşullarının oluşmasının engellenmesine ve piyasanın tekelleşme yahut
kartelleşmeye açık hale gelmesine; nihai kullanıcının / tüketicinin ihtiyaç
duyduğu hizmetlere ve mallara uygun fiyat üzerinden erişememesine, ülke
ekonomisine katkıda bulunan işletmelerin etkin ve verimli biçimde faaliyette
bulunamamasına, yerli firmaların küresel ölçekte rekabet kabiliyetinin
azalmasına ve dolayısıyla kamu maliyesinin ekonomik bakımdan zarara uğramasına;
nihayetinde kişilerin ve toplumun refah düzeyinin düşmesine neden olacağından;
iptali talep edilen bent ve cümle, Anayasa’nın 5 ve 167’nci maddelerine de
aykırıdır.
Yine idari para cezasını yahut kapatma konulu idari yaptırımı
gerektirir fiilllerle (fahiş fiyat artışıyla yahut stokçulukla) hiç ilgisi
olmayan kimseler (söz gelimi orada istihdam edilen kimseler yahut aynı
işyerinde farklı bir sektörde faaliyet gösteren diğer bir işletme) de; bu idari
para cezalarından ve yaptırımlardan etkilenecek ve mağdur edilecektir.
vii)Uluslararası andlaşmaların iç hukuka
etkisi bakımından: Anayasa’nın 90’ıncı
maddesine göre temel hak ve özgürlüklere ilişkin usulüne göre yürürlüğe konmuş
uluslararası anlaşmalar, (kanunlara nazaran hakkı koruyucu, kullanımını
genişletici hükümler barındırması kaydıyla) normlar hiyerarşisinde kanunun
üstündedir. İptali talep edilen bent ve cümle, Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’nin suç ve cezaların kanuniliği ilkesine ilişkin
7’nci; mülkiyet hakkına ilişkin Ek 1 No’lu Protokolü’nün 1’inci
maddesini; ihlal ettiğinden Anayasa’nın 90’ıncı maddesine de aykırıdır.
Tüm bu nedenlerle 7511 sayılı Kanun’un 21’inci
maddesiyle 14.01.2015 tarihli ve 6585 sayılı Perakende Ticaretin Düzenlenmesi
Hakkında Kanun’un 18’inci maddesinin birinci fıkrasının değiştirilen (k) bendi
ile beşinci fıkrasına eklenen cümle, Anayasa’nın 2,
5, 7, 10, 13, 35, 38, 48, 90, 123 ve 167’nci maddelerine
aykırıdır; anılan bendin ve cümlenin iptali gerekir.
II.
YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ
23.05.2024 tarihli ve 7511 sayılı Türk Ticaret Kanunu ile Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile getirilen iptali
talep edilen düzenlemeler, birden fazla kanunda hukuka aykırı değişiklikler,
eklemeler, yeniden düzenleme yapmaktadır. Kamu yararına aykırı olan, telafisi
mümkün olmayacak sonuçlara yol açacak bu düzenlemelerin iptal davası sonuçlanana
kadar yürürlüğünün durdurulması gerekmektedir.
Nitekim anayasal düzenin hukuka aykırı kural ve düzenlemelerden
en kısa sürede arındırılması, hukuk devleti sayılmanın en önemli gerekleri
arasında sayılmaktadır. Anayasa’ya aykırılıkların sürdürülmesi, özenle
korunması gereken hukukun üstünlüğü ilkesini de zedeleyecektir. Hukukun
üstünlüğünün sağlanamadığı bir düzende, kişi hak ve özgürlükleri güvence
altında sayılamayacağından, bu ilkenin zedelenmesi hukuk devleti yönünden
giderilmesi olanaksız durum ve zararlara yol açacaktır.
Bu zarar ve durumların doğmasını önlemek amacıyla, Anayasa’ya
açıkça aykırı olan ve iptali istenen hükmün iptal davası sonuçlanıncaya kadar
yürürlüğünün de durdurulması istenerek Anayasa Mahkemesi’ne dava açılmıştır.
III.
SONUÇ VE İSTEM
23.05.2024 tarihli ve 7511 sayılı Türk Ticaret Kanunu ile Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un
1) 3’üncü maddesiyle 07.12.1994 tarihli ve 4054 sayılı Rekabetin
Korunması Hakkında Kanun’un 34’üncü maddesinin Anayasa Mahkemesince iptal
edilmesi üzerine yeniden düzenlenen üçüncü fıkrasında yer alan ‘‘Kurul
kararıyla yapılır’’ ibaresi, Anayasa’nın Başlangıç bölümüne, 2, 5, 6, 7,
10, 13, 49, 70, 90, 123, 128 ve 153’üncü maddelerine,
2) 4’üncü maddesiyle 4054 sayılı Kanun’un 43’üncü maddesinin
değiştirilen ikinci fıkrası, Anayasa’nın 5, 13, 36, 48, 90 ve 167’nci maddelerine,
3) 6’ncı maddesiyle 18.05.2004 tarihli ve 5174 sayılı Türkiye
Odalar ve Borsalar Birliği ile Odalar ve Borsalar Kanunu’nun 53’üncü maddesinin
değiştirilen altıncı fıkrasının üçüncü cümlesinde yer alan ‘‘Bakanlık
tarafından çıkarılacak yönetmelikle belirlenir’’ ibaresi, Anayasa’nın 2, 5,
7, 10, 13, 35, 48, 90, 123, 124 ve 167’nci maddelerine,
4) 18’inci maddesiyle 07.11.2013 tarihli ve 6502 sayılı
Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 63’üncü maddesinin birinci fıkrasında
yer alan “durdurma cezası” ibaresinden sonra gelmek üzere eklenen “ya
da içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararı” ibaresi ile
19’uncu maddesiyle 6502 sayılı Kanun’un 77’nci maddesinin on ikinci fıkrasının
değiştirilen beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci ve dokuzuncu cümleleri,
Anayasa’nın Başlangıç bölümüne, 2, 5, 6, 7, 10, 13, 17, 22, 26, 28, 35, 36, 38,
40, 48, 90, 123, 125, 153, 167 ve 172’nci maddelerine,
5) 21’inci maddesiyle 14.01.2015 tarihli ve 6585 sayılı Perakende
Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun’un 18’inci maddesinin birinci fıkrasının
değiştirilen (k) bendi ile beşinci fıkrasına eklenen cümle, Anayasa’nın 2, 5,
7, 10, 13, 35, 38, 48, 90, 123 ve 167’nci maddelerine
aykırı olduğundan iptaline ve uygulanması halinde giderilmesi
güç ya da olanaksız zarar ve durumlar olacağı için, iptal davası sonuçlanıncaya
kadar yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesine ilişkin istemimizi saygı
ile arz ederiz.”