"...
I. “GEREKÇE
1) 17.04.2024 tarihli
ve 7500 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu ile Seyahat Acentaları ve Seyahat
Acentaları Birliği Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 1’inci maddesiyle
07.06.2012 tarihli ve 6326 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu’nun değiştirilen
3’üncü maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinde yer alan ‘‘Devletin egemenlik
alametlerine ve organlarının saygınlığına karşı suçlar’’ ibaresinin Anayasa’ya
aykırılığı
7500
sayılı Kanun’un 1’inci maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un ‘‘Mesleğe kabul’’
kenar başlıklı 3’üncü maddesi değiştirilmiştir. Bu kapsamda turist rehberi olabilmek
için gerekli şartlar, değişik 3’üncü maddenin birinci fıkrasında sıralanmıştır.
Anılan fıkranın (e) bendinde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun ‘‘Belli hakları
kullanmaktan yoksun bırakılma’’ kenar başlıklı 53’üncü maddesinde belirtilen
süreler geçmiş olsa bile kasten işlenen bir suçtan dolayı bir yıl veya daha fazla
süreyle hapis cezasına ya da affa uğramış olsa bile sayılı suçlardan mahkum olan
kimselerin turist rehberi olamayacağı kurala bağlanmıştır. Söz konusu değişiklikten
önce, 6326 sayılı Kanun’un (28331 sayılı ve 22.06.2021 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandığı)
ilk halinde de belirli suç tiplerinden mahkum olan kimselerin turist rehberliği
hizmeti veremeyeceği düzenlenmekte idi. Ancak kanun koyucu, iptali talep edilen
ibareyle bu suç kataloğuna yeni bir tip eklemiştir: ‘‘Devletin egemenlik alametlerine
ve organlarının saygınlığına karşı suçlar’’.
Hukuk devleti ilkesi bağlamında çalışma hakkı bakımından:
Hukuk
devleti, bütün işlem ve eylemlerinin hukuk kurallarına uygunluğunu başlıca geçerlik
koşulu sayan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurmayı amaçlayan ve bunu geliştirerek
sürdüren, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa’ya aykırı durum ve
tutumlardan kaçınan, insan haklarına saygı duyarak bu hak ve özgürlükleri koruyup
güçlendiren, Anayasa’ya ve hukuk kurallarına bağlılığa özen gösteren, yargı denetimine
açık olan, yasaların üstünde yasa koyucunun da uymak zorunda olduğu temel hukuk
ilkeleri ile Anayasa’nın bulunduğu bilinci olan devlettir (Anayasa Mahkemesi’nin
02.06.2009 tarihli ve 2004/10 E.; 2009/68 K. sayılı Kararı). Anayasa’nın 49’uncu
maddesinde ise çalışma herkesin hakkı ve ödevi olarak nitelendirilmiştir. Diğer bir deyişle bir
hukuk devletinde çalışma hakkı, Devlete pozitif yükümlülük yüklemektedir. Devlet,
herkes için uygun bir çalışma ortamı hazırlamalıdır. Ancak iptali talep edilen ibare,
Devletin anılan yükümlülüğünü ifa etmesine engel olacaktır.
Öncelikle
belirtmek gerekir ki Devletin egemenlik alametlerine ve organlarının saygınlığına
karşı suçlar, Türk Ceza Kanunu’nun İkinci Kitabının ‘‘Millete ve Devlete Karşı
Suçlar ve Son Hükümler’’ başlıklı Dördüncü Kısmının Üçüncü Bölümünde yer almaktadır:
‘‘Cumhurbaşkanına hakaret
Madde 299- (1) Cumhurbaşkanına
hakaret eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) (Değişik: 29/6/2005 – 5377/35 md.) Suçun alenen işlenmesi
hâlinde, verilecek ceza altıda biri oranında artırılır.
(3) Bu suçtan dolayı kovuşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine
bağlıdır.
Devletin egemenlik alametlerini aşağılama
Madde 300- (1) Türk
Bayrağını yırtarak, yakarak veya sair surette ve alenen aşağılayan kişi, bir yıldan
üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu hüküm, Anayasada belirlenen beyaz
ay yıldızlı al bayrak özelliklerini taşıyan ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin egemenlik
alameti olarak kullanılan her türlü işaret hakkında uygulanır.
(2) İstiklal Marşını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar
hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Bu maddede tanımlanan suçların yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı
tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır.
Türk
Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama
Madde 301- (Değişik:
30/4/2008-5759/1 md.)
(1) Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet
Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve Devletin yargı organlarını alenen aşağılayan
kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Devletin askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi,
birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır.
(3) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.
(4) Bu suçtan dolayı soruşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine
bağlıdır.’’
Ancak Cumhurbaşkanına hakaret;
Devletin egemenlik alametlerini aşağılama; Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini,
Devletin kurum ve organlarını aşağılama suçları; uygulamada, Devletin egemenlik
alametlerine ve organlarının saygınlığını korumaya yönelik işlevinin ötesinde; halihazırda
iktidar partisinin siyasi baskı aracı haline gelmiş ve yargı makamlarının keyfi
davranışlarına konu olmuştur.
Bahsi
geçen kötü uygulama, çeşitli uluslararası belgelere ve uluslararası mahkemelerin
kararlarına da yansımıştır. Söz gelimi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 19.10.2021
tarihli ve 42048/19 Başvuru Numaralı Vedat Şorli / Türkiye Kararında, ‘‘Facebook
üzerinde paylaşılan hakaret içeren yayınlar nedeniyle Cumhurbaşkanına hakaret suçundan
uygulanan çeşitli cezai tedbirler’’ bakımından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin
ifade özgürlüğünü güvenceleyen 10’uncu maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
Mahkeme, TCK Madde 299’un konu olduğu uluslararası belgeleri de kararına hukuki
mesnet olarak göstermiştir:
‘‘II.
AVRUPA KONSEYİ METİNLERİ
A. Bakanlar Komitesinin Medyada Siyasi Tartışma Özgürlüğü Bildirisi
16. Bakanlar Komitesi tarafından
12 Şubat 2004 tarihinde kabul edilen, Medyada Siyasi Tartışma Özgürlüğü Bildirisi’nin
somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi,
(...)
Bazı ulusal hukuk sistemlerinin
halen siyasi şahsiyetlere ve kamu görevlilerine, haklarındaki bilgi ve görüşlerin
medya organlarında yayılmasına karşı hukuki ayrıcalıklar tanıdığının ve bu durumun
Sözleşmenin 10. maddesi ile teminat altına alınmış bulunan ifade ve bilgi edinme
özgürlüğü ile çeliştiğinin bilincinde olarak,
(...)
II. Devlet ve kamu kuruluşlarını
eleştirme özgürlüğü
Devlet, hükümet, genel olarak
yürütme, yasama veya yargının herhangi bir organı medya kuruluşlarında eleştiri
konusu yapılabilir. Güçlü konumlarına bağlı olarak bu kurumlar, ceza hukuku tarafından
itibar zedeleyici veya hakaret niteliği taşıyan beyanlara karşı kurum olarak koruma
altına alınmamalıdırlar. Söz konusu kurumların böyle bir korumadan yararlanabildikleri
hallerde ise bu koruma çok sınırlı bir şekilde ve her halükârda eleştiri özgürlüğünü
kısıtlamak amacıyla kullanılmasına mahal vermeden uygulanmalıdır. Bu kurumları temsil
eden kişiler, birey olarak zaten koruma altında bulunmaktadırlar.
(...)
VI. Siyasi şahsiyetler ile kamu
görevlilerinin itibarı
Siyasi şahsiyetler itibarlarının
ve haklarının korunması için diğer kimselerden daha geniş haklara sahip bulunmamalıdırlar.
Bundan hareketle iç hukukta, siyasi şahsiyetleri eleştiren medya kuruluşlarına karşı
daha ağır cezalar öngörülmemelidir. Bu ilke kamu görevlilerine de uygulanır. Bu ilkeye istisnalar,
sadece kamu görevlilerinin görevlerini iyi yapmalarını sağlamak bakımından zaruri
hallerde kabul edilebilir.
(...)
VIII. Medya kuruluşlarının ihlallerine
karşı başvuru yolları
Siyasi şahsiyetler ile kamu görevlileri,
medya kuruluşları tarafından hak ihlallerine karşı, sıradan vatandaşların sahip
oldukları hukuki başvuru yollarının aynılarına sahip olmalıdırlar. (...) Hak ihlalinin
veya itibar zedelemesinin vahameti ışığında ve özellikle medyada yayınlanan itibar
zedeleyici ifadelerin veya hakaretlerin, nefret içeren ifadeler örneğinde olduğu
gibi, başka temel özgürlükleri de önemli ölçüde ihlal ettiği ve cezanın kesin olarak
gerekli ve ihlalin vahameti ile orantılı olduğu haller dışında itibar zedelemesi
veya hakaret hapis cezasına yol açmamalıdır.”
B. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinin 1577 (2007) Sayılı Kararı
17. Avrupa Konseyi Parlamenter
Meclisinin “Hakaretin Suç Olmaktan Çıkarılmasına Doğru” başlıklı 1577 (2007) sayılı
Kararının somut olayla ilgili bölümleri, aşağıdaki gibidir:
“(...)
11. [Meclis], birçok üye ülkenin,
hakaret için hapis cezası öngördüğünü ve örneğin Azerbaycan ve Türkiye gibi bazı
ülkelerde, bunun halen uygulanmakta olduğunu büyük bir endişeyle tespit etmektedir.
(...)
13. Bu nedenle, Meclis, hakaret
için hapis cezalarının daha fazla gecikmeksizin kaldırılması gerektiği kanaatindedir.
Meclis, bilhassa ulusal mevzuatlarında halen bu fiiller için hapis cezası öngören
Devletlerin - bu cezaları uygulamamalarına rağmen-, her ne kadar geçersiz olsa da
herhangi bir mazeret öne sürmeye ve kamusal özgürlüklerin zedelenmesine yol açmaya
devam etmemeleri için söz konusu Devletleri, gecikmeksizin söz konusu yasaları yürürlükten
kaldırmaya teşvik etmektedir.
(...)
17. Sonuç olarak, Meclis, üye
Devletleri şu hususları yerine getirmeye davet etmektedir:
17. 1. Hakaret için hapis cezalarının
gecikmeksizin kaldırılmasına,
17. 2. Ceza kovuşturmalarına
usulsüz şekilde başvurulmamasının sağlanmasına (...) ;
17. 3. Kanunun keyfi olarak uygulanmasından
kaçınılmasını ve medeni hukukun, hakaretten etkilenen kişinin saygınlığının etkin
olarak korunmasını sağlamak amacıyla hakaret kavramının tanımının mevzuatlarında
açık olarak yapılmasına;
(...)
17. 6. Mahkeme içtihatlarına
uygun olarak, hakarete ilişkin mevzuatlarında, kamuya mâl olmuş kişilerin daha iyi
korunmasına yönelik bütün hükümlerin bertaraf edilmesine ve özellikle;
17. 6. 1. Türkiye’yi, Türk Ceza
Kanunu’nun 125. maddesinin 3. fıkrasını değiştirmeye davet etmektedir.
(...)”
C. 831/2015 Sayılı Venedik Komisyonu Görüşü
18. Venedik Komisyonu’nun (Avrupa
Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu) 106. Genel Kurul Toplantısı sırasında (Venedik
11-12 Mart 2016, CDL-AD (2016)002) kabul ettiği, Türk Ceza Kanunu’nun 216, 299,
301. ve 314. maddeleri hakkındaki 831/2015 sayılı Görüşün ilgili kısmı, aşağıdaki
gibidir:
“(...)
57. Avrupa’daki gelişmeler, Devletlerin
cezalar yelpazesini herhangi bir hapis cezasını hariç tutan cezalarla sınırlandırarak,
Devlet Başkanı’na hakareti suç olmaktan çıkarmalarını veya bu suçu Devlet başkanlarına
yönelik en ciddi sözlü saldırı biçimleriyle sınırlandırmalarını isteyen bir anlaşmaya
yönelmektedirler. Türk Ceza Kanunu’nun 299. maddesinin metni, en az bir yıldan dört
yıla kadar hapis cezasını öngörmesi nedeniyle, ortaya çıkan bu Avrupa anlaşmasıyla
uyumlu değildir; ayrıca söz konusu maddenin 2. fıkrasına göre, suçun alenen işlenmesi
durumunda, ceza azaltılabilse, para cezasına çevrilebilse veya hâkim tarafından
ertelenebilse bile, altıda bir oranında artırılmaktadır.
(...)
66. Venedik Komisyonu, Cumhurbaşkanı’na
hakaret nedeniyle, basında yer alan çok sayıda soruşturma, kovuşturma veya mahkûmiyeti
endişeyle dikkate almaktadır. Venedik Komisyonu, Avrupa Komisyonunun Türkiye hakkındaki
2015 tarihli raporunda, Cumhurbaşkanı’na hakaret iddiaları nedeniyle gazeteciler,
yazarlar, sosyal ağ kullanıcıları ve toplumun diğer üyeleri hakkında pek çok davanın
açıldığını ve bu davaların hapis cezalarıyla, ertelenmiş cezalarla ya da para cezalarıyla
sonuçlanabileceğini vurguladığını hatırlatmaktadır. Söz konusu rapora göre, bu yıldırma
ortamı, otosansürün artmasına neden olmaktadır. Ayrıca, basında yer alan son yazılara
göre, 6 Ocak 2016 tarihinde, Ulusal Emniyet Genel Müdürlüğü, bütün emniyet birimlerinden,
Devletin üst düzey temsilcilerine, özellikle de Cumhurbaşkanı’na hakaret eden herhangi
bir kişi hakkında derhal soruşturmaların başlatılmasını talep eden bir genelge yayımlamıştır.
(...)
70. Cumhurbaşkanı’na karşı haksız
yere saldırı olması durumunda, hukuk davalarına veya yalnızca en ciddi durumlarda
hakarete ilişkin Türk Ceza Kanunu’nun genel hükümlerine dayanan ceza davalarına
(Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi), 299. maddeyi ileri süren ceza yargılamalarına
nazaran öncelik verilmelidir. Bu türden durumlarda, söz konusu hukuk davaları kapsamında
hükmedilen tazminatların ya da hakarete ilişkin genel hükme dayanan cezai yaptırımların
orantılılığı, sınırlandırmaların Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasına uygunluğu
dikkate alındığında, son derece önemli olmaya devam etmektedir.
(...)
75. Sonuç olarak Komisyon, Avrupa
düzeyinde ortaya çıkan anlaşmayı ve uluslararası normları dikkate aldığında, Devletlerin,
Devlet başkanına hakareti suç olmaktan çıkarmaları ya da en azından cezalar yelpazesini
herhangi bir hapis cezasını hariç tutan cezalarla sınırlandırarak, bu suçu en ciddi
sözlü saldırı biçimleriyle sınırlandırmaları gerektiğini yeniden belirtmektedir.
Komisyon, aksine Türkiye’deki uygulamanın, Sözleşme’nin 10. maddesiyle korunan konuşma
durumları da dâhil olmak üzere, bu hükmün kullanımının arttığını ortaya koyduğunu
tespit etmektedir. Uygulanan cezalar, özellikle de hapis cezası aynı zamanda, açıkça
aşırı niteliktedir. Her ne kadar bu hükmün aşırı kullanımını sınırlandırmak için
Yargıtay ve Cumhuriyet Savcısı tarafından girişimlerde bulunulsa da, bu girişimler
yetersizdir. Bu koşullarda Komisyon, Sözleşme’nin 10. maddesinin diğer her türlü
ihlalini önlemek için tek çözümün, bu maddenin tamamen yürürlükten kaldırılmasından
ibaret olacağı kanaatine varmaktadır. Bu türden bir tedbir, özellikle tanınmış kişilere
ilişkin ifade özgürlüğüyle ilgili ilkeleri ve siyasi konuları dikkate alarak, bütün
vatandaşları koruyan hukuk ve ceza yargılamaları yoluyla, her türlü aşırı hakaret
şekline karşı Devlet başkanının korunmasına yine imkân verecektir. Orantılılık ilkesi
ve cezalar yelpazesini her türlü hapis cezasını hariç tutan cezalarla sınırlandırma
gerekliliği, bu yargılamalarda da uygulanmaktadır.”
D. İnsan Hakları Komiseri’nin Türkiye’de İfade Özgürlüğü ve Medya
Özgürlüğüne İlişkin Memorandumu
19. Avrupa Konseyi İnsan Hakları
Komiseri’nin 2016 yılında Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyaretlerin ardından, 17
Şubat 2017 tarihinde yayımlanan Türkiye’de İfade Özgürlüğü ve Medya Özgürlüğüne
İlişkin Memorandumun “hakarete” ilişkin kısmı, aşağıdaki gibidir:
“54. Bir yıldan dört yıla kadar
hapis cezasını öngören 299. maddeye ilişkin olarak, Komiser, Nisan ayındaki ziyaretinin
ardından, benzer hükümlerin uygulanmasının, Cumhurbaşkanı’na hakaretin yine ayrı
bir suç olarak değerlendirildiği Devletler de dâhil olmak üzere, Avrupa Konseyine
üye olan diğer 46 Devlette bir örneğinin bulunmadığını vurgulamıştır. Bu hükmün
kullanılmasının, Cumhurbaşkanı’na ve buna bağlı olarak, kendisinin desteklediği
herhangi bir politikaya yönelik her türlü eleştirinin bastırılmasına imkân veren
bir araç haline geldiği görülmektedir, ve [bu hüküm], herhangi bir fark gözetilmeksizin
ve bütün kişi kategorilerine, özellikle gazeteciler, karikatüristler, öğretim görevlileri,
ünlüler, üniversite öğrencileri ve çoğu reşit olmayan diğer öğrencilere karşı eşit
olmayan bir düzeyde kullanılmaktadır. İhtilaf konusu eylemler, birçok durumda, yeniden
yapılan paylaşımlar veya yeniden atılan tweetler de dâhil olmak üzere, sosyal ağlar
aracılığıyla paylaşılan açıklamaları kapsamaktadır. 18 kişi, 2016 yılının Haziran
ayında, bu suç nedeniyle cezaevinde bulunmaktaydı.
55. Komiser, bu hükmün kullanılmasının
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile son derece uyumsuz olduğu ve adli bir baskıya
benzediği konusunda ikna olmuştur, zira Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, yalnızca
görevleri ya da statüleri nedeniyle kendilerini her türlü eleştiriden koruyarak,
Devlet başkanlarına bir ayrıcalık ya da özel bir koruma verilmesi hususunun modern
siyasi uygulama ve anlayışlarla bağdaşamayacağı kanısına varmaktadır. Komiser, Sözleşme’nin
10. maddesine ilişkin bu açık ihlallerin tek çözümünün 299. maddenin yürürlükten
kaldırılması olduğu yönünde Venedik Komisyonunun görüşünü paylaşmaktadır. Komisere
göre, Cumhurbaşkanı’nın bu maddeye ilişkin davaları tek bir jest olarak geri çekebileceği
yönünde 15 Temmuz tarihli darbe girişiminin ardından yaptığı açıklama, bu hükmün
Türkiye’de yaratmaya devam ettiği son derece caydırıcı etki bakımından önemsizdir.
Dolayısıyla Komiser, Türk Anayasa Mahkemesinin 2016 yılının Aralık ayında, Türk
Ceza Kanunu’nun 299. maddesinin ifade özgürlüğü hakkının özüne zarar vermediğini
ileri sürerek, Anayasa’ya uygun olduğu kanısına vardığını üzüntüyle kaydetmektedir.
(...)
58. Her ne kadar 299. maddeye
ve genel olarak hakarete ilişkin hükümlere başvurulması, Türk yetkililerin ve yargı
gücünün siyasi görevde bulunanlara yönelik eleştiriye karşı artan hoşgörüsüzlüğün
bir belirtisi olsa da, yalnızca adli baskının neden olduğu belirgin caydırıcı etkinin
bir kısmı söz konusudur ve bu adli baskı, Türk toplumunun tüm kesimlerini etkilemekte,
kamusal tartışmayı bastırmakta, demokratik tartışmanın kapsamını azaltmakta ve böylelikle
ülkenin kutuplaşmasını artırmaktadır.”
Yine
Venedik Komisyonu,
Türk Ceza Kanunu’nun 216, 299, 301 ve 314’üncü maddeleri hakkındaki CDL-AD(2016)002, 831/2015
Görüş No’lu, 15.03.2016 tarihli görüşünde ilgililere Md. 299’dan ceza verilmesinde
bir azalma olmadığını; bu türden özel suç tipinin olmaması gerektiğini; bu türden
bir suçun yaptırımın hapis cezası olmaması gerektiğini; ifade özgürlüğünün ihlal
edildiğini; genel nitelikteki hakaret suçunun varlığının yeterli olduğunu; Md. 301
bakımından muğlak ibareler barındırdığını, daha net ve açık ifadelerle suç tipinin
düzenlenmesi gerektiğini; bu hükmün sadece şiddet ve nefrete teşvik eden ifadeler
yönünden uygulanması gerektiğini belirtmiştir.
Bununla
birlikte TCK Md. 300’ün ‘‘Türk Bayrağını yırtarak, yakarak veya sair surette
ve alenen aşağılayan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Bu hüküm, Anayasada belirlenen beyaz ay yıldızlı al bayrak özelliklerini taşıyan
ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin egemenlik alameti olarak kullanılan her türlü
işaret hakkında uygulanır.’’ şeklindeki birinci fıkrası, Anayasa Mahkemesi nezdinde
itiraz yoluna konu olmuş ve iptal talebi, reddedilmiştir (27.03.2014 tarihli
ve 2013/99 E.; 2014/61 K. sayılı Kararı). Ancak anılan kararda Üye Engin Yıldırım
tarafından kaleme alınan karşıoy gerekçesinde, bu fıkradaki bazı ifadelerin net
olmadığı değerlendirilmiştir:
‘‘Özgürlük insanlara
duymak istemedikleri şeyleri söyleyebilmektir.
George Orwell
Eğer nefret ettiklerimizin düşünce
özgürlüğüne inanmıyorsak, düşünce özgürlüğüne hiç inanmıyoruz demektir.
Noam Chomsky
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun
300. maddesinin (1) numaralı fıkrası, "Türk Bayrağını yırtarak, yakarak veya
sair surette ve alenen aşağılayan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile
cezalandırılır. Bu hüküm, Anayasada belirlenen beyaz ay yıldızlı al bayrak özelliklerini
taşıyan ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin egemenlik alameti olarak kullanılan her
türlü işaret hakkında uygulanır", hükmünü içermektedir.
Dava konusu kuralın, ".veya
sair surette alenen aşağılayan." ve ".her türlü işaret.", ibareleri
açısından Anayasa'ya aykırı olduğu düşüncesiyle bu karşı oy kaleme alınmıştır.
Anayasa'nın 26. maddesinde, "Herkes,
düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu
olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir", düzenlemesi yer almaktadır. Bu
hak mutlak olmayıp, maddenin ikinci fıkrasından belirtilen gerekçelerle sınırlandırılabilir.
Buna ek olarak temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması sistemini düzenleyen
Anayasa'nın 13. maddesine de uyulması gerekmektedir. Anayasa'nın 13. maddesinde
temel hak ve özgürlüklerin özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa'nın ilgili
maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabileceği,
bu sınırlamaların da demokratik toplum düzeni ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı
belirtilmiştir.
Anayasa'nın 26. maddesi ifadenin
"başka yollarla" belirtilmesinin mümkün olduğunu çok açık bir şekilde
kabul etmektedir. Dolayısıyla düşüncenin, şok ve rahatsız edici ve alışılmadık biçimlerde
topluma ve diğer kişilere alenen iletilebileceğinin anayasal açıdan mümkün olduğunu
rahatlıkla söyleyebiliriz. Kuralda yer alan yırtmak ve yakmak fiilleri de bu bağlamda
düşüncenin ifadesi ve aktarılmasının simgesel biçimleri olarak görülebilir. Bununla
birlikte, bayrak gibi bir simgenin yırtılması ve yakılması ile başka şekillerde
alenen aşağılanması, mesela asılı bir bayrağın yere indirilmesi veya atılması şeklinde
saygısızlık gösterilmesi arasında önemli bir fark vardır. Yırtmak ve yakmak bayrağın
fiziksel bütünlüğünün yok edilerek, temsil ettiği değerlerin ve bu değerlerle kendisini
özdeşleştirenlerin hiçleştirilmesi anlamına gelir. Buna karşılık bayrağın fiziksel
bütünlüğünü yok etmeden ona yönelik saygısızlıklar ve ağır eleştiriler düşünce ve
ifade özgürlüğü korumasından yararlanmalıdır. Davaya konu olan somut olayda, bir
piyade er hakkında, "bayrağı, böyle askerliği, böyle vatanı sinkaf edeyim."
gibi sözler söylediği iddiasıyla itiraz konusu kurala dayanılarak ceza davası açılmıştır.
Bu son derece ağır eleştirinin konusunun bayraktan ziyade zorunlu askerlik hizmeti
olduğunu söylemek mümkündür.
Bayrak bir bez üzerindeki bazı
renkler ve simgelerden ibaret fiziksel bir nesne olmanın çok ötesinde toplumu meydana
getiren bireylerin büyük bir kısmı bakımından duygusal anlamlar taşıyan, başka türlü
aktarılması ve ifadesi edilmesi hayli zor olan bir dizi düşünceyi ve duyguyu ifade
eden ve aktaran, saygı gösterilmesi gereken çok özel bir simgedir. Bununla birlikte
düşünce ve ifade özgürlüğü açısından bayrağı sevmek, yüceltmek, kutsamak, saygı
göstermek ile eleştirmek, saygısızlık etmek ve kayıtsız kalmak arasında herhangi
bir fark yoktur. Devlet ve toplumun büyük bir çoğunluğu bayrakla ilgili sevme, yüceltme,
kutsama ve saygı gösterme düşüncesini ve davranışını tercih edebilir ama bu aykırı
düşünenler ve davrananların ceza tehdidi altında bırakılmasını gerektirmemelidir.
Bayrakta dahil olmak üzere belli bir simge hakkında tek bir meşru anlam, yorum ve
düşüncenin olması gerektiği anlayışı demokratik toplum düzeninin en hayati gerekliliklerinden
olan düşünce özgürlüğü ile bağdaşmamaktadır. Böyle bir toplumda kişilerin bayrağa
farklı anlam yüklemeleri ve bunları çeşitli şekillerde ifade edebilmeleri gerekir.
Bayrak toplumun önemli bir kesimince özgürlüğün, bağımsızlığın, egemenliğin ve bu
değerleri korumak için en ulvi fedakarlığı yaparak canlarını verenlerin kanlarını
simgelerken, bazı bireyler ve gruplar için çok farklı simgeler ve anlamlar çağrıştırabilir.
Bu durum bayrağa karşı bir saygısızlık şeklinde ortaya çıkabilir. Böyle bir saygısızlık
26. maddedeki düşüncenin, "başka yollarla" ifade edilmesi kapsamında düşünülmelidir.
Düşünce ve ifade özgürlüğünün devletin ve toplumun çoğunluğunun düşüncelerini koruyup,
onlar için kabul edilemez ve şok edici bulunan düşünceleri ve bunların çeşitli biçimlerde
ifade edilişini korumaması önemli bir eksiklik olacaktır.
Egemen bağımsız bir devlet olmanın
ve milli birlik ve beraberliğin en önemli simgesi olan bayrak, bunların yanı sıra
toplumun kabul ettiği anayasal değerleri de simgeler. Düşünce ve ifade özgürlüğü
de bu anayasal değerlerin en önemlilerinden biridir. Bayrak, kendisini söz, yazı
veya başka yollarla eleştirenlerin düşünce özgürlüğünü koruyan anayasal değerleri
de simgelediğinden, bayrağa yönelik eleştirel ifadeler, saygısızlıklar ve eylemler
cezalandırıldığında aslında bayrağın temsil ettiği anayasal değerler de cezalandırılmış
olmaktadır.
Devletin ve toplumun önemli bir
kısmının uygun görmediği bir düşünceyi kişiler cezai yaptırım tehdidi olmadan kamuya
açık bir şekilde ifade edebilme ve iletebilme imkanına sahip olmalıdırlar. Mevcut
siyasal ve toplumsal düzenin en duyarlı olduğu hususlarda aykırı düşünceleri savunabilme,
tartışabilme ve iletebilme düşünce ve ifade özgürlüğünün mihenk taşını oluşturmaktadır.
Düşünce ve ifade özgürlüğünün bir işlevi de tartışmalara neden olmasıdır ve bunu
sağladığı zaman amacına hizmet etmiş kabul edilebilir. Düşüncelerin serbest piyasasında
farklı düşüncelerin birbirleriyle rekabet edebilmesi hangi düşüncenin hatalı olduğunu
anlamamıza yardımcı olacaktır. Cezalandırma tehdidi altında olmadan farklı düşüncelerin
taraftarları karşı tarafın ikna edilmesine dayanan bir rekabet içinde olmalıdırlar.
Düşünceler son derece sert, haksız, acımasız ve abartılı bir şekilde ifade edilebilir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi,
ifade özgürlüğünü demokratik bir toplumun temel değerlerinden biri olarak görmektedir.
Mahkeme'ye göre ifade özgürlüğünün esas anlamı şok edici veya rahatsızlık verici
ifadelerin korunmasıyla ortaya çıkmaktadır.[1] Amerikan Yüksek Mahkemesi
de ifade özgürlüğünün sembolik bir biçimi olarak değerlendirdiği bayrak yakılmasıyla
ilgili Texas v. Johnson davasında, "kararımız, bayrağın en iyi şekilde yansıttığı
özgürlük ve kucaklayıcılık ilkelerinin Johnson'unki gibi eleştirileri hoş görmenin
gücümüzün işareti ve kaynağı olduğuna dair inancın teyididir", demekten kaçınmamıştır.[2]
Yüksek Mahkeme istikrarlı bir şekilde önüne gelen bayrağa yönelik yakmayı da içeren
fiziksel saldırıları ve alenen aşağılamayı Birinci Değişiklik kapsamındaki ifade
özgürlüğünün sembolik biçimlerinden biri olarak değerlendirmiştir.[3]
Almanya Federal Anayasa Mahkemesi de fotoğraf kolajlaması yoluyla bir askeri yemin
töreni sırasında Alman bayrağının üzerine küçük abdestini yapan insanları kitap
kapağı olarak basan yayıncının cezalandırılmasının Alman Anayasası'nın 5. maddesinde
güvence altına alınan sanat özgürlüğünün ihlali olarak değerlendirmiştir.[4]
Devletin bayrağı korumadaki anayasal çıkarı ile bireyin sanatsal özgürlük anayasal
çıkarını karşılaştıran Mahkemeye göre bayrak temel haklar karşısında en yüksek anayasal
değere sahip değildir.[5] Bunlara karşılık İsrail Yüksek Mahkemesi bayrakla
ilgili saldırgan ve aşağılayıcı ifadelerin kullanılmasıyla ilgili bir davada bayrağın,
"tüm İsrail halkının kolektif haysiyetini temsil etmesi nedeniyle anayasal
koruma altında olduğunu" söyleyerek devletin toplum adına bayrağı korumadaki
anayasal çıkarını temel haklardan üstün görmüştür.[6]
Hiç kuşkusuz her toplumun bayrağa
atfettiği önem ve değer aynı değildir. Türk toplumunda bayrak büyük bir saygı görmekte
ve bayrağa yönelik saygısızlıklar ciddi bir tepkiyle karşılaşmaktadır. Milli birlik
ve beraberliği, kamu düzenini sağlamak ve korumak adına itiraz konusu kuralın, ilk
bakışta, anayasaya uygun olduğu düşünülebilir. Bununla beraber, kişinin ifade özgürlüğü
ile devletin kendisi ve toplum adına bayrağı koruma çıkarı arasında bir dengeleme
yapmak gerekmektedir. Bayrak nesnel bir gerçeklik olmanın ötesinde bir düşünceyi
temsil ettiğinden, simgelediğinden anlamı tartışmalı olabilir. Kişi kendisini devletin
bir yurttaşı olarak görebilir ama milletin bir parçası olarak nitelemeyebilir. Hoşgörü
sistemi olması gereken anayasal bir demokraside anayasanın tanıdığı düşünce ve ifade
özgürlüğünü kullanmak isteyen kişinin düşüncelerini ve bunu aktarma biçimlerini
beğenmeyen toplumsal çoğunluğun hoşgörüsüzlüğüne kurban edilmesi, bu kişinin nesneleştirilerek,
araçsallaştırılarak haysiyetinin çiğnenmesi anlamına gelmektedir. Üstelik bayrağa
saygısızlığın neden olduğu toplumsal zarar ile düşünce özgürlüğü yoluyla bu fiili
işleyen kişinin karşılaşacağı zarar aynı değildir. Kişi özgürlüğünden, işinden mahrum
olabilecek, bu şekilde haysiyeti zedelenecektir. Kişinin manevi ve entelektüel gelişimiyle
kendi dünya görüşünü hiçbir endişeye mahal olmadan serbestçe ifade edebilmesi arasındaki
ilişkiyi de göz önüne aldığımızda düşünce özgürlüğünün kişi bakımından önemi daha
da artmaktadır
İtiraz konusu kuralın içerik ve
kapsam olarak çok geniş ve soyut olması hukuk güvenliği ve belirlilik ilkelerine
aykırı olacak şekilde kişiler açısından belirsizlik ve öngörülmezlik taşımaktadır.
Suçta ve cezada kanunilik ilkesi gereğince kişilerin hangi fiillerinin suç teşkil
ettiğinin kanunda en ufak bir şüpheye yer vermeyecek şekilde açık, kesin ve sınırlarının
belli olması gerekmektedir. Kuralın öngördüğü suç, bayrağı sair surette ve alenen
aşağılama sayılabilecek her türlü fiil ve davranışla işlenebilir. Mesela, hezimetle
sonuçlanan bir milli maç sonrasında futbolcuların formalarını aşağılayan, beyaz
ay yıldızlı al bayrak rengi taşıyan atkıları yere atan bir futbol seyircisi itiraz
konusu kural kapsamında soruşturma ile karşı karşıya kalabilir. Suçun manevi unsurunun
oluşmadığı görülürse herhangi bir cezai yaptırımla karşılaşmaması büyük bir olasılıktır
ama bunun bir garantisi yoktur. Kişi, bayrak ve egemenlik alameti taşıyan her türlü
işaretle karşı karşıya geldiği her durumda kural kapsamında potansiyel olarak bir
soruşturmayla yüz yüze gelebilir.
Yukarıda belirtilen gerekçelerle
dava konusu kuralın ".veya sair surette alenen aşağılayan." ve ".her
türlü işaret.", ibareleri yönünden Anayasa'nın 2. ve 26. maddelerine aykırı
olduğu sonucuna varılmıştır.’’
Tüm
bu açıklamalar ışığında belirtmek gerekir ki elbette ‘‘Devletin Egemenlik Alametleri
ve Organlarının Saygınlığı’’, hukuken korunmaya değer menfaatlerdir ve bu menfaatlerde,
tüm kamunun çıkarı bulunmaktadır. Söz konusu menfaatin korunması, ceza yaptırımlarıyla
da temin edilebilir. Ancak anılan menfaatlerin korunması için düzenlenen suç tipi
ve buna bağlanan ceza yaptırımı ile temel hak ve hürriyetlerin kullanılması arasında
adil bir denge gözetilerek; hukuk sisteminde ilgili ceza normu, hüküm altına alınmalıdır.
Ne var ki gerek uluslararası mahkemelerin kararlarında ve uluslararası belgelerde
gerek Anayasa Mahkemesi’nin kararlarında iptali talep edilen ibareye konu kategorinin,
suç ve cezaların kanuniliği ilkesinin aksine muğlak ibarelerle kaleme alındığı;
ifade özgürlüğünün kullanımını daraltıcı bir yoruma elverişli biçimde düzenlendiği
belirtilmektedir. Bu sav, hukuki bir iddiadan ibaret değildir. İktidar partisinin,
iktidar olduğu süre boyunca gerçekleşen kötü uygulamalar göstermiştir ki; TCK Md.
299, 300 ve 301’inci maddeler, barındırdığı kamu yararının (ratio legis)
aksine araçsallaşmış; bir hukuk normu olmak yerine iktidarın cebri yönünün somutlaştığı
bir sopa haline gelmiştir. Bir hukuk devletinde eşine rastlanılmayacak bu uygulama,
ülkemizde sıradanlaşmıştır.
Somut
gerçeklikte görünüm böyle iken, ifade özgürlüğünü kullanan bir kimsenin hukuka aykırı
biçimde TCK Md. 299, 300, 301’den ceza alması bu denli mümkün iken; turist rehberliği
mesleğine kabul şartları arasında ‘‘Devletin egemenlik alametlerine ve organlarının
saygınlığına karşı suçlardan mahkum olmamanın’’ sayılması, mesleğe kabul edilmek
isteyen kişilerin çalışma hakkına demokratik hukuk devletinde olmayacak biçimde
müdahale oluşturacak ve onun özüne dokunacaktır. Halbuki çalışma hakkına yönelik
kanuni düzenleme, hukuk devleti ilkesinin gereklerini karşılamalıdır. Hukuk devleti
ilkesini ihlal eden söz konusu kötü uygulamaya, turist rehberliği mesleğini icra
etmek için aranan koşullar arasında yer verilmesinin; çalışma hakkıyla bağdaşır
bir yönü bulunmamaktadır. Devlet, iptali talep edilen ibareyle bir hukuk devletinde
çalışma hakkının kullanılmasına elverişli ortamı hazırlayamamıştır.
Tüm
bu nedenlerle, 7500 sayılı Kanun’un 1’inci maddesiyle 07.06.2012 tarihli ve 6326
sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu’nun değiştirilen 3’üncü maddesinin birinci
fıkrasının (e) bendinde yer alan ‘‘Devletin egemenlik alametlerine ve organlarının
saygınlığına karşı suçlar’’ ibaresi, Anayasa’nın 2 ve 49’uncu maddelerine aykırıdır;
anılan ibarenin iptali gerekir.
2)
17.04.2024
tarihli ve 7500 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu ile Seyahat Acentaları ve
Seyahat Acentaları Birliği Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 1’inci maddesiyle 07.06.2012
tarihli ve 6326 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu’nun değiştirilen 3’üncü maddesinin
ikinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan ‘‘Türkçe
turist rehberi olmaya hak kazanır’’ ibaresi ile 2’nci maddesiyle 6326
sayılı Kanun’un 4’üncü maddesinin beşinci fıkrasının değiştirilen birinci cümlesinde
yer alan ‘‘turist rehberinin Türkçe turist rehberi
olması’’ ibaresinin Anayasa’ya aykırılığı
7500
sayılı Kanun’un 1’inci maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un ‘‘Mesleğe kabul’’
kenar başlıklı 3’üncü maddesi değiştirilmiştir. Bu kapsamda turist rehberi olabilmek
için gerekli şartlar değişik 3’üncü maddenin birinci fıkrasında sıralanmıştır:
‘‘a) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak.
b) Başvuru tarihi itibarıyla onsekiz yaşını doldurmuş olmak.
c) Üniversitelerin turist
rehberliği bölümlerinin ön lisans, lisans veya yüksek lisans programlarından mezun
olmak veya üniversitelerin turist rehberliği bölümü dışındaki diğer bölümlerinden
en az lisans düzeyinde mezun olduktan sonra turizm sektörünün ihtiyaçları da dikkate
alınarak belirlenen dillerde, gerektiği hâllerde belirlenen bölgelerde, yönetmelikle
kurs ve sınavlara ilişkin belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde Bakanlığın talebiyle
Bakanlığın gözetim ve denetimi altında birlikler veya konusunda uzmanlaşmış kamu
kurum ve kuruluşları tarafından düzenlenen ülkesel veya bölgesel turist rehberliği
eğitim programını başarıyla tamamlamak.
ç) Bakanlık tarafından belirlenen
yabancı dillerden birinde, mesleğe kabul sınavına başvuru tarihinden önceki son
beş yıl içinde Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi Başkanlığı (ÖSYM) tarafından
yapılan Yabancı Dil Bilgisi Seviye Tespit Sınavından (YDS) en az 75 puan almış olmak
veya ÖSYM tarafından YDS’ye eşdeğerliliği kabul edilen uluslararası yabancı dil sınavlarında
bu puana denk yabancı dil yeterlilik belgesine sahip olmak; Bakanlığın sınav yapılmasını
istediği yıl içerisinde ÖSYM tarafından sınav takvimine alınmayan dillerde ise Bakanlığın
talebiyle Bakanlığın gözetim ve denetimi altında birlikler veya konusunda uzmanlaşmış
kamu kurum ve kuruluşlarınca yapılan yabancı dil sınavında başarılı olmak.
d) Maliyetlerin katılımcılardan karşılanması
kaydıyla, Bakanlığın talebiyle Bakanlığın gözetim ve denetimi altında birlikler
veya konusunda uzmanlaşmış kamu kurum ve kuruluşlarınca düzenlenen uygulama gezisini
tamamlamak ve gezi sonunda yapılan sınavda başarılı olmak.
e) 26/9/2004 tarihli
ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 53 üncü maddesinde belirtilen süreler geçmiş
olsa bile kasten işlenen bir suçtan dolayı bir yıl veya daha fazla süreyle hapis
cezasına ya da affa uğramış olsa bile Devletin egemenlik alametlerine ve organlarının
saygınlığına karşı suçlar, Devletin güvenliğine karşı suçlar, Anayasal düzene ve
bu düzenin işleyişine karşı suçlar, milli savunmaya karşı suçlar, Devlet sırlarına
karşı suçlar ve casusluk, zimmet, irtikap, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik,
güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat
karıştırma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama veya kaçakçılık suçlarından;
bu Kanuna veya 21/7/1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma
Kanununa muhalefetten mahkûm olmamak.
f) Daha önce meslekten çıkarılmamış olmak’’
Söz
konusu değişik 3’üncü maddenin ikinci fıkrasının birinci cümlesine göre birinci
fıkrada belirtilen mesleğe kabul koşullarının tümünü yerine getirenler, Bakanlığın
talebiyle konusunda uzmanlaşmış kamu kurum ve kuruluşları tarafından yapılan mesleğe
kabul sınavında başarılı olmaları hâlinde başarılı oldukları yabancı dilde turist
rehberi olmaya hak kazanacaktır. Söz konusu değişik 3’üncü maddenin ikinci fıkrasının
ikinci cümlesine göre
birinci
fıkranın (ç) bendinde belirtilen mesleğe kabul koşulunu yerine getiremeyenler, diğer
mesleğe kabul koşullarını yerine getirmeleri ve Bakanlığın talebiyle konusunda uzmanlaşmış
kamu kurum ve kuruluşları tarafından yapılan mesleğe kabul sınavında başarılı olmaları
hâlinde, katıldıkları uygulama gezisine bağlı olarak bölgesel veya ülkesel Türkçe
turist rehberi olmaya hak kazanacaktır. Ancak Türkçe turist rehberi olabilmeye imkan
veren ve iptali talep edilen ibare, Anayasa’ya aykırıdır.
7500
sayılı Kanun’un 2’nci maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un ‘‘Mesleğin icrası, odaya
üyelik ve meslek sicilleri’’ kenar başlıklı 4’üncü maddesinin beşinci fıkrasının
birinci cümlesi değiştirilmiştir. Değişik birinci cümleye göre meslek, sadece çalışma
kartında belirtilen yabancı dillerde, turist rehberinin Türkçe turist rehberi olması
ya da tura katılanların Türkçe bilmeleri ve talep etmeleri hâlinde ise Türkçe olarak
hukuka ve meslek etik ilkelerine uygun olarak icra edilecektir. Ancak Türkçe turist
rehberi olarak mesleğin icra edilmesine yönelik usulü düzenleyen ve iptali talep
edilen ibare, Anayasa’ya aykırıdır.
7500
sayılı Kanun’un 1’inci maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un değiştirilen 3’üncü maddesinin
ikinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan iptali talep edilen ibare, turist rehberliği
mesleğinin Türkçe olarak icra edilebilmesine ilişkin temel yasal düzenlemeyi oluşturmakta;
2’nci maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un 4’üncü maddesinin beşinci fıkrasının değiştirilen
birinci cümlesinde yer alan iptali talep edilen ibare ise Türkçe turist rehberliğinin
nasıl icra edilebileceğine ilişkin ayrıntıyı düzenlemektedir. İptali talep edilen
ibareler arasında, bu itibarla temel hüküm – fer’i hüküm ilişkisi olduğundan; birbirleriyle
bağlantılıdır ve dolayısıyla; usul ekonomisi gereğince; bunların Anayasa’ya aykırılık
gerekçeleri, aynı başlık altında temellendirilecektir.
i)Kamu yararı ilkesi ile tarih, kültür ve tabiat varlıklarının
korunması, turizmin
geliştirilmesi marifetiyle ulusal kalkınma bakımından:
Anayasa’nın
5’inci maddesinde Devletin, ‘‘kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu
sağlamak’’ şeklindeki temel amaç ve görevi sayılmış; 63’üncü maddesiyle Devlete
tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlama, bu amaçla
destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alma yükümlülüğü yüklenmiş; Anayasa’nın
166’ncı maddesinde Devletin ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı planlayacağı
kurala bağlanmış ve 167’nci maddesinde Devletin para, kredi, sermaye, mal ve hizmet
piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri
alacağı düzenlenmiştir.
Bununla
birlikte Anayasa’nın 2’nci maddesindeki hukuk devleti ilkesi gereğince, yasama işlemlerinin
kişisel yararları değil kamu yararını gerçekleştirmek amacıyla yapılması zorunludur
(Anayasa Mahkemesi’nin 17. 06. 2015 karar tarihli ve 2014/179 E.; 2015/54 K.
sayılı Kararı). ‘‘Anayasa’nın 2. maddesinde,
Türkiye Cumhuriyeti’nin sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilmiştir. Sosyal devlet,
sosyal adaletin, sosyal refahın ve sosyal güvenliğin gerçekleşmesini sağlayan devlettir.
Ekonomik ve malî politikalar sosyal devletin gerçekleşmesini sağlayan araçlardır.’’ (Anayasa Mahkemesi’nin 02.11.2016 tarihli ve 2015/61
E.; 2016/172 K. sayılı Kararı, § 91).
Anayasa’nın
2, 5, 63, 166 ve 167’nci maddeleri kül halinde ele alındığında görüleceği üzere;
Devlet, turizm sektörü bakımından Anayasa’nın anılan maddelerinde kendine yüklenen
görev, yükümlülük ve sorumlulukları yerine getirmek için turizmin geliştirilmesi
marifetiyle ulusal kalkınmayı teminen; Türkiye’nin dünya standartlarındaki turizm
potansiyelinin hayata geçirilmesi amacıyla turist rehberliği için özel bir kanun
ihdas etmiş; bu hizmet sektörünü regülasyona tabi tutmuştur. Başka bir anlatımla
Anayasa’nın 2’nci maddesiyle kendisine atfedilen sosyal niteliği gereği; Anayasa’nın
5’inci maddesinde yer alan amaca ulaşmak için; Anayasa’nın 63’üncü maddesiyle kendine
yüklenen yükümlülüğü yerine getirmek gayesiyle; Anayasa’nın 166’ncı maddesiyle donatılan
(ekonomik-sosyal-kültürel) göreve istinaden turizm sektörünün planlamaları yapılmış
ve Anayasa’nın 167’nci maddesi uyarınca turizm sektöründeki piyasaların sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici
tedbirler alınmıştır.
Turist
rehberliği mesleğinin ülkenin tanıtımına ve ekonominin gelişmesine yönelik katkısını
nazara alarak; rehberlerin taşıması gereken şartları, tek tek sıralamıştır. Kuşkusuz
bu şartlardan en önemlilerinden biri, (yukarıda bahsi geçen (ç) bendinde yer alan)
yabancı dil bilme zorunluluğudur. Öyle ki yabancı dil bilmek, bu mesleğe içkindir.
Söz gelimi konuya ilişkin ilk yasal düzenlemelerden olan 8 Kasım 1925 tarih ve 2730
sayılı Ecnebi Seyyahlara Tercümanlık ve Rehberlik Edecekler Hakkında Kararname’de
de tercümanlık hususu vurgulanmıştır.
Buna
ilave olarak yabancı dil şartına ilişkin Yönetmelik hükmünün iptali istemiyle Danıştay
nezdinde açılan davada; bu talep reddedilmiştir (Danıştay 8’inci Dairesinin 14.02.2018
tarihli ve 2015/2082 E.; 2018/761 K. sayılı Kararı):
‘‘6326
sayılı Kanunun 3. maddesinin 1. fıkrasında, turist rehberliği unvanının mesleğe
kabulle kazanılacağı ve mesleğe kabul için 1. fıkrada belirtilen koşulların aranacağı
düzenlenmiş olup, 1. fıkranın (ç) bendinde, "Birliklerin ve Türkiye Seyahat
Acentaları Birliği'nin ortak önerileri ve Bakanlığın onayı ile belirlenen yabancı
dillerden birinde, Bakanlığın gözetim ve denetimi altında yapacağı veya konusunda
uzmanlaşmış kamu kurum veya kuruluşlarına yaptıracağı yabancı dil sınavında başarılı
olmak veya yönetmelikle belirlenen yabancı dil yeterlik belgelerinden birine sahip
olmak" şartı düzenlemiştir.
Yönetmeliğin
3. maddesinin 1. fıkrasının (r) bendinde, "yabancı dil yeterliliği, yabancı
dil yeterlilik belgesine sahip olmak veya bu Yönetmelik kapsamında Birliğin belirleyeceği
esas ve usuller çerçevesinde Bakanlığın gözetim ve denetimi altında Birlik tarafından
yapılacak veya konusunda uzmanlaşmış kamu kurum veya kuruluşlarına yaptırılacak
olan, sözlü yabancı dil sınavında başarılı olmayı veya aynı esaslar kapsamında yapılacak
yazılı ve sözlü yabancı dil sınavlarında başarılı olmak" olarak tanımlanmıştır.
Yönetmeliğin
"Türkçe rehberlik" başlıklı 29. maddesinde ise, "Turist rehberlerinin
çalışma kartında belirtilen yabancı dil/dillerde rehberlik yapmaları zorunludur.
Ancak turist rehberleri, tura katılanların Türkçe bilmeleri ve talep etmeleri halinde
mesleklerini Türkçe olarak icra edebilirler." düzenlemesine yer verilmiştir.
Davacı
tarafından, turist rehberliği mesleğini ifa edebilmek için yabancı dil bilme zorunluluğu
getirildiği, 6326 sayılı Kanun ve Yönetmelik ile yabancı dil bilme zorunluluğu düzenlenirken
bunun istisnaları ve sınırlarının belirlenmediği, turist rehberliği mesleğine girişin
Anayasaya aykırı bir şekilde engellendiği, bu durumun Anayasanın hukuk devleti ve
çalışma hak ve hürriyetini düzenleyen maddelerine aykırı olduğu, turist rehberliğinin
sadece ve münhasıran yabancı turistlere hizmet sunan bir meslek olmadığı gerekçesi
maddelerin iptali istenilmekte ve 6326 sayılı Kanunun 3. maddesinin 1. fıkrasının
(ç) bendinin Anayasaya aykırılığı iddia edilmektedir.
Anayasanın
13. maddesinde, temel hak ve hürriyetlerin, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın
ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabileceği
düzenlenmiş olup, mesleğe kabul için yabancı dil bilme zorunluluğu, 6326 sayılı
Kanun ile getirilmiş bir düzenleme olduğundan, Anayasanın aradığı anlamdaki koşulun
gerçekleştiğinden Anayasaya aykırılık iddiası ciddi bulunmamıştır.
Turist
rehberliği mesleği ve turizm sektörünün niteliği düşünüldüğünde, böyle bir şartın
getirilmesinde hukuka aykırılık bulunmadığı gibi, mesleğe kabul için gerekli şartları
taşıyarak, turist rehberliği yapmaya hak kazanan kişilerin, yabancı dillerinin yanı
sıra, Türkçe dilinde rehberlik yapmalarının önünde yasal engel bulunmadığı hususu
da gözetildiğinde kanuni dayanağı bulunan Yönetmelik hükümlerinde hukuka aykırılık
görülmemiştir.’’
Yine
1-3 Kasım 2017 tarihlerinde Ankara’da Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından düzenlenen
3. Turizm Şurası’nın Turizm Eğitimi, İstihdamı ve Turist Rehberliği Komisyonu’nun
hazırladığı raporun 100’üncü maddesinde ‘‘Türkçe rehber ihtiyacının, çalışma
kartına sahip olan rehberlerden sağlanmasına’’ yer verilmiştir.
Öte
yandan Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütünün mensubu devletlerin ekseriyetinde
turist rehberi olabilmek için verilen eğitim kapsamında yabancı dil öğrenme bulunmaktadır.
Ancak
kanun koyucu, 7500 sayılı Kanun’un 1’inci maddesiyle 07.06.2012 tarihli ve 6326
sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu’nun değiştirilen 3’üncü maddesinin ikinci
fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan ve iptali talep edilen ibareyle bir kimsenin
yabancı dil bilmemesi halinde dahi (Bakanlığın talebiyle konusunda uzmanlaşmış kamu
kurum ve kuruluşları tarafından yapılan mesleğe kabul sınavında başarılı olmaları
şartıyla, katıldıkları uygulama gezisine bağlı olarak bölgesel veya ülkesel), Türkçe
turist rehberi olabilmesine imkan tanımış ve 7500 sayılı Kanun’un 2’nci maddesiyle
6326 sayılı Kanun’un 4’üncü maddesinin beşinci fıkrasının değiştirilen birinci cümlesinde
yer alan ve iptali talep edilen ibare ile turist rehberlerinin Türkçe turist rehberi
olması halinde Türkçe olarak hukuka ve meslek etik ilkelerine uygun olarak icra
edileceğini kurala bağlamıştır.
Halbuki
turist rehberi olabilmenin ön şartı, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktadır. Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşı olan bir kimsenin, (Anayasa’nın 3’üncü maddesi uyarınca) Devletin
dili olan Türkçeyi bilmediği düşünülemez. Dolayısıyla yabancı dil bilen bir turist
rehberi, mesleğini gerektiğinde Türkçe olarak ifa edebilme yeterliliğine evleviyetle
sahiptir. O halde yabancı dil bilmeyen bir kimsenin, turist rehberi olabilmesine
imkan tanıyan ihtilaflı düzenlemeler, bir kamu yararı barındırmamaktadır. Bu durum
mesleğin itibarını oldukça zedeleyecek; niteliğini düşürecek, niceliğini arttırarak
bir arz fazlası yaratacak ve turist rehberliği hizmet piyasasında denge fiyatının
yadsınamayacak ölçüde azalmasına sebep olunacaktır.
Başka
bir anlatımla Anayasa’nın 2, 5, 63, 166 ve 167’nci maddeleriyle Devlete yüklenen
yükümlülük iyi yetişmiş ve donanımlı turist rehberleri vasıtasıyla yerine getirilir.
İyi yetişmiş ve donanımlı olmanın şartlarından biri de anılan meslek özelinde yabancı
dil bilme zorunluluğudur. Bu zorunluluğun kaldırılması yönelik gerekçe: ‘‘Ayrıca,
yabancı dil şartını sağlayamadığı için rehber olamayanların mağduriyetini gidermek
ve iç turizmde artan Türkçe rehber ihtiyacını karşılamak için Türkçe rehberliğe
ilişkin düzenleme yapılmaktadır.’’ şeklindedir. Halbuki bir mesleğin
icrası için yeterli kapasiteye sahip olmamak, bir mağduriyet oluşturmaz. Burada
Devletin yapacağı asıl iş, yabacı dil şartını kaldırarak mesleğin kalitesinin düşmesine
zemin hazırlayan ortam yaratmak değil; turist rehberlerinin yabancı dil öğrenebilmesi
için gerekli yatırımları yapmaktır. Yine her yıl üniversitelerin anılan bölümünden
mezun olan öğrencilerin sayısı nazara alındığında; yabancı dil bilen rehber sayısının,
iç turizmde Türkçe rehberlik hizmetini karşılamaya yeterli olacağı ortaya çıkacaktır.
Diğer
bir söyleyişle halihazırda 13.653 turist rehberi, TUREB’e kayıtlıdır. Her yıl artmakta
olan bu sayının, yerli turist hacmini karşılamayacağını ileri sürmek, maddi ve hukuki
mesnetten yoksun bir sav olmaktan ibarettir. Meslek mensuplarının istihdam alanını
daraltıcı ihtilaflı düzenlemelerde perdelenen amaç, turizmde iş gücü piyasasının
kırılması; turizm destinasyonunda rekabetçi yapının bozulmasıdır.
Hülasa
iptali talep edilen ibarelerin, yukarıda açıklandığı üzere kamu yararı barındırmaması;
turist rehberliği mesleğinin kalitesinin azalmasına; turistlerin daha uygun fiyatlı,
daha ulaşılabilir, daha etkin ve verimli hizmet almasının engellenmesine; turizmde kalite-güvenlik-sürdürülebilirlik unsurlarının
ortadan kalkmasına; kaynakların etkin ve verimli kullanılarak çevreye duyarlı, bilgiye
dayalı, sürdürülebilir turizm faaliyetlerinin gerçekleştirilememesine diğer bir
deyişle turizm potansiyelinin değerlendirilememesine; turizm özelinde adil vergi
salınamamasına; üretim ve istihdam stratejilerinin hayata geçirilememesine; halkta
turizm bilincinin oluşamamasına; Türkiye’nin dış turizm pazarında cazibe merkezi
haline gelememesine ve dolayısıyla turizm kapasitesin yükselememesine; ülkeye döviz
girişinin ve turizm sektörüne yapılan yatırımların düşmesine; turizm yoluyla tarihi,
kültürel ve turistik milli değerlerin dünyaya tanıtılamamasına; ulusal kalkınmaya
dengeli ve hızlı katkı sağlanamamasına; en nihayetinde kamu maliyesi bakımından
yük doğmasına dolayısıyla milli ekonominin zarara uğramasına ve dolayısıyla kişilerin
ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunun temin edilememesine neden olacaktır. Bu nedenle iptali talep
edilen ibareler, Anayasa’nın 2, 5, 63, 166 ve 167’nci maddelerine aykırıdır.
ii) Çalışma hakkı ile temel hak ve özgürlüklerin
sınırlandırılma ilkeleri ve güvence ölçütleri bakımından: Anayasa’nın 2 ve 5’inci
maddelerinde yer alan sosyal devlet ilkesinin bir görünümü, Anayasa’nın 49’uncu
maddesinde güvencelenen çalışma hakkıdır. Diğer bir deyişle herkese hak ve ödev
olarak tanınan çalışma hakkı, Devlete pozitif yükümlülük yüklemektedir. Devlet,
herkes için uygun bir çalışma ortamı hazırlamalıdır. Ancak iptali talep edilen ibareler,
Devletin anılan yükümlülüğünü ifa etmesine engel olacaktır. Nitekim üniversitelere
turist rehberliği bölümü konulmuş ve bu bölümden mezun olanların yabancı dil sınavında
başarılı olmalarını takiben bu hizmeti verebilecekleri hüküm altına alınmıştır.
Ancak iptali talep edilen ibarelerle, yabancı dil zorunluluğu kaldırılarak yabancı
dil bilen turist rehberlerinin istihdam alanı daraltılmıştır.
Başka
bir anlatımla kişiler, çalışma hakkını belirli bir mesleğin mensubu olarak yerine
getirirler. Bazı meslekler, özellikli durumu nedeniyle (turizmin ülkenin tanıtımına
ve ulusal kalkınmaya katkısı); ayrıca düzenlenmiş; nasıl icra edileceği, kanun düzeyinde
kurala bağlanmıştır. Kanun koyucu mesleğe kabul şartlarını düzenlerken; her tesis
ettiği kural, kişilerin çalışma hakkına müdahale oluşturacaktır. Yabancı dil bilme
zorunluluğunun ortadan kaldırılması da turist rehberlerinin çalışma hakkına, (Anayasa’nın
13’üncü maddesinde düzenlenen temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının sınırları
arasında yer alan) kamu yararı barındırmaksızın ve demokratik bir hukuk devletinde
olmayacak biçimde müdahale teşkil edecektir. Zira turist rehberleri mesleği üzerinden
çalışma hakkının kullanılma imkanı, yeterli ehliyeti olmayan kişilere tanınacaktır.
Turist rehberliği mesleğinin kalitesini düşüren anılan ibareler, Anayasa’nın 13’üncü
ve 49’uncu maddelerine aykırıdır.
iii)Uluslararası andlaşmaların iç hukuka etkisi bakımından: Anayasa’nın 90’ıncı
maddesine göre temel hak ve özgürlüklere ilişkin usulüne göre yürürlüğe konmuş uluslararası
anlaşmalar, (kanunlara nazaran hakkı koruyucu, kullanımını genişletici hükümler
barındırması kaydıyla) normlar hiyerarşisinde kanunun üstündedir. İptali talep edilen
ibareler, çalışma
hakkına ilişkin
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 23’üncü, (Gözden Geçirilmiş) Avrupa Sosyal
Şartı’nın 1’inci maddelerini; Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu ILO Sözleşmelerini[6] ihlal ettiğinden Anayasa’nın
90’ıncı maddesine de aykırıdır.
Son
olarak belirtmek gerekir ki; yukarıda açıklandığı üzere; 7500 sayılı Kanun’un
1’inci maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un değiştirilen 3’üncü maddesinin ikinci fıkrasının
ikinci cümlesinde yer alan iptali talep edilen ibare, asli hüküm; 2’nci maddesiyle
6326 sayılı Kanun’un 4’üncü maddesinin beşinci fıkrasının değiştirilen birinci cümlesinde
yer alan iptali talep edilen ibare ise fer’i hükümdür. O halde asli hükmün
(7500
sayılı Kanun’un 1’inci maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un değiştirilen 3’üncü maddesinin
ikinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan iptali talep edilen ibarenin) iptal edilmesiyle
birlikte; fer’i hükmün (7500 sayılı Kanun’un 2’nci maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un
4’üncü maddesinin beşinci fıkrasının değiştirilen birinci cümlesinde yer alan iptali
talep edilen ibarenin) uygulanma imkânı kalmayacaktır.
Tüm
bu nedenlerle, 7500 sayılı Kanun’un 1’inci maddesiyle 07.06.2012 tarihli ve 6326
sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu’nun değiştirilen 3’üncü maddesinin ikinci
fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan ‘‘Türkçe turist rehberi olmaya hak kazanır’’
ibaresi ile 2’nci maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un 4’üncü maddesinin beşinci
fıkrasının değiştirilen birinci cümlesinde yer alan ‘‘ turist rehberinin Türkçe
turist rehberi olması’’ ibaresi, Anayasa’nın 2, 5, 13, 49, 63, 90, 166 ve
167’nci maddelerine aykırıdır; anılan ibarelerin iptali gerekir.
3)
17.04.2024
tarihli ve 7500 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu ile Seyahat Acentaları ve
Seyahat Acentaları Birliği Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 1’inci
maddesiyle 07.06.2012 tarihli ve 6326 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu’nun
değiştirilen 3’üncü maddesinin üçüncü fıkrasının birinci cümlesinin Anayasa’ya aykırılığı
7500
sayılı Kanun’un 1’inci maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un ‘‘Mesleğe kabul’’
kenar başlıklı 3’üncü maddesi değiştirilmiştir. Bu kapsamda turist rehberi olabilmek
için gerekli şartlar değişik 3’üncü maddenin birinci fıkrasında sıralanmıştır:
‘‘a) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak.
b) Başvuru tarihi itibarıyla onsekiz yaşını
doldurmuş olmak.
c) Üniversitelerin turist rehberliği bölümlerinin
ön lisans, lisans veya yüksek lisans programlarından mezun olmak veya üniversitelerin
turist rehberliği bölümü dışındaki diğer bölümlerinden en az lisans düzeyinde mezun
olduktan sonra turizm sektörünün ihtiyaçları da dikkate alınarak belirlenen dillerde,
gerektiği hâllerde belirlenen bölgelerde, yönetmelikle kurs ve sınavlara ilişkin
belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde Bakanlığın talebiyle Bakanlığın gözetim
ve denetimi altında birlikler veya konusunda uzmanlaşmış kamu kurum ve kuruluşları
tarafından düzenlenen ülkesel veya bölgesel turist rehberliği eğitim programını
başarıyla tamamlamak.
ç) Bakanlık tarafından belirlenen yabancı dillerden
birinde, mesleğe kabul sınavına başvuru tarihinden önceki son beş yıl içinde Ölçme,
Seçme ve Yerleştirme Merkezi Başkanlığı (ÖSYM) tarafından yapılan Yabancı Dil Bilgisi
Seviye Tespit Sınavından (YDS) en az 75 puan almış olmak veya ÖSYM tarafından YDS’ye eşdeğerliliği kabul edilen
uluslararası yabancı dil sınavlarında bu puana denk yabancı dil yeterlilik belgesine
sahip olmak; Bakanlığın sınav yapılmasını istediği yıl içerisinde ÖSYM tarafından
sınav takvimine alınmayan dillerde ise Bakanlığın talebiyle Bakanlığın gözetim ve
denetimi altında birlikler veya konusunda uzmanlaşmış kamu kurum ve kuruluşlarınca
yapılan yabancı dil sınavında başarılı olmak.
d) Maliyetlerin katılımcılardan karşılanması kaydıyla, Bakanlığın talebiyle
Bakanlığın gözetim ve denetimi altında birlikler veya konusunda uzmanlaşmış kamu
kurum ve kuruluşlarınca düzenlenen uygulama gezisini tamamlamak ve gezi sonunda
yapılan sınavda başarılı olmak.
e) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza
Kanununun 53 üncü maddesinde belirtilen süreler geçmiş olsa bile kasten işlenen
bir suçtan dolayı bir yıl veya daha fazla süreyle hapis cezasına ya da affa uğramış
olsa bile Devletin egemenlik alametlerine ve organlarının saygınlığına karşı suçlar,
Devletin güvenliğine karşı suçlar, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı
suçlar, milli savunmaya karşı suçlar, Devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk,
zimmet, irtikap, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma,
hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan
kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama veya kaçakçılık suçlarından; bu Kanuna
veya 21/7/1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununa
muhalefetten mahkûm olmamak.
f) Daha önce meslekten çıkarılmamış olmak’’
Söz
konusu değişik 3’üncü maddenin üçüncü fıkrasının birinci cümlesine göre Çince başta
olmak üzere ülkemize yönelik turizm potansiyelini karşılamak amacıyla Bakanlıkça
kültür ve turizm politikaları doğrultusunda belirlenecek Uzak Doğu dillerindeki
adaylar için birinci fıkranın (c) bendindeki koşul aranmayacaktır. Ancak Çince başta
olmak üzere ülkemize yönelik turizm potansiyelini karşılamak amacıyla Bakanlıkça
kültür ve turizm politikaları doğrultusunda belirlenecek Uzak Doğu dillerindeki
adayların, (c) bendine konu eğitim programını tamamlamaksızın turist rehberi olabilmesine
imkan veren ve iptali talep edilen cümle, Anayasa’ya aykırıdır.
i)Kamu yararı ilkesi ile tarih, kültür ve tabiat varlıklarının
korunması, turizmin
geliştirilmesi marifetiyle ulusal kalkınma bakımından:
Anayasa’nın
5’inci maddesinde Devletin, ‘‘kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu
sağlamak’’ şeklindeki temel amaç ve görevi sayılmış; 63’üncü maddesiyle Devlete
tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlama, bu amaçla
destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alma yükümlülüğü yüklenmiş; Anayasa’nın
166’ncı maddesinde Devletin ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı planlayacağı
kurala bağlanmış ve 167’nci maddesinde Devletin para, kredi, sermaye, mal ve hizmet
piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri
alacağı düzenlenmiştir.
Bununla
birlikte Anayasa’nın 2’nci maddesindeki hukuk devleti ilkesi gereğince, yasama işlemlerinin
kişisel yararları değil kamu yararını gerçekleştirmek amacıyla yapılması zorunludur
(Anayasa Mahkemesi’nin 17. 06. 2015 karar tarihli ve 2014/179 E.; 2015/54 K.
sayılı Kararı). ‘‘Anayasa’nın 2. maddesinde,
Türkiye Cumhuriyeti’nin sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilmiştir. Sosyal devlet,
sosyal adaletin, sosyal refahın ve sosyal güvenliğin gerçekleşmesini sağlayan devlettir.
Ekonomik ve malî politikalar sosyal devletin gerçekleşmesini sağlayan araçlardır.’’ (Anayasa Mahkemesi’nin 02.11.2016 tarihli ve 2015/61
E.; 2016/172 K. sayılı Kararı, § 91).
Anayasa’nın
2, 5, 63, 166 ve 167’nci maddeleri kül halinde ele alındığında görüleceği üzere;
Devlet, turizm sektörü bakımından Anayasa’nın anılan maddelerinde kendine yüklenen
görev, yükümlülük ve sorumlulukları yerine getirmek için turizmin geliştirilmesi
marifetiyle ulusal kalkınmayı teminen; Türkiye’nin dünya standartlarındaki turizm
potansiyelinin hayata geçirilmesi amacıyla turist rehberliği için özel bir kanun
ihdas etmiş; bu hizmet sektörünü regülasyona tabi tutmuştur. Başka bir anlatımla
Anayasa’nın 2’nci maddesiyle kendisine atfedilen sosyal niteliği gereği; Anayasa’nın
5’inci maddesinde yer alan amaca ulaşmak için; Anayasa’nın 63’üncü maddesiyle kendine
yüklenen yükümlülüğü yerine getirmek gayesiyle; Anayasa’nın 166’ncı maddesiyle donatılan
(ekonomik-sosyal-kültürel) göreve istinaden turizm sektörünün planlamaları yapılmış
ve Anayasa’nın 167’nci maddesi uyarınca turizm sektöründeki piyasaların sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici
tedbirler alınmıştır.
Turist
rehberliği mesleğinin ülkenin tanıtımına ve ekonominin gelişmesine yönelik katkısını
nazara alarak; rehberlerin taşıması gereken şartları, tek tek sıralamıştır. Kuşkusuz
bu şartlardan en önemlilerinden biri, anılan (c) bendine konu ‘‘Üniversitelerin
turist rehberliği bölümlerinin ön lisans, lisans veya yüksek lisans programlarından
mezun olmak veya üniversitelerin turist rehberliği bölümü dışındaki diğer bölümlerinden
en az lisans düzeyinde mezun olduktan sonra turizm sektörünün ihtiyaçları da dikkate
alınarak belirlenen dillerde, gerektiği hâllerde belirlenen bölgelerde, yönetmelikle
kurs ve sınavlara ilişkin belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde Bakanlığın talebiyle
Bakanlığın gözetim ve denetimi altında birlikler veya konusunda uzmanlaşmış kamu
kurum ve kuruluşları tarafından düzenlenen ülkesel veya bölgesel turist rehberliği
eğitim programını başarıyla tamamlamak’’ şartıdır.
İptali
talep edilen cümleye konu kişi kategorisi, Çince başta olmak üzere ülkemize yönelik turizm
potansiyelini karşılamak amacıyla Bakanlıkça kültür ve turizm politikaları doğrultusunda
belirlenecek Uzak Doğu dillerini bilen ve en az ön lisans düzeyinde üniversite mezunu
olanlardır. Diğer bir deyişe bu kimseler, anılan (c) bendine konu kişi kategorileri
(‘‘Üniversitelerin turist rehberliği bölümlerinin ön lisans, lisans veya yüksek
lisans programlarından mezun olanlar’’ ile ‘‘üniversitelerin turist rehberliği
bölümü dışındaki diğer bölümlerinden en az lisans düzeyinde mezun olanlar’’)
arasında dahi yer almamaktadır. Anılan (c) bendine konu kişi kategorilerinden ‘‘üniversitelerin
turist rehberliği bölümü dışındaki diğer bölümlerinden en az lisans düzeyinde mezun
olanlar’’ bakımından genel kural, bunların turist rehberi olarak hizmet verebilmesi
için mezun olduktan sonra turizm sektörünün ihtiyaçları da dikkate alınarak belirlenen
dillerde, gerektiği hâllerde belirlenen bölgelerde, yönetmelikle kurs ve sınavlara
ilişkin belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde Bakanlığın talebiyle Bakanlığın
gözetim ve denetimi altında birlikler veya konusunda uzmanlaşmış kamu kurum ve kuruluşları
tarafından düzenlenen ülkesel veya bölgesel turist rehberliği eğitim programını
başarıyla tamamlamalarıdır. Ancak kanun koyucu, Uzak Doğu dillerini bilenler bakımından
en az lisans düzeyinde üniversite mezunu olma şartı aramadığı gibi; eğitim programını
başarıyla tamamlama bakımından bu genel kurala iptali talep edilen cümleyle bir
istisna getirmiştir.
Bu
istisnaya göre Çince başta olmak üzere ülkemize yönelik turizm potansiyelini karşılamak
amacıyla Bakanlıkça kültür ve turizm politikaları doğrultusunda belirlenecek Uzak
Doğu dillerindeki adaylar için birinci fıkranın (c) bendinde düzenlenen turist rehberliği
eğitim programına katılma koşulu aranmayacaktır. Bu kişiler bakımından özel bir
düzenleme öngörülmüştür: bunlar, birinci fıkrada belirtilen diğer koşulları yerine
getirmek ve en az ön lisans düzeyinde üniversite mezunu olmak kaydıyla turizm sektörünün
bu alandaki acil ihtiyaçlarını karşılamak üzere Bakanlığın talebiyle Bakanlığın
gözetim ve denetimi altında birlikler veya konusunda uzmanlaşmış kamu kurum ve kuruluşları
tarafından, yönetmelik ile belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde yapılan en az
yüz saatlik eğitim programı ile uygulama gezisini başarıyla tamamlamaları şartıyla
katıldıkları uygulama gezisine bağlı olarak ilgili yabancı dilde bölgesel veya ülkesel
turist rehberi olmaya hak kazanacaktır. Kanun koyucu, bu düzenlemeyi ‘‘Son yıllarda
ülkemizi ziyaret eden Çin başta olmak üzere Uzak Doğu ülkelerinden gelen turist
sayısındaki
artış ve bu ülkelerin turizm potansiyelimize sağlayacağı katkı göz önüne alınarak;
kültür ve turizm politikalarımız ile uyumlu biçimde mevcut rehber sayısını artırmak
amacıyla Uzak Doğu dillerindeki rehber adaylarını teşvik edici düzenleme yapılmaktadır.’’ şeklindeki amaçla
yapmıştır.
Ancak bu amaç, söz konusu istisna hükmünün haklı gerekçesi olamaz. Zira ortada genel
kuraldan sapmayı gerektirecek bir kamu yararı bulunmamaktadır. Elbette Uzak Doğu
ülkelerinden gelen turist sayısının artışı, ulusal ekonomimize katkı sağlayacaktır.
Bu katkının sağlanması, bahsi geçen turistlere, nitelikli bir turist rehberliği
hizmeti vermekle mümkündür. Ancak sırf Uzak Doğu dillerinden birini bilmesi nedeniyle;
ön lisans mezunu bir kimsenin turist rehberliği hizmeti verebileceğini kabul etmek;
söz konusu amacı (ulusal ekonomiye katkı) gerçekleştirmeye elverişli değildir. Şöyle
ki Uzak Doğu ülkelerinden gelen bir turist, iyi yetişmiş ve donanımlı bir turist
rehberinden hizmet aldığı takdirde; kültürel anlamda tatmin olmuş biçimde ülkemizden
ayrılacak ve çevresine gezilerini ülkemize yapmaları yönünde tavsiyelerde bulunacak
ve böylelikle turist sayısında artış gerçekleşecektir. Tersi bir durumda, sırf Uzak
Doğu dillerinden birini bilmesi nedeniyle yeterli kapasiteye sahip olmayan bir kimsenin
bu turistlere rehberlik hizmeti vermesi sonucunda; turist, bahsi geçen tatmini yaşayamayacak
ve çevresine ülkemize ziyaret gerçekleştirmemeleri yönünde aleyhe beyanlarda bulunarak
turist sayısının düşmesine neden olacaktır. Halbuki iptali talep edilen cümlenin
yer aldığı fıkraya konu kültür ve turizm politikalarının gerçekleştirilmesinin en
elverişli aracı, Uzak Doğu dillerini öğrenmeleri için turist rehberlerini Bakanlıkça
eğitime tabi tutmaktır. Birtakım kimselerin turist rehberi olabilmesini kolaylaştıran
ihtilaflı düzenleme, turist rehberliği mesleğinin itibarını zedelemektedir.
Bununla
birlikte ‘‘Digestada ius singularia, “genel kurallara aykırı olarak, belirli
bir menfaatin temini için kanun koyucunun otoritesi ile ihdas edilen hukuk” şeklinde
tanımlanmıştır.’’
Ancak burada istisna düzenlemesinin getirilmesinde belirli bir menfaat temini bulunmamaktadır.
Aksine turist rehberi olmak bakımından gerekli yeterliliğe sahip olmayan bir kimse,
bu hizmeti verecek ve bu durumda, politikalar hayata geçirilemeyecek; turist rehberliği
mesleğinin niteliği düşecek, niceliği arttırılarak bir arz fazlası yaratılacak ve
turist rehberliği hizmet piyasasında denge fiyatının yadsınamayacak ölçüde azalmasına
sebep olunacaktır. Meslek mensuplarının istihdam alanını daraltıcı ihtilaflı düzenlemede
perdelenen amaç, turizmde iş gücü piyasasının kırılması; turizm destinasyonunda
rekabetçi yapının bozulmasıdır.
Belirtmek
gerekir ki 6326 sayılı Kanun’un 7’nci maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesiyle
turist rehberliği hizmetlerinin sadece turist rehberleri tarafından sunulacağı kurala
bağlanmıştır. Diğer bir deyişle turist rehberliği hizmeti sektöründe mesleğin icrası
bakımından yetki yönünden meslek mensupları için bir münhasırlık ortaya koymuş ve
mesleki yasal tekel yaratmıştır. Ancak kanun koyucu bu tekele, kamu yararı olmaksızın
halel getirmektedir.
Hülasa
iptali talep edilen cümlenin, yukarıda açıklandığı üzere kamu yararı barındırmaması;
turist rehberliği mesleğinin kalitesinin azalmasına; Uzak Doğu ülkelerinden gelen
turistlerin daha uygun fiyatlı, daha ulaşılabilir, daha etkin ve verimli hizmet
almasının engellenmesine; turizmde kalite-güvenlik-sürdürülebilirlik
unsurlarının ortadan kalkmasına; kaynakların etkin ve verimli kullanılarak çevreye
duyarlı, bilgiye dayalı, sürdürülebilir turizm faaliyetlerinin gerçekleştirilememesine
diğer bir deyişle turizm potansiyelinin değerlendirilememesine; turizm özelinde
adil vergi salınamamasına; üretim ve istihdam stratejilerinin hayata geçirilememesine;
halkta turizm bilincinin oluşamamasına; Türkiye’nin Uzak Doğu ülkeleri özelinde
dış turizm pazarında cazibe merkezi haline gelememesine ve dolayısıyla turizm kapasitesin
yükselememesine; ülkeye döviz girişinin ve turizm sektörüne yapılan yatırımların
düşmesine; turizm yoluyla tarihi, kültürel ve turistik milli değerlerin dünyaya
(özellikle Uzak Doğu ülkelerine) tanıtılamamasına; ulusal kalkınmaya dengeli ve
hızlı katkı sağlanamamasına; en nihayetinde kamu maliyesi bakımından yük doğmasına
dolayısıyla milli ekonominin zarara uğramasına ve dolayısıyla kişilerin ve toplumun
refah, huzur ve mutluluğunun temin edilememesine neden olacaktır. Bu nedenle iptali talep
edilen cümle, Anayasa’nın 2, 5, 63, 166 ve 167’nci maddelerine aykırıdır.
ii) Çalışma hakkı ile temel hak ve özgürlüklerin
sınırlandırılma ilkeleri ve güvence ölçütleri bakımından: Anayasa’nın 2 ve 5’inci
maddelerinde yer alan sosyal devlet ilkesinin bir görünümü, Anayasa’nın 49’uncu
maddesinde güvencelenen çalışma hakkıdır. Diğer bir deyişle herkese hak ve ödev
olarak tanınan çalışma hakkı, Devlete pozitif yükümlülük yüklemektedir. Devlet,
herkes için uygun bir çalışma ortamı hazırlamalıdır. Ancak iptali talep edilen cümle,
Devletin anılan yükümlülüğünü ifa etmesine engel olacaktır. Nitekim üniversitelere
turist rehberliği bölümü konulmuş ve bu bölümün ön lisans, lisans veya yüksek lisans
programlarından mezun olanların belli şartlar altınca bu mesleği icra edebileceği
kurala bağlanmıştır. Eğer üniversitelerin turist rehberliği bölümü dışındaki diğer
bölümlerinden en az lisans düzeyinde mezun olduktan sonra bu mesleği icra etmek
isteyen bir kimse varsa, onun mesleğe kabulü bakımından şartlar daha sıkılaştırılmıştır
(turizm sektörünün ihtiyaçları da dikkate alınarak belirlenen dillerde, gerektiği
hâllerde belirlenen bölgelerde, yönetmelikle kurs ve sınavlara ilişkin belirlenen
usul ve esaslar çerçevesinde Bakanlığın talebiyle Bakanlığın gözetim ve denetimi
altında birlikler veya konusunda uzmanlaşmış kamu kurum ve kuruluşları tarafından
düzenlenen ülkesel veya bölgesel turist rehberliği eğitim programını başarıyla tamamlamak).
Ancak iptali talep edilen cümleyle, Çince başta olmak üzere ülkemize yönelik turizm
potansiyelini karşılamak amacıyla Bakanlıkça kültür ve turizm politikaları doğrultusunda
belirlenecek Uzak Doğu dillerinden birini bilen ve en az ön lisans düzeyinde üniversite
mezunu olanlar için birinci fıkranın (c) bendinde düzenlenen turist rehberliği eğitim
programına katılma koşulu kaldırılarak; turist rehberlerinin istihdam alanı daraltılmıştır.
Başka
bir anlatımla kişiler, çalışma hakkını belirli bir mesleğin mensubu olarak yerine
getirirler. Bazı meslekler, özellikli durumu nedeniyle (turizmin ülkenin tanıtımına
ve ulusal kalkınmaya katkısı); ayrıca düzenlenmiş; nasıl icra edileceği, kanun düzeyinde
kurala bağlanmıştır. Kanun koyucu mesleğe kabul şartlarını düzenlerken; her tesis
ettiği kural, kişilerin çalışma hakkına müdahale oluşturacaktır. Diğer bir deyişle
kanun koyucu, turist rehberliği hizmeti bakımından yasal tekel yaratmıştır. Bu yasal
tekele getirilen her istisna hükmü, kişilerin çalışma hakkına müdahale oluşturacaktır.
Çince başta olmak üzere ülkemize yönelik turizm potansiyelini karşılamak amacıyla
Bakanlıkça kültür ve turizm politikaları doğrultusunda belirlenecek Uzak Doğu dillerinden
birini bilen ve en az ön lisans düzeyinde üniversite mezunu olanlar için birinci
fıkranın (c) bendinde düzenlenen turist rehberliği eğitim programına katılma koşulunun
ortadan kaldırılması da turist rehberlerinin çalışma hakkına, (Anayasa’nın 13’üncü
maddesinde düzenlenen temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının sınırları
arasında yer alan) kamu yararı barındırmaksızın ve demokratik bir hukuk devletinde
olmayacak biçimde müdahale teşkil edecektir. Zira turist rehberleri mesleği üzerinden
çalışma hakkının kullanılma imkanı, yeterli ehliyeti olmayan kişilere tanınacaktır.
Turist rehberliği mesleğinin kalitesini düşüren anılan cümle, Anayasa’nın 13’üncü
ve 49’uncu maddelerine aykırıdır.
iii)Eşitlik ilkesi bakımından: İptali talep edilen
cümleyle anılan (c) bendine konu turist rehberliği eğitim programına katılmayacak
kimseler, Çince başta olmak üzere ülkemize yönelik turizm potansiyelini karşılamak
amacıyla Bakanlıkça kültür ve turizm politikaları doğrultusunda belirlenecek Uzak
Doğu dillerinden birini bilen ve en az ön lisans düzeyinde üniversite mezunu olanlardır.
Kanun koyucunun bu istisnayı sadece Uzak Doğu dillerini bilen kimselere tanımasının
haklı nedeni anlaşılamamaktadır. Bu nedenle anılan cümle, Anayasa’nın 10’uncu maddesinde
yer alan eşitlik ilkesine de aykırıdır. Zira eşitlik ilkesinin ihlal edilip edilmediği
hususunun tespiti, münferit olayda benzer kişi kategorileri arasında gerçekleştirilen
ayrıma ilişkin bir ‘‘haklı neden’’in var olup olmadığına göre yapılır.
Anayasa Mahkemesi’nin ifade ettiği üzere; “[Eşitlik
ilkesi] ile güdülen amaç, benzer koşullar içinde olan, özdeş nitelikte bulunan durumların
yasalarca aynı işleme uyruk tutulmasını sağlamaktır.” (Anayasa Mahkemesi’nin
13.04.1976 tarihli ve 1976/3 E.; 1976/3 K. sayılı Kararı). Yine AYM’ye göre;
“Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalar karşısında aynı
işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını
önlemektir” (Anayasa Mahkemesi’nin 07.02.2006 tarihli ve 2006/11 E.; 2006/17
K. sayılı Kararı). Eşitlik ilkesinin ihlal edilip edilmediği hususunun tespitinde,
somut olayda yapılan ayrımın haklı bir nedene dayanıp dayanmadığı noktası dikkate
alınır: “Anayasa'nın 10. maddesinde öngörülen eşitlik, mutlak anlamda bir eşitlik
olmayıp, ortada haklı nedenlerin bulunması halinde, farklı uygulamalara imkan veren
bir ilkedir” (Anayasa Mahkemesi’nin 11.12.1986 tarihli ve 1985/11 E.; 1986/29
K. sayılı Kararı).
Başka bir anlatımla kanun koyucunun gerekçesi
yukarıda bahsi geçtiği üzere; son yıllarda Uzak Doğu ülkelerinden gelen turist sayısındaki
artış ve bu ülkelerin turizm potansiyelimize sağlayacağı katkıdır. Ancak bu gerekçesinin,
haklı bir neden teşkil etmediği yukarıda detaylı biçimde açıklanmıştır. Zira turist
rehberliği hizmet vermeye ehil olmayan ve fakat Uzak Doğu dillerinden birini bilen
bir kimsenin vereceği hizmetin seviyesinin düşüklüğü; en nihayetinde Uzak Doğu ülkelerden
gelecek turist sayısının azalmasına neden olacaktır. Burada Devletin asıl yapması
gerekenin, turist rehberlerine Uzak Doğu dillerini öğrenebilmeleri için lazım gelen
yabancı dil eğitimi programları vermektir. Kaldı ki ülkemize dünyanın dört bir yanından
turist gelmektedir. Bu turistlerin ülkeler bazında istatistiki analizi yapılmalı;
akabinde ilgili yabancı dil programları turist rehberlerine sunulmalıdır.
Diğer bir deyişle kanun koyucunun bu istisnayı
söz gelimi Orta Avrupa dillerine, Afrika dillerine tanımamasının haklı nedeni
anlaşılamamaktadır. Halbuki kanun koyucu, Uzak Doğu dili bilen ve (en az) ön lisans
mezunu olan bir kimsenin en az yüz saatlik eğitim programı ile turist rehberliği
mesleğini icra etmeye yeterli konuma geldiğine dair (hatalı) düşünceye sahipse;
eşitlik ilkesi gereğince bu düşünce yapısının iç tutarlılığı bakımından; bu istisnayı,
yukarıda bahsi geçen diğer dillere de tanıması gerekmekteydi. Ne var ki kanun koyucu, haklı
nedene dayanmayan ve keyfî muamele farklılıklarına yol açan bir düzenlemeyi kaleme
almıştır. Bu nedenle anılan cümle, Anayasa’nın 10’uncu maddesine aykırıdır.
iv)Uluslararası andlaşmaların iç hukuka etkisi bakımından: Anayasa’nın 90’ıncı
maddesine göre temel hak ve özgürlüklere ilişkin usulüne göre yürürlüğe konmuş uluslararası
anlaşmalar, (kanunlara nazaran hakkı koruyucu, kullanımını genişletici hükümler
barındırması kaydıyla) normlar hiyerarşisinde kanunun üstündedir. İptali talep edilen
cümle, çalışma
hakkına ilişkin
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 23’üncü, (Gözden Geçirilmiş) Avrupa Sosyal
Şartı’nın 1’inci maddelerini; Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu ILO Sözleşmelerini[9] ihlal ettiğinden Anayasa’nın
90’ıncı maddesine de aykırıdır.
Tüm
bu nedenlerle, 7500 sayılı Kanun’un 1’inci maddesiyle 07.06.2012 tarihli ve 6326
sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu’nun değiştirilen 3’üncü maddesinin üçüncü
fıkrasının birinci cümlesi, Anayasa’nın 2, 5, 10, 13, 49, 63, 90, 166 ve 167’nci
maddelerine aykırıdır; anılan cümlenin iptali gerekir.
4)
17.04.2024
tarihli ve 7500 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu ile Seyahat Acentaları ve
Seyahat Acentaları Birliği Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 1’inci maddesiyle 07.06.2012
tarihli ve 6326 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu’nun değiştirilen 3’üncü maddesinin
dördüncü fıkrasının birinci cümlesinin Anayasa’ya aykırılığı
7500
sayılı Kanun’un 1’inci maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un ‘‘Mesleğe kabul’’
kenar başlıklı 3’üncü maddesi değiştirilmiştir. Bu kapsamda turist rehberi olabilmek
için gerekli şartlar değişik 3’üncü maddenin birinci fıkrasında sıralanmıştır:
‘‘a) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak.
b) Başvuru tarihi itibarıyla onsekiz yaşını
doldurmuş olmak.
c) Üniversitelerin turist rehberliği bölümlerinin
ön lisans, lisans veya yüksek lisans programlarından mezun olmak veya üniversitelerin
turist rehberliği bölümü dışındaki diğer bölümlerinden en az lisans düzeyinde mezun
olduktan sonra turizm sektörünün ihtiyaçları da dikkate alınarak belirlenen dillerde,
gerektiği hâllerde belirlenen bölgelerde, yönetmelikle kurs ve sınavlara ilişkin
belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde Bakanlığın talebiyle Bakanlığın gözetim
ve denetimi altında birlikler veya konusunda uzmanlaşmış kamu kurum ve kuruluşları
tarafından düzenlenen ülkesel veya bölgesel turist rehberliği eğitim programını
başarıyla tamamlamak.
ç) Bakanlık tarafından belirlenen yabancı dillerden
birinde, mesleğe kabul sınavına başvuru tarihinden önceki son beş yıl içinde Ölçme,
Seçme ve Yerleştirme Merkezi Başkanlığı (ÖSYM) tarafından yapılan Yabancı Dil Bilgisi
Seviye Tespit Sınavından (YDS) en az 75 puan almış olmak veya ÖSYM tarafından YDS’ye eşdeğerliliği kabul edilen
uluslararası yabancı dil sınavlarında bu puana denk yabancı dil yeterlilik belgesine
sahip olmak; Bakanlığın sınav yapılmasını istediği yıl içerisinde ÖSYM tarafından
sınav takvimine alınmayan dillerde ise Bakanlığın talebiyle Bakanlığın gözetim ve
denetimi altında birlikler veya konusunda uzmanlaşmış kamu kurum ve kuruluşlarınca
yapılan yabancı dil sınavında başarılı olmak.
d) Maliyetlerin katılımcılardan karşılanması kaydıyla, Bakanlığın talebiyle
Bakanlığın gözetim ve denetimi altında birlikler veya konusunda uzmanlaşmış kamu
kurum ve kuruluşlarınca düzenlenen uygulama gezisini tamamlamak ve gezi sonunda
yapılan sınavda başarılı olmak.
e) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza
Kanununun 53 üncü maddesinde belirtilen süreler geçmiş olsa bile kasten işlenen
bir suçtan dolayı bir yıl veya daha fazla süreyle hapis cezasına ya da affa uğramış
olsa bile Devletin egemenlik alametlerine ve organlarının saygınlığına karşı suçlar,
Devletin güvenliğine karşı suçlar, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı
suçlar, milli savunmaya karşı suçlar, Devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk,
zimmet, irtikap, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma,
hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan
kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama veya kaçakçılık suçlarından; bu Kanuna
veya 21/7/1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununa
muhalefetten mahkûm olmamak.
f) Daha önce meslekten çıkarılmamış olmak’’
Söz
konusu değişik 3’üncü maddenin dördüncü fıkrasının birinci cümlesine göre üniversitelerin
sanat tarihi ve arkeoloji bölümlerinden lisans düzeyinde mezun olanlar için birinci
fıkranın (c) bendinde düzenlenen turist rehberliği eğitim programına katılma koşulu
aranmayacaktır. Ancak üniversitelerin sanat tarihi ve arkeoloji bölümlerinden lisans
düzeyinde mezun olanların, (c) bendine konu eğitim programını tamamlamaksızın turist
rehberi olabilmesine imkan veren ve iptali talep edilen cümle, Anayasa’ya aykırıdır.
i)Kamu yararı ilkesi ile tarih, kültür ve tabiat varlıklarının
korunması, turizmin
geliştirilmesi marifetiyle ulusal kalkınma bakımından:
Anayasa’nın
5’inci maddesinde Devletin, ‘‘kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu
sağlamak’’ şeklindeki temel amaç ve görevi sayılmış; 63’üncü maddesiyle Devlete
tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlama, bu amaçla
destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alma yükümlülüğü yüklenmiş; Anayasa’nın
166’ncı maddesinde Devletin ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı planlayacağı
kurala bağlanmış ve 167’nci maddesinde Devletin para, kredi, sermaye, mal ve hizmet
piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri
alacağı düzenlenmiştir.
Bununla
birlikte Anayasa’nın 2’nci maddesindeki hukuk devleti ilkesi gereğince, yasama işlemlerinin
kişisel yararları değil kamu yararını gerçekleştirmek amacıyla yapılması zorunludur
(Anayasa Mahkemesi’nin 17. 06. 2015 karar tarihli ve 2014/179 E.; 2015/54 K.
sayılı Kararı). ‘‘Anayasa’nın 2. maddesinde,
Türkiye Cumhuriyeti’nin sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilmiştir. Sosyal devlet,
sosyal adaletin, sosyal refahın ve sosyal güvenliğin gerçekleşmesini sağlayan devlettir.
Ekonomik ve malî politikalar sosyal devletin gerçekleşmesini sağlayan araçlardır.’’ (Anayasa Mahkemesi’nin 02.11.2016 tarihli ve 2015/61
E.; 2016/172 K. sayılı Kararı, § 91).
Anayasa’nın
2, 5, 63, 166 ve 167’nci maddeleri kül halinde ele alındığında görüleceği üzere;
Devlet, turizm sektörü bakımından Anayasa’nın anılan maddelerinde kendine yüklenen
görev, yükümlülük ve sorumlulukları yerine getirmek için turizmin geliştirilmesi
marifetiyle ulusal kalkınmayı teminen; Türkiye’nin dünya standartlarındaki turizm
potansiyelinin hayata geçirilmesi amacıyla turist rehberliği için özel bir kanun
ihdas etmiş; bu hizmet sektörünü regülasyona tabi tutmuştur. Başka bir anlatımla
Anayasa’nın 2’nci maddesiyle kendisine atfedilen sosyal niteliği gereği; Anayasa’nın
5’inci maddesinde yer alan amaca ulaşmak için; Anayasa’nın 63’üncü maddesiyle kendine
yüklenen yükümlülüğü yerine getirmek gayesiyle; Anayasa’nın 166’ncı maddesiyle donatılan
(ekonomik-sosyal-kültürel) göreve istinaden turizm sektörünün planlamaları yapılmış
ve Anayasa’nın 167’nci maddesi uyarınca turizm sektöründeki piyasaların sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici
tedbirler alınmıştır.
Turist
rehberliği mesleğinin ülkenin tanıtımına ve ekonominin gelişmesine yönelik katkısını
nazara alarak; rehberlerin taşıması gereken şartları, tek tek sıralamıştır. Kuşkusuz
bu şartlardan en önemlilerinden biri, anılan (c) bendine konu ‘‘Üniversitelerin
turist rehberliği bölümlerinin ön lisans, lisans veya yüksek lisans programlarından
mezun olmak veya üniversitelerin turist rehberliği bölümü dışındaki diğer bölümlerinden
en az lisans düzeyinde mezun olduktan sonra turizm sektörünün ihtiyaçları da dikkate
alınarak belirlenen dillerde, gerektiği hâllerde belirlenen bölgelerde, yönetmelikle
kurs ve sınavlara ilişkin belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde Bakanlığın talebiyle
Bakanlığın gözetim ve denetimi altında birlikler veya konusunda uzmanlaşmış kamu
kurum ve kuruluşları tarafından düzenlenen ülkesel veya bölgesel turist rehberliği
eğitim programını başarıyla tamamlamak’’ şartıdır.
İptali
talep edilen cümleye konu kişi kategorisi, üniversitelerin sanat tarihi ve arkeoloji
bölümlerinden lisans düzeyinde mezun olanlardır. Diğer bir deyişe bu kimseler, anılan
(c) bendinin ‘‘üniversitelerin turist rehberliği bölümü dışındaki diğer bölümlerinden
en az lisans düzeyinde mezun olanlar’’ kısmında yer almaktadır. Genel kural
bu tip sınıfta yer alanların turist rehberi olarak hizmet verebilmesi için mezun
olduktan sonra turizm sektörünün ihtiyaçları da dikkate alınarak belirlenen dillerde,
gerektiği hâllerde belirlenen bölgelerde, yönetmelikle kurs ve sınavlara ilişkin
belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde Bakanlığın talebiyle Bakanlığın gözetim
ve denetimi altında birlikler veya konusunda uzmanlaşmış kamu kurum ve kuruluşları
tarafından düzenlenen ülkesel veya bölgesel turist rehberliği eğitim programını
başarıyla tamamlamaları öngörülmüştür. Ancak kanun koyucu, bu genel kurala iptali
talep edilen cümleyle bir istisna getirmiştir.
Bu
istisnaya göre üniversitelerin sanat tarihi ve arkeoloji bölümlerinden lisans düzeyinde
mezun olanlar için birinci fıkranın (c) bendinde düzenlenen turist rehberliği eğitim
programına katılma koşulu aranmayacaktır. Bu kişiler bakımından özel bir düzenleme
öngörülmüştür: bunlar, birinci fıkrada belirtilen diğer koşulları yerine getirmek,
Bakanlığın talebiyle Bakanlığın gözetim ve denetimi altında birlikler veya konusunda
uzmanlaşmış kamu kurum ve kuruluşları tarafından, yönetmelik ile belirlenen usul
ve esaslar çerçevesinde yapılan en az yüz saatlik eğitim programı ile uygulama gezisini
başarıyla tamamlamaları şartıyla başarılı oldukları yabancı dilde, katıldıkları
uygulama gezisine bağlı olarak bölgesel veya ülkesel turist rehberi olmaya hak kazanacaktır.
Kanun koyucu, bu düzenlemeyi ‘‘Madde ile üniversitelerin sanat tarihi ve arkeoloji
bölümlerinden lisans düzeyinde mezun ve yabancı dil yeterliliğine sahip olanların
turist rehberi olmaları kolaylaştırılmaktadır.’’ şeklindeki amaçla yapmıştır. Ancak bu amaç,
söz konusu istisna hükmünün haklı gerekçesi olamaz. Zira ortada genel kuraldan sapmayı
gerektirecek bir kamu yararı bulunmamaktadır. Birtakım kimselerin turist rehberi
olabilmesini kolaylaştıran ihtilaflı düzenleme, turist rehberliği mesleğinin itibarını
zedelemektedir. Bir mesleğin icrası için yeterli kapasiteye sahip olmamak, bir kolaylaştırma
sebebi oluşturmaz.
Bununla
birlikte ‘‘Digestada ius singularia, “genel kurallara aykırı olarak, belirli
bir menfaatin temini için kanun koyucunun otoritesi ile ihdas edilen hukuk” şeklinde
tanımlanmıştır.’’
Ancak burada istisna düzenlemesinin getirilmesinde belirli bir menfaat temini bulunmamaktadır.
Aksine turist rehberi olmak bakımından gerekli yeterliliğe sahip olmayan bir kimse
bu hizmeti verecek ve bu durumda, politikalar hayata geçirilemeyecek; turist rehberliği
mesleğinin niteliği düşecek, niceliği arttırılarak bir arz fazlası yaratılacak ve
turist rehberliği hizmet piyasasında denge fiyatının yadsınamayacak ölçüde azalmasına
sebep olunacaktır. Meslek mensuplarının istihdam alanını daraltıcı ihtilaflı düzenlemede
perdelenen amaç, turizmde iş gücü piyasasının kırılması; turizm destinasyonunda
rekabetçi yapının bozulmasıdır.
Belirtmek
gerekir ki 6326 sayılı Kanun’un 7’nci maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesiyle
turist rehberliği hizmetlerinin sadece turist rehberleri tarafından sunulacağı kurala
bağlanmıştır. Diğer bir deyişle turist rehberliği hizmeti sektöründe mesleğin icrası
bakımından yetki yönünden meslek mensupları için bir münhasırlık ortaya koymuş ve
mesleki yasal tekel yaratmıştır. Ancak kanun koyucu bu tekele, kamu yararı olmaksızın
halel getirmektedir.
Hülasa
iptali talep edilen cümlenin, yukarıda açıklandığı üzere kamu yararı barındırmaması;
turist rehberliği mesleğinin kalitesinin azalmasına; turistlerin daha uygun fiyatlı,
daha ulaşılabilir, daha etkin ve verimli hizmet almasının engellenmesine; turizmde kalite-güvenlik-sürdürülebilirlik unsurlarının
ortadan kalkmasına; kaynakların etkin ve verimli kullanılarak çevreye duyarlı, bilgiye
dayalı, sürdürülebilir turizm faaliyetlerinin gerçekleştirilememesine diğer bir
deyişle turizm potansiyelinin değerlendirilememesine; turizm özelinde adil vergi
salınamamasına; üretim ve istihdam stratejilerinin hayata geçirilememesine; halkta
turizm bilincinin oluşamamasına; Türkiye’nin dış turizm pazarında cazibe merkezi
haline gelememesine ve dolayısıyla turizm kapasitesin yükselememesine; ülkeye döviz
girişinin ve turizm sektörüne yapılan yatırımların düşmesine; turizm yoluyla tarihi,
kültürel ve turistik milli değerlerin dünyaya tanıtılamamasına; ulusal kalkınmaya
dengeli ve hızlı katkı sağlanamamasına; en nihayetinde kamu maliyesi bakımından
yük doğmasına dolayısıyla milli ekonominin zarara uğramasına ve dolayısıyla kişilerin
ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunun temin edilememesine neden olacaktır. Bu nedenle iptali talep
edilen cümle, Anayasa’nın 2, 5, 63, 166 ve 167’nci maddelerine aykırıdır.
ii) Çalışma hakkı ile temel hak ve özgürlüklerin
sınırlandırılma ilkeleri ve güvence ölçütleri bakımından: Anayasa’nın 2 ve 5’inci
maddelerinde yer alan sosyal devlet ilkesinin bir görünümü, Anayasa’nın 49’uncu
maddesinde güvencelenen çalışma hakkıdır. Diğer bir deyişle herkese hak ve ödev
olarak tanınan çalışma hakkı, Devlete pozitif yükümlülük yüklemektedir. Devlet,
herkes için uygun bir çalışma ortamı hazırlamalıdır. Ancak iptali talep edilen cümle,
Devletin anılan yükümlülüğünü ifa etmesine engel olacaktır. Nitekim üniversitelere
turist rehberliği bölümü konulmuş ve bu bölümün ön lisans, lisans veya yüksek lisans
programlarından mezun olanların belli şartlar altınca bu mesleği icra edebileceği
kurala bağlanmıştır. Eğer üniversitelerin turist rehberliği bölümü dışındaki diğer
bölümlerinden en az lisans düzeyinde mezun olduktan sonra bu mesleği icra etmek
isteyen bir kimse varsa, onun mesleğe kabulü bakımından şartlar daha sıkılaştırılmıştır
(turizm sektörünün ihtiyaçları da dikkate alınarak belirlenen dillerde, gerektiği
hâllerde belirlenen bölgelerde, yönetmelikle kurs ve sınavlara ilişkin belirlenen
usul ve esaslar çerçevesinde Bakanlığın talebiyle Bakanlığın gözetim ve denetimi
altında birlikler veya konusunda uzmanlaşmış kamu kurum ve kuruluşları tarafından
düzenlenen ülkesel veya bölgesel turist rehberliği eğitim programını başarıyla tamamlamak).
Ancak iptali talep edilen cümleyle, üniversitelerin sanat tarihi ve arkeoloji bölümlerinden
lisans düzeyinde mezun olanlar için birinci fıkranın (c) bendinde düzenlenen turist
rehberliği eğitim programına katılma koşulu kaldırılarak; turist rehberlerinin istihdam
alanı daraltılmıştır.
Başka
bir anlatımla kişiler, çalışma hakkını belirli bir mesleğin mensubu olarak yerine
getirirler. Bazı meslekler, özellikli durumu nedeniyle (turizmin ülkenin tanıtımına
ve ulusal kalkınmaya katkısı); ayrıca düzenlenmiş; nasıl icra edileceği, kanun düzeyinde
kurala bağlanmıştır. Kanun koyucu mesleğe kabul şartlarını düzenlerken; her tesis
ettiği kural, kişilerin çalışma hakkına müdahale oluşturacaktır. Diğer bir deyişle
kanun koyucu, turist rehberliği hizmeti bakımından yasal tekel yaratmıştır. Bu yasal
tekele getirilen her istisna hükmü, kişilerin çalışma hakkına müdahale oluşturacaktır.
Üniversitelerin sanat tarihi ve arkeoloji bölümlerinden lisans düzeyinde mezun olanlar
için birinci fıkranın (c) bendinde düzenlenen turist rehberliği eğitim programına
katılma koşulunun ortadan kaldırılması da turist rehberlerinin çalışma hakkına,
(Anayasa’nın 13’üncü maddesinde düzenlenen temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının
sınırları arasında yer alan) kamu yararı barındırmaksızın ve demokratik bir hukuk
devletinde olmayacak biçimde müdahale teşkil edecektir. Zira turist rehberleri mesleği
üzerinden çalışma hakkının kullanılma imkanı, yeterli ehliyeti olmayan kişilere
tanınacaktır. Turist rehberliği mesleğinin kalitesini düşüren anılan cümle, Anayasa’nın
13’üncü ve 49’uncu maddelerine aykırıdır.
iii)Eşitlik ilkesi bakımından: İptali talep edilen
cümleyle anılan (c) bendine konu turist rehberliği eğitim programına katılmayacak
kimseler, üniversitelerin sanat tarihi ve arkeoloji bölümlerinden lisans düzeyinde
mezun olanlardır. Kanun koyucunun bu istisnayı sadece sanat tarihi ve arkeoloji
bölümlerinden mezun olanlara tanımasının haklı nedeni anlaşılamamaktadır. Bu nedenle
anılan cümle, Anayasa’nın 10’uncu maddesinde yer alan eşitlik ilkesine de aykırıdır.
Zira eşitlik ilkesinin ihlal edilip edilmediği hususunun tespiti, münferit olayda
benzer kişi kategorileri arasında gerçekleştirilen ayrıma ilişkin bir ‘‘haklı
neden’’in var olup olmadığına göre yapılır.
Anayasa Mahkemesi’nin ifade ettiği üzere; “[Eşitlik
ilkesi] ile güdülen amaç, benzer koşullar içinde olan, özdeş nitelikte bulunan durumların
yasalarca aynı işleme uyruk tutulmasını sağlamaktır.” (Anayasa Mahkemesi’nin
13.04.1976 tarihli ve 1976/3 E.; 1976/3 K. sayılı Kararı). Yine AYM’ye göre;
“Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalar karşısında aynı
işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını
önlemektir” (Anayasa Mahkemesi’nin 07.02.2006 tarihli ve 2006/11 E.; 2006/17
K. sayılı Kararı). Eşitlik ilkesinin ihlal edilip edilmediği hususunun tespitinde,
somut olayda yapılan ayrımın haklı bir nedene dayanıp dayanmadığı noktası dikkate
alınır: “Anayasa'nın 10. maddesinde öngörülen eşitlik, mutlak anlamda bir eşitlik
olmayıp, ortada haklı nedenlerin bulunması halinde, farklı uygulamalara imkan veren
bir ilkedir” (Anayasa Mahkemesi’nin 11.12.1986 tarihli ve 1985/11 E.; 1986/29
K. sayılı Kararı).
Başka bir anlatımla kanun koyucunun, bu istisnayı
söz gelimi sanat, tarih, antropoloji, etnoloji, Hititoloji, Sümeroloji ve klasik
filoloji, edebiyat, coğrafya, Türkiyat, sosyoloji, mimarlık, restorasyon, arkeometri,
müzecilik bölümlerine tanımamasının haklı nedeni anlaşılamamaktadır. Halbuki
kanun koyucu, sanat tarihi ve arkeoloji bölümü mezunlarının en az yüz saatlik eğitim
programı ile turist rehberliği mesleğini icra etmeye yeterli konuma geldiğine dair
(hatalı) düşünceye sahipse; eşitlik ilkesi gereğince bu düşünce yapısının iç tutarlılığı
bakımından; bu istisnayı, yukarıda bahsi geçen diğer bölümlere de tanıması gerekmekteydi.
Ne var
ki kanun koyucu haklı nedene dayanmayan ve keyfî muamele farklılıklarına yol
açan bir düzenlemeyi kaleme almıştır. Bu nedenle anılan cümle, Anayasa’nın 10’uncu
maddesine aykırıdır.
iv)Uluslararası andlaşmaların iç hukuka etkisi bakımından: Anayasa’nın 90’ıncı
maddesine göre temel hak ve özgürlüklere ilişkin usulüne göre yürürlüğe konmuş uluslararası
anlaşmalar, (kanunlara nazaran hakkı koruyucu, kullanımını genişletici hükümler
barındırması kaydıyla) normlar hiyerarşisinde kanunun üstündedir. İptali talep edilen
cümle, çalışma
hakkına ilişkin
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 23’üncü, (Gözden Geçirilmiş) Avrupa Sosyal
Şartı’nın 1’inci maddelerini; Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu ILO Sözleşmelerini[12] ihlal ettiğinden Anayasa’nın
90’ıncı maddesine de aykırıdır.
Tüm
bu nedenlerle, 7500 sayılı Kanun’un 1’inci maddesiyle 07.06.2012 tarihli ve 6326
sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu’nun değiştirilen 3’üncü maddesinin dördüncü
fıkrasının birinci cümlesi, Anayasa’nın 2, 5, 10, 13, 49, 63, 90, 166 ve 167’nci
maddelerine aykırıdır; anılan cümlenin iptali gerekir.
5)
17.04.2024
tarihli ve 7500 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu ile Seyahat Acentaları ve
Seyahat Acentaları Birliği Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 4’üncü maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un 6’ncı maddesine birinci fıkrasından sonra gelmek üzere eklenen ikinci fıkranın Anayasa’ya aykırılığı
7500
sayılı Kanun’un 4’üncü maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un ‘‘Turist rehberi ücretleri’’
kenar başlıklı 6’ncı maddesine birinci fıkradan sonra gelmek üzere bir fıkra eklenmiştir.
Anılan 6’ncı maddenin birinci fıkrasına göre taban ücret tarifesi, birlikler ile
Türkiye Seyahat Acentaları Birliğinin görüşleri alınarak Bakanlık tarafından net
ücret üzerinden belirlenmektedir ve her yıl 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun mükerrer
298’inci maddesi hükümleri uyarınca tespit ve ilan edilen yeniden değerleme oranından
az olmamak kaydıyla artırılarak en geç aralık ayında, izleyen takvim yılının başından
itibaren yürürlüğe girmek üzere Bakanlık tarafından ilan edilmektedir.
Söz
konusu ek ikinci fıkraya göre mesleğin Türkçe olarak icra edilmesi hâlinde, ücretler
birinci fıkra kapsamında belirlenen taban ücretin yüzde yetmişinden az olmamak üzere
Bakanlık tarafından belirlenecek ve ilan edilecektir.
i)Angarya yasağı ve ücrette adaletin sağlanması
bakımından:
Normal
şartlar altında serbest piyasa ekonomisinin hakim olduğu bir düzende bir mal yahut
hizmetin bedeli, rekabet hukukunun genel prensiplerine uygun biçimde arz ve talebin
kesiştiği denge noktası üzerinden belirlenir. Fakat bazı özellikli mal ve hizmetlerin
fiyatına, kamu otoriteleri tarafından müdahale edilmektedir. Bu müdahale yöntemlerinden
biri de taban ücret tarifesinin tespiti ve ilanıdır. Taban ücret ise eldeki dava
konusu bakımından turist rehberlerinin insan onuruna yaraşır bir biçimde yaşayabilmesini
teminen turist rehberliği mesleğinin ülke ekonomisindeki konumu nazara alınarak
ilgili meslek kuruluşlarının görüşleri doğrultusunda ilişikli merkezi idare tarafından
belirlenmektedir. Böylelikle turist rehberinin çalışması karşılığında alacağı en
düşük nakdi ivaz, adil bir biçimde saptanmaktadır.
Kanun
koyucu da bu doğrultuda turist rehberinin çalışması karşılığında alacağı taban ücretin
birlikler ile Türkiye Seyahat Acentaları Birliğinin görüşleri alınarak Bakanlık
tarafından net ücret üzerinden tayin edileceğini kurala bağlamıştır:
‘‘Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından rehber
taban ücretleri 2024 yılı için hizmet gruplarına göre aşağıdaki şekilde belirlenmiştir:
Hizmet Grubu Taban Ücret A- Günlük Tur 3.081
TL B- Transfer 1.544 TL C- Gece Turu 1.544 TL D- Paket Tur 3.713 TL E- Aylık Ücret
30.794 TL’’
Ancak
iptali talep edilen fıkrayla taban ücret bazında; mesleğini Türkçe olarak icra eden
turist rehberleri ile mesleğini yabancı dilde icra eden turist rehberleri arasında
bir türden sınıflaştırma yapılmıştır. Başka bir anlatımla mesleğini yabancı dilde
icra eden turist rehberleri bakımından taban ücret, birlikler ile Türkiye Seyahat
Acentaları Birliğinin görüşleri alınarak Bakanlık tarafından net ücret üzerinden
belirlenecek; mesleğini Türkçe olarak icra eden turist rehberi bakımından taban
ücret, birinci fıkra kapsamında belirlenen taban ücretin yüzde yetmişinden az olmamak
üzere Bakanlık tarafından belirlenecektir. Aynı bölge için rehberlik eden (aynı
hizmeti veren) iki kişiden biri, yabancı dil bildiği için taban ücret; diğeri, yabancı
dil bilmediği için taban ücretin yüzde yetmişini alacaktır. Bu durum, angarya yasağı
ve ücrette adaletin sağlanması prensibinin kapsamında kalmaktadır.
Çalışma
hukukumuzda, angarya yasaktır. Zira ‘‘Anayasa'nın 18. maddesinde, zorla çalıştırma
ve angarya kavramlarına yer verilmiştir. Maddenin gerekçesinde angarya, kişinin
emeğinin karşılığını almadan zorla çalıştırılması olarak tanımlanmıştır. Angaryada da zorla
çalıştırmada olduğu gibi kişinin yaptırım tehdidi altında ve iradesi dışında çalıştırılması
söz konusudur. Ancak angaryada zorla çalıştırmadan farklı olarak çalıştırılana ücret
de ödenmemekte veya bariz bir şekilde düşük ücret ödenmektedir. Buna göre zorla
çalıştırma ile angarya arasındaki fark, yaptırım tehdidiyle desteklenen irade dışı
çalıştırma karşılığında ücret ödenip ödenmeyeceği hususu ile sınırlıdır. İrade dışı
çalıştırmada ücret ödeniyorsa zorla çalıştırmadan, ücret ödenmiyor veya ödenen ücret
bariz bir şekilde düşük ise angaryadan söz edilebilir (Yasemin Balcı, § 69).’’ (Anayasa Mahkemesi’nin
06.09.2018 tarihli ve 2017/163 E.; 2018/90 K. sayılı Kararı, § 17, 18).
Öte
yandan Anayasa’nın 10’uncu maddesinin somutlaştığı görünümlerden biri de Anayasa’nın
55’inci maddesinde temelini bulan ‘‘eşit işe eşit ücret ilkesi’’dir. Nitekim ‘‘Anayasa'nın
"Ücrette adalet sağlanması" başlıklı 55. maddesinde, çalışanların yaptıkları
işe uygun adaletli bir ücret elde etmeleri için Devletin gerekli önlemleri alacağı
öngörülmüş; madde gerekçesinde, "Bu madde, bütün çalışanlara çalışmalarının
karşılığı olarak ödenecek olan ücret, aylık, ikramiyeler ve sosyal yardımların belli
esasa dayandırılmasını öngörmektedir. Bu esaslardan ilki, ücret, aylık, ikramiye
ve sosyal yardımlar ancak "fiilen çalışma" karşılığı olarak ödenecektir.
Bunun için de iş süreleri, işin verimi, değeri ve niteliği dikkate alınacaktır..."
denilmiştir. Makam tazminatı, belirli makam ve sorumluluk gerektiren görevlerde
bulunanlara ödenen bir para olup, tutarı, her makam (unvan) için ayrı ayrı saptanmış
olan gösterge rakamının memur aylıklarına uygulanan katsayı ile çarpımı sonucu bulunacak
miktar kadardır. 1961 Anayasası'nın 45., 1982 Anayasası'nın da 55. maddesinde yer
alan ücrete ilişkin kuralın dayanağı, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 43.
maddesidir. Sözü edilen Bildirgenin 43. maddesinin (2) nolu bendinde, "herkesin
herhangi bir ayırım gözetilmeksizin eşit iş için eşit ücrete hakkı vardır."
denilmiş, Avrupa Sosyal Şartı'nın 4. maddesinin (1) nolu, Çalışanların Temel, Sosyal
Hakları Topluluk Şartı'nın 6/İ ve 6/İİİ maddelerinde de, eşit ve adil ücret hakkına
ilişkin kurallara yer verilmiştir. Eşit işe eşit ücret ilkesi, kamu çalışanlarının
aylıklarının belirlenmesinde yaşamsal bir ölçüt olarak alınmalı, Anayasa ve uluslarüstü
normlarda öngörülen biçimde ücret ödenmesini sağlayacak yasal kurallar getirilmelidir.
Kuşkusuz ki, İLO sözleşmesinde öngörüldüğü gibi ücret deyimi, her türlü ek ödemeyi
de kapsamaktadır.’’ (Anayasa Mahkemesi’nin 22.12.1998 tarihli ve
1998/1 E.; 1998/86 K. sayılı Kararına karşı Üye Haşim Kılıç ve Üye Mustafa Bumin
tarafından kaleme alınan karşıoy yazısı).
Ancak
iptali talep edilen fıkrayla mesleğini Türkçe olarak icra eden turist rehberleri,
mesleğini yabancı dilde icra eden turist rehberleri için belirlenen taban ücretin
yüzde yetmişini alabilecektir. Halbuki yukarıda açıklandığı üzere taban ücret, turist
rehberinin sosyal-ekonomik yaşamda asgari gerekliliklerini karşılaması için alması
gereken zaruri miktardır. Bunun yüzde yetmişini alan bir rehber, insan onuruna yaraşır
biçimde yaşamını idame ettiremeyecek; çalışması karşılığında hak ettiği ücreti alamadığı
için angaryaya maruz kalacaktır. Aynı meslek grubunun içinde dil bilip bilmeme üzerinden,
taban ücretin orantısız biçimde farklılaştırılması (Türkçe turist rehberinin
aynı nitelikteki çalışma karşılığında farklı taban ücret alması), ücrette adaletin
sağlanması bakımından da sorunludur. Bu nedenle iptali talep edilen fıkra, Anayasa’nın
10, 18 ve 55’inci maddesine aykırıdır.
ii)Çalışma hürriyeti ve çalışma hakkı ile temel hak ve özgürlüklerin
sınırlandırılma ilkeleri ve güvence ölçütleri bakımından: Anayasa Mahkemesi’nin
belirttiği üzere ‘‘Anayasa'nın "Çalışma ve
Sözleşme Hürriyeti" başlıklı 48. maddesinde, "Herkes, dilediği alanda
çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir."
denilmek suretiyle çalışma özgürlüğü güvenceye bağlanmıştır. Çalışma özgürlüğü,
kişinin çalışıp çalışmama, çalışacağı işi seçme ve çalıştığı işten ayrılma özgürlüğünü
korur. Çalışma özgürlüğü ücretli olarak bağımlı çalışma hakkını olduğu kadar, iktisadi-ticari
faaliyet yapma hakkını da içerir.’’ (Anayasa Mahkemesi’nin 13.11.2014
tarihli ve 2013/95 E.: 2014/176 K. sayılı Kararı).
Mesleğini
Türkçe olarak icra edecek turist rehberleri de hizmet alanlarla birtakım sözleşmeler
akdedeceklerdir. İptali talep edilen fıkrayla bu sözleşmelerin nakdi ivaz unsurunun
en düşük değerini Bakanlık tayin edecektir. Bu akdi ilişkinin mali yönünün ilgili
birliklerin görüşü alınmaksızın ve yüzde yetmişlik had öngörmek suretiyle Bakanlık
tarafından orantısız biçimde tayin edilmesi, Anayasa’nın temel hak ve özgürlüklerin
sınırlandırılmasının sınırlarını düzenleyen 13’üncü maddesinde yer alan kanunilik
ve ölçülülük kaydının aksine demokratik bir toplumda olamayacak biçimde çalışma
hürriyeti kısıtlanacaktır. Bu nedenle anılan fıkra, Anayasa’nın 13’üncü ve 48’inci
maddelerine aykırıdır.
Öte
yandan Anayasa’nın 2 ve 5’inci maddelerinde yer alan sosyal devlet ilkesinin bir
görünümü, Anayasa’nın 49’uncu maddesinde güvencelenen çalışma hakkıdır. Diğer bir
deyişle herkese hak ve ödev olarak tanınan çalışma hakkı, Devlete pozitif yükümlülük
yüklemektedir. Devlet, herkes için uygun bir çalışma ortamı hazırlamalıdır. Ancak
iptali talep edilen fıkra, Devletin anılan yükümlülüğünü ifa etmesine engel olacaktır.
Nitekim idare, keyfi biçimde, mesleğini Türkçe olarak icra edecek turist rehberleri
bakımından birliklerin görüşünü almaksızın ve yüzde yetmiş hadle taban ücreti belirleyerek;
Devlet tarafından onlar bakımından çalışma hakkının kullanılması için gerekli ortam,
hazırlanamayacaktır. Bu nedenle anılan fıkra, Anayasa’nın 13’üncü ve 49’uncu maddelerine
aykırıdır.
iii)Çalışma barışı bakımından: Anayasa’nın
2 ve 5’inci maddeleriyle Devlet için öngörülen ‘‘sosyal devlet’’ niteliğinin
bir görünümü, Anayasa’nın 49’uncu maddesiyle Devlete yüklenen çalışma barışını sağlamak
için gerekli tedbirleri alma yükümlülüğüdür. Anayasa Mahkemesi, ‘‘Anayasa'nın
49. maddesine göre, çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir. Devlete karşı ileri sürülecek
bu hak, bireylere zorlama yetkisi ve yaptırımı vermemiştir. Devlet, olanakları ölçüsünde,
yeterli örgütler kurarak iş bulmayı kolaylaştırıp sağlamak için gerekli önlemleri
almakla yükümlüdür. Devletin herkese iş verme, herkesi işe yerleştirme zorunluluğu
bulunmamaktadır. İşsizliği önlemek amacıyla yapacağı çalışmalarla Devlet, öncelikle
kamu sektöründe iş vermek yolunu izleyecek, bu nedenle de yasal düzenlemeler yapacaktır.’’
şeklinde hüküm kurmak suretiyle; Anayasa’nın 49’uncu maddesinin kapsama alanında
özel sektörün yanı sıra kamu sektörünün de değerlendirileceğine işaret etmiştir
(Anayasa
Mahkemesi’nin 19.12.1989 tarihli ve 1989/14 ve 1989/49 sayılı Kararı). O halde
Devlet, hem özel sektörde hem de kamu sektöründe çalışma barışını sağlamalıdır.
Ancak maddi ve şekli anlamda kanuna tekabül etmeyen iptali talep
edilen fıkra; turist rehberliği hizmetlerinin bütüncül bir şekilde yerine getirildiği
de göz önüne alındığında; benzer hizmet veren turist rehberleri arasında
taban ücret bağlamında eşitsiz muamelelere yol açacağından, çalışma barışının da
bozulmasına neden olacaktır. Çalışma barışının bozulması; turist rehberleri arasında anlaşmazlıklara
yol açabilecektir; mesleki dayanışmayı azaltabilecektir; turist rehberlerinin ilgilerini
başka alanlara yöneltmesine; sorumluluklarını yeteri kadar yerine getirememelerine
ve turizm sektörünün ulusal kalkınmaya katkı sağlayamamasına sebep olabilecektir.
Bu nedenle iptali talep edilen fıkra, Anayasa’nın
2, 5 ve 49’uncu maddelerine de aykırıdır.
iv)Hukuk devleti ve idarenin kanuniliği ilkeleri bakımından: Hukuk devleti, bütün
işlem ve eylemlerinin hukuk kurallarına uygunluğunu başlıca geçerlik koşulu sayan,
her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurmayı amaçlayan ve bunu geliştirerek sürdüren,
hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan
kaçınan, insan haklarına saygı duyarak bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren,
Anayasa’ya ve hukuk kurallarına bağlılığa özen gösteren, yargı denetimine açık olan,
yasaların üstünde yasa koyucunun da uymak zorunda olduğu temel hukuk ilkeleri ile
Anayasa’nın bulunduğu bilinci olan devlettir (Anayasa Mahkemesi’nin 02.06.2009
tarihli ve 2004/10 E.; 2009/68 K. sayılı Kararı). Hukuk
devletinin önkoşullarından olan hukuki güvenlik ilkesi hukuk normlarının öngörülebilir
olmasını, hukuki belirlilik ilkesi de kanun hükümlerinin şüpheye yer vermeyecek
şekilde açık, net, anlaşılabilir olmasını ve ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına
karşı koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir (bkz. AYM 9.2.2017, 2016/143 E.–
2017/23 K. par. 13; RG. 12.4.2017-30036) (Anayasa Mahkemesi’nin 04.05.2017 tarihli
ve 2015/41 E.; 2017/98 K. sayılı Kararı). Başka bir deyişle, hukuk devleti ilkesi
gereğince, idareye işlem tesis ederken ve eylemde bulunurken veya görevlerini yerine
getirirken belirli ölçüde hareket serbestliği sağlayan takdir yetkisinin kullanımı
mutlak, sınırsız, keyfi biçimde gerçekleşemez; idarenin takdir yetkisinin sınırları,
keyfi işlem ve eylemleri önlemek amacıyla kanunla çizilmelidir.
Anayasa’nın
123’üncü maddesinde yer alan idarenin kanuniliği ilkesinin iki boyutu bulunmaktadır.
İlk boyutu, idarenin secundum legem özelliğidir (kanuna dayanma ilkesidir).
Bu ilkeye göre idarenin düzenleme yetkisi kanundan kaynaklanır. İkinci boyutu, idarenin
intra legem özelliğidir (kanuna aykırı olmama ilkesidir). Bu ilkeye göre
idarenin işlem ve eylemleri kanunun çizdiği sınırlar içinde kalmalıdır.
Mesleğin
Türkçe olarak icra edilmesi halinde Bakanlık tarafından belirlenecek ve ilan edilecek
ücretin;
hukuk
devletinin temel taşı olan maddi anlamdaki kanunilik kıstasının gereklerini karşılaması
ve kanuna dayanması ile aykırı olmaması için; genel çerçevesinin keyfi uygulamaya
yer vermeyecek açıklıkta kanun düzeyinde çizilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde
Bakanlığa tanınan ve hiçbir koşulla sınırlandırılmayan geniş takdir yetkisi, Bakanlığın
keyfi uygulamalarına sebep olabilecektir. Her ne kadar söz konusu ücret bakımından
birinci fıkrada kapsamında belirlenen taban ücretin yüzde yetmişinden az olamayacağı
hususunun Bakanlığı kayıtlayacak bir kıstas olduğu ileri sürülebilirse de; söz konusu
yüzde yetmişlik baremin, Anayasa’nın 10, 18 ve 55’inci maddelerine aykırı olduğu
yukarıda detaylı biçimde açıklanmıştır. Yine anılan birinci fıkrada Bakanlık tarafından
taban ücret belirlenirken, birlikler ile Türkiye Seyahat Acentaları Birliğinin görüşlerinin
alınacağı öngörülmüştür. Ancak mesleğini Türkçe olarak icra edenler bakımından bu
görüş istenmemiş ve kendi meslek odalarının, mensuplarının menfaatlerini savunmasının
önüne geçilmiştir.
Bununla
birlikte idarenin
uhdesine
sınırları belirsiz, çok geniş bir düzenleme alanının bırakılması, anılan 6’ncı maddenin
uygulanmasını sağlamaya ilişkin Anayasal işlevinin ötesine geçerek, şekli anlamda
kanun aracılığıyla, idarenin düzenleyici (ve dahi birel) işlemlerine, maddi anlamda
kanun koyma yetkisinin tanınması anlamına gelecektir. Bakanlığın mesleğini
Türkçe olarak icra edenler bakımından belirleyip ilan edeceği taban ücreti çok kısa
sürede değiştirme olasılığı da; meslek mensuplarının hukuki öngörülebilirliğine
halel getirecektir.
Bu
nedenle iptali talep edilen fıkra, Anayasa’nın 2 ve 123’üncü maddelerine aykırıdır.
v)Yasama yetkisinin devredilemezliği bakımından: Anayasa’nın 7’nci
maddesinde temelini bulan yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesine göre yasama
yetkisi yalnız Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aittir. Bu nedenle idareye düzenleme
yetkisi veren bir yasa kuralının temel ilkeleri ortaya koyması ve çerçeveyi çizmesi
gerekir. Diğer bir deyişle idareye sınırsız ve belirsiz bir düzenleme yetkisi bırakılamaz.
Nitekim idarenin düzenle me yetkisi; sınırlı, tamamlayıcı ve bağımlı bir yetkidir.
Yasa ile yetkilendirme, Anayasa’nın öngördüğü biçimde yasa ile düzenleme anlamını
taşımamaktadır (Anayasa Mahkemesi’nin 02.05.2008 tarihli ve 2005/68 E.; 2008/102
K. sayılı Kararı). İptali talep edilen fıkra hükmünde olduğu gibi temel ilkeleri
belirlenmeksizin ve çerçevesi çizilmeksizin; idareye (Bakanlığa) mesleğin Türkçe
olarak icra edilmesi halinde (anılan birinci fıkra kapsamında belirlenen taban ücretin
yüzde yetmişinden az olmamak üzere) taban ücreti tespit etmeye (ve ilan etmeye)
yönelik usul ve esasları düzenleme yetkisi veren yasa hükmü, Anayasa’nın 7’nci
maddesine aykırılık oluşturur.
vi)Eşitlik ilkesi bakımından: İptali talep edilen
fıkranın mesleğin Türkçe olarak icra edilmesi halinde, (anılan birinci fıkra kapsamında
belirlenen taban ücretin yüzde yetmişinden az olmamak üzere) taban ücretin belirlenmesi
ve tespit edilmesi bakımından idareye (Bakanlığa) verdiği sınırsız takdir yetkisi, meslek
mensupları arasında idare tarafından kayırma/ayrımcılık yapılmasına neden olabileceğinden;
anılan fıkra, Anayasa’nın 10’uncu maddesinde yer alan eşitlik ilkesine de aykırıdır.
Zira eşitlik ilkesinin ihlal edilip edilmediği hususunun tespiti, münferit olayda
benzer kişi kategorileri arasında gerçekleştirilen ayrıma ilişkin bir ‘‘haklı
neden’’in var olup olmadığına göre yapılır.
Anayasa Mahkemesi’nin ifade ettiği üzere; “[Eşitlik
ilkesi] ile güdülen amaç, benzer koşullar içinde olan, özdeş nitelikte bulunan durumların
yasalarca aynı işleme uyruk tutulmasını sağlamaktır.” (Anayasa Mahkemesi’nin
13.04.1976 tarihli ve 1976/3 E.; 1976/3 K. sayılı Kararı). Yine AYM’ye göre;
“Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalar karşısında aynı
işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını
önlemektir” (Anayasa Mahkemesi’nin 07.02.2006 tarihli ve 2006/11 E.; 2006/17
K. sayılı Kararı). Eşitlik ilkesinin ihlal edilip edilmediği hususunun tespitinde,
somut olayda yapılan ayrımın haklı bir nedene dayanıp dayanmadığı noktası dikkate
alınır: “Anayasa'nın 10. maddesinde öngörülen eşitlik, mutlak anlamda bir eşitlik
olmayıp, ortada haklı nedenlerin bulunması halinde, farklı uygulamalara imkan veren
bir ilkedir” (Anayasa Mahkemesi’nin 11.12.1986 tarihli ve 1985/11 E.; 1986/29
K. sayılı Kararı).
Ne
var ki iptali talep edilen fıkranın idareye verdiği keyfi uygulamalara sebep olabilecek
sınırsız takdir yetkisi, söz gelimi aynı nitelikteki
hizmeti veren iki turist rehberinden biri için taban ücretin daha üstten belirlenip
diğeri için daha alttan belirlenmesine ilişkin haklı nedeni somutlaştırmaya
elverişli değildir. Başka bir anlatımla, mesleğini Türkçe olarak icra eden turist rehberleri
bakımından taban ücreti belirleme yetkisinin idareye bırakılması, mesleğini Türkçe olarak
icra eden ve aynı durumda olan turist rehberleri arasında; ücretlendirme bakımından haklı nedene dayanmayan ve keyfî muamele
farklılıklarına yol açacaktır.
Bu noktada belirtmek gerekir ki nihayetinde aynı nitelikteki turist
rehberliği hizmeti olması itibarıyla; yabancı dil turist rehberine verilen taban
ücretin yüzde yetmişi kadar ücreti Türkçe turist rehberine vermenin de haklı nedeni
anlaşılamamaktadır. Bir an için dil yeterliliği bakımından bu ayrımın yapıldığı
ileri sürülse dahi; yüzde yetmişlik had, oldukça orantısızdır.
Bu nedenle anılan fıkra, Anayasa’nın 10’uncu maddesine aykırıdır.
vii)Demokratik hukuk devleti ilkesi ve kamu kurumu niteliğindeki
meslek kuruluşlarının idari özerkliği-anayasal statüsü bakımından:
6326
sayılı Kanun’un ‘‘Tanımlar’’ kenar başlıklı 2’nci maddesinin birinci fıkrasının
(f) bendine göre meslek kuruluşları, turist rehberleri odaları ve birliklerini ifade
etmektedir. Bunlar, Anayasa’nın 135’inci maddesi kapsamında kamu kurumu niteliğinde
meslek kuruluşlarıdır. Nitekim bu husus, Anayasa Mahkemesi’nin 10.01.2013 tarihli
ve 2012/95 E.; 2013/9 K. sayılı Kararına konu olmuştur.
Anayasa’nın
135’inci maddesiyle kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarına anayasal statü
tanınmıştır. Anılan anayasal hükmün birinci fıkrasına göre kamu kurumu niteliğindeki
meslek kuruluşları ve üst kuruluşları; belli bir mesleğe mensup olanların müşterek
ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel
menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleri ile
ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hakim kılmak üzere meslek disiplini
ve ahlakını korumak maksadı ile kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri tarafından
kanunda gösterilen usullere göre yargı gözetimi altında, gizli oyla seçilen kamu
tüzel kişilikleridir. Bu hükmün Anayasa’nın 2’nci maddesinde temelini bulan demokratik
hukuk devleti ilkesi ile birlikte ele alındığında ortaya çıkacağı üzere; bu türden
kuruluşların teşekkülü ve faaliyetlerinin yürütülmesi, demokrasinin genel esasları
çerçevesinde gerçekleşmelidir. Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının katılımcı
ve müzakereci bir demokrasi anlayışı içinde meslek
mensuplarına verilecek taban ücretin belirlenmesi, demokratik hukuk devleti bağlamında
Anayasa’nın 135’nci maddesiyle kendilerine tanınan anayasal statünün bir gereğidir.
Bu noktada belirtmek gerekir ki 1961 Anayasası’nın ‘‘Kamu kurumu niteliğindeki
meslek kuruluşları’’ kenar başlıklı 122’nci maddesinin üçüncü fıkrasında ‘‘Meslek
kuruluşlarının tüzükleri, yönetim ve işleyişleri demokratik esaslara aykırı olamaz.’’
denilmek suretiyle bu husus, açıkça vurgulanmıştır. Benzer biçimde 1982 Anayasası’nın
2 ve 135’inci maddeleri de birlikte ele alındığında; meslek kuruluşlarının yönetim
ve işleyişlerinin demokratik esaslara aykırı olamayacağı açıktır. Aksi bir yorum;
anayasal değerde normatif düzenlemelerin pratikte işlevsiz kalmasına neden olacaktır.
Nitekim Anayasa Mahkemesi de 6964 sayılı Ziraat
Odaları ve Ziraat Odaları Birliği Kanunu'nun 28’inci maddesinin ‘‘Üst üste iki
dönem Birlik yönetim kurulu başkanlığı yapmış olanlar, aradan iki seçim dönemi geçmedikçe
aynı göreve yeniden seçilemezler.’’ şeklindeki üçüncü fıkrası özelinde yaptığı
anayasal değerlendirmede; demokratik hukuk devletinde kamu kurumu niteliğindeki
meslek kuruluşlarının konumunu ortaya koymuştur (Anayasa Mahkemesi’nin 04.12.2014
tarihi ve 2014/181 E.; 2014/179 K. sayılı Kararı):
‘‘Anayasa'nın 135. maddesinde, kamu kurumu
niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst kuruluşlarının maddede belirtilen amaçlar
doğrultusunda kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri tarafından kanunda gösterilen
usullere göre yargı gözetimi altında gizli oyla seçilen kamu tüzel kişileri olduğu
belirtilmiştir. Tüzel kişilikleri olan bu tür meslek kuruluşlarının yönetsel vesayet
ağırlığı, yönetim ve mali konularda denetim yoğunluğunu getirmekle birlikte, organlarını
kendi üyeleri arasından kanunda belirlenen yöntemlere göre seçmeleri ilkesi benimsenmiştir.
Böylece Anayasa, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının yönetim ve işleyişlerinin
demokratik hukuk devleti esaslarına uygun olması kuralını öngörmüş ve kurum içi
demokratik yapıyı sağlamıştır. Kuşkusuz demokratik düzenin en belirgin niteliği
de seçimlerdir. Seçimlerin adaletli bir katılım ile serbest, eşit ve genel-oy ilkelerine
dayalı olarak gerçekleşmesi gerekmektedir.
Anayasa'nın 135. maddesinde öngörülen düzenleme
uyarınca, Birlik organlarında başkanlık yapacakların, kanunda gösterilen usullere
göre seçilecekleri açıktır. Ancak bu yetki, seçim usullerinin belirlenmesiyle sınırlı
olup, seçme ve seçilme hakkının kullanılmasına yönelik bir yasaklamayı içermemektedir.
Kanunla seçim konusunda yapılacak düzenlemelerin demokratik hukuk devletiyle bağdaşır
olması gerekir.
Anayasa'nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti'nin
demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devleti olduğu vurgulanmış olup, hukuk devleti;
hak ve özgürlükleri güvenceye alan devlettir. Kanun koyucunun hukuki düzenlemelerde
kendisine tanınan takdir yetkisini anayasal sınırlar içinde adalet, hakkaniyet ve
kamu yararı ölçütlerini göz önünde tutarak kullanması ve keyfi davranmaması gerekir.
Demokratik hukuk devletinde temel hak ve özgürlüklerin
en geniş ölçüde sağlanıp güvence altına alınması esastır. Demokratik hukuk devleti
ilkesinin vazgeçilmez unsurlarından birisi de özgür, genel, eşit ve gizli oya dayalı,
hoşgörü, açık fikirlilik ve çoğulculuk anlayışı içerisinde ilgililerin birbirleriyle
rekabet edebildiği dürüst ve düzenli seçimlerin varlığıdır. Bu şekildeki bir devlette
yönetime gelmede ve ayrılmada tek yol seçimler olup, buna ilişkin yasaklar "
demokratik hukuk devleti"yle bağdaşmaz.
Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarından
olan Türkiye Ziraat Odaları Birliğinin yönetim kurulu başkanlığı gibi görevlere
"seçilme hakkı" demokratik bir haktır. İtiraz konusu kuralla, Anayasa'nın
135. maddesinde öngörülmeyen belli süre başkanlık yapanların aradan sekiz yıl geçmedikçe
yeniden seçilemeyeceklerine ilişkin yasağın demokratik gereklerle izahı mümkün değildir.
Bu yasak seçime katılan üyelerin kanaatinin serbestçe oluşmasını engellediğinden
üyeler yönünden "seçme", adaylar yönünden "seçilme" hakkına
müdahale oluşturmuştur. Kamu kurumu niteliğinde olsa da sivil toplum örgütlerine
bu tür seçilememe yasakları getirilmesi demokratik hukuk devleti anlayışıyla bağdaşmayacağından
Anayasa'ya aykırılık oluşturur.’’
Bunun
bilincinde olan kanun kuyucu, anılan 6’ncı maddenin birinci fıkrasına göre taban
ücret tarifesi, birlikler ile Türkiye Seyahat Acentaları Birliğinin görüşleri alınarak
Bakanlık tarafından net ücret üzerinden belirleneceğini kurala bağlamaktadır; diğer
bir söyleyişle taban ücretin belirlenmesine yönelik irade zincirindeki bir halkayı
meslek odaları oluşturmaktadır. Ancak yukarıda açıklandığı üzere iptali talep edilen
fıkra, meslek kuruluşunun mensuplarının (turist rehberlerinin) mesleklerini Türkçe
olarak icra etmesi halinde alacakları taban ücretin hesaplanmasında; Bakanlığa keyfi
uygulamalara neden olabilecek sınırsız takdir yetkisi vermekte ve birliklerin iradesini
dışarıda bırakmak suretiyle, Bakanlığın meslek odası tarafından sınırlandırılmasının
önüne geçilmektedir. Bu durum, meslek kuruluşunun mensuplarının akçeli işlerine
yönelik karar alma yetkisini ortadan kaldırdığından; demokratik anlayış içinde idari
özerkliklerine halel getirecektir. Nitekim Anayasa Mahkemesi
de:
‘‘10. Anayasa'nın 135.
maddesinde, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst kuruluşlarının maddede
belirtilen amaçlar doğrultusunda kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri tarafından
kanunda gösterilen usullere göre yargı gözetimi altında gizli oyla seçilen kamu
tüzel kişileri olduğu belirtilmiştir. Maddede meslek kuruluşlarının karar ve yönetim
organlarının seçimle göreve gelmesinin öngörülmesi, Devletin idari ve mali denetimine
tabi olduklarının belirtilmesi ve sorumlu organlarının görevlerine yargı kararıyla
son verilebileceğinin kurala bağlanması, bu kuruluşların özerkliğine işaret etmektedir.
11. Özerklik, kişi ve kuruluşların kendi
faaliyetlerine ilişkin kararları alma ve uygulama konusunda gerekli yetkiyle donatılmış
olması anlamına gelmektedir. Bu aynı zamanda kurumların dış etkilere karşı korunmasını
ifade eder. Kamu kuruluşlarına özerklik tanınmasının nedeni faaliyetlerini hizmetin
gereklerine ve kamu yararına uygun bir şekilde sürdürmelerini güvence altına almaktır.
Bu bağlamda, meslek kuruluşları, idari özerkliklerinin sonucu olarak, kendi seçilmiş
organlarıyla merkezi yönetimin müdahalesi olmaksızın serbestçe karar alıp uygulayabilirler.
Özerklik, kesin ve yürütülebilir karar alabilme yetkisine sahip olabilmeyi de içerir.
12. Kurumların özerkliğinin hangi unsurları
içermesi gerektiği ve hangi hâllerde bir kurumun özerk sayılabileceğine yönelik
olarak Anayasa'da herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır. Dolayısıyla, Anayasa'da
belirtilen amacı ya da kamu yararını gerçekleştirmek için kanunla yapılacak olan
düzenleme, kanun koyucunun yapacağı tercihlere göre şekillenecektir. Bu konuda takdir
yetkisi anayasal ilkelere aykırı olmamak koşuluyla kanun koyucuya aittir.’’
şeklinde hüküm kurmuştur (Anayasa Mahkemesi’nin,
22.06.2016 tarihli ve 2015/106 E.; 2016/128 K. sayılı Kararı). Ancak iptali talep
edilen fıkra, mesleğin Türkçe olarak icra edilmesi halinde verilecek taban ücretin
belirlenmesine ilişkin irade oluşurken; birlikler ile Türkiye Seyahat Acentaları
Birliğinin görüşlerinin alınmasını öngörmeyerek; meslek mensuplarının menfaatlerini
savunma hakkını bertaraf etmekte, mensuplarını kapsayıcı rolü bulunan kuruluşun
turist rehberliği hizmetine karşılık gelen nakdi ivaza yönelik karar alma ve uygulama
konusunda gerekli yetkiyle donatılmalarının önüne geçmekte; özerkliği ihlal etmektedir.
Başka bir anlatımla demokratik hukuk devletinde; anılan kuruluşların kendi kendine
karar alabilmesini sağlayan idari özerklik, meslek mensubuna verilecek taban ücretin
belirlenmesinde rol almasıyla mümkündür. O halde sadece Bakanlığın iradesi üzerine
Türkçe turist rehberlerinin taban ücretinin belirlenmesi; bu esası, uygulamada etkisiz
ve karşılıksız bırakmaktadır.
Başka bir anlatımla kanun koyucu, iptali talep
edilen fıkrayla merkezî idare ile hiyerarşi yaratacak söz konusu taban ücrete ilişkin
usul ve esasları, idarenin keyfi uygulamalarına zemin hazırlayacak biçimde düzenlemiştir.
Bu durum
ise meslek kuruluşu ile meslek kuruluşunun mensupları bakımından bir öngörülebilirlik
sağlamaz. Bunun idari özerklikle bağdaştığı
söylenemez. Zira merkezî idareye meslek kuruluşu
üzerinde denetim ve gözetim yetkisini aşan nitelikte bir yetki tanınmıştır, meslek
kuruluşu (taban ücretin belirlenmesine görüş vermek suretiyle; üyelerinin menfaatlerini
gözetmek şeklindeki) amacına uygun biçimde faaliyetlerini yürütülemeyecektir.
Diğer bir söyleyişle Anayasa
Mahkemesi’nin 10.01.2013 tarihli ve 2012/95 E.; 2013/9 K. sayılı Kararında belirttiği
üzere;
‘‘Genel olarak kamu kurumu niteliğindeki meslek
kuruluşları üzerindeki devlet denetiminin bir vesayet yetkisi olduğu kabul edilmektedir.
Ancak, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarında uygulanması gereken vesayet,
Anayasa'nın 127. maddesinin beşinci fıkrasında öngörülen vesayet yetkisinden farklıdır.
Bu maddede vesayet yetkisinin hangi koşullarda kullanılabileceği açıklanmakta olup,
bu koşullar, mahalli hizmetlerin idarenin bütünlüğü ilkesine uygun şekilde yürütülmesi,
kamu görevlerinde birliğin sağlanması, toplum yararının korunması ve mahalli ihtiyaçların
gereği gibi karşılanması olarak sayılmaktadır. Buna karşın, Anayasa'nın 135. maddesinin
beşinci fıkrasında, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları üzerinde devletin
'idari ve mali denetiminden' söz edilmektedir. Dolayısıyla, merkezî idarenin kamu
kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları üzerindeki denetimi idari ve mali denetimin
ötesine geçmemelidir.
Turist rehberleri odaları birlikleri, Kanun'da
belirtilen görevleri yapmak ve yetkileri kullanmak ve odaların üst kuruluşu olmak
üzere kurulan tüzel kişiliğe sahip ve kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşları
olup, merkezî idarenin bu birlikler üzerindeki denetimi idari ve mali denetimle
sınırlı olmalıdır. …’’
İhtilaflı kural, meslek kuruluşu üzerinde yapılacak
idari ve mali denetimin ötesinde, merkezi idarenin vesayet denetimi yetkisini aşacak
biçimde; kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu olan turist rehberleri odaları
birlikleri ve
Türkiye Seyahat Acentaları Birliğinin yerine geçerek; meslek mensubunun alacağı
taban ücreti belirlemesi anlamına gelmektedir.
Bu nedenle iptali talep edilen fıkra, Anayasa’nın
2 ve 135’inci maddelerine aykırıdır.
viii)Uluslararası andlaşmaların iç hukuka
etkisi bakımından: Anayasa’nın 90’ıncı maddesine göre temel
hak ve özgürlüklere ilişkin usulüne göre yürürlüğe konmuş uluslararası anlaşmalar,
(kanunlara nazaran hakkı koruyucu, kullanımını genişletici hükümler barındırması
kaydıyla) normlar hiyerarşisinde kanunun üstündedir. İptali talep edilen fıkra,
kölelik
ve zorla çalıştırma yasağına ilişkin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 4’üncü maddesini ve ILO’nun 29 No’lu Zorla Çalıştırma Sözleşmesi’ni; çalışma hakkına
ilişkin İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 23’üncü, (Gözden Geçirilmiş) Avrupa
Sosyal Şartı’nın 1’inci maddelerini; Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu ILO Sözleşmelerini[14] ;adil çalışma
koşullarına ilişkin İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 23’üncü, (Gözden Geçirilmiş)
Avrupa Sosyal Şartı’nın 3 ve 22’nci maddelerini; ILO’nun 94 No’lu Çalışma Şartları
(Kamu Sözleşmeleri) Sözleşmesi ile 151 No’lu Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi’ni;
eşit işe eşit ücret ilkesine ilişkin İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin
43’üncü maddesi ve ILO’nun 100 No’lu Eşit Ücret Sözleşmesi’ni ihlal ettiğinden Anayasa’nın 90’ıncı maddesine de aykırıdır.
Tüm
bu nedenlerle 7500
sayılı Kanun’un
4’üncü
maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un 6’ncı maddesine birinci
fıkrasından sonra gelmek üzere eklenen ikinci fıkra, Anayasa’nın 2, 5,
7, 10, 13, 18, 48, 49, 55, 90, 123 ve 135’inci maddelerine aykırıdır; anılan fıkranın
iptali gerekir.
6)
17.04.2024
tarihli ve 7500 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu ile Seyahat Acentaları ve
Seyahat Acentaları Birliği Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 5’inci maddesiyle 6326
sayılı Kanun’un 7’nci maddesinin birinci fıkrasına eklenen cümlenin Anayasa’ya aykırılığı
7500
sayılı Kanun’un 5’inci maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un ‘‘Mesleğin korunması’’
kenar başlıklı 7’nci maddesinin birinci fıkrasına bir cümle eklenmiştir. Anılan
7’nci maddenin mevcut haline göre turist rehberliği hizmetleri sadece turist rehberleri
tarafından sunulur. Başka sıfat veya unvanlarla icra edilen ancak bu Kanun uyarınca
turist rehberliği niteliği taşıyan her türlü hizmetin yürütülmesinde mesleği icra
etme koşullarını taşıyan kişiler çalıştırılır. Kamu kurum ve kuruluşlarının resmî
faaliyetlerinde turist rehberliği hizmeti verecek ruhsatname sahibi bir kamu görevlisinin
görevlendirilmiş olması hâlinde ayrıca turist rehberi bulundurulması zorunlu değildir.
İptali
talep edilen ek cümleye göre Millî Eğitim Bakanlığına bağlı okul ve kurumlar tarafından
öğrencilere yönelik olarak öğretmen refakatinde ve ticari amaç gözetilmeksizin yapılan
geziler bu Kanun kapsamı dışındadır. Ancak anılan cümle, Anayasa’ya aykırıdır.
i)Kamu yararı ilkesi ile tarih, kültür ve tabiat varlıklarının
korunması, turizmin
geliştirilmesi marifetiyle ulusal kalkınma bakımından:
Anayasa’nın
5’inci maddesinde Devletin, ‘‘kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu
sağlamak’’ şeklindeki temel amaç ve görevi sayılmış; 63’üncü maddesiyle Devlete
tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlama, bu amaçla
destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alma yükümlülüğü yüklenmiş; Anayasa’nın
166’ncı maddesinde Devletin ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı planlayacağı
kurala bağlanmış ve 167’nci maddesinde Devletin para, kredi, sermaye, mal ve hizmet
piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri
alacağı düzenlenmiştir.
Bununla
birlikte Anayasa’nın 2’nci maddesindeki hukuk devleti ilkesi gereğince, yasama işlemlerinin
kişisel yararları değil kamu yararını gerçekleştirmek amacıyla yapılması zorunludur
(Anayasa Mahkemesi’nin 17. 06. 2015 karar tarihli ve 2014/179 E.; 2015/54 K.
sayılı Kararı). ‘‘Anayasa’nın 2. maddesinde,
Türkiye Cumhuriyeti’nin sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilmiştir. Sosyal devlet,
sosyal adaletin, sosyal refahın ve sosyal güvenliğin gerçekleşmesini sağlayan devlettir.
Ekonomik ve malî politikalar sosyal devletin gerçekleşmesini sağlayan araçlardır.’’ (Anayasa Mahkemesi’nin 02.11.2016 tarihli ve 2015/61
E.; 2016/172 K. sayılı Kararı, § 91).
Anayasa’nın
2, 5, 63, 166 ve 167’nci maddeleri kül halinde ele alındığında görüleceği üzere;
Devlet, turizm sektörü bakımından Anayasa’nın anılan maddelerinde kendine yüklenen
görev, yükümlülük ve sorumlulukları yerine getirmek için turizmin geliştirilmesi
marifetiyle ulusal kalkınmayı teminen; Türkiye’nin dünya standartlarındaki turizm
potansiyelinin hayata geçirilmesi amacıyla turist rehberliği için özel bir kanun
ihdas etmiş; bu hizmet sektörünü regülasyona tabi tutmuştur. Şöyle ki turist rehberliği
mesleğinin ülkenin tanıtımına ve ekonominin gelişmesine yönelik katkısını nazara
alarak; anılan 7’nci maddenin birinci fıkrasının birinci cümlesiyle turist rehberliği
hizmetlerinin sadece turist rehberleri tarafından sunulacağı kurala bağlanmıştır.
Diğer bir deyişle turist rehberliği hizmeti sektöründe mesleğin icrası bakımından
yetki yönünden meslek mensupları için bir münhasırlık ortaya koymuş ve mesleki yasal
tekel yaratmıştır. Başka bir anlatımla Anayasa’nın 2’nci maddesiyle kendisine atfedilen
sosyal niteliği gereği; Anayasa’nın 5’inci maddesinde yer alan amaca ulaşmak için;
Anayasa’nın 63’üncü maddesiyle kendine yüklenen yükümlülüğü yerine getirmek gayesiyle;
Anayasa’nın 166’ncı maddesiyle donatılan (ekonomik-sosyal-kültürel) göreve istinaden
turizm sektörünün planlamaları yapılmış ve Anayasa’nın 167’nci maddesi uyarınca
turizm sektöründeki piyasaların sağlıklı ve düzenli
işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirler alınmıştır.
Ancak
kanun koyucu, iptali talep edilen cümleyle turist rehberliği hizmetlerinin sadece
turist rehberleri tarafından sunulacağına ilişkin genel kurala bir istisna getirmiştir.
Bu istisna hükmüne göre Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı okul ve kurumlar tarafından
öğrencilere yönelik olarak öğretmen refakatinde ve ticari amaç gözetilmeksizin yapılan
geziler bu Kanun kapsamı dışındadır. Başka bir anlatımla öğretmenlerin okul gezilerinde
turist rehberi gibi hizmet vereceği kurala bağlanmıştır. Kanun koyucu, bu düzenlemeyi
‘‘Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okul öğrencilerinin öğretmenleri refakatinde
katıldıkları gezilerde öğretmenleri tarafından bilgilendirilebilmelerine olanak
sağlamak’’ şeklindeki amaçla yapmıştır.
Ancak bu amaç, söz konusu istisna hükmünün haklı gerekçesi olamaz. Zira ortada genel
kuraldan sapmayı gerektirecek bir kamu yararı bulunmamaktadır. Öğretmen refakatinde
ve ticari amaç gütmeksizin yapılan söz konusu okul gezilerinde de öğrencilerin Türkiye’nin
kültür, turizm, tarih, çevre, doğa, sosyal ve benzeri değerleri ve varlıkları hakkında
tam ve yeterli bir biçimde bilgilenme hakları bulunmaktadır. Öğrencilerin turist
rehberliği hizmetini, iyi yetişmiş ve donanımlı turist rehberlerinden almak yerine
öğretmenlerinden alması; okul gezisiyle amaçlanan tanıtım programının işlevini yerine
getirememesine sebep olacaktır.
Bununla
birlikte ‘‘Digestada ius singularia, “genel kurallara aykırı olarak, belirli
bir menfaatin temini için kanun koyucunun otoritesi ile ihdas edilen hukuk” şeklinde
tanımlanmıştır.’’
Ancak burada istisna düzenlemesinin getirilmesinde belirli bir menfaat temini bulunmamaktadır.
Aksine öğrencilerin hayata dair perspektif kazanmasını sağlayan okul gezileri özelindeki
milli eğitim politikalarının hayata geçirilememesine neden olacaktır.
Başka
bir anlatımla öğretmenler, eğitim fakültesinden mezun olmakla öğretmenlik mesleğini
icra etmeye yeterli kapasiteye sahip olurlar. Yine turist rehberliği bölümünden
mezunlar ise turist rehberliği mesleğini icra etmeye yeterli kapasiteye sahip olurlar.
Bu meslek gruplarından birinin, diğerinin verdiği hizmet verebileceğini iddia etmek;
mesleki ayrışmanın ve bilimsel esasların tamamen tersine hareket etmek manasına
gelir. Turist rehberliği mesleğinin öğretmenler tarafından da icra edilebileceğine
yönelik söz konusu düzenleme, hem öğretmenlik hem de turist rehberliği mesleğinin
itibarını oldukça zedeleyecektir.
Diğer
bir söyleyişle öğrencilerin gezdiği bölgenin tüm özelliklerine vakıf olmasını engelleyen
bu düzenlemede, bir kamu yararı bulunmamaktadır. Zira alanında fevkalade uzman bir
matematik öğretmeninin, Çanakkale gezisi için bir okul grubuna refakat ettiği örnekte;
o öğretmenin ilgiyi bölgeyi tüm boyutlarıyla öğrencilere aktarabilmesi düşünülemez.
Bu durumda öğrenciler, yetişkinlere göre turist rehberliği hizmeti almak bakımından
ikinci sınıfa indirgenmektedir. Halbuki gerek öğrenci gerek yetişkin bir birey;
bir bölgeyi gezdiği takdirde o bölge hakkında iyi yetişmiş, donanımlı bir meslek
mensubu tarafından bilgilendirilme hakkına sahiptir. Kaldı ki öğrencilerin geleceğin
yetişkinleri olacağı dikkate alındığında; okul gezilerinin turist rehberi eşliğinde
yapılmasının önemi daha da ön plana çıkmaktadır.
Başka
bir anlatımla Anayasa’nın 2, 5, 63, 166 ve 167’nci maddeleriyle Devlete yüklenen
yükümlülük iyi yetişmiş ve donanımlı turist rehberleri vasıtasıyla yerine getirilir.
Bu yükümlülük, hem Millî Eğitim Bakanlığına bağlı okul ve kurumlar tarafından öğrencilere
yönelik olarak öğretmen refakatinde ve ticari amaç gözetilmeksizin yapılan gezilerde
hem de yetişkinlerin kendi özel gezileri bakımından geçerlidir. O halde turist rehberliği
hizmetinin okul gezileri bakımından öğretmenler tarafından; diğer geziler bakımından
turist rehberleri tarafından verilmesine yönelik yapılan ayrımda makul bir gerekçe
bulunmamaktadır. Öğrencilerin de en az yetişkinler kadar, bu hizmet ilgili meslek
mensubundan alma hakkı bulunmaktadır.
Yine
okul gezilerinin prima facie ticari amaç taşıyıp taşıyamadığı anlaşılamayacaktır.
Bu bağlamda da ticari amaç gözetilen gezilerde öğrencilere turist rehberleri tarafından
turist rehberliği hizmeti verilirken; ticari amaç taşımayan gezilerde öğrencilere
öğretmenler tarafından turist rehberliği hizmeti verilecektir. Halbuki her iki halde
de hizmeti alan öğrencilerdir. O nedenle rehberlik hizmeti verecek yetkilinin, okul
gezisinin taşıdığı amaca göre farklılaştırılmasının haklı nedeni bulunmamaktadır.
İptali
talep edilen cümle, turist rehberlerinin mesleki faaliyet alanını daraltmak suretiyle
de Anayasa’nın 2, 5, 63, 166 ve 167’nci maddelerini ihlal etmektedir. Şöyle ki kültürel-ekonomik
kalkınmanın planlanmasını teminen ve ilgili hizmet piyasasının düzenli biçimde işleyebilmesi
için; kişilerin refahını sağlayacak sosyal bir devlet olan ülkemizde; tarih, kültür
ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin tanıtımının yapılması turist rehberleri
vasıtasıyla gerçekleşmektedir. Turist rehberi olabilmek için ise 6326 sayılı Kanun’un
(7500 sayılı Kanun’un 1’inci maddesiyle değişik) 3’üncü maddesindeki şartlara sahip
olmak gerekmektedir. Bu şartlara sahip olmayan bir öğretmenin anılan hizmeti verebilmesi;
Devletin Anayasa’nın bahsi geçen maddeleriyle şekillenen genel turizm politikasının
aleyhinedir. Bu durum en nihayetinde turist rehberlerinin iş potansiyellerinin azalmasına
ve arz fazlasına neden olacağından; turizm marifetiyle ulusal kalkınmayı da engelleyecektir.
Hülasa
iptali talep edilen cümlenin, yukarıda açıklandığı üzere kamu yararı barındırmaması;
turist rehberliği mesleğinin kalitesinin azalmasına; öğrencilerin daha etkin ve
verimli hizmet almasının engellenmesine; turizmde
kalite-güvenlik-sürdürülebilirlik unsurlarının ortadan kalkmasına; kaynakların etkin
ve verimli kullanılarak çevreye duyarlı, bilgiye dayalı, sürdürülebilir turizm faaliyetlerinin
gerçekleştirilememesine diğer bir deyişle turizm potansiyelinin değerlendirilememesine;
turizm özelinde adil vergi salınamamasına; üretim ve istihdam stratejilerinin hayata
geçirilememesine; halkta turizm bilincinin oluşamamasına; Türkiye’nin dış turizm
pazarında cazibe merkezi haline gelememesine ve dolayısıyla turizm kapasitesin yükselememesine;
ülkeye döviz girişinin ve turizm sektörüne yapılan yatırımların düşmesine; turizm
yoluyla tarihi, kültürel ve turistik milli değerlerin dünyaya ve öğrencilere tanıtılamamasına;
ulusal kalkınmaya dengeli ve hızlı katkı sağlanamamasına; en nihayetinde kamu maliyesi
bakımından yük doğmasına dolayısıyla milli ekonominin zarara uğramasına ve dolayısıyla
kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunun temin edilememesine neden olacaktır. Bu nedenle iptali talep
edilen cümle, Anayasa’nın 2, 5, 63, 166 ve 167’nci maddelerine aykırıdır.
ii) Çalışma hakkı ile temel hak ve özgürlüklerin
sınırlandırılma ilkeleri ve güvence ölçütleri bakımından: Anayasa’nın 2 ve 5’inci
maddelerinde yer alan sosyal devlet ilkesinin bir görünümü, Anayasa’nın 49’uncu
maddesinde güvencelenen çalışma hakkıdır. Diğer bir deyişle herkese hak ve ödev
olarak tanınan çalışma hakkı, Devlete pozitif yükümlülük yüklemektedir. Devlet,
herkes için uygun bir çalışma ortamı hazırlamalıdır. Ancak iptali talep edilen cümle,
Devletin anılan yükümlülüğünü ifa etmesine engel olacaktır. Nitekim üniversitelere
turist rehberliği bölümü konulmuş ve turist rehberliği hizmetinin münhasıran bu
bölümden mezun olanlar tarafından verilebileceği hüküm altına alınmıştır. Ancak
iptali talep edilen cümlede, Millî Eğitim Bakanlığına bağlı okul ve kurumlar tarafından
öğrencilere yönelik olarak öğretmen refakatinde ve ticari amaç gözetilmeksizin yapılan
geziler bu Kanun kapsamı dışında olduğu öngörülerek; turist rehberlerinin istihdam
alanı daraltılmıştır.
Başka
bir anlatımla kişiler, çalışma hakkını belirli bir mesleğin mensubu olarak yerine
getirirler. Bazı meslekler, özellikli durumu nedeniyle (turizmin ülkenin tanıtımına
ve ulusal kalkınmaya katkısı); ayrıca düzenlenmiş; nasıl icra edileceği, kanun düzeyinde
kurala bağlanmıştır. Kanun koyucu, turist rehberliği hizmeti bakımından yasal tekel
yaratmıştır. Bu yasal tekele getirilen her istisna hükmü, kişilerin çalışma hakkına
müdahale oluşturacaktır. Öğretmenlerin okul gezilerinde turist rehberliği hizmeti
verebilmesi de turist rehberlerinin çalışma hakkına, (Anayasa’nın 13’üncü maddesinde
düzenlenen temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının sınırları arasında yer
alan) kamu yararı barındırmaksızın ve demokratik bir hukuk devletinde olmayacak
biçimde müdahale teşkil edecektir. Zira turist rehberleri mesleği üzerinden çalışma
hakkının kullanılma imkanı, yeterli ehliyeti olmayan kişilere / meslek mensubu dahi
olmayan öğretmenlere tanınacaktır. Turist rehberliği mesleğinin kalitesini düşüren
anılan cümle, Anayasa’nın 13’üncü ve 49’uncu maddelerine aykırıdır.
iii)Uluslararası andlaşmaların iç hukuka etkisi bakımından: Anayasa’nın 90’ıncı
maddesine göre temel hak ve özgürlüklere ilişkin usulüne göre yürürlüğe konmuş uluslararası
anlaşmalar, (kanunlara nazaran hakkı koruyucu, kullanımını genişletici hükümler
barındırması kaydıyla) normlar hiyerarşisinde kanunun üstündedir. İptali talep edilen
cümle, çalışma
hakkına ilişkin
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 23’üncü, (Gözden Geçirilmiş) Avrupa Sosyal
Şartı’nın 1’inci maddelerini; Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu ILO Sözleşmelerini[17] ihlal ettiğinden Anayasa’nın
90’ıncı maddesine de aykırıdır.
Tüm
bu nedenlerle, 7500 sayılı Kanun’un 5’inci maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un 7’nci
maddesinin birinci fıkrasına eklenen cümle, Anayasa’nın 2,
5, 13, 49, 63, 90, 166 ve 167’nci maddelerine aykırıdır; anılan cümlenin iptali
gerekir.
7)
17.04.2024
tarihli ve 7500 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu ile Seyahat Acentaları ve
Seyahat Acentaları Birliği Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 6’ncı
maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un değiştirilen 9’uncu maddesinin birinci fıkrasının
ikinci cümlesinde yer alan ‘‘her türlü bilgiyi vermek ve belgeyi göstermekle’’
ibaresinin Anayasa’ya aykırılığı
7500
sayılı Kanun’un 6’ncı maddesiyle 6326 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu’nun
‘‘Denetim ve gözetim’’ kenar başlıklı 9’uncu maddesi değiştirilmiştir. Değişik
maddenin birinci fıkrasının birinci cümlesine göre Kültür ve Turizm Bakanlığı (Bakanlık),
meslek kuruluşlarının ve iştiraklerinin her türlü iş, işlem, faaliyet ve hesaplarını
müfettişler ve kontrolörler aracılığıyla gerektiğinde ve en geç üç yılda bir zorunlu
olarak denetleme yetkisini haizdir. Anılan birinci fıkranın ikinci cümlesine göre
meslek kuruluşları denetim esnasında her türlü bilgiyi vermek ve belgeyi göstermekle
yükümlüdür. Ancak meslek kuruluşlarını denetim esnasında her türlü bilgiyi vermek
ve belgeyi göstermekle yükümlü kılan ve iptali talep edilen ibare, Anayasa’ya aykırıdır.
Açıklamalara
geçmeden önce belirtmek gerekir ki 6326 sayılı Kanun’un ‘‘Tanımlar’’ kenar
başlıklı 2’nci maddesinin birinci fıkrasının (f) bendine göre meslek kuruluşları,
turist rehberleri odaları ve birliklerini ifade etmektedir. Yine meslek kuruluşlarının
denetim esnasında her türlü bilgiyi vermek ve belgeyi göstermekle yükümlü kılınması,
Bakanlığın meslek kuruluşundan her türlü bilginin verilmesini ve belgeyi göstermesini
talep etme yetkisi olduğuna işaret etmektedir.
i)Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılma
ilkeleri ve güvence ölçütleri ile kişisel verilen korunması
bakımından:
Bakanlığın meslek kuruluşları ve iştirakleri üzerinde yaptığı denetim esnasında
meslek kuruluşlarının vermek ve göstermekle yükümlü kılındığı her türlü bilgi ve
belgelerin bir kısmı,
kişisel veri niteliğindedir. Nitekim Anayasa Mahkemesi’ne göre ‘‘... Bu bağlamda adı, soyadı, doğum tarihi ve doğum yeri
gibi bireyin sadece kimliğini ortaya koyan bilgiler değil; telefon numarası, motorlu
taşıt plakası, sosyal güvenlik numarası, pasaport numarası, özgeçmiş, resim, görüntü
ve ses kayıtları, parmak izleri, IP adresi, e-posta adresi, hobiler, tercihler,
etkileşimde bulunulan kişiler, grup üyelikleri, aile bilgileri, sağlık bilgileri
gibi kişiyi doğrudan veya dolaylı olarak belirlenebilir kılan tüm veriler” kişisel veri olarak kabul edilmektedir (E. 2013/122,
K. 2014/74, 9.4.2014; E. 2014/149, K. 2014/151, 2.10.2014; E. 2013/84, K. 2014/183,
4.12.2014; E. 2014/74, K. 2014/201, 25.12.2014; E. 2014/180, K. 2015/30, 19.3.2015;
E. 2015/32, K. 2015/102, 12.11.2015).
O
halde denetim esnasında meslek kuruluşları tarafından verilecek ve gösterilecek
her türlü bilgi ve belgenin içeriğinde yer alan; meslek kuruluşunun mensubunun yahut
meslek kuruluşu ya da iştirakleri ile ilişkide olan kimselerin Türkiye Cumhuriyeti
kimlik numarası, adı ve soyadı, yerleşim yeri, adli sicil kaydı, fotoğrafı, banka
hesap bilgileri, diploma örneği, yabancı dil yeterlilik belgesi, oda sicil numarası,
telefon numarası, e posta adresi (iştirakler
bakımından) ticaret unvanı gibi veriler; kişiyi belirli, belirlenebilir
kıldığından; kişisel veri niteliğindedir. Ancak söz konusu her türlü bilgi ve belgenin
kişisel veri arz ettiği durumlarda anılan 9’uncu maddenin birinci fıkrasında, kişisel
verilerin korunmasına yönelik hüküm de bulunmamaktadır.
Halbuki kişisel verilerin korunması;
anayasal düzeyde (20’nci madde) özel hayatın gizliliği hakkına ilişkindir. Nitekim
Anayasa Mahkemesi’ne göre;
‘‘özel hayatın gizliliği ve kişisel
verilerin korunması hakkı, temel hak ve özgürlükler arasında önemli bir yer tutar.
Özel hayatın gizliliğinin korunması, bu hayatın başkalarının gözleri önüne serilmemesi
demektir. Kişinin özel hayatının, yalnız kendisi veya kendisinin bilmesini istediği
kimseler tarafından bilinmesini isteme hakkı, kişinin temel haklarından biridir
ve bu niteliği nedeniyle insan haklarına ilişkin beyanname ve sözleşmelerde de yer
almış; demokratik ülkelerin mevzuatında açıkça belirlenen istisnalar dışında devlete,
topluma ve diğer kişilere karşı korunmuştur. Kişisel verilerin korunması hakkı ise
özel hayatın gizliliği hakkının özel bir biçimi olarak bireyin hak ve özgürlüklerini
kişisel verilerin işlenmesi sırasında korumayı amaçlamaktadır. Öte yandan kişisel
verilerin korunması hakkı sınırsız olmayıp bu hakkın Anayasa’da güvence altına alınan diğer temel hak ve özgürlüklerin korunması
veya Anayasa’nın devlete bir görev olarak yüklediği millî güvenliğin, kamu düzeninin
ve kamu güvenliğinin korunması gibi nedenlerle sınırlandırılması mümkündür.
Ancak bu sınırlama yapılırken temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması rejimini
belirleyen Anayasa’nın 13. maddesine de uyulması gerekmektedir. … ’’
(Anayasa Mahkemesi’nin 24.07.2019
tarihli ve 2017/16 E.; 2019/64 K. No’lu Kararı, § 48, 49, 50). Başka bir anlatımla
temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının sınırlarını düzenleyen Anayasa’nın
13’üncü maddesi gereğince kişisel verilen korunması hakkı kısıtlanırken; söz konusu
kayıtlamalar; kanun düzeyinde açık, net, anlaşılabilir şekilde belirlenmelidir,
Anayasa’nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine,
ölçülülük ilkesine ve sınırlama sebebine aykırı olmamalıdır.
Ancak
kanun koyucu, Bakanlığın meslek kuruluşları ve iştirakleri üzerinde denetim yaptığı
esnada; her türlü bilgi ve belgenin meslek kuruluşları tarafından verilmesine ve
gösterilmesine ilişkin usul ve esasları; objektif kıstaslarla kanun düzeyinde belirlememiştir.
Başka bir anlatımla Bakanlığın her türlü bilgi ve belgeyi talep etmesi (diğer bir
söyleyişle meslek kuruluşunun her türlü bilgi ve belgeyi vermek ve göstermekle yükümlü
kılınması), sadece denetim kapsamındaki bilgi ve belgelerin istendiğine yönelik
şeffaflığı sağlayacak ve ayrımcı uygulamalarda bulunulmadığını temin edecek mekanizmalara,
bunlara erişimde kullanılacak teknolojik olanaklara, bunların ne kadar süre
ile ve nasıl muhafaza edileceğine, depolama usulüne, düzeltilmesi için yapılacak
başvuru prosedürüne,
bunların Bakanlık tarafından hangi kurum ve kuruluşlarla (nasıl) paylaşılmasına, bunların amacı dışında
kullanılmamasına,
Bakanlığın
bunlar hakkında sözlü ve yazılı açıklama istemesine, bunların siber güvenliğinin
sağlanmasına; bunlara resmi makamların keyfi müdahalesinin önlenmesine; bunlardan
suret alınmasına; bunların analiz ve imha edilme usulüne (vb.) ilişkin kanuni bir
güvence öngörülmemiştir.
Bu noktada
belirtmek gerekir ki iptali talep edilen ibarenin yer aldığı cümlede bulunan ‘‘denetim
esnasında’ ibaresi, Bakanlığı amaç/konu bakımından kayıtlayan ölçüt niteliğini
haiz değildir. Zira Bakanlık, meslek kuruluşları ve iştiraklerini denetlerken zaten
bilgi ve belge isteyebilmelidir ancak burada hukuki mesele, söz konusu her türlü
bilgi ve belgeyi (hem içerik hem de şekil ve süre yönünden) talep etme usulü bakımından
kanun düzeyinde Bakanlığı kurala bağlamaktır.
Ezcümle
Bakanlık, kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına yönelik müdahalenin kapsam
ve usulü bakımından hiçbir nesnel ölçütle sınırlandırılmamıştır. Her ne kadar 6698
sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun bir güvence teşkil ettiği ileri sürülebilirse
de; anılan meslek kuruluşları ve iştirakleri üzerinde yapılacak denetimin özellikli
durumu (söz konusu denetimin, merkezi idarenin kamu kurumu niteliğindeki meslek
kuruluşları üzerindeki Anayasa’dan kaynaklanan yetkisini aşacak ve keyfi uygulamalara
neden olabilecek biçimde yapılması olasılığı) nazara alındığında; Bakanlığın sınırlandırılması
için; özel koruma hükümlerinin öngörülmesi gerekirdi. Zira genel hükümler, meslek
kuruluşlarının Anayasa’dan kaynaklanan idari ve mali özerkliği ile 6326 sayılı Kanun’un
8’inci maddesinin meslek kuruluşlarının görev ve yetkilerini sıralayan üçüncü fıkrası
karşısında; kişisel veriler bakımından tam korumayı, yeterli biçimde sağlayamayabilir.
Hiçbir sınırlandırmaya tabi olmayan söz konusu müdahale, kişisel verilerin korunması
hakkını tamamen savunmasız bırakmakta, keyfiliğe açık hale getirmekte ve demokratik
toplumda gerekli olmayan şekilde sınırlandırarak onun özüne dokunmaktadır.
Buna
ilave olarak ölçülülük ilkesi gereğince kişisel verilerin korunması hakkına yapılan
söz konusu müdahalede; amaç ve araç ilişkisi bakımından, aracın (meslek kuruluşlarının
her türlü bilgiyi vermek ve belgeyi göstermekle yükümlü kılınması), amacı (denetimin
etkin ve verimli biçimde yapılması) gerçekleştirmeye elverişli, gerekli olması
ve amaç ile araç arasında orantı bulunması gerekmektedir. Ancak her türlü bilgi ve
belgenin talep edilebilmesine yönelik usul ve esasların (sınırlamaya tabi tutulmadan)
kanun düzeyinde belirlenmemesi, amacı gerçekleştirmek bakımından orantılı değildir.
Zira, Bakanlığa tanınan geniş yetki nedeniyle kişisel verilerin korunması ile denetimin
etkin ve verimli biçimde yapılması arasındaki hassas denge gözetilmemiştir.
Son
olarak belirtmek gerekir ki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) göre, kişinin
özel hayatına ilişkin verilerin yalnızca kaydedilmesi, işlenmeseler dahi, özel hayat
hakkına müdahale oluşturur (S. ve Marper/Birleşik Krallık, 4 Aralık 2008, başvuru
no : 30562/04 ve 30566/04 , p.67). İptali talep edilen ibarenin öngörülemez
şekilde uygulanacağı kişisel verilere ilişkin olarak, Sözleşme’nin 8’inci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan hak sınırlama
ölçütleriyle uyumlu bir düzenleme yapılmamıştır. Söz konusu düzenlemenin özel hayat
hakkına getirdiği sınırlama, kanunilik ilkesinin gerektirdiği şekilde yeterli hukuki
belirlilik ve güvence içermediği gibi; demokratik toplumda orantılı bir tedbir de
değildir. Kanunilik ve orantılılık ölçütleriyle uyumlu olmayan düzenleme, AİHS’nin
8’inci maddesinin uygulanmasında özel hayat hakkıyla toplumun bütününün çıkarları
arasında adil bir denge kurulması gerekliliğine işaret eden AİHM perspektifine de
aykırıdır (Birçok karar arasında bkz. mesela : AİHM, X, Y ve Z/Birleşik Krallık,
22 Nisan 1997, başvuru no: 21830/93, p.41). Bu nedenle anılan ibare, Anayasa’nın
13 ve 20’nci maddelerine aykırıdır.
ii) Erkler ayrılığı ilkesi,
hiçbir kimsenin veya organın Anayasa’dan kaynaklanmayan bir yetkiyi kullanamaması
ve Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı bakımından: Anayasa
Mahkemesi kararlarında Anayasa'nın 153’üncü maddesinde belirtilen bağlayıcılık ilkesine
aykırılıktan söz edilebilmesi için iptal edilen kuralla dava konusu yeni düzenlemenin
içerik ve kapsam bakımından aynı ya da benzeri olması gerektiği belirtilmektedir
(Anayasa
Mahkemesi’nin 12.11.1991 tarihli ve 1991/7 E.: 1991/43 K. sayılı Kararı).
Anayasa
Mahkemesi de (eldeki dava konusuyla benzer bir hüküm ihtiva eden) İletişim Başkanlığı’nı, görevleri ile ilgili olarak gerekli gördüğü bilgileri
bütün kamu kurum ve kuruluşlarından ve diğer gerçek ve tüzel kişilerden doğrudan
isteme yetkisiyle donatan 14 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 17’nci maddesinin
ikinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan ‘‘gerekli gördüğü bilgileri’’ ibaresinin
iptali istemi hakkında verdiği (red) kararında; ‘‘…Nitekim istenebilecek bilgiler Başkanlığın görevleriyle
ilgili olanlar ile sınırlı tutulmuştur…’’ şeklindeki gerekçeyle talep edilecek verilerin talep eden kurumun görev
alanıyla sınırlandırılması gerekliliğine vurgu yapmıştır (Anayasa Mahkemesi’nin
03.03.2021 tarihli ve 2018/134 E.; 2021/13 sayılı Kararı, §
23).
Anılan karara rağmen kanun koyucu, meslek
kuruluşlarının denetim esnasında her türlü bilgiyi vermek ve belgeyi göstermekle
yükümlü olduğunu hüküm altına almıştır. Başka bir deyişle Bakanlık tarafından talep
edilebilecek her türlü bilgi ve belgenin konu bakımından sınırını ‘‘Bakanlığın denetim
özelinde görev alanıyla’’ çizmemiştir. Bu noktada belirtmek gerekir ki iptali talep edilen
ibarenin yer aldığı cümlede bulunan ‘‘denetim esnasında’’ ibaresi, ‘‘Bakanlığın
denetim özelinde görev alanıyla’’ ibaresini tam manasıyla karşılamamaktadır.
Denetim işinin yapıldığı anı ifade etmekten ibarettir.
Anayasa
Mahkemesi’nin verdiği karar karşısında; kanun koyucunun iptali talep edilen ibareyi
kanunlaştırması; Anayasa’nın 153’üncü maddesini ihlal ettiği gibi, hiçbir kimse
ve organın kaynağını Anayasa’dan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağını öngören
6’ncı maddesine ve Anayasa’nın Başlangıç bölümünde yer alan kuvvetler ayrılığı ilkesine
de halel getirmektedir.
Bu noktada şunu belirtmek gerekir ki kanun
koyucunun, Anayasa’ya aykırı olduğuna Anayasa Mahkemesince karar verilmiş düzenlemeleri,
defaatle kanunlaştırması; hukuk devleti ilkesinin aşındırıldığının somut bir görünümüdür.
iii)Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılma
ilkeleri ve güvence ölçütleri ile mülkiyet hakkı bakımından: Anılan değişik 9’uncu
maddenin birinci fıkrasının birinci cümlesine göre Bakanlık tarafından yapılacak
denetim meslek kuruluşlarının yanı sıra iştiraklerinin de her türlü iş, işlem, faaliyet
ve hesapları üzerinde gerçekleştirilecektir. Söz konusu iştiraklerin büyük bir bölümünün
özel hukuk tüzel kişisi gibi ticari faaliyet yürüteceği izahtan varestedir. O halde
iptali talep edilen ibareye konu her türlü bilgi ve belgenin kapsamında malvarlığı
değerlerinin (ticari sırlar, meslek sırları, müşteri çevreleri vb.) yer alması kuvvetle
muhtemeldir. Her halükârda; sınırsız kapsamlı ihtilaflı ibarenin anılan türde kişisel
verilerin söz konusu olmasına mani olacak herhangi bir güvence içermemesi, iptali
istenen kuralın Anayasa’ya uygunluk incelemesinde söz konusu türden verilerin dikkate
alınmasını haklı kılmaktadır. O halde; bu her türlü bilgi ve belge, aynı zamanda
Anayasa’nın 35’inci maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının konusudur.
Nitekim AİHM’in Iatridis/Yunanistan
davasında başvurucunun geçerli bir kira sözleşmesi altında bir sinemayı 11 yıl kesintisiz
olarak işletmesi sonucu bir malvarlığı değeri oluşturacak ölçüde müşteri çevresi
(clientele) edindiğine karar vermiştir. AİHM bu sonuca varırken açık hava
sinemalarının Yunanistan yerel kültürel yaşamında oynadığı rol ile böyle bir sinemanın
sahip olduğu müşteri çevresinin temelde o muhitin sakinlerinden oluştuğunu dikkate
almıştır (AİHM, Iatridis /Yunanistan, [BD] B. No. 31107/96, 25.03.1999, paragraf:
54).
O halde ticari sırların,
meslek sırlarının, müşteri çevrelerinin yer aldığı her türlü bilgi ve belgenin hiçbir
sınır olmaksızın Bakanlık tarafından talep edilmesi (bunları, meslek kuruluşunun
vermek ve göstermekle yükümlü kılınması); malvarlığı değerini dolayısıyla mülkiyet
hakkını ihlal eder niteliktedir. Zira mülkiyet hakkı da ancak Anayasa’nın 13’üncü
maddesi çerçevesinde ve 35’inci madde dahilinde sınırlandırılabilir. Ancak ihtilaflı
ibare, mülkiyet hakkına yapılacak müdahalenin kapsamını öngörülebilir şekilde ortaya
koymadığı ve hak sahibi açısından keyfiliğe karşı hiçbir güvence öngörmediği için;
Anayasa’nın 13 ve 35’inci maddelerinde öngörülen kanunilik ilkesine aykırıdır. Esasen,
yukarıda ve aşağıda ihtilaflı ibarenin kanunilik ilkesine aykırılığına ilişkin olarak
ortaya koyulmuş tespitler, mutatis mutandis, bu alt başlıkta ortaya koyulan
Anayasa’ya aykırılık tespiti açısından da geçerlidir. Ayrıca ihtilaflı ibare; mülkiyet
hakkına, sınırları öngörülebilir olmayan şekilde, belirsiz kapsamlı müdahaleleri
mümkün kılması itibarıyla; Anayasa’nın 35’inci maddesinde yer alan ve mülkiyet hakkının
sınırlanması koşulu olan kamu yararı meşru amacının sınırlarını aşmakta, Anayasa’nın
13’üncü maddesindeki ölçülülük ilkesini de çiğnemektedir. Ezcümle; Bakanlığın bu
yetkisi; hiçbir kanuni koşulla kayıtlanmamıştır, amacı gerçekleştirmek için orantılı,
daha az sınırlayıcı ve ölçülü bir tedbir değildir.
Son
olarak belirtmek gerekir ki mülkiyet hakkı, Anayasa’nın hak ve özgürlüklere özgülenmiş
ikinci kısmın ikinci bölümünde tanınmış ve güvence altına alınmış bulunmakla; en
güvenceli anayasal hak ve özgürlükler arasında yer almaktadır. Şu halde kanunlar,
mülkiyet hakkını konu alan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi’ne, Ek 1 No’lu Protokol’e, aykırı olamazlar. Mülkiyet hakkına,
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne, Ek 1 No’lu Protokol’e, aykırı şekilde getirilecek
bir sınırlama; Anayasa’nın 35’inci maddesinin yanında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin,
Ek 1 No’lu Protokol’ün, ihlali sonucunu da doğuracaktır. AİHM’nin ifade ettiği üzere,
mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin toplumun genel yararının gerekleriyle bireyin
temel haklarının korunması gerekliliği arasında adil bir denge kurması (AİHM,
Beyeler/İtalya, 5 Ocak 2000, başvuru no: 33202/96, §107) ve başvurulan araçlarla
hedeflenen amaç arasında makul bir ölçülülük ilişkisinin bulunması gerekmektedir
(AİHM, James ve diğerleri/Birleşik Krallık, 21 Şubat 1986, başvuru no: 8793/79,
§50). AİHM, bu çerçevede; mülkiyet hakkını daha az sınırlayıcı diğer elverişli
tedbirlerin kamu makamlarınca dikkate alınması gerekliliğine önem atfedebilmektedir
(AİHM, Vaskrsić/Slovenya, 25 Nisan 2017, başvuru no: 31371/12, §83).
Müdahale konusu olabilecek kişisel verilere ilişkin asgari kanuni sınırların yokluğu;
ölçülülük ilkesinin ihlal edildiğinin açık kanıtıdır. Kanunilik ve ölçülülükle ilgili
yukarıdaki analizlerin ışığında, ihtilaflı ibare, mutatis mutandis Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi’ne, Ek 1 No’lu Protokol’e de aykırıdır.
iv)Hukuk devleti ve idarenin kanuniliği ilkeleri bakımından: Hukuk devleti, bütün
işlem ve eylemlerinin hukuk kurallarına uygunluğunu başlıca geçerlik koşulu sayan,
her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurmayı amaçlayan ve bunu geliştirerek sürdüren,
hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan
kaçınan, insan haklarına saygı duyarak bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren,
Anayasa’ya ve hukuk kurallarına bağlılığa özen gösteren, yargı denetimine açık olan,
yasaların üstünde yasa koyucunun da uymak zorunda olduğu temel hukuk ilkeleri ile
Anayasa’nın bulunduğu bilinci olan devlettir (Anayasa Mahkemesi’nin 02.06.2009
tarihli ve 2004/10 E.; 2009/68 K. sayılı Kararı). Hukuk
devletinin önkoşullarından olan hukuki güvenlik ilkesi hukuk normlarının öngörülebilir
olmasını, hukuki belirlilik ilkesi de kanun hükümlerinin şüpheye yer vermeyecek
şekilde açık, net, anlaşılabilir olmasını ve ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına
karşı koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir (bkz. AYM 9.2.2017, 2016/143 E.–
2017/23 K. par. 13; RG. 12.4.2017-30036) (Anayasa Mahkemesi’nin 04.05.2017 tarihli
ve 2015/41 E.; 2017/98 K. sayılı Kararı). Başka bir deyişle, hukuk devleti ilkesi
gereğince, idareye işlem tesis ederken ve eylemde bulunurken veya görevlerini yerine
getirirken belirli ölçüde hareket serbestliği sağlayan takdir yetkisinin kullanımı
mutlak, sınırsız, keyfi biçimde gerçekleşemez; idarenin takdir yetkisinin sınırları,
keyfi işlem ve eylemleri önlemek amacıyla kanunla çizilmelidir.
Anayasa’nın
123’üncü maddesinde yer alan idarenin kanuniliği ilkesinin iki boyutu bulunmaktadır.
İlk boyutu, idarenin secundum legem özelliğidir (kanuna dayanma ilkesidir).
Bu ilkeye göre idarenin düzenleme yetkisi kanundan kaynaklanır. İkinci boyutu, idarenin
intra legem özelliğidir (kanuna aykırı olmama ilkesidir). Bu ilkeye göre
idarenin işlem ve eylemleri kanunun çizdiği sınırlar içinde kalmalıdır.
Bu
nedenle meslek kuruluşlarını yükümlü kılmak suretiyle Bakanlığa verilen her türlü
bilgi ve belgeyi talep etme yetkisinin ve bilhassa konu, şekil ve süre yönünden
talep etme esas ve usulünün; hukuk devletinin temel taşı olan maddi anlamdaki kanunilik
kıstasının gereklerini karşılaması ve kanuna dayanması ile aykırı davranmaması için;
genel çerçevesinin keyfi uygulamaya yer vermeyecek açıklıkta kanun düzeyinde çizilmesi
gerekmektedir. Aksi takdirde Bakanlığa tanınan ve hiçbir koşulla sınırlandırılmayan
geniş takdir yetkisi, Bakanlığın keyfi uygulamalarına sebep olabilecektir. Yine idarenin uhdesine sınırları
belirsiz, çok geniş bir düzenleme alanının bırakılması, anılan değişik 9’uncu maddenin
uygulanmasını sağlamaya ilişkin Anayasal işlevinin ötesine geçerek, şekli anlamda
kanun aracılığıyla, idarenin düzenleyici (ve dahi birel) işlemlerine, maddi anlamda
kanun koyma yetkisinin tanınması anlamına gelecektir. Bakanlığın tesis edeceği işlemleri
çok kısa sürede değiştirme olasılığı da; meslek kuruluşlarının üye ve yöneticileri ile
iştiraklerin ortaklarının hukuki ve iktisadi öngörülebilirliğine halel getirecektir.
Yukarıda belirtildiği üzere Anayasa Mahkemesi İletişim Başkanlığı’nı, görevleri ile ilgili olarak gerekli gördüğü bilgileri
bütün kamu kurum ve kuruluşlarından ve diğer gerçek ve tüzel kişilerden doğrudan
isteme yetkisiyle donatan 14 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 17’nci maddesinin
ikinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan ‘‘gerekli gördüğü bilgileri’’ ibaresinin
iptali istemi hakkında verdiği (red) kararında;
‘‘Kuralın Başkanlığın CBK’da açıkça düzenlenmiş
olan görevlerini yerine getirebilmesi amacıyla düzenlendiği ve istenebilecek bilgilerin
Başkanlığın görevleriyle ilgili ve gerekli olanlarla sınırlandırıldığı anlaşılmaktadır.
Gerekli görülen bilgilerin istenmesindeki amaç, kapsam ve sınır açıkça belirlenmiş
olup kuralın hem kişiler hem de idare yönünden belirli ve öngörülebilir olduğu açık
olduğundan kuralda belirsizlik bulunmamaktadır.’’
şeklindeki gerekçeyle talep edilecek verilerin talep edilmesindeki
amaç, kapsam ve sınırın açıkça tespit edilmesinin, belirlilik ve öngörülebilirlik
ilkelerinin gerekliliği olduğuna vurgu yapmıştır (Anayasa Mahkemesi’nin 03.03.2021
tarihli ve 2018/134 E.; 2021/13 sayılı Kararı, §
39). Anılan karara rağmen kanun koyucu, ihtilaflı ibarenin yer aldığı
cümle hükmünde, meslek kuruluşlarının denetim esnasında her türlü bilgiyi vermek
ve belgeyi göstermekle yükümlü olduğunu hüküm altına almıştır. Başka bir deyişle
Bakanlık tarafından talep edilebilecek her türlü bilgi ve belgenin konu bakımından
sınırını ‘‘Bakanlığın denetim özelinde görev alanıyla’’ çizmemiştir. Ezcümle kanun
koyucu, belirlilik ve öngörülebilirlik ilkelerine istinaden; idareyi konu (denetim
özelinde göreviyle ilgili olarak) bakımından sınırlandırmamıştır. Diğer
bir söyleyişle iptali
talep edilen ibarenin yer aldığı cümlede bulunan ‘‘denetim esnasında’’ ibaresi,
‘‘Bakanlığın denetim özelinde görev alanıyla’’ ibaresini tam manasıyla karşılamamaktadır.
Denetim işinin yapıldığı anı ifade etmekten ibarettir. Zira iptali talep edilen ibarenin yer aldığı cümlede bulunan ‘‘denetim
esnasında’’ ibaresi, Bakanlığı konu bakımından kayıtlayan ölçüt niteliğini haiz
değildir. Şöyle ki Bakanlık, meslek kuruluşları ve iştiraklerini denetlerken zaten
bilgi ve belge isteyebilmelidir ancak burada hukuki mesele, söz konusu her türlü bilgi ve belgeyi (hem içerik hem de şekil
ve süre yönünden) talep etme usulü bakımından kanun düzeyinde Bakanlığı kurala bağlamaktır.
Bu
nedenle iptali talep edilen ibare, Anayasa’nın 2 ve 123’üncü maddelerine aykırıdır.
v)Yasama yetkisinin devredilemezliği bakımından: Anayasa’nın 7’nci
maddesinde temelini bulan yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesine göre yasama
yetkisi yalnız Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aittir. Bu nedenle idareye düzenleme
yetkisi veren bir yasa kuralının temel ilkeleri ortaya koyması ve çerçeveyi çizmesi
gerekir. Diğer bir deyişle idareye sınırsız ve belirsiz bir düzenleme yetkisi bırakılamaz.
Nitekim idarenin düzenle me yetkisi; sınırlı, tamamlayıcı ve bağımlı bir yetkidir.
Yasa ile yetkilendirme, Anayasa’nın öngördüğü biçimde yasa ile düzenleme anlamını
taşımamaktadır (Anayasa Mahkemesi’nin 02.05.2008 tarihli ve 2005/68 E.; 2008/102
K. sayılı Kararı). İptali talep edilen ibarenin yer aldığı cümle hükmünde olduğu
gibi temel ilkeleri belirlenmeksizin ve çerçevesi çizilmeksizin; (denetim esnasında
meslek kuruluşlarını her türlü bilgiyi vermek ve belgeyi göstermekle yükümlü kılmak
suretiyle) idareye (Bakanlığa) her türlü bilgi ve belgeyi talep etme (ve bilhassa konu,
şekil ve süre yönünden talep etme esas ve usulünü belirleme) yetkisi veren yasa
hükmü, Anayasa’nın 7’nci maddesine aykırılık oluşturur.
vi)Eşitlik ilkesi bakımından: İptali talep edilen
ibarenin (denetim esnasında meslek kuruluşlarını her türlü bilgiyi vermek ve belgeyi
göstermekle yükümlü kılmak suretiyle) idareye (Bakanlığa) verdiği sınırsız
takdir yetkisi, meslek kuruluşları ve iştirakleri arasında idare tarafından kayırma/ayrımcılık
yapılmasına neden olabileceğinden; anılan ibare, Anayasa’nın 10’uncu maddesinde
yer alan eşitlik ilkesine de aykırıdır. Zira eşitlik ilkesinin ihlal edilip edilmediği
hususunun tespiti, münferit olayda benzer kişi kategorileri arasında gerçekleştirilen
ayrıma ilişkin bir ‘‘haklı neden’’in var olup olmadığına göre yapılır.
Anayasa Mahkemesi’nin ifade ettiği üzere; “[Eşitlik
ilkesi] ile güdülen amaç, benzer koşullar içinde olan, özdeş nitelikte bulunan durumların
yasalarca aynı işleme uyruk tutulmasını sağlamaktır.” (Anayasa Mahkemesi’nin
13.04.1976 tarihli ve 1976/3 E.; 1976/3 K. sayılı Kararı). Yine AYM’ye göre;
“Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalar karşısında aynı
işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını
önlemektir” (Anayasa Mahkemesi’nin 07.02.2006 tarihli ve 2006/11 E.; 2006/17
K. sayılı Kararı). Eşitlik ilkesinin ihlal edilip edilmediği hususunun tespitinde,
somut olayda yapılan ayrımın haklı bir nedene dayanıp dayanmadığı noktası dikkate
alınır: “Anayasa'nın 10. maddesinde öngörülen eşitlik, mutlak anlamda bir eşitlik
olmayıp, ortada haklı nedenlerin bulunması halinde, farklı uygulamalara imkan veren
bir ilkedir” (Anayasa Mahkemesi’nin 11.12.1986 tarihli ve 1985/11 E.; 1986/29
K. sayılı Kararı).
Ne
var ki iptali talep edilen ibarenin idareye verdiği keyfi uygulamalara sebep olabilecek
sınırsız takdir yetkisi, Bakanlık tarafından meslek kuruluşlarından ve iştiraklerinden
farklı usullerle (süre ve şekillerle) ve farklı konularda bilgi ve belge talep edilmesine,
temin edilen bilgi ve belgenin bir kısmının incelemeye tabi tutulduktan sonra imha
edilmesine ve fakat bazılarının muhafaza edilmesine; bazı bilgi ve belgelerin başka
idari birimlerle paylaşılmasına ilişkin haklı nedeni somutlaştırmaya elverişli
değildir. Başka bir anlatımla, (denetim esnasında meslek kuruluşlarını her
türlü bilgiyi vermek ve belgeyi göstermekle yükümlü kılmak suretiyle) her türlü
bilgi ve belgeyi talep etme (ve bilhassa konu, şekil ve süre yönünden talep etme esas
ve usulünü belirleme) yetkisinin
idareye bırakılması, aynı durumda olan meslek kuruluşları
ve iştirakleri arasında; her türlü bilgi ve belge
talep etme bakımından haklı nedene dayanmayan ve keyfî muamele farklılıklarına yol
açacaktır. Bu nedenle anılan ibare, Anayasa’nın 10’uncu maddesine aykırıdır.
vii)Uluslararası andlaşmaların iç hukuka etkisi bakımından: Anayasa’nın 90’ıncı
maddesine göre temel hak ve özgürlüklere ilişkin usulüne göre yürürlüğe konmuş uluslararası
anlaşmalar, (kanunlara nazaran hakkı koruyucu, kullanımını genişletici hükümler
barındırması kaydıyla) normlar hiyerarşisinde kanunun üstündedir. İptali talep edilen
ibare, Anayasa
hükümleriyle benzer hükümler içeren Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’nin kişisel verilerin korunması hakkına ilişkin 8’inci
maddesini ve mülkiyet hakkına ilişkin Ek 1 No’lu Protokolü’nü (kanunilik
ve demokratik toplumda orantılılık ölçütlerini) ihlal ettiğinden Anayasa’nın
90’ıncı maddesine de aykırıdır.
Tüm
bu nedenlerle 7500
sayılı Kanun’un
6’ncı maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un değiştirilen 9’uncu maddesinin birinci fıkrasının
ikinci cümlesinde yer alan ‘‘her türlü bilgiyi vermek ve belgeyi göstermekle’’
ibaresi,
Anayasa’nın Başlangıç bölümüne, 2, 6, 7, 10, 13, 20, 35, 90, 123 ve 153’üncü maddelerine
aykırıdır; anılan ibarenin iptali gerekir.
8)
17.04.2024
tarihli ve 7500 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu ile Seyahat Acentaları ve
Seyahat Acentaları Birliği Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 6’ncı
maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un değiştirilen 9’uncu maddesinin üçüncü fıkrasının
birinci ve ikinci cümlelerinin Anayasa’ya aykırılığı
7500
sayılı Kanun’un 6’ncı maddesiyle 6326 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu’nun
‘‘Denetim ve gözetim’’ kenar başlıklı 9’uncu maddesi değiştirilmiştir. Değişik
maddenin birinci fıkrasına göre Kültür ve Turizm Bakanlığı (Bakanlık), meslek kuruluşlarının
ve iştiraklerinin her türlü iş, işlem, faaliyet ve hesaplarını müfettişler ve kontrolörler
aracılığıyla gerektiğinde ve en geç üç yılda bir zorunlu olarak denetleme yetkisini
haizdir; meslek kuruluşları denetim esnasında her türlü bilgiyi vermek ve belgeyi
göstermekle yükümlüdür. Değişik maddenin ikinci fıkrasına göre meslek kuruluşlarının
organ üyeleri ile personeli, görevlerini yerine getirirken görevleriyle ilgili suç
teşkil eden fiil ve hareketlerinden, meslek kuruluşlarının paralarıyla para hükmündeki
evrak, senet ve sair varlıkları ile muhasebe ve muamelata ilişkin her çeşit defter
ve evrak ile ilgili olarak işledikleri suçlardan dolayı kamu görevlisi gibi cezalandırılacaktır.
Anılan
değişik maddenin üçüncü fıkrasının (iptali talep edilen) birinci cümlesine göre
birinci fıkrada belirtilen yükümlülüklerini yerine getirmeyen veya ikinci fıkrada
belirtilen suçlardan dolayı haklarında kovuşturmaya başlanan ya da yapılan denetim
bakımından görevi başında kalması sakıncalı görülen meslek kuruluşunun personeli,
Bakanlık müfettişinin teklifi üzerine; üç ay süre ile Bakanlık tarafından geçici
olarak görevden uzaklaştırılabilecektir. Başka bir anlatımla iptali talep edilen
birinci cümleye göre Bakanlık tarafından ilgili personel hakkında geçici olarak
görevden uzaklaştırma kararı verilebilmesi için üç durumun gerçekleşmesi gerekmektedir:
1-
birinci fıkrada belirtilen yükümlülüklerin yerine getirilmemesi
2-ikinci
fıkrada belirtilen suçlardan dolayı haklarında kovuşturma başlatılması
3-denetim
bakımından görevi başında kalmasının sakıncalı görülmesi.
Anılan
değişik maddenin üçüncü fıkrasının (iptali talep edilen) ikinci cümlesine göre gerekli
görülmesi hâlinde bir defaya mahsus olmak üzere bu süre, Bakanlık tarafından üç
ay daha uzatılabilecektir.
Ancak
anılan birinci ve ikinci cümleler, Anayasa’ya aykırıdır. Anılan
ikinci cümle, birinci cümleye konu idari işlemin süresinin uzatımına ilişkin olduğundan;
usul ekonomisi
gereğince; iptali talep edilen cümlelerin Anayasa’ya aykırılık gerekçeleri, aynı
başlık altında temellendirilecektir.
i)Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılma
ilkeleri ve güvence ölçütleri, hak arama hürriyeti, masumiyet karinesi,
temel hak ve hürriyetlerin korunması bakımından:
İptali
talep edilen cümleye konu ikinci fıkrada belirtilen suçlardan dolayı hakkında kovuşturmaya
başlanması halinde ilgili personel hakkında Bakanlık tarafından geçici olarak görevden
uzaklaştırma kararı alınabilmesi, Anayasa’nın hak arama hürriyetini düzenleyen 36’ncı
maddesinde teminat altına alınan adil yargılanma hakkının, Anayasa’nın 38’inci maddesinde
temelini bulan masumiyet karinesinin, Anayasa’nın 40’ıncı maddesinde güvencelenen
Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal edilen herkesin yetkili makama geciktirilmeden
başvurma olanağının sağlanmasını isteme hakkının kapsama alanında kalmaktadır.
Başka
bir anlatımla geçici olarak görevden uzaklaştırma kararı verilebilmesine imkan veren
‘‘ikinci fıkrada belirtilen suçlardan dolayı hakkında kovuşturmaya başlanması’’
hali bakımından yargısal işlemlerin kesin hükümle sonuçlanması beklenmemiştir. Halbuki
kesin hüküm, bir yargısal işlemin ve kararın bağlayıcı hale gelmesinin bir ön şartıdır.
Başka bir anlatımla ‘‘Res judicata’nın anlamı bir hukuk mahkemesi kararının veya
bir beraat kararının kesinleşmesiyle birlikte derhal bağlayıcı hale gelmesi ve iptal
edilme riskinin bulunmamasıdır (Brumărescu)’’.[18] O halde yargısal
işlem, idare makamları bakımından henüz bağlayıcı hale gelmeden; Bakanlığın ilgili
personel hakkında geçici olarak görevden uzaklaştırma kararı verebilmesi, kesin
hükmün bağlayıcılığı ilkesini dolayısıyla adil yargılanma hakkını ihlal edecektir.
Başka bir anlatımla ikinci fıkrada belirtilen suçlardan dolayı başlatılan kovuşturma
konulu yargısal işlemlerin kesin hükümle karara bağlanması bir ön şart olarak tespit
edilmediğinden; (Anayasa’nın 13’üncü maddesinde yer alan sınırlandırmanın sınırlarına
aykırı olarak) adil yargılanma hakkının özüne dokunulacaktır.
Bir
an için geçici olarak görevden uzaklaştırma kararının, idari nitelikte bir tedbir
olduğu ileri sürülse dahi; iptali talep edilen cümlelerin Anayasa’nın aşağıda bahsi
geçen diğer hükümlerine de aykırı olması, tedbir kararını hukuki dayanaktan yoksun
bırakmakta ve onu sakatlamaktadır. Kaldı ki iptali talep edilen cümlelerle geçici
olarak uzaklaştırma kararının, altı aylık (uzun) bir süreye tekabül etmesi; meslek
kuruluşlarında kısa aralıklarla yapılan organ seçimlerine bağlı olarak gerçekleşen
personel istihdamının sirkülasyonu nazara alındığında; bunun muvakkat mahiyetini
ortadan kaldırmakta; onu, bir ceza hüviyetine büründürmektedir.
Öte
yandan adil
yargılanma hakkının tüm unsurlarının (kanunla kurulmuş-bağımsız-tarafsız bir mahkemede,
makul bir sürede, adil ve aleni biçimde yargılanma hakkı, mahkemeye erişim hakkı,
silahların eşitliği-yargılamada çelişme-yargılamada vicahilik ilkelerinin) tecessüm
edeceği bir mahkumiyet (kesin nitelikteki) hükmü aranmadan, ilgili personel bakımından hakkında kovuşturma başlatılması nedeniyle
geçici olarak görevden uzaklaştırma kararı verilebilmesi, Anayasa’nın 38’inci
maddesinde düzenlenen masumiyet karinesini de ihlal edecektir. Gerçekten de; Anayasa’nın
38’inci maddesinde güvence altına alınan masumiyet (suçsuzluk) karinesi, kişinin
suç işlediğine dair kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan suçlu olarak kabul edilmemesini
güvence altına alır. Bunun sonucu olarak kişinin masumiyeti asıl olduğundan suçluluğu
ispat külfeti iddia makamına ait olup kimseye suçsuzluğunu ispat mükellefiyeti yüklenemez.
Ayrıca hiç kimse suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar yargılama makamları ve kamu
otoriteleri tarafından suçlu olarak nitelendirilemez ve suçlu muamelesine tabi tutulamaz.
Bu çerçevede masumiyet karinesi, kural olarak hakkında bir suç isnadı bulunan ve
henüz mahkûmiyet kararı verilmemiş kişileri kapsayan bir ilkedir (Kürşat Eyol,
B. No: 2012/665, 13/6/2013, §§ 26, 27). Anayasa Mahkemesi’nin ifade ettiği üzere,
“Ceza hukukunun temel ilkelerinden olan suçsuzluk karinesi,
hakkında suç isnadı bulunan bir kişinin adil bir yargılama sonunda suçlu olduğuna
dair kesin hüküm tesis edilene kadar masum sayılması gerektiğini ifade etmekte ve
hukuk devleti ilkesinin de bir gereğini oluşturmaktadır” (AYM, E. 2017/109,
K. 2018/39, K.T. 02.05.2018, R.G. 6/6/2018 – 30443, III-8). Adil yargılanma hakkının
bir unsuru olan masumiyet karinesinin sağladığı güvencenin iki yönü bulunmaktadır.
Güvencenin ilk yönü; kişi hakkındaki ceza yargılaması sonuçlanıncaya kadar geçen,
bir başka ifadeyle kişinin ceza gerektiren bir suçla itham edildiği (suç isnadı
altında olduğu) sürece ilişkin olup suçlu olduğuna dair hüküm tesis edilene kadar
kişinin suçluluğu ve eylemleri hakkında erken açıklamalarda bulunulmasını yasaklar.
Güvencenin bu yönünün kapsamı, sadece ceza yargılamasını yürüten mahkemeyle sınırlı
değildir. Güvence aynı zamanda diğer tüm idari ve adli makamların da işlem ve kararlarında,
suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kişinin suçlu olduğu yönünde ima ya da açıklamalarda
bulunmamasını gerekli kılar. Dolayısıyla sadece suç isnadına konu ceza yargılaması
kapsamında değil ceza yargılaması ile eş zamanlı olarak yürütülen diğer hukuki süreç
ve yargılamalarda da (idari, hukuk, disiplin gibi) masumiyet karinesinin
ihlali söz konusu olabilir (Galip Şahin, B. No: 2015/6075, 11/6/2018, § 39; Turgut
Duman, B. No: 2014/15365, 29/5/2019, § 103). Güvencenin ikinci yönü ise ceza
yargılaması sonucunda mahkûmiyet dışında bir hüküm kurulduğunda devreye girer ve
daha sonraki yargılamalarda ceza gerektiren suçla ilgili olarak kişinin masumiyetinden
şüphe duyulmamasını, kamu makamlarının toplum nezdinde kişinin suçlu olduğu izlenimini
uyandıracak işlem ve uygulamalardan kaçınmasını gerektirir (Galip Şahin, § 40;
Turgut Duman, § 104 ).
Nasıl
ki AYM, masumiyet karinesinin kamu otoritelerini bağladığını ifade ediyorsa, Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi de, masumiyet karinesinin ihlalinin bir hâkim veya mahkemeden
kaynaklanabileceği gibi, başka kamu otoritelerinden de gelebileceğine dikkat çekmektedir
(AİHM, Allenet de Ribemont-Fransa, 10 Şubat 1995, başvuru no : 15175/89, § 36).
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne göre, Sözleşme'nin 6’ncı maddesinin ikinci fıkrasında
güvence altına alınan masumiyet karinesinin iki boyutu bulunmaktadır. Buna göre,
ilk boyut, bir suç isnadında bulunulmasından ceza yargılamasının sonuçlanmasına
kadar geçen süreci güvence altına almaktadır. İkinci boyut ise, mahkûmiyet hükmüyle
sonuçlanmayan ceza yargılamalarıyla bağlantılı müteakip yargılamalar bağlamında
kişinin masumiyetine saygı gösterilmesini sağlamayı amaçlamaktadır. Ceza yargılamasının
devam ettiği sürece ilişkin ilk unsurun kapsamı sadece ceza yargılamalarının adilliğini
temin etmek adına usule ilişkin bir güvence olmakla sınırlı değildir. Bu ilke daha
geniş kapsamlı olup hiçbir devlet temsilcisinin kişinin suçluluğu bir mahkeme tarafından
tespit edilmeden o kişinin suçlu ilan edilmemesini veya suçlu muamelesine tabi tutulmamasını
gerektirir. (AİHM, Kemal Coşkun/Türkiye, B. No: 45028/07, 28/3/2017, §§ 41, 43;
AİHM, Seven/Türkiye, B. No: 60392/08, 23/1/2018, § 43).
Bu
itibarla, ihtilaflı cümleler; ikinci fıkrada belirtilen suçları işlediği yargı kararıyla hükmen
sabit olmayan personele suçlu muamelesi yapılarak geçici olarak görevden uzaklaştırma
kararı verilmesi anlamına geldiğinden; Anayasa’nın 38’inci maddesini ihlal etmektedir.
Bu noktada tekraren geçici olarak uzaklaştırma kararının altı aylık bir süre için
verilmesinin, anılan idari tedbirin geçicilik niteliğini ortadan kaldırdığını, onu
idari ceza haline getirdiğini belirtmek gerekmektedir.
Yine
Anayasa’nın 40’ıncı maddesi mucibince Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal
edilen herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkanının sağlanmasını isteme
hakkına sahiptir. Kanun koyucu da Anayasa’nın amir hükmüne istinaden hakkında ikinci
fıkradan belirtilen suçları işlediği iddiasında bulunulan personele, bu karara karşı
yargı yoluna başvurma imkanı tanımış ve fakat kovuşturma yapılması halinde görevden
geçici olarak uzaklaştırılacağını diğer bir söyleyişle altı ay için çalışamayacağını
öngörmüştür. Başka bir anlatımla kanun koyucu, personele yargı yoluna başvuru imkanı
tanımak suretiyle; Anayasa’nın 40’ıncı maddesinin gereklerini karşılamış ve fakat
kovuşturmaya ilişkin yargısal işlemlerin kesin hükümle karara bağlanması şartını
öngörmeyerek; anılan hakkın özüne (Anayasa’nın temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının
sınırlarını düzenleyen
13’üncü maddesinde yer alan kanunilik kaydını aksine) idari işlemlerle müdahale
edilmesinin önünü açmıştır. Bu noktada tekraren geçici olarak uzaklaştırma kararının
altı aylık bir süre için verilmesinin, anılan idari tedbirin geçicilik niteliğini
ortadan kaldırdığını, onu idari ceza haline getirdiğini belirtmek gerekmektedir.
Bu
nedenlerle iptali talep edilen cümleler, Anayasa’nın 13, 36, 38 ve 40’ıncı maddelerine
aykırıdır.
ii)Hukuk devleti ve idarenin kanuniliği ilkeleri bakımından: Hukuk devleti, bütün
işlem ve eylemlerinin hukuk kurallarına uygunluğunu başlıca geçerlik koşulu sayan,
her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurmayı amaçlayan ve bunu geliştirerek sürdüren,
hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan
kaçınan, insan haklarına saygı duyarak bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren,
Anayasa’ya ve hukuk kurallarına bağlılığa özen gösteren, yargı denetimine açık olan,
yasaların üstünde yasa koyucunun da uymak zorunda olduğu temel hukuk ilkeleri ile
Anayasa’nın bulunduğu bilinci olan devlettir (Anayasa Mahkemesi’nin 02.06.2009
tarihli ve 2004/10 E.; 2009/68 K. sayılı Kararı). Hukuk
devletinin önkoşullarından olan hukuki güvenlik ilkesi hukuk normlarının öngörülebilir
olmasını, hukuki belirlilik ilkesi de kanun hükümlerinin şüpheye yer vermeyecek
şekilde açık, net, anlaşılabilir olmasını ve ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına
karşı koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir (bkz. AYM 9.2.2017, 2016/143 E.–
2017/23 K. par. 13; RG. 12.4.2017-30036) (Anayasa Mahkemesi’nin 04.05.2017 tarihli
ve 2015/41 E.; 2017/98 K. sayılı Kararı). Başka bir deyişle, hukuk devleti ilkesi
gereğince, idareye işlem tesis ederken ve eylemde bulunurken veya görevlerini yerine
getirirken belirli ölçüde hareket serbestliği sağlayan takdir yetkisinin kullanımı
mutlak, sınırsız, keyfi biçimde gerçekleşemez; idarenin takdir yetkisinin sınırları,
keyfi işlem ve eylemleri önlemek amacıyla kanunla çizilmelidir.
Anayasa’nın
123’üncü maddesinde yer alan idarenin kanuniliği ilkesinin iki boyutu bulunmaktadır.
İlk boyutu, idarenin secundum legem özelliğidir (kanuna dayanma ilkesidir).
Bu ilkeye göre idarenin düzenleme yetkisi kanundan kaynaklanır. İkinci boyutu, idarenin
intra legem özelliğidir (kanuna aykırı olmama ilkesidir). Bu ilkeye göre
idarenin işlem ve eylemleri kanunun çizdiği sınırlar içinde kalmalıdır.
İptali
talep edilen cümlelerde her üç durumun gerçekleşmesi için idarenin iradesi yeterlidir.
Zira birinci fıkrada belirtilen yükümlülüklerin yerine getirilmemesi ile denetim
bakımından görevi başında kalması sakıncalı görülmesi hallerinin tespiti, Bakanlık
müfettişi yahut kontrolörü tarafından yapılacak; bu tespitin doğru olup olmadığı
(kesin nitelikteki) idari yargı kararı ile ortaya konulmayacaktır. Yine ikinci fıkrada
belirtilen suçlardan dolayı haklarında kovuşturma başlatılması halinde Bakanlık
müfettişi yahut kontrolörü tarafından Cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunulmasının
akabinde; iddianame düzenlenmesi üzerine; kovuşturma başlatılacaktır. Burada her
ne kadar Cumhuriyet savcısının iradesi işlem zincirine eklense de; yargısal işlemin
başlatıcısı konumunda idare bulunmaktadır. (Belirtmek gerekir ki bu durum, Cumhuriyet
savcısının resen hareket ettiği durumları kapsamayacaktır. Ancak hayatın olağan
akışında denetim esnasında yapılan suç duyuruları, savcının resen harekete geçtiği
vakıalardan fazla olacaktır.) Bakanlık ise bu üç durumun oluştuğuna dair kanaat
oluştururken; somut, net ve açık hiçbir ölçütle sınırlandırılmamıştır. Yine Bakanlık
müfettişinin teklifini bir somut olaya dayandırması için; onu kısıtlayıcı nesnel
bir kıstas bulunmamaktadır.
Bununla
birlikte birinci fıkraya konu her türlü bilgiyi verme ve belgeyi gösterme yükümlülüğünün,
Anayasa’ya aykırı olduğu işbu dilekçenin ilgili bölümünde ayrıntılarıyla ortaya
konulmuştur. İptali talep edilen cümlelerde Bakanlığı kayıtlayan herhangi bir ölçüt
bulunmadığından; Bakanlık denetim esnasında kişisel veri içermesi nedeniyle bir
bilgiyi vermeyen yahut belgeyi göstermeyen personel hakkında keyfi biçimde geçici
olarak görevden uzaklaştırma kararı verebilecektir. Yine husumet duyduğu bir personel
hakkında ikinci fıkrada yazılı suçları işlediği iddiasında bulunarak onun hakkında
kovuşturma başlatılmasını sağlayarak geçici olarak görevden uzaklaştırma kararı
verebilecektir. Benzer biçimde yapılan denetim bakımından görevi başında kalması
sakıncalı olma hali, oldukça muğlak kavramlarla (sakıncalılık gibi) kaleme alınmış
ve adeta bir torba söz öbeği oluşturulmuştur. Bu durum da Bakanlığın keyfi uygulamalarına
yasal zemin hazırlamaktadır.
Öte
yandan iptali talep edilen ikinci fıkraya göre üç aylık süre uzatımının müsebbibi
olarak gerekli görülmesi hali, gösterilmiştir. Yukarıdaki açıklamalarla aynı kapsamda
bu gereklilik halini de Bakanlık, sınırsız takdir yetkisine istinaden keyfi biçimde
tespit edecektir.
Diğer
bir söyleyişle Bakanlık tarafından verilecek geçici olarak görevden uzaklaştırma
kararının (ve bunun süresinin üç ay daha uzatılmasına yönelik kararın); hukuk devletinin temel
taşı olan maddi anlamdaki kanunilik kıstasının gereklerini karşılaması ve kanuna
dayanması ile aykırı davranmaması için; genel çerçevesinin keyfi uygulamaya yer
vermeyecek açıklıkta kanun düzeyinde çizilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde Bakanlığa
tanınan ve hiçbir koşulla sınırlandırılmayan geniş takdir yetkisi, Bakanlığın keyfi
uygulamalarına sebep olabilecektir. Yine idarenin uhdesine sınırları
belirsiz, çok geniş bir düzenleme alanının bırakılması, anılan değişik 9’uncu maddenin
uygulanmasını sağlamaya ilişkin Anayasal işlevinin ötesine geçerek, şekli anlamda
kanun aracılığıyla, idarenin düzenleyici (ve dahi birel) işlemlerine, maddi anlamda
kanun koyma yetkisinin tanınması anlamına gelecektir. Bakanlığın tesis edeceği işlemleri
çok kısa sürede değiştirme olasılığı da; meslek kuruluşlarının personelinin hukuki öngörülebilirliğine
halel getirecektir.
Bu
nedenle iptali talep edilen cümleler, Anayasa’nın 2 ve 123’üncü maddelerine aykırıdır.
iii)Yasama yetkisinin devredilemezliği bakımından: Anayasa’nın 7’nci
maddesinde temelini bulan yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesine göre yasama
yetkisi yalnız Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aittir. Bu nedenle idareye düzenleme
yetkisi veren bir yasa kuralının temel ilkeleri ortaya koyması ve çerçeveyi çizmesi
gerekir. Diğer bir deyişle idareye sınırsız ve belirsiz bir düzenleme yetkisi bırakılamaz.
Nitekim idarenin düzenle me yetkisi; sınırlı, tamamlayıcı ve bağımlı bir yetkidir.
Yasa ile yetkilendirme, Anayasa’nın öngördüğü biçimde yasa ile düzenleme anlamını
taşımamaktadır (Anayasa Mahkemesi’nin 02.05.2008 tarihli ve 2005/68 E.; 2008/102
K. sayılı Kararı). İptali talep edilen cümlelerin hükmünde olduğu gibi temel
ilkeleri belirlenmeksizin ve çerçevesi çizilmeksizin; idareye (Bakanlığa) geçici
olarak görevden uzaklaştırma kararının (ve bunun süresinin üç ay daha uzatılmasına
yönelik kararın) usul ve esaslarını belirleme (birinci
fıkrada belirtilen yükümlülüklerini yerine getirmeme, ikinci fıkrada belirtilen
suçlardan dolayı haklarında kovuşturmaya başlamama, yapılan denetim bakımından görevi
başında kalması sakıncalı görülme halleri ile üç aylık süre uzatılması için gereklilik
halini tespit etme) yetkisi
veren yasa hükmü, Anayasa’nın 7’nci maddesine aykırılık oluşturur.
iv)Eşitlik ilkesi bakımından: İptali talep edilen
cümlelerin geçici olarak görevden uzaklaştırma kararının (ve bunun süresinin üç
ay daha uzatılmasına yönelik kararın) alınması bakımından idareye (Bakanlığa) verdiği sınırsız
takdir yetkisi, personel arasında idare tarafından kayırma/ayrımcılık yapılmasına
neden olabileceğinden; anılan cümleler, Anayasa’nın 10’uncu maddesinde yer alan
eşitlik ilkesine de aykırıdır. Zira eşitlik ilkesinin ihlal edilip edilmediği hususunun
tespiti, münferit olayda benzer kişi kategorileri arasında gerçekleştirilen ayrıma
ilişkin bir ‘‘haklı neden’’in var olup olmadığına göre yapılır.
Anayasa Mahkemesi’nin ifade ettiği üzere; “[Eşitlik
ilkesi] ile güdülen amaç, benzer koşullar içinde olan, özdeş nitelikte bulunan durumların
yasalarca aynı işleme uyruk tutulmasını sağlamaktır.” (Anayasa Mahkemesi’nin
13.04.1976 tarihli ve 1976/3 E.; 1976/3 K. sayılı Kararı). Yine AYM’ye göre;
“Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalar karşısında aynı
işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını
önlemektir” (Anayasa Mahkemesi’nin 07.02.2006 tarihli ve 2006/11 E.; 2006/17
K. sayılı Kararı). Eşitlik ilkesinin ihlal edilip edilmediği hususunun tespitinde,
somut olayda yapılan ayrımın haklı bir nedene dayanıp dayanmadığı noktası dikkate
alınır: “Anayasa'nın 10. maddesinde öngörülen eşitlik, mutlak anlamda bir eşitlik
olmayıp, ortada haklı nedenlerin bulunması halinde, farklı uygulamalara imkan veren
bir ilkedir” (Anayasa Mahkemesi’nin 11.12.1986 tarihli ve 1985/11 E.; 1986/29
K. sayılı Kararı).
Ne
var ki iptali talep edilen cümlelerin idareye verdiği keyfi uygulamalara sebep olabilecek
sınırsız takdir yetkisi, söz gelimi kişisel veri içeren bir bilgiyi paylaşmayan
iki personelden bir hakkında geçici olarak görevden uzaklaştırma kararı verilip
diğeri hakkında verilmemesi; ikinci fıkrada yazılı suç tiplerini işleyen iki personelden
biri hakkında suç duyurusunda bulunulup hakkında kovuşturma başlatılması ve akabinde
geçici olarak görevden uzaklaştırılmasında ve fakat diğeri hakkında suç duyurusunda
bulunulmayıp göreve devam etmesinin sağlanmasına; aynı davranışta bulunan iki personelden
birinin davranışının sakıncalı olarak nitelendirilip görevden uzaklaştırılmasına
ve fakat diğeri hakkında bu türden bir niteleme yapılmayıp göreve devam etmesinin
sağlanmasına; hakkında görevden geçici olarak uzaklaştırma kararı verilen iki personelden
birinin geçici uzaklaştırma süresinin üç ay daha uzatılıp diğerinin uzatılmamasına
ilişkin haklı nedeni somutlaştırmaya elverişli değildir. Başka
bir anlatımla, geçici
olarak görevden uzaklaştırma kararının (ve bunun süresinin üç ay daha uzatılmasına
yönelik kararın) usul ve esaslarını belirleme yetkisinin idareye
bırakılması, aynı durumda olan personel arasında; geçici
olarak görevden uzaklaştırma ve üç ay daha uzaklaştırma süresinin uzatılması bakımından
haklı nedene dayanmayan ve keyfî muamele farklılıklarına yol açacaktır. Bu nedenle
anılan cümleler, Anayasa’nın 10’uncu maddesine aykırıdır.
v)Demokratik hukuk devleti ilkesi ve kamu kurumu niteliğindeki
meslek kuruluşlarının idari özerkliği-anayasal statüsü bakımından:
6326
sayılı Kanun’un ‘‘Tanımlar’’ kenar başlıklı 2’nci maddesinin birinci fıkrasının
(f) bendine göre meslek kuruluşları, turist rehberleri odaları ve birliklerini ifade
etmektedir. Bunlar, Anayasa’nın 135’inci maddesi kapsamında kamu kurumu niteliğinde
meslek kuruluşlarıdır. Nitekim bu husus, Anayasa Mahkemesi’nin 10.01.2013 tarihli
ve 2012/95 E.; 2013/9 K. sayılı Kararına konu olmuştur.
Anayasa’nın
135’inci maddesiyle kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarına anayasal statü
tanınmıştır. Anılan anayasal hükmün birinci fıkrasına göre kamu kurumu niteliğindeki
meslek kuruluşları ve üst kuruluşları; belli bir mesleğe mensup olanların müşterek
ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel
menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleri ile
ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hakim kılmak üzere meslek disiplini
ve ahlakını korumak maksadı ile kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri tarafından
kanunda gösterilen usullere göre yargı gözetimi altında, gizli oyla seçilen kamu
tüzel kişilikleridir. Bu hükmün Anayasa’nın 2’nci maddesinde temelini bulan demokratik
hukuk devleti ilkesi ile birlikte ele alındığında ortaya çıkacağı üzere; bu türden
kuruluşların teşekkülü ve faaliyetlerinin yürütülmesi, demokrasinin genel esasları
çerçevesinde gerçekleşmelidir. Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının katılımcı
ve müzakereci bir demokrasi anlayışı içinde personel istihdam etmesi, demokratik
hukuk devleti bağlamında Anayasa’nın 135’nci maddesiyle kendilerine tanınan anayasal
statünün bir gereğidir. Bu noktada belirtmek gerekir ki 1961 Anayasası’nın ‘‘Kamu
kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları’’ kenar başlıklı 122’nci maddesinin
üçüncü fıkrasında ‘‘Meslek kuruluşlarının tüzükleri, yönetim ve işleyişleri demokratik
esaslara aykırı olamaz.’’ denilmek suretiyle bu husus, açıkça vurgulanmıştır.
Benzer biçimde 1982 Anayasası’nın 2 ve 135’inci maddeleri de birlikte ele alındığında;
meslek kuruluşlarının yönetim ve işleyişlerinin demokratik esaslara aykırı olamayacağı
açıktır. Aksi bir yorum; anayasal değerde normatif düzenlemelerin pratikte işlevsiz
kalmasına neden olacaktır.
Nitekim Anayasa Mahkemesi de 6964 sayılı Ziraat
Odaları ve Ziraat Odaları Birliği Kanunu'nun 28’inci maddesinin ‘‘Üst üste iki
dönem Birlik yönetim kurulu başkanlığı yapmış olanlar, aradan iki seçim dönemi geçmedikçe
aynı göreve yeniden seçilemezler.’’ şeklindeki üçüncü fıkrası özelinde yaptığı
anayasal değerlendirmede; demokratik hukuk devletinde kamu kurumu niteliğindeki
meslek kuruluşlarının konumunu ortaya koymuştur (Anayasa Mahkemesi’nin 04.12.2014
tarihi ve 2014/181 E.; 2014/179 K. sayılı Kararı):
‘‘Anayasa'nın 135. maddesinde, kamu kurumu
niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst kuruluşlarının maddede belirtilen amaçlar
doğrultusunda kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri tarafından kanunda gösterilen
usullere göre yargı gözetimi altında gizli oyla seçilen kamu tüzel kişileri olduğu
belirtilmiştir. Tüzel kişilikleri olan bu tür meslek kuruluşlarının yönetsel vesayet
ağırlığı, yönetim ve mali konularda denetim yoğunluğunu getirmekle birlikte, organlarını
kendi üyeleri arasından kanunda belirlenen yöntemlere göre seçmeleri ilkesi benimsenmiştir.
Böylece Anayasa, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının yönetim ve işleyişlerinin
demokratik hukuk devleti esaslarına uygun olması kuralını öngörmüş ve kurum içi
demokratik yapıyı sağlamıştır. Kuşkusuz demokratik düzenin en belirgin niteliği
de seçimlerdir. Seçimlerin adaletli bir katılım ile serbest, eşit ve genel-oy ilkelerine
dayalı olarak gerçekleşmesi gerekmektedir.
Anayasa'nın 135. maddesinde öngörülen düzenleme
uyarınca, Birlik organlarında başkanlık yapacakların, kanunda gösterilen usullere
göre seçilecekleri açıktır. Ancak bu yetki, seçim usullerinin belirlenmesiyle sınırlı
olup, seçme ve seçilme hakkının kullanılmasına yönelik bir yasaklamayı içermemektedir.
Kanunla seçim konusunda yapılacak düzenlemelerin demokratik hukuk devletiyle bağdaşır
olması gerekir.
Anayasa'nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti'nin
demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devleti olduğu vurgulanmış olup, hukuk devleti;
hak ve özgürlükleri güvenceye alan devlettir. Kanun koyucunun hukuki düzenlemelerde
kendisine tanınan takdir yetkisini anayasal sınırlar içinde adalet, hakkaniyet ve
kamu yararı ölçütlerini göz önünde tutarak kullanması ve keyfi davranmaması gerekir.
Demokratik hukuk devletinde temel hak ve özgürlüklerin
en geniş ölçüde sağlanıp güvence altına alınması esastır. Demokratik hukuk devleti
ilkesinin vazgeçilmez unsurlarından birisi de özgür, genel, eşit ve gizli oya dayalı,
hoşgörü, açık fikirlilik ve çoğulculuk anlayışı içerisinde ilgililerin birbirleriyle
rekabet edebildiği dürüst ve düzenli seçimlerin varlığıdır. Bu şekildeki bir devlette
yönetime gelmede ve ayrılmada tek yol seçimler olup, buna ilişkin yasaklar "
demokratik hukuk devleti"yle bağdaşmaz.
Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarından
olan Türkiye Ziraat Odaları Birliğinin yönetim kurulu başkanlığı gibi görevlere
"seçilme hakkı" demokratik bir haktır. İtiraz konusu kuralla, Anayasa'nın
135. maddesinde öngörülmeyen belli süre başkanlık yapanların aradan sekiz yıl geçmedikçe
yeniden seçilemeyeceklerine ilişkin yasağın demokratik gereklerle izahı mümkün değildir.
Bu yasak seçime katılan üyelerin kanaatinin serbestçe oluşmasını engellediğinden
üyeler yönünden "seçme", adaylar yönünden "seçilme" hakkına
müdahale oluşturmuştur. Kamu kurumu niteliğinde olsa da sivil toplum örgütlerine
bu tür seçilememe yasakları getirilmesi demokratik hukuk devleti anlayışıyla bağdaşmayacağından
Anayasa'ya aykırılık oluşturur.’’
Ancak
yukarıda açıklandığı üzere iptali talep edilen cümleler, meslek kuruluşunda demokratik
usullere göre istihdam edilmekte olan personelinin Bakanlığın keyfi kararlarıyla
geçici olarak görevden uzaklaştırılmasını (ve sürenin uzatılmasını) düzenlemektedir.
Personelin gerekçesiz ve ani alınan bir karar üzerine görevden uzaklaştırılması
(ve sürenin uzatılması)
ise demokratik anlayış içinde idari özerkliklerine halel getirecektir. Nitekim
Anayasa Mahkemesi de:
‘‘10. Anayasa'nın 135.
maddesinde, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst kuruluşlarının maddede
belirtilen amaçlar doğrultusunda kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri tarafından
kanunda gösterilen usullere göre yargı gözetimi altında gizli oyla seçilen kamu
tüzel kişileri olduğu belirtilmiştir. Maddede meslek kuruluşlarının karar ve yönetim
organlarının seçimle göreve gelmesinin öngörülmesi, Devletin idari ve mali denetimine
tabi olduklarının belirtilmesi ve sorumlu organlarının görevlerine yargı kararıyla
son verilebileceğinin kurala bağlanması, bu kuruluşların özerkliğine işaret etmektedir.
11. Özerklik, kişi ve kuruluşların kendi
faaliyetlerine ilişkin kararları alma ve uygulama konusunda gerekli yetkiyle donatılmış
olması anlamına gelmektedir. Bu aynı zamanda kurumların dış etkilere karşı korunmasını
ifade eder. Kamu kuruluşlarına özerklik tanınmasının nedeni faaliyetlerini hizmetin
gereklerine ve kamu yararına uygun bir şekilde sürdürmelerini güvence altına almaktır.
Bu bağlamda, meslek kuruluşları, idari özerkliklerinin sonucu olarak, kendi seçilmiş
organlarıyla merkezi yönetimin müdahalesi olmaksızın serbestçe karar alıp uygulayabilirler.
Özerklik, kesin ve yürütülebilir karar alabilme yetkisine sahip olabilmeyi de içerir.
12. Kurumların özerkliğinin hangi unsurları
içermesi gerektiği ve hangi hâllerde bir kurumun özerk sayılabileceğine yönelik
olarak Anayasa'da herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır. Dolayısıyla, Anayasa'da
belirtilen amacı ya da kamu yararını gerçekleştirmek için kanunla yapılacak olan
düzenleme, kanun koyucunun yapacağı tercihlere göre şekillenecektir. Bu konuda takdir
yetkisi anayasal ilkelere aykırı olmamak koşuluyla kanun koyucuya aittir.’’
şeklinde hüküm kurmuştur (Anayasa Mahkemesi’nin,
22.06.2016 tarihli ve 2015/106 E.; 2016/128 K. sayılı Kararı). Ancak iptali talep
edilen cümleler, meslek kuruluşlarının sözleşme akdederek ilişki kurduğu personel
üzerinde (çalışmaya devam edip etmeme özelinde) tasarrufta bulunma hakkını ortadan
kaldırmak suretiyle; meslek kuruluşunun personeli yönetme hakkını bertaraf etmekte,
mensuplarını kapsayıcı rolü bulunan kuruluşun kendi faaliyetlerine ilişkin kararları
alma ve uygulama konusunda gerekli yetkiyle donatılmalarının önüne geçmekte; özerkliği
ihlal etmektedir. Başka bir anlatımla demokratik hukuk devletinde; anılan kuruluşların
kendi kendine karar alabilmesini sağlayan idari özerklik, personel çalıştırılmasına
ilişkin alınan kararın sadece meslek kuruluşunun iradesiyle uygulanmasını gerektirir.
O halde Bakanlığın iradesi üzerine personelin belli bir süre çalışamaması; bu esası,
uygulamada etkisiz ve karşılıksız bırakmaktadır. Kaldı ki bu süre, süre uzatımıyla
birlikte altı aya tekabül etmektedir ve bu altı ay, makul bir idari tedbir olma
özelliğini yitirmesine yol açmaktadır.
Başka bir anlatımla kanun koyucu, iptali talep
edilen cümlelerle merkezî idare ile hiyerarşi yaratacak söz konusu denetime ilişkin
usul ve esasları, idarenin keyfi uygulamalarına zemin hazırlayacak biçimde düzenlemiştir.
Bu durum
ise meslek kuruluşu ile meslek kuruluşunda istihdam edilen bakımından bir öngörülebilirlik
sağlamaz. Bunun idari özerklikle bağdaştığı söylenemez. Zira merkezî idareye meslek kuruluşu üzerinde denetim ve
gözetim yetkisini aşan nitelikte bir yetki tanınmıştır, meslek kuruluşu (personel
çalıştırma suretiyle; üyelerinin menfaatlerini gözetmek şeklindeki) amacına uygun
biçimde faaliyetlerini yürütülemeyecektir.
Diğer bir söyleyişle
Anayasa Mahkemesi’nin 10.01.2013 tarihli ve 2012/95 E.; 2013/9 K. sayılı Kararında
belirttiği üzere;
‘‘Genel olarak kamu kurumu niteliğindeki meslek
kuruluşları üzerindeki devlet denetiminin bir vesayet yetkisi olduğu kabul edilmektedir.
Ancak, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarında uygulanması gereken vesayet,
Anayasa'nın 127. maddesinin beşinci fıkrasında öngörülen vesayet yetkisinden farklıdır.
Bu maddede vesayet yetkisinin hangi koşullarda kullanılabileceği açıklanmakta olup,
bu koşullar, mahalli hizmetlerin idarenin bütünlüğü ilkesine uygun şekilde yürütülmesi,
kamu görevlerinde birliğin sağlanması, toplum yararının korunması ve mahalli ihtiyaçların
gereği gibi karşılanması olarak sayılmaktadır. Buna karşın, Anayasa'nın 135. maddesinin
beşinci fıkrasında, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları üzerinde devletin
'idari ve mali denetiminden' söz edilmektedir. Dolayısıyla, merkezî idarenin kamu
kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları üzerindeki denetimi idari ve mali denetimin
ötesine geçmemelidir.
Turist rehberleri odaları birlikleri, Kanun'da
belirtilen görevleri yapmak ve yetkileri kullanmak ve odaların üst kuruluşu olmak
üzere kurulan tüzel kişiliğe sahip ve kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşları
olup, merkezî idarenin bu birlikler üzerindeki denetimi idari ve mali denetimle
sınırlı olmalıdır. …’’
İhtilaflı kurallar, meslek kuruluşu üzerinde
yapılacak idari ve mali denetimin ötesinde, merkezi idarenin vesayet denetimi yetkisini
aşacak biçimde kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu olan turist rehberleri
odaları ve birlikleri yerine geçerek; personeli çalıştırıp çalıştırmayacağına karar
vermesi anlamına gelmektedir.
Son olarak belirtmek gerekir ki Anayasa Mahkemesi,
‘‘derneğin genel kurul dışındaki bir organında görevli olan kişiler veya ilgili
personel hakkında dernek faaliyetindeki eylemleri çerçevesinde 6415 sayılı Kanun
kapsamında yer alan suçlar ile 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda
yer alan uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti veya suçtan kaynaklanan
malvarlığı değerlerini aklama suçlarından dolayı kovuşturma başlatılması durumunda
bu kişilerin veya bu kişilerin görev yaptığı dernek organlarının geçici bir tedbir
olarak İçişleri Bakanınca görevden uzaklaştırılabileceğini’’ öngören bir kural hakkında
verdiği iptal kararında şu gerekçeleri kaleme almıştır (18.01.2024 tarihli ve
2021/28 E.; 2024/11 K. sayılı Kararı):
‘‘148. Derneğin genel kurulu
dışındaki organlarında görevli olanların, ilgili personelinin veya bu kişilerin
görev yaptığı organların görevden uzaklaştırılmalarını
öngören kural dernek kurma özgürlüğüne ilişkin
bir sınırlama içermektedir.
149. Geçici olarak görevden
uzaklaştırma tedbirini gerektiren hâller, görevden uzaklaştırılacak kişi ve organlar
ile tedbirin kim tarafından tesis edileceği herhangi bir tereddüde yer vermeyecek
biçimde açık ve net olarak belirlendiğinden kuralın kanunilik şartını sağladığı
anlaşılmaktadır.
150. Kuralla, 6415 sayılı Kanun
kapsamında yer alan suçlar, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu
ve suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçu ile etkin şekilde mücadele edilmesinin ve bu suçların dernek
faaliyeti adı altında işlenmesinin önlenmesinin amaçlandığı anlaşılmaktadır. Bu
itibarla kuralla dernek kurma özgürlüğüne sınırlamada bulunulmasının Anayasa'nın
33. maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan kamu düzeninin korunması ve suç işlenmesinin
önlenmesi şeklinde anayasal açıdan meşru bir amaca dayandığı sonucuna ulaşılmıştır.
151. Dernek faaliyetleri kapsamında
kuralda belirtilen suçlardan dolayı kovuşturma başlatılması hâlinde hakkında kovuşturma
başlatılan
kişiler veya bu kişilerin görev yaptığı organların
geçici bir tedbir olarak görevden uzaklaştırılmasının suçla etkin şekilde mücadele
edilmesi ve suç işlenmesinin önlenmesi amacına ulaşma bakımından zorunlu bir toplumsal
ihtiyacı karşılamadığı, elverişli ve gerekli olmadığı söylenemez.
152. Bununla birlikte kuralda görevden uzaklaştırma
tedbirinin ne zamana kadar devam edeceği konusunda bir düzenleme bulunmamaktadır.
Ayrıca derneğin genel kurulu dışındaki organlarında görevli olanlar hakkında kovuşturma
başlatılması hâlinde bu kişilerin görev yaptığı organların da görevden uzaklaştırılabileceğinin
öngörülmesi suretiyle söz konusu organda görev yapan ancak hakkında kurala konu
suçlardan dolayı herhangi bir kovuşturma bulunmayan kişilerin de görevden uzaklaştırılmasına
neden olunmaktadır.
153. Diğer yandan görevden
uzaklaştırmaya neden olan fiil sebebiyle yapılacak ceza yargılamasının idari tedbir
üzerindeki etkisi de orantılılık incelemesinde gözetilmelidir. 5253 sayılı Kanun’da
tedbir işleminin kovuşturma aşamasında değişen koşullara göre gözden geçirilmesine
imkân tanıyan bir düzenleme bulunmadığı gibi kişi hakkında yürütülen ceza yargılamasında
beraat kararı verilmesinin anılan tedbire etkisine dair herhangi bir düzenlemeye
de yer verilmediği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla kişi hakkında yürütülen ceza yargılamasında
idarenin tespitinden farklı bir değerlendirme yapıldığı durumlarda kuralın idarenin
tedbir işlemini sebep unsuru yönünden yeniden gözden geçirmesine imkân tanımadığı
sonucuna ulaşılmıştır (benzer değerlendirme için bkz. AYM, E.2023/32, K.2023/138,
26/7/2023, § 34; E.2023/35, K.2023/163, 28/9/2023, § 25).
154. Bu itibarla görevden
uzaklaştırma tedbirinin devam edeceği azami süre konusunda bir sınırın
olmadığı, kovuşturmayla ilgisi bulunmayan kişilerin görevden uzaklaştırılmasına
neden olunduğu ve kovuşturma esnasında değişen şartlara
göre gözden geçirilmesine imkân tanınmadığı gözetildiğinde kuralın dernek kurma
özgürlüğü yönünden orantısız, dolayısıyla ölçüsüz bir sınırlamaya neden olduğu anlaşılmaktadır.’’
Eldeki dava konularında da altı aylık süre
zarfı içinde; birinci fıkrada belirtilen yükümlülüklerin yerine getirilmemesi, ikinci
fıkrada belirtilen suçlardan dolayı haklarında kovuşturma başlatılması, denetim
bakımından görevi başında kalmasının sakıncalı görülmesi halleri bakımından yeniden
değerlendirme yapmasına imkan verecek bir güvence bulunmamaktadır.
Bu nedenle iptali talep edilen cümleler, Anayasa’nın
2 ve 135’inci maddelerine aykırıdır.
Son olarak belirtmek gerekir ki; anılan ikinci
cümle, süre uzatımına ilişkin olması sebebiyle; birinci cümlenin fer’i hükmü olduğundan;
birinci cümlenin iptal edilmesiyle birlikte uygulama kabiliyeti kalmayacaktır.
vi)Uluslararası andlaşmaların iç hukuka etkisi
bakımından: Anayasa’nın 90’ıncı
maddesine göre temel hak ve özgürlüklere ilişkin usulüne göre yürürlüğe konmuş uluslararası
anlaşmalar, (kanunlara nazaran hakkı koruyucu, kullanımını genişletici hükümler
barındırması kaydıyla) normlar hiyerarşisinde kanunun üstündedir. İptali talep edilen
cümleler, adil
yargılanma hakkına ve masumiyet karinesine ilişkin Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’nin 6’ncı maddesini ihlal ettiğinden Anayasa’nın 90’ıncı maddesine de aykırıdır.
Tüm
bu nedenlerle 7500
sayılı Kanun’un
6’ncı maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un değiştirilen 9’uncu maddesinin üçüncü fıkrasının
birinci ve ikinci cümleleri, Anayasa’nın 2, 7, 10, 13, 36, 38, 40, 90, 123 ve 135’inci
maddelerine aykırıdır; anılan cümlelerin iptali gerekir.
9)
17.04.2024
tarihli ve 7500 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu ile Seyahat Acentaları ve
Seyahat Acentaları Birliği Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 6’ncı
maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un değiştirilen 9’uncu maddesinin dördüncü fıkrasının
ikinci cümlesinde yer alan ‘‘meslek kuruluşu tarafından ödenir’’ ibaresinin
Anayasa’ya aykırılığı
7500
sayılı Kanun’un 6’ncı maddesiyle 6326 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu’nun
‘‘Denetim ve gözetim’’ kenar başlıklı 9’uncu maddesi değiştirilmiştir. Değişik
maddenin birinci fıkrasına göre Kültür ve Turizm Bakanlığı (Bakanlık), meslek kuruluşlarının
ve iştiraklerinin her türlü iş, işlem, faaliyet ve hesaplarını müfettişler ve kontrolörler
aracılığıyla gerektiğinde ve en geç üç yılda bir zorunlu olarak denetleme yetkisini
haizdir; meslek kuruluşları denetim esnasında her türlü bilgiyi vermek ve belgeyi
göstermekle yükümlüdür. Değişik maddenin ikinci fıkrasına göre meslek kuruluşlarının
organ üyeleri ile personeli, görevlerini yerine getirirken görevleriyle ilgili suç
teşkil eden fiil ve hareketlerinden, meslek kuruluşlarının paralarıyla para hükmündeki
evrak, senet ve sair varlıkları ile muhasebe ve muamelata ilişkin her çeşit defter
ve evrak ile ilgili olarak işledikleri suçlardan dolayı kamu görevlisi gibi cezalandırılacaktır.
Anılan
değişik maddenin üçüncü fıkrasına göre birinci fıkrada belirtilen yükümlülüklerini
yerine getirmeyen veya ikinci fıkrada belirtilen suçlardan dolayı haklarında kovuşturmaya
başlanan ya da yapılan denetim bakımından görevi başında kalması sakıncalı görülen
meslek kuruluşunun personeli, Bakanlık müfettişinin teklifi üzerine; üç ay süre
ile Bakanlık tarafından geçici olarak görevden uzaklaştırılabilecektir. Gerekli
görülmesi hâlinde bir defaya mahsus olmak üzere bu süre, Bakanlık tarafından üç
ay daha uzatılabilecektir. Görevden uzaklaştırılan personele, uzaklaştırma süresi
boyunca yapılacak ödemelerin üçte ikisi ödenecektir.
Anılan
değişik maddenin dördüncü fıkrasının birinci cümlesine göre bu madde kapsamında
görevden uzaklaştırılanlar; denetim sırasında veya denetimin tamamlanmasından sonra
Bakanlık kararıyla veya haklarında kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiği ya
da mahkûmiyetlerine karar verilmediği takdirde görevlerine dönecektir. Anılan değişik
maddenin dördüncü fıkrasının ikinci cümlesine göre görevine iade edilenlerin
uzaklaştırma süresi boyunca mahrum kaldığı ödemeleri, kanuni faizleri ile birlikte
istihdam edildikleri meslek kuruluşu tarafından ödenecektir. Ancak söz konusu mahrum
kalınan ödemelerin kanuni faizleri ile birlikte istihdam edildikleri meslek kuruluşu
tarafından ödenmesine cevaz veren iptali talep edilen ibare, Anayasa’ya aykırıdır.
i)Hukuk devleti ilkesi bağlamında idarenin sorumluluğu
bakımından:
Anılan
birinci fıkrada belirtilen yükümlülüklerin yerine getirilmemesi, ikinci fıkrada
belirtilen suçlardan dolayı hakkında kovuşturma başlatılması, yapılan denetim bakımından
görevi başında kalması sakıncalı görülmesi hallerinin gerçekleşmesi durumunda; üçüncü
fıkraya konu geçici olarak görevden uzaklaştırma kararını verecek makam, Bakanlıktır.
Yine bu durumların ortadan kalkmasıyla birlikte göreve iade kararını verecek makam,
Bakanlıktır. (Her ne kadar kovuşturma / mahkumiyet işlemleri bakımından yargının
iradesi devreye girse de; nihayetinde görevden uzaklaştırma ve iade kararları -yargı
yeri tarafından değil- Bakanlık tarafından verilmektedir.)
Diğer
bir söyleyişle söz konusu personelin görevden uzaklaştırılması ve göreve iade kararlarında
asli yetki, Bakanlığa aittir. Ancak bu karardan doğan hukuki sorumluluk (mahrum
kalınan ödemelerin kanuni faiziyle birlikte ödenmesi), meslek kuruluşuna yüklenmiştir.
Burada görev-yetki-sorumluluk zinciri kırılmış; Bakanlığın yaptığı işlemden kaynaklanan
külfet (yine Bakanlığa ait olması gerekirken), meslek kuruluşunun uhdesine bırakılmaktadır.
Hukuk
devleti, bütün işlem ve eylemlerinin hukuk kurallarına uygunluğunu başlıca geçerlik
koşulu sayan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurmayı amaçlayan ve bunu geliştirerek
sürdüren, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa’ya aykırı durum ve
tutumlardan kaçınan, insan haklarına saygı duyarak bu hak ve özgürlükleri koruyup
güçlendiren, Anayasa’ya ve hukuk kurallarına bağlılığa özen gösteren, yargı denetimine
açık olan, yasaların üstünde yasa koyucunun da uymak zorunda olduğu temel hukuk
ilkeleri ile Anayasa’nın bulunduğu bilinci olan devlettir (Anayasa Mahkemesi’nin
02.06.2009 tarihli ve 2004/10 E.; 2009/68 K. sayılı Kararı). ‘‘Bir hukuk devletinde
idarenin hukuka aykırı eylem ve işlemler yapmaması gerekir. … Ancak idarenin hukuka
aykırı eylem ve işlemlerinin birtakım müeyyidelerle karşılaşması, onlara son verilmesi,
bu eylem ve işlemlerden kaynaklanmış olan zararlı sonuçların ortadan kaldırılmasına
her zaman yetmemektedir. Zira kişiler idarenin bu hukuka aykırı eylem ve işlemlerinden
dolayı maddi ve manevi zararlara uğramış olabilirler. Hukuka saygılı bir idarenin
kendi eylem ve işlemlerinden kaynaklanmış bu zararları da karşılaması gerekir. Bir
hukuk devletinde idare, sadece hukuka uygun eylem ve işlemler yapmakla yükümlü değildir;
aynı zamanda idare, kendi kusurlu ve hatta bazen kusursuz eylem ve işlemleriyle
bireylere verdiği zararları da tazmin etmekle yükümlüdür. İdarenin bireylere verdiği
zararları tazmin yükümlülüğüne ‘‘idarenin sorumluluğu’’ denir.’’
İptali
talep edilen ibarenin yer aldığı fıkranın bulunduğu maddede de idarenin sorumluluğunun
şartları gerçekleşmiştir. Zira fiil unsuru, tamamlanmıştır: görevden geçici olarak
uzaklaştırmaya yönelik idari işlem, Bakanlık tarafından tesis edilmiştir. Kusur
unsuru tamamlanmıştır: idari işlemi tesis etmeyi gerektirecek sebep unsuru ortadan
kalkarak bu idari işlem sakatlanmış ve hukuka aykırı hale gelmiştir. (Bu noktada
belirtmek gerekir ki söz konusu dilekçenin ilgili bölümünde görevden geçici olarak
uzaklaştırma kararının sebep unsurunu kurala bağlayan üçüncü fıkranın birinci ve
ikinci cümlesinin Anayasa’nın 2, 7, 10, 13, 36, 38, 40, 90, 123 ve 135’inci maddelerine
aykırı olduğu açıklanmıştır.) Gerçekleşmiş kesin zarar unsuru, tamamlanmıştır: görevden
uzaklaştırılan personele uzaklaştırma süresi boyunca ödemelerin sadece üçte ikisi
verilmiş; mahrum kalınan ödemeler kanuni faiziyle birlikte nakdi ve maddi yoksunluk
doğurmuştur. İlliyet bağı unsuru tamamlanmıştır: personelin normal şartlar altında
alacağı miktarın tamamının ödenmemesi, Bakanlığın geçici olarak görevden uzaklaştırma
kararından kaynaklanmaktadır.
Ancak
iptali talep edilen ibare nedeniyle idare, tesis ettiği idari işlemin sorumluluğunu
üstlenmemektedir. Göreve iade edilenlerin uzaklaştırma süresi boyunca mahrum kaldığı
ödemelerin meslek kuruluşundan tahsil edilmesi suretiyle; idare bakımından mali
bir sorumsuzluk alanı yaratılmaktadır. Bu sorumsuzluk alanı, Bakanlık personelinin
görevden geçici olarak uzaklaştırma konulu idari işlemi hukuka uygun biçimde tesis
etmeye yönelik iradesini zayıflatacaktır. Bakanlık personeli, akçeli muafiyet nedeniyle;
keyfi biçimde söz konusu türden kararları alabilecektir. Halbuki bir hukuk devletinde
bu türden uygulamaların varlığı kabul edilemez.
Bununla
birlikte Anayasa’nın 125’inci maddesinin yedinci fıkrasında idarenin kendi eylem
ve işlemlerinde doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hüküm altına alınmıştır. Anayasa
Mahkemesi, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın uyguladığı ihtiyati tedbirler nedeniyle
Bakanlığa herhangi bir sorumluluk yüklenmeyeceğine ve Bakanlıktan herhangi bir tazminat
talep edilemeyeceğine yönelik düzenlemeyi, Anayasa’nın 125’inci maddesine aykırı
olduğundan bahisle iptal etmiştir (Anayasa Mahkemesi’nin 02.05.2018 tarihli ve
2018/2 E.; 2018/43 K. sayılı Kararı):
‘‘4. Kanun’un
26. maddesinin (5) numaralı fıkrasının birinci ve ikinci cümlelerinde; elde edilen
bilgilerin değerlendirilmesi sonucunda herhangi bir gıda veya yemin
insan ve hayvan sağlığı üzerinde zararlı bir etkisinin olması ihtimalinin belirmesine
rağmen bilimsel belirsizliklerin devam etmesi durumunda, kapsamlı bir risk değerlendirmesine
imkân sağlayacak daha fazla bilimsel veri elde edilinceye kadar Gıda Tarım ve Hayvancılık
Bakanlığının geçici olarak üretimin durdurulması, piyasaya arz, tüketimi engelleme,
toplama ve benzeri ihtiyati tedbirlere başvurabileceği, ilgililerin Bakanlığın belirlediği
ihtiyati tedbirlere uymasının zorunlu olduğu öngörülmektedir. İtiraz konusu üçüncü
cümlede ise bu ihtiyati tedbirlerin uygulanması sonucu
Bakanlığa herhangi bir sorumluluk yüklenemeyeceği ve Bakanlıktan herhangi bir tazminat
talep edilemeyeceği hüküm altına alınmaktadır.
5. Anayasa’nın
125. maddesinin birinci fıkrasında, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı
yargı yolunun açık olduğu; yedinci fıkrasında da idarenin kendi eylem ve işlemlerinden
doğan zararı ödemekle yükümlü bulunduğu belirtilmektedir.
6. Anayasa’nın 125. maddesinin
birinci fıkrasında “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.”
denilerek idarenin hukuka bağlılığı, yargı denetimi sayesinde etkili biçimde sağlanmış
ve idare edilenler, idarenin kanunsuz ve keyfî davranışlarına karşı korunmuştur.
Anayasa’da sayılan istisnai hâller dışında idari eylem ve işlemlere karşı yargı
yolunun kapatılabilmesi olanaklı değildir.
7. Anayasa’nın anılan hükmü, yetkili
idare organlarının kamu hizmetlerini yürütmek üzere idari eylem ve işlem şeklinde
ortaya koydukları tasarrufların kanunun koyduğu esas ve şekillere ve kanunun amacına
uygun olarak yapılmış olup olmadığının yargı mercilerince incelenip değerlendirilmesini
gerektirmektedir.
8. İtiraz konusu kural uyarınca
uygulanması hâlinde sonuçlarından Bakanlığa herhangi bir sorumluluk yüklenemeyeceği
ve Bakanlıktan herhangi bir tazminat talep edilemeyeceği belirtilen “geçici olarak
üretimin durdurulması, piyasaya arz, tüketimi engelleme, toplatma ve benzeri ihtiyati
tedbirler” şeklindeki işlemler idari işlem niteliğindedir.
9. İtiraz konusu kuralda Bakanlıkça
uygulanacak ihtiyati tedbirlere karşı yargı yoluna başvurulamayacağı yolunda bir
ifadeye yer verilmemekle birlikte ihtiyati tedbirlerin uygulanması nedeniyle Bakanlığa
herhangi bir sorumluluk yüklenemeyeceğinin ve Bakanlıktan herhangi bir tazminat
talep edilemeyeceğinin öngörülmesi suretiyle söz konusu ihtiyati tedbirler nedeniyle
açılacak davalarda idarenin işlemlerinin hukuka uygunluğunun denetlenmesi engellenmekte,
bu işlemlere karşı yargı yolu dolaylı olarak kapatılmaktadır.
10. Öte yandan Anayasa’da idarenin
kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu belirtilmesine
rağmen yargı yolunu kapatan itiraz konusu kural aynı zamanda idarenin uyguladığı
ihtiyati tedbirlerden dolayı zarara uğrayan ilgililerin söz konusu zararlarının
tazminini de olanaksız kılmaktadır.
11. Gıda ve yemlerin üretiminin,
dağıtımının, satışının ve tüketiminin durdurulması gibi ihtiyati tedbir uygulamaları
sonucunda aleyhine tedbir uygulanan kişilerin maddi ve/veya manevi zarara uğrayabileceği
tabiidir. Buna karşılık tedbir uygulanmasına yol açan genel sağlığa yönelik risk
şüphesinin oluşmasına tedbire maruz kalan kişinin kendisi sebep olmuş ise meydana
gelen zarara bu kişinin katlanması gerektiğinde kuşku bulunmamaktadır. Ancak Bakanlıkça
haksız ya da kusurlu şekilde uygulanan veya herhangi bir hukuka aykırılık bulunmasa
dahi sonuçları itibarıyla ilgilisine hakkaniyete aykırı biçimde külfet yükleyen
zararlara yol açan ihtiyati tedbir uygulamaları söz konusu olabilir. Bu tür ihtiyati
tedbirler nedeniyle meydana gelen zararların idari işlemden doğan zarar niteliğinde
olduğu ve Anayasa’nın 125. maddesinin yedinci fıkrası uyarınca idarenin mali sorumluluğunu
gerektirdiği tartışmasızdır.
12. Bu bağlamda itiraz konusu kural
uyarınca Bakanlığın idari tedbir niteliğinde tesis ettiği söz konusu işlemler, Anayasa’da
yer alan ve yargı yolu kapalı olan işlemler arasında yer almadığından bu işlemlerden
dolayı Bakanlığa bir sorumluluk yüklenemeyeceği ve Bakanlıktan herhangi bir tazminat
talep edilemeyeceğini öngören itiraz konusu kural, kapsamı ve sonuçları itibarıyla
Anayasa’nın 125. maddesine aykırılık oluşturmaktadır.
13. Açıklanan
nedenlerle kural Anayasa’nın 125. maddesine aykırıdır. İptali gerekir.’’
Ancak
iptali talep edilen ibare nedeniyle idare edilenler, idarenin kanunsuz ve keyfi
davranışları karşısında korumasız kalmaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin bahsi geçen
kararı, mutatis mutandis eldeki dava konusuna uyarlandığında ortaya çıkacağı
üzere;
‘‘İhtilaflı
ibarenin yer aldığı cümle hükmünde idare tarafından alınan geçici olarak görevden
uzaklaştırma kararına karşı yargı yoluna başvurulamayacağına yönelik bir ifadeye
yer verilmemekle birlikte; Bakanlığın tesis ettiği idari işlem nedeniyle meslek
kuruluşunun personelinin yoksun kaldığı mali hakları, Bakanlık yerine meslek kuruluşundan
talep etmesinin öngörülmesi suretiyle; söz konusu geçici olarak görevden uzaklaştırma
nedeniyle açılacak davalarda idarenin işlemlerinin (mali yönden) hukuka uygunluğunun
denetlenmesi engellenmekte, bu işlemlere karşı yargı yolu dolaylı olarak kapatılmaktadır.
Öte yandan Anayasa’da idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle
yükümlü olduğu belirtilmesine rağmen; yargı yolunu dolaylı olarak kapatan ihtilaflı
kural, aynı zamanda idarenin tesis ettiği idari işlemden dolayı zarara uğrayan ilgililerin
söz konusu zararlarının Bakanlıktan tazminini de olanaksız kılmaktadır. Bakanlığın
sonuçları itibarıyla ilgilisine hakkaniyete aykırı biçimde külfet yükleyen zararlara
yol açan bu türden uygulamalarının, Anayasa’nın 125’inci maddesinin yedinci fıkrası
uyarınca idarenin mali sorumluluğunu gerektirdiği tartışmasızdır. Bakanlığın tesis
ettiği idari işlemden kaynaklanan mali sorumluluğunu ortadan kaldıran ve meslek
kuruluşuna mali yükümlülük yükleyen ihtilaflı ibarenin, kapsamı ve sonuçları itibarıyla
Anayasa’nın 125’inci maddesine aykırılık oluşturmaktadır.’’
ii)Demokratik hukuk devleti ilkesi ve kamu kurumu niteliğindeki
meslek kuruluşlarının mali özerkliği-anayasal statüsü bakımından:
6326
sayılı Kanun’un ‘‘Tanımlar’’ kenar başlıklı 2’nci maddesinin birinci fıkrasının
(f) bendine göre meslek kuruluşları, turist rehberleri odaları ve birliklerini ifade
etmektedir. Bunlar, Anayasa’nın 135’inci maddesi kapsamında kamu kurumu niteliğinde
meslek kuruluşlarıdır. Nitekim bu husus, Anayasa Mahkemesi’nin 10.01.2013 tarihli
ve 2012/95 E.; 2013/9 K. sayılı Kararına konu olmuştur.
Anayasa’nın
135’inci maddesiyle kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarına anayasal statü
tanınmıştır. Anılan anayasal hükmün birinci fıkrasına göre kamu kurumu niteliğindeki
meslek kuruluşları ve üst kuruluşları; belli bir mesleğe mensup olanların müşterek
ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel
menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleri ile
ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hakim kılmak üzere meslek disiplini
ve ahlakını korumak maksadı ile kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri tarafından
kanunda gösterilen usullere göre yargı gözetimi altında, gizli oyla seçilen kamu
tüzel kişilikleridir. Bu hükmün Anayasa’nın 2’nci maddesinde temelini bulan demokratik
hukuk devleti ilkesi ile birlikte ele alındığında ortaya çıkacağı üzere; bu türden
kuruluşların teşekkülü ve faaliyetlerinin yürütülmesi, demokrasinin genel esasları
çerçevesinde gerçekleşmelidir. Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının katılımcı
ve müzakereci bir demokrasi anlayışı içinde personel istihdam etmesi, demokratik
hukuk devleti bağlamında Anayasa’nın 135’nci maddesiyle kendilerine tanınan anayasal
statünün bir gereğidir. Bu noktada belirtmek gerekir ki 1961 Anayasası’nın ‘‘Kamu
kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları’’ kenar başlıklı 122’nci maddesinin
üçüncü fıkrasında ‘‘Meslek kuruluşlarının tüzükleri, yönetim ve işleyişleri demokratik
esaslara aykırı olamaz.’’ denilmek suretiyle bu husus, açıkça vurgulanmıştır.
Benzer biçimde 1982 Anayasası’nın 2 ve 135’inci maddeleri de birlikte ele alındığında;
meslek kuruluşlarının yönetim ve işleyişlerinin demokratik esaslara aykırı olamayacağı
açıktır. Aksi bir yorum; anayasal değerde normatif düzenlemelerin pratikte işlevsiz
kalmasına neden olacaktır.
Nitekim Anayasa Mahkemesi de 6964 sayılı Ziraat
Odaları ve Ziraat Odaları Birliği Kanunu'nun 28’inci maddesinin ‘‘Üst üste iki
dönem Birlik yönetim kurulu başkanlığı yapmış olanlar, aradan iki seçim dönemi geçmedikçe
aynı göreve yeniden seçilemezler.’’ şeklindeki üçüncü fıkrası özelinde yaptığı
anayasal değerlendirmede; demokratik hukuk devletinde kamu kurumu niteliğindeki
meslek kuruluşlarının konumunu ortaya koymuştur (Anayasa Mahkemesi’nin 04.12.2014
tarihi ve 2014/181 E.; 2014/179 K. sayılı Kararı):
‘‘Anayasa'nın 135. maddesinde, kamu kurumu
niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst kuruluşlarının maddede belirtilen amaçlar
doğrultusunda kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri tarafından kanunda gösterilen
usullere göre yargı gözetimi altında gizli oyla seçilen kamu tüzel kişileri olduğu
belirtilmiştir. Tüzel kişilikleri olan bu tür meslek kuruluşlarının yönetsel vesayet
ağırlığı, yönetim ve mali konularda denetim yoğunluğunu getirmekle birlikte, organlarını
kendi üyeleri arasından kanunda belirlenen yöntemlere göre seçmeleri ilkesi benimsenmiştir.
Böylece Anayasa, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının yönetim ve işleyişlerinin
demokratik hukuk devleti esaslarına uygun olması kuralını öngörmüş ve kurum içi
demokratik yapıyı sağlamıştır. Kuşkusuz demokratik düzenin en belirgin niteliği
de seçimlerdir. Seçimlerin adaletli bir katılım ile serbest, eşit ve genel-oy ilkelerine
dayalı olarak gerçekleşmesi gerekmektedir.
Anayasa'nın 135. maddesinde öngörülen düzenleme
uyarınca, Birlik organlarında başkanlık yapacakların, kanunda gösterilen usullere
göre seçilecekleri açıktır. Ancak bu yetki, seçim usullerinin belirlenmesiyle sınırlı
olup, seçme ve seçilme hakkının kullanılmasına yönelik bir yasaklamayı içermemektedir.
Kanunla seçim konusunda yapılacak düzenlemelerin demokratik hukuk devletiyle bağdaşır
olması gerekir.
Anayasa'nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti'nin
demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devleti olduğu vurgulanmış olup, hukuk devleti;
hak ve özgürlükleri güvenceye alan devlettir. Kanun koyucunun hukuki düzenlemelerde
kendisine tanınan takdir yetkisini anayasal sınırlar içinde adalet, hakkaniyet ve
kamu yararı ölçütlerini göz önünde tutarak kullanması ve keyfi davranmaması gerekir.
Demokratik hukuk devletinde temel hak ve özgürlüklerin
en geniş ölçüde sağlanıp güvence altına alınması esastır. Demokratik hukuk devleti
ilkesinin vazgeçilmez unsurlarından birisi de özgür, genel, eşit ve gizli oya dayalı,
hoşgörü, açık fikirlilik ve çoğulculuk anlayışı içerisinde ilgililerin birbirleriyle
rekabet edebildiği dürüst ve düzenli seçimlerin varlığıdır. Bu şekildeki bir devlette
yönetime gelmede ve ayrılmada tek yol seçimler olup, buna ilişkin yasaklar "
demokratik hukuk devleti"yle bağdaşmaz.
Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarından
olan Türkiye Ziraat Odaları Birliğinin yönetim kurulu başkanlığı gibi görevlere
"seçilme hakkı" demokratik bir haktır. İtiraz konusu kuralla, Anayasa'nın
135. maddesinde öngörülmeyen belli süre başkanlık yapanların aradan sekiz yıl geçmedikçe
yeniden seçilemeyeceklerine ilişkin yasağın demokratik gereklerle izahı mümkün değildir.
Bu yasak seçime katılan üyelerin kanaatinin serbestçe oluşmasını engellediğinden
üyeler yönünden "seçme", adaylar yönünden "seçilme" hakkına
müdahale oluşturmuştur. Kamu kurumu niteliğinde olsa da sivil toplum örgütlerine
bu tür seçilememe yasakları getirilmesi demokratik hukuk devleti anlayışıyla bağdaşmayacağından
Anayasa'ya aykırılık oluşturur.’’
Ancak
yukarıda açıklandığı üzere iptali talep edilen ibare, meslek kuruluşunda demokratik
usullere göre istihdam edilmekte olan personelin, Bakanlığın keyfi kararlarıyla
geçici olarak görevden uzaklaştırılması nedeniyle mahrum kaldığı mali haklarının,
hatalı uygulamayı yapan Bakanlık yerine, meslek kuruluşundan tahsil edilmesine ilişkindir.
Bu durum ise meslek kuruluşlarının demokratik anlayış içinde idari ve mali özerkliklerine
halel getirecektir. Nitekim Anayasa Mahkemesi de:
‘‘10. Anayasa'nın 135.
maddesinde, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst kuruluşlarının maddede
belirtilen amaçlar doğrultusunda kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri tarafından
kanunda gösterilen usullere göre yargı gözetimi altında gizli oyla seçilen kamu
tüzel kişileri olduğu belirtilmiştir. Maddede meslek kuruluşlarının karar ve yönetim
organlarının seçimle göreve gelmesinin öngörülmesi, Devletin idari ve mali denetimine
tabi olduklarının belirtilmesi ve sorumlu organlarının görevlerine yargı kararıyla
son verilebileceğinin kurala bağlanması, bu kuruluşların özerkliğine işaret etmektedir.
11. Özerklik, kişi ve kuruluşların kendi
faaliyetlerine ilişkin kararları alma ve uygulama konusunda gerekli yetkiyle donatılmış
olması anlamına gelmektedir. Bu aynı zamanda kurumların dış etkilere karşı korunmasını
ifade eder. Kamu kuruluşlarına özerklik tanınmasının nedeni faaliyetlerini hizmetin
gereklerine ve kamu yararına uygun bir şekilde sürdürmelerini güvence altına almaktır.
Bu bağlamda, meslek kuruluşları, idari özerkliklerinin sonucu olarak, kendi seçilmiş
organlarıyla merkezi yönetimin müdahalesi olmaksızın serbestçe karar alıp uygulayabilirler.
Özerklik, kesin ve yürütülebilir karar alabilme yetkisine sahip olabilmeyi de içerir.
12. Kurumların özerkliğinin hangi unsurları
içermesi gerektiği ve hangi hâllerde bir kurumun özerk sayılabileceğine yönelik
olarak Anayasa'da herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır. Dolayısıyla, Anayasa'da
belirtilen amacı ya da kamu yararını gerçekleştirmek için kanunla yapılacak olan
düzenleme, kanun koyucunun yapacağı tercihlere göre şekillenecektir. Bu konuda takdir
yetkisi anayasal ilkelere aykırı olmamak koşuluyla kanun koyucuya aittir.’’
şeklinde hüküm kurmuştur (Anayasa Mahkemesi’nin,
22.06.2016 tarihli ve 2015/106 E.; 2016/128 K. sayılı Kararı). Ancak iptali talep
edilen ibare; bir kusuru olmayan meslek kuruluşunun, Bakanlığın sorumluluğu alanında
kalan bir alanın külfetini üstlenmesine neden olmaktadır. Bakanlık, keyfi biçimde
meslek kuruluşunun personelini görevden uzaklaştırmakta; personel, bu nedenle hak
ettiği nakdi karşılığın üçte ikisini almakta; bahsi geçen hallerin gerçekleşmesi
üzerinde personel, Bakanlık tarafından görevine iade edilmekte ve fakat Bakanlığın
bu hatalı uygulamasının sonucuna, meslek kuruluşu katlanmakta ve mahrum kalınan
ödemeleri (kanuni faizi ile birlikte) meslek kuruluşu yapmaktadır. Meslek kuruluşu,
görevden uzaklaştırılması dolayısıyla, hizmet almadığı bir kimseye para vermek zorunda
kalmaktadır. Meslek kuruluşu ile personel arasındaki hukuki ilişki, Bakanlıktan
kaynaklanan bir sebeple askıda iken; meslek kuruluşu, ifa edilmemiş bir edimin karşılığını
ödemeye mecbur edilmektedir. Diğer bir söyleyişle meslek kuruluşunun kasasına idarenin
hatalı işlemleri marifetiyle el atılmaktadır. Bakanlık bir taraftan meslek kuruluşunun
personeli yönetme hakkını bertaraf ederek meslek kuruluşlarının sözleşme akdederek
ilişki kurduğu personel üzerinde (çalışmaya devam edip etmeme özelinde) tasarrufta
bulunma hakkını uhdesine geçirmekte bir taraftan da bu tasarruf bakımından sorumluluktan
kaçınmakta; mali yükümlülüğü meslek kuruluşunun üzerine bırakmaktadır. Meslek kuruluşu,
görevden uzaklaştırma kararına müdahale edemediği gibi, kendi iradesinden kaynaklanmayan
bir zarara da katlanmaktadır. Bu durum, meslek kuruluşlarının mensuplarını kapsayıcı
rolü bulunan kuruluşun kendi faaliyetlerine ilişkin kararları alma ve uygulama konusunda
gerekli yetkiyle donatılmalarının önüne geçmekte; özerkliği ihlal etmektedir. Başka
bir anlatımla demokratik hukuk devletinde; anılan kuruluşların kendi kendine karar
alabilmesini sağlayan idari özerklik ve kendi gelir kaynakları
ile mal varlıklarını kendi organlarının kararlarına istinaden değerlendirilmesini
sağlayan mali özerklik,
personel çalıştırılmasına ve bunlara ödenek verilmesine ilişkin kararın, sadece
meslek kuruluşunun iradesiyle alınmasını gerektirir. O halde Bakanlığın iradesi
üzerine personelin belli bir süre çalışamaması ve bunun üzerine bahsi geçen hallerin
gerçekleşmesi üzerine göreve iade edilmesi durumunda mahrum kalınan mali hakların,
hatalı uygulamaya konu iradenin sahibi olan Bakanlık yerine, idari işlem zincirinde
bir irade halkasına dolayısıyla sorumluluğuna sahip olmayan meslek kuruluşundan
tahsil edilmesi; bu esasları, uygulamada etkisiz ve karşılıksız bırakmaktadır.
İptali talep edilen ibare, meslek kuruluşlarının
gelirleri ile mal varlığına, Bakanlık tarafından (keyfi takdir yetkisine istinaden)
alınmış idari işlemlerle müdahale edilmesinin önünü açmaktadır.
Başka bir anlatımla kanun koyucu, iptali talep
edilen ibareyle merkezî idare ile hiyerarşi yaratacak anılan 9’uncu maddeye konu
denetime ilişkin usul ve esasların mali yönünü, idarenin keyfi uygulamalarına zemin
hazırlayacak biçimde düzenlemiştir. Bu durum ise meslek kuruluşu ile meslek kuruluşunda
istihdam edilen bakımından bir öngörülebilirlik sağlamaz. Bunun idari ve mali özerklikle bağdaştığı söylenemez. Zira merkezî idareye meslek kuruluşu üzerinde denetim ve
gözetim yetkisini aşan nitelikte bir yetki tanınmıştır, meslek kuruluşu (personel
çalıştırma ve bu çalışma / hizmet karşılığında onlara ödeme yapmak suretiyle; üyelerinin
menfaatlerini gözetmek şeklindeki) amacına uygun biçimde faaliyetlerini yürütemeyecektir
ve Bakanlığın hatalı uygulaması nedeniyle çalıştıramadığı diğer bir söyleyişle hizmet
almadığı bir kimseye karşı ödeme yapmak durumunda kalacaktır.
Diğer bir söyleyişle Anayasa
Mahkemesi’nin 10.01.2013 tarihli ve 2012/95 E.; 2013/9 K. sayılı Kararında belirttiği
üzere;
‘‘Genel olarak kamu kurumu niteliğindeki meslek
kuruluşları üzerindeki devlet denetiminin bir vesayet yetkisi olduğu kabul edilmektedir.
Ancak, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarında uygulanması gereken vesayet,
Anayasa'nın 127. maddesinin beşinci fıkrasında öngörülen vesayet yetkisinden farklıdır.
Bu maddede vesayet yetkisinin hangi koşullarda kullanılabileceği açıklanmakta olup,
bu koşullar, mahalli hizmetlerin idarenin bütünlüğü ilkesine uygun şekilde yürütülmesi,
kamu görevlerinde birliğin sağlanması, toplum yararının korunması ve mahalli ihtiyaçların
gereği gibi karşılanması olarak sayılmaktadır. Buna karşın, Anayasa'nın 135. maddesinin
beşinci fıkrasında, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları üzerinde devletin
'idari ve mali denetiminden' söz edilmektedir. Dolayısıyla, merkezî idarenin kamu
kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları üzerindeki denetimi idari ve mali denetimin
ötesine geçmemelidir.
Turist rehberleri odaları birlikleri, Kanun'da
belirtilen görevleri yapmak ve yetkileri kullanmak ve odaların üst kuruluşu olmak
üzere kurulan tüzel kişiliğe sahip ve kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşları
olup, merkezî idarenin bu birlikler üzerindeki denetimi idari ve mali denetimle
sınırlı olmalıdır. …’’
İhtilaflı kural, meslek kuruluşu üzerinde yapılacak
idari ve mali denetimin ötesinde, merkezi idarenin vesayet denetimi yetkisini aşacak
biçimde kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu olan turist rehberleri odaları
ve birlikleri yerine geçerek; meslek kuruluşunun hizmet almadığı personele (Bakanlığın
hatalı uygulaması nedeniyle) ödeme yapmaya karar vermesi anlamına gelmektedir. Ezcümle
meslek kuruluşu, mali özerkliğine istinaden mal varlığı ve gelir kaynaklarını kendi
iradesiyle kullanamayacaktır. Bu nedenle iptali talep edilen ibare, Anayasa’nın 2 ve
135’inci maddelerine aykırıdır.
Tüm
bu nedenlerle 7500
sayılı Kanun’un
6’ncı maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un değiştirilen 9’uncu maddesinin dördüncü fıkrasının
ikinci cümlesinde yer alan ‘‘meslek kuruluşu tarafından ödenir’’ ibaresi, Anayasa’nın 2, 125
ve 135’inci maddelerine aykırıdır; anılan ibarenin iptali gerekir.
10)
17.04.2024
tarihli ve 7500 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu ile Seyahat Acentaları ve
Seyahat Acentaları Birliği Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 7’nci
maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un değiştirilen 12’nci maddesinin birinci fıkrasında
yer alan ‘‘bunlara yönelik sözleşmeler’’ ibaresinin Anayasa’ya aykırılığı
7500
sayılı Kanun’un 7’nci maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un ‘‘Yönetmelik’’ kenar
başlıklı 12’nci maddesi değiştirilmiştir. Değişik 12’nci maddenin birinci fıkrasına
göre turist rehberliği niteliğindeki hizmet, faaliyet ve bunlara yönelik sözleşmeler,
turist rehberlerinin disiplin, sicil ve çalışma kartlarına ilişkin hususlar ile
meslekte uzmanlığa yönelik kurs, seminer ve eğitim programları birlik tarafından
çıkarılan yönetmelik ile düzenlenecektir. Ancak turist rehberliği niteliğindeki
hizmet ve faaliyetlere yönelik sözleşmelerin düzenlenmesini birlik tarafından çıkartılan
yönetmeliğin konusu yapan ve iptali talep edilen ibare, Anayasa’ya aykırıdır.
Açıklamalara
geçmeden önce belirtmek gerekir ki 6326 sayılı Kanun’un ‘‘Tanımlar’’ kenar
başlıklı 2’nci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendine göre birlik, turist rehberleri
odaları birliklerini ifade etmektedir.
i)Çalışma hürriyeti ve çalışma hakkı, sözleşme hürriyeti
ile temel
hak ve özgürlüklerin sınırlandırılma ilkeleri ve güvence ölçütleri bakımından: Anayasa Mahkemesi’nin
belirttiği üzere ‘‘Anayasa'nın "Çalışma ve
Sözleşme Hürriyeti" başlıklı 48. maddesinde, "Herkes, dilediği alanda
çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir."
denilmek suretiyle çalışma özgürlüğü güvenceye bağlanmıştır. Çalışma özgürlüğü,
kişinin çalışıp çalışmama, çalışacağı işi seçme ve çalıştığı işten ayrılma özgürlüğünü
korur. Çalışma özgürlüğü ücretli olarak bağımlı çalışma hakkını olduğu kadar, iktisadi-ticari
faaliyet yapma hakkını da içerir.’’ (Anayasa Mahkemesi’nin 13.11.2014
tarihli ve 2013/95 E.: 2014/176 K. sayılı Kararı).
Sözleşme
özgürlüğü ise yapma- yapmama; karşı tarafını seçme; tipini, şeklini ve içeriğini
belirleme; içeriğini değiştirme; ortadan kaldırma özgürlüğü olmak üzere farklı şekillerde
tezahür etmektedir.
İptali
talep edilen ibarenin yer aldığı cümlenin muhatabı turist rehberi, yukarıda bahsi
geçtiği üzere bir sözleşme akdedecektir.
O
halde turist rehberinin akdedeceği sözleşmenin tipinin, şeklinin, içeriğinin, değiştirilmesinin,
ortadan kaldırılmasının, yetki ve sorumluluklarının kapsamının belirli olması gerekmektedir.
Ancak kanun koyucu, tüm bu hususlarda sessiz kalmış; bunları idari işlemlerin
konusu yapmıştır. Diğer
bir deyişle turist rehberlerinin sözleşmenin tüm unsurları bakımından bir öngörülebilirliği
bulunmamaktadır. Bu durum, idarenin keyfi işlemlerle turist rehberlerinin sözleşme
hürriyetine Anayasa’nın 13’üncü maddesine aykırı biçimde müdahale etmesi sonucunu
doğuracaktır.
Başka
bir anlatımla iptali talep edilen ibarenin yer aldığı cümleye konu turist rehberi,
çalışma hürriyetine binaen turist rehberliği hizmeti (/faaliyeti) alan ile sözleşme
akdetmek suretiyle; sözleşmenin tarafı konumuna gelmektedir. Ancak sözleşmenin tüm
unsurlarının belirlenmesi bakımından (kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu olması
itibariyle idareye)
birliğe keyfi
uygulamalara neden olabilecek sınırsız takdir yetkisi bırakılmıştır. Bu durum ise
turist rehberliği hizmeti (/faaliyeti) alan ile turist rehberi arasında kurulan
akdi ilişkinin her yönünün idarenin düzenleyici işlemlerine konu edilmesine sebep
olacağından; Anayasa’nın temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının sınırlarını
düzenleyen 13’üncü maddesinde yer alan kanunilik kaydının aksine çalışma hürriyeti
kısıtlanacaktır. Bu
nedenle anılan ibare, Anayasa’nın 13’üncü ve 48’inci maddelerine aykırıdır.
Öte
yandan Anayasa’nın 2 ve 5’inci maddelerinde yer alan sosyal devlet ilkesinin bir
görünümü, Anayasa’nın 49’uncu maddesinde güvencelenen çalışma hakkıdır. Diğer bir
deyişle herkese hak ve ödev olarak tanınan çalışma hakkı, Devlete pozitif yükümlülük
yüklemektedir. Devlet, herkes için uygun bir çalışma ortamı hazırlamalıdır. Ancak
iptali talep edilen ibare, Devletin anılan yükümlülüğünü ifa etmesine engel olacaktır.
Nitekim idare, keyfi biçimde, turist rehberinin akdedeceği sözleşmenin tüm unsurlarını
belirleyecek; Devlet tarafından onlar bakımından çalışma hakkının kullanılması için
gerekli ortam, hazırlanamayacaktır. Bu nedenle anılan ibare, Anayasa’nın 13’üncü
ve 49’uncu maddelerine aykırıdır.
ii)Çalışma barışı bakımından: Anayasa’nın
2 ve 5’inci maddeleriyle Devlet için öngörülen ‘‘sosyal devlet’’ niteliğinin
bir görünümü, Anayasa’nın 49’uncu maddesiyle Devlete yüklenen çalışma barışını sağlamak
için gerekli tedbirleri alma yükümlülüğüdür. Anayasa Mahkemesi, ‘‘Anayasa'nın
49. maddesine göre, çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir. Devlete karşı ileri sürülecek
bu hak, bireylere zorlama yetkisi ve yaptırımı vermemiştir. Devlet, olanakları ölçüsünde,
yeterli örgütler kurarak iş bulmayı kolaylaştırıp sağlamak için gerekli önlemleri
almakla yükümlüdür. Devletin herkese iş verme, herkesi işe yerleştirme zorunluluğu
bulunmamaktadır. İşsizliği önlemek amacıyla yapacağı çalışmalarla Devlet, öncelikle
kamu sektöründe iş vermek yolunu izleyecek, bu nedenle de yasal düzenlemeler yapacaktır.’’
şeklinde hüküm kurmak suretiyle; Anayasa’nın 49’uncu maddesinin kapsama alanında
özel sektörün yanı sıra kamu sektörünün de değerlendirileceğine işaret etmiştir
(Anayasa
Mahkemesi’nin 19.12.1989 tarihli ve 1989/14 ve 1989/49 sayılı Kararı). O halde
Devlet, hem özel sektörde hem de kamu sektöründe çalışma barışını sağlamalıdır.
Ancak şekli ve maddi anlamda kanuna tekabül etmeyen iptali talep
edilen ibare; turist rehberliği hizmetlerinin ve faaliyetlerinin bütüncül bir şekilde
yerine getirildiği de göz önüne alındığında; benzer hizmet veren / faaliyet gösteren
turist rehberleri arasında eşitsiz muamelelere, her kişi bakımından sözleşme unsurlarının
(söz gelimi süre, şekil, hak-yetki-görevler) farklılaştırılmasına yol açacağından,
çalışma barışının da bozulmasına neden olacaktır. Çalışma barışının bozulması;
turist rehberleri arasında bölünmelere ve
anlaşmazlıklara yol açabilecektir; mesleki dayanışmayı azaltabilecektir; turist
rehberlerinin ilgilerini başka alanlara yöneltmesine; sorumluluklarını yeteri kadar
yerine getirememelerine ve turizm sektörünün ulusal kalkınmaya katkı sağlayamamasına
sebep olabilecektir. Bu nedenle iptali talep edilen
ibare, Anayasa’nın 2, 5 ve 49’uncu maddelerine de aykırıdır.
iii)Hukuk devleti ve idarenin kanuniliği ilkeleri bakımından: Hukuk devleti, bütün
işlem ve eylemlerinin hukuk kurallarına uygunluğunu başlıca geçerlik koşulu sayan,
her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurmayı amaçlayan ve bunu geliştirerek sürdüren,
hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan
kaçınan, insan haklarına saygı duyarak bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren,
Anayasa’ya ve hukuk kurallarına bağlılığa özen gösteren, yargı denetimine açık olan,
yasaların üstünde yasa koyucunun da uymak zorunda olduğu temel hukuk ilkeleri ile
Anayasa’nın bulunduğu bilinci olan devlettir (Anayasa Mahkemesi’nin 02.06.2009
tarihli ve 2004/10 E.; 2009/68 K. sayılı Kararı). Hukuk
devletinin önkoşullarından olan hukuki güvenlik ilkesi hukuk normlarının öngörülebilir
olmasını, hukuki belirlilik ilkesi de kanun hükümlerinin şüpheye yer vermeyecek
şekilde açık, net, anlaşılabilir olmasını ve ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına
karşı koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir (bkz. AYM 9.2.2017, 2016/143 E.–
2017/23 K. par. 13; RG. 12.4.2017-30036) (Anayasa Mahkemesi’nin 04.05.2017 tarihli
ve 2015/41 E.; 2017/98 K. sayılı Kararı). Başka bir deyişle, hukuk devleti ilkesi
gereğince, idareye işlem tesis ederken ve eylemde bulunurken veya görevlerini yerine
getirirken belirli ölçüde hareket serbestliği sağlayan takdir yetkisinin kullanımı
mutlak, sınırsız, keyfi biçimde gerçekleşemez; idarenin takdir yetkisinin sınırları,
keyfi işlem ve eylemleri önlemek amacıyla kanunla çizilmelidir.
Anayasa’nın
123’üncü maddesinde yer alan idarenin kanuniliği ilkesinin iki boyutu bulunmaktadır.
İlk boyutu, idarenin secundum legem özelliğidir (kanuna dayanma ilkesidir).
Bu ilkeye göre idarenin düzenleme yetkisi kanundan kaynaklanır. İkinci boyutu, idarenin
intra legem özelliğidir (kanuna aykırı olmama ilkesidir). Bu ilkeye göre
idarenin işlem ve eylemleri kanunun çizdiği sınırlar içinde kalmalıdır.
Birliğin
turist rehberliği mesleğindeki hizmet ve faaliyetlere yönelik sözleşmelerin esas
ve usulleri hakkında çıkaracağı yönetmeliğin; hukuk devletinin temel taşı olan maddi
anlamdaki kanunilik kıstasının gereklerini karşılaması ve kanuna dayanması ile aykırı
olmaması için; genel çerçevesinin keyfi uygulamaya yer vermeyecek açıklıkta kanun
düzeyinde çizilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde Birliğe (kamu kurumu niteliğinde
meslek kuruluşu olması itibariyle idareye) tanınan ve hiçbir koşulla sınırlandırılmayan
geniş takdir yetkisi, Birliğin keyfi uygulamalarına sebep olabilecektir. Yine kamu kurumu niteliğindeki
meslek kuruluşunun (birliğin) uhdesine sınırları belirsiz, çok geniş bir düzenleme
alanının bırakılması, anılan değişik 12’nci maddenin uygulanmasını sağlamaya ilişkin
Anayasal işlevinin ötesine geçerek, şekli anlamda kanun aracılığıyla, idarenin düzenleyici
işlemlerine (yönetmeliğe), maddi anlamda kanun koyma yetkisinin tanınması anlamına
gelecektir. Birliğin
tesis
edeceği işlemleri çok kısa sürede değiştirme olasılığı da; meslek mensuplarının
hukuki
öngörülebilirliğine halel getirecektir.
Başa
bir anlatımla söz konusu sözleşmenin unsurlarının (şekli, hak ve yükümlülükleri,
süresi, tur türleri, tura ulaşım, gezinin başlangıcı-bitişi, gezi rotası, ödeme
şekli, fesih-ihbar süresi vb.) genel çerçevesi kanun düzeyinde çizilmediğinden;
birlik, sınırsız takdir yetkisine istinaden maktu sözleşme modeli hazırlayabilecek
ve tarafları bunu imzalamak zorunda bırakabilecektir. Taraflar ise karşılıklı iradelerini
uyuşturmak yerine; birliğin iradesine uymak durumunda kalacaktır.
Bu
nedenle iptali talep edilen ibare, Anayasa’nın 2 ve 123’üncü maddelerine aykırıdır.
iv)Yasama yetkisinin devredilemezliği bakımından: Anayasa’nın 7’nci
maddesinde temelini bulan yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesine göre yasama
yetkisi yalnız Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aittir. Bu nedenle idareye düzenleme
yetkisi veren bir yasa kuralının temel ilkeleri ortaya koyması ve çerçeveyi çizmesi
gerekir. Diğer bir deyişle idareye sınırsız ve belirsiz bir düzenleme yetkisi bırakılamaz.
Nitekim idarenin düzenle me yetkisi; sınırlı, tamamlayıcı ve bağımlı bir yetkidir.
Yasa ile yetkilendirme, Anayasa’nın öngördüğü biçimde yasa ile düzenleme anlamını
taşımamaktadır (Anayasa Mahkemesi’nin 02.05.2008 tarihli ve 2005/68 E.; 2008/102
K. sayılı Kararı). İptali talep edilen ibarenin yer aldığı cümle hükmünde olduğu
gibi temel ilkeleri belirlenmeksizin ve çerçevesi çizilmeksizin; (kamu kurumu niteliğinde
meslek kuruluşu olması itibariyle idareye) birliğe turist rehberliği niteliğindeki
hizmet ve faaliyetlere yönelik sözleşmelerin unsurlarını (esas ve usullerini) belirleme
yetkisi veren yasa hükmü, Anayasa’nın 7’nci maddesine aykırılık oluşturur.
v)Eşitlik ilkesi bakımından: İptali talep edilen
ibarenin turist rehberliği niteliğindeki hizmet ve faaliyetlere yönelik sözleşmelerin
unsurlarının belirlenmesi bakımından kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşuna
(birliğe) verdiği sınırsız takdir yetkisi, turist rehberleri arasında idare tarafından
kayırma/ayrımcılık yapılmasına neden olabileceğinden; anılan ibare, Anayasa’nın
10’uncu maddesinde yer alan eşitlik ilkesine de aykırıdır. Zira eşitlik ilkesinin
ihlal edilip edilmediği hususunun tespiti, münferit olayda benzer kişi kategorileri
arasında gerçekleştirilen ayrıma ilişkin bir ‘‘haklı neden’’in var olup olmadığına
göre yapılır.
Anayasa Mahkemesi’nin ifade ettiği üzere; “[Eşitlik
ilkesi] ile güdülen amaç, benzer koşullar içinde olan, özdeş nitelikte bulunan durumların
yasalarca aynı işleme uyruk tutulmasını sağlamaktır.” (Anayasa Mahkemesi’nin
13.04.1976 tarihli ve 1976/3 E.; 1976/3 K. sayılı Kararı). Yine AYM’ye göre;
“Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalar karşısında aynı
işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını
önlemektir” (Anayasa Mahkemesi’nin 07.02.2006 tarihli ve 2006/11 E.; 2006/17
K. sayılı Kararı). Eşitlik ilkesinin ihlal edilip edilmediği hususunun tespitinde,
somut olayda yapılan ayrımın haklı bir nedene dayanıp dayanmadığı noktası dikkate
alınır: “Anayasa'nın 10. maddesinde öngörülen eşitlik, mutlak anlamda bir eşitlik
olmayıp, ortada haklı nedenlerin bulunması halinde, farklı uygulamalara imkan veren
bir ilkedir” (Anayasa Mahkemesi’nin 11.12.1986 tarihli ve 1985/11 E.; 1986/29
K. sayılı Kararı).
Ne
var ki iptali talep edilen ibarenin (kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu olması
itibariyle idareye) birliğe verdiği keyfi uygulamalara sebep olabilecek sınırsız
takdir yetkisi, söz gelimi her bir turist rehberi bakımından sözleşmedeki hak
ve yükümlülüklerinin, sözleşmenin imzalanması ve sonra erdirilmesi usulünün, sözleşme
süresinin, ücretin farklılaştırılmasına ilişkin haklı nedeni somutlaştırmaya
elverişli değildir. Başka bir anlatımla, turist rehberliği niteliğindeki hizmet ve faaliyetlere
yönelik sözleşmelerin unsurlarını belirleme yetkisinin idareye
bırakılması, aynı durumda olan turist rehberleri arasında;
sözleşmenin akdedilmesi bakımından haklı nedene dayanmayan ve keyfî muamele farklılıklarına
yol açacaktır. Bu nedenle anılan ibare, Anayasa’nın 10’uncu maddesine aykırıdır.
vi)Yönetmelikle düzenleme bakımından: Anayasa koyucu, idarenin
düzenleyici işlemlerinin bir türü –kural işlem- olan yönetmelikler için özel bir
Anayasal hüküm öngörmüştür. Anayasa’nın 124’üncü maddesine göre Cumhurbaşkanı, Bakanlıklar
ve kamu tüzel kişileri, kendi görev alanlarını ilgilendiren kanunların ve Cumhurbaşkanlığı
kararnamelerinin uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla,
yönetmelikler çıkarabilirler. Birliğin turist rehberliği niteliğindeki hizmet ve
faaliyetlere yönelik sözleşmeler hakkında çıkaracağı yönetmeliğin 7500 sayılı Kanun’un
7’nci maddesinin uygulanmasını sağlaması ve ona aykırı olmaması için; yönetmelik
çıkartılmasına cevaz veren kanuni hükmün, hangi iş
ve işlemlerin yasal çerçeve içinde kalacağına yönelik temel çerçeve ve sınırları
belirlemesi gerekmektedir. Aksi bir tutum, kanunun uygulanmasını sağlamaya ilişkin
Anayasal işlevinin ötesine geçerek, şekli anlamda kanun aracılığıyla, yönetmeliğe,
maddi anlamda kanun koyma yetkisinin tanınması ve aşırı geniş bir düzenleme alanının
idarenin uhdesine bırakılması anlamına gelecektir. İhtilaflı kurala bakıldığında,
ortada, idare tarafından tecessüm ettirilmeye elverişli bir kanuni genel düzenleme
yoktur. İdare tarafından takdir yetkisinin keyfi biçimde kullanılmasına neden olabilecek
iptali talep edilen ibare, Anayasa’nın 124’üncü maddesine de aykırıdır. Çıkarılacak
söz konusu yönetmeliğin kanuni genel çerçevesini çizmemesi, bir yasal dayanak teşkil
etmemesi hasebiyle; iptali talep edilen ibare de Anayasa’nın 124’üncü maddesini
ihlal etmektedir.
vii)Uluslararası andlaşmaların iç hukuka
etkisi bakımından: Anayasa’nın 90’ıncı maddesine göre temel
hak ve özgürlüklere ilişkin usulüne göre yürürlüğe konmuş uluslararası anlaşmalar,
(kanunlara nazaran hakkı koruyucu, kullanımını genişletici hükümler barındırması
kaydıyla) normlar hiyerarşisinde kanunun üstündedir. İptali talep edilen ibare,
çalışma hakkına ilişkin İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin
23’üncü, (Gözden Geçirilmiş) Avrupa Sosyal Şartı’nın 1’inci maddelerini; Türkiye
Cumhuriyeti’nin taraf olduğu ILO Sözleşmelerini[20] ;adil çalışma
koşullarına ilişkin İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 23’üncü, (Gözden Geçirilmiş)
Avrupa Sosyal Şartı’nın 3 ve 22’nci maddelerini; ILO’nun 94 No’lu Çalışma Şartları
(Kamu Sözleşmeleri) Sözleşmesi ile 151 No’lu Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi’ni;
ihlal ettiğinden Anayasa’nın
90’ıncı maddesine de aykırıdır.
Tüm
bu nedenlerle, 7500 sayılı Kanun’un 7’nci maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un değiştirilen
12’nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan ‘‘bunlara yönelik sözleşmeler’’
ibaresi,
Anayasa’nın 2, 5, 7, 10, 13, 48, 49, 90, 123 ve 124’üncü maddelerine aykırıdır;
anılan ibarenin iptali gerekir.
11)
17.04.2024
tarihli ve 7500 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu ile Seyahat Acentaları ve
Seyahat Acentaları Birliği Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 7’nci
maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un değiştirilen 12’nci maddesinin birinci fıkrasında
yer alan ‘‘turist rehberlerinin disiplin’’ ibaresinin Anayasa’ya aykırılığı
7500
sayılı Kanun’un 7’nci maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un ‘‘Yönetmelik’’ kenar
başlıklı 12’nci maddesi değiştirilmiştir. Değişik 12’nci maddenin birinci fıkrasına
göre turist rehberliği niteliğindeki hizmet, faaliyet ve bunlara yönelik sözleşmeler,
turist rehberlerinin disiplin, sicil ve çalışma kartlarına ilişkin hususlar ile
meslekte uzmanlığa yönelik kurs, seminer ve eğitim programları birlik tarafından
çıkarılan yönetmelik ile düzenlenecektir. Ancak turist rehberlerinin disiplinine
ilişkin hususların düzenlenmesini birlik tarafından çıkartılan yönetmeliğin konusu
yapan ve iptali talep edilen ibare, Anayasa’ya aykırıdır.
Açıklamalara
geçmeden önce belirtmek gerekir ki 6326 sayılı Kanun’un ‘‘Tanımlar’’ kenar
başlıklı 2’nci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendine göre birlik, turist rehberleri
odaları birliklerini ifade etmektedir.
i)Hukuk devleti ilkesi ile suç ve cezaların
kanuniliği ilkesi bakımından: İptali talep edilen ibarenin yer aldığı cümlede turist rehberlerinin
disiplinine ilişkin hususların birlik tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenleneceği
kurala bağlanmıştır. Başka bir anlatımla birlik, disiplin cezasını gerektirir fiili
ve cezayı tayin ve disiplin cezalarının uygulanması bakımından asli yetkili kılınmıştır.
Bu nedenle iptali talep edilen ibareyi, hukuk devleti ilkesi ile suç ve cezaların
kanuniliği ilkesi bağlamında ele almak gerekmektedir.
Anayasa'nın 2’nci maddesinde yer alan
hukuk devletinin temel ilkelerinden biri "belirlilik"tir. Belirlilik
ilkesi, yalnızca yasal belirliliği değil, daha geniş anlamda hukuki belirliliği
de ifade etmektedir. Yasal düzenlemeye dayanarak erişilebilir, bilinebilir ve öngörülebilir
gibi niteliksel gereklilikleri karşılaması koşuluyla, mahkeme içtihatları ve yürütmenin
düzenleyici işlemleri ile de hukuki belirlilik sağlanabilir. Asıl olan muhtemel
muhataplarının mevcut şartlar altında belirli bir işlemin ne tür sonuçlar doğurabileceğini
öngörmelerini mümkün kılacak bir normun varlığıdır. AİHM de, hukuk devletinin ön koşullarından olan hukuki güvenlik ve
hukuki belirlilik ilkeleri uyarınca; hukuk normlarının erişilebilir, öngörülebilir
ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmaları gerektiğini ifade etmektedir (AİHM,
Ürper ve Diğerleri/Türkiye, 20 Ocak 2010, başvuru no: 14526/07, §28). Anayasa'nın
38’inci maddesinin ilk fıkrasında, "Kimse, kanunun suç saymadığı bir fiilden
dolayı cezalandırılamaz"; üçüncü fıkrasında da "Ceza ve ceza yerine
geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur." denilerek "suç
ve cezanın kanuniliği" ilkesi getirilmiştir. Kişilerin yasak eylemleri
önceden bilmeleri düşüncesine dayanan bu ilkeyle temel hak ve özgürlüklerin güvence
altına alınması amaçlanmaktadır. Anayasa'nın 38’inci maddesinde idari ve adli cezalar
arasında bir ayrım yapılmadığından disiplin cezaları da bu maddede öngörülen ilkelere
tâbidir (Anayasa Mahkemesi’nin 14.01.2015 tarihli ve 2014/100 E.; 2015/6 K. sayılı
Kararı).
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS)
7’nci maddesi de, suçta ve cezada kanunilik ilkesini güvencelemektedir (AİHM,
Kokkinakis/Yunanistan, 25 Mayıs 1993, başvuru no : 14307/88 § 52). Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi (AİHM), Sözleşme’nin 7’nci maddesi uyarınca, kovuşturma ve mahkumiyete
yol açan eylemin icra edildiği tarihte, ilgili eylemi cezalandırılabilir kılan kanuni
bir düzenlemenin bulunmasının ve verilen cezanın da ilgili düzenleme tarafından
belirlenmiş sınırları aşmamasının gerektiğini belirtmektedir (AİHM, Del Río Prada/İspanya,
21 Ekim 2013, başvuru no: 42750/09, § 80). Suçların kanuniliği ilkesi, suçun
kanun tarafından açıklıkla tanımlanmasını gerektirir (AİHM, Cantoni/Fransa, 15
Kasım 1996, başvuru no: 17862/91, § 29). Sözleşme’nin 7’nci maddesindeki “hukuk”
sözcüğü, ulaşılabilirlik ve öngörülebilirlik niteliklerini içerir. Bu itibarla;
kişi, gerektiğinde mahkemelerce yapılan yorumların da yardımıyla, ilgili düzenlemenin
lafzından, hangi eylem ve ihmallerin cezai sorumluluğunu doğuracağını ve söz konusu
eylem ya da ihmal sebebiyle hangi cezaya hükmedileceğini bilebilmelidir (AİHM,
Kafkaris/Kıbrıs, 12 Şubat 2008, başvuru no: 21906/04, § 140).
Suçların ve cezaların kanuniliği ilkesi,
disiplin suç ve cezaları bakımından da geçerlidir. Nitekim Anayasa Mahkemesi de
Emniyet Teşkilatı mensupları hakkındaki disiplin suç ve cezalarının nizamname ile
tayin edilmesini öngören hükme ilişkin verdiği iptal kararında bu hususu vurgulamıştır
(Anayasa Mahkemesi’nin 13.01.2016 tarihli ve 2015/85 E.; 2016/3. K. sayılı Kararı)
(Her ne kadar turist rehberleri, kamu görevlisi olmasa da; kamu görevlisi olan
Emniyet Teşkilatı mensupları özelinde disiplin suç ve cezaların kanuniliğine ilişkin
söz konusu genel açıklamalar, turist rehberleri yönünden de geçerlidir.):
‘‘10. Anayasa'nın 128. maddesinin ikinci
fıkrasında, "Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları,
görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük
işleri kanunla düzenlenir. Ancak, malî ve sosyal haklara ilişkin toplu sözleşme
hükümleri saklıdır." denilmek suretiyle memurlar ve diğer kamu görevlileri,
özlük hakları bakımından yasal güvenceye kavuşturulmuştur. Memurlar ve diğer kamu
görevlilerinin ve bu bağlamda emniyet teşkilatı mensuplarının statü haklarını doğrudan
etkileyen disiplin işlemlerinin "diğer özlük işleri" kavramı kapsamına
girdiğine kuşku bulunmamaktadır.
11. Kanuni düzenleme ilkesi, düzenlenen alanda
temel ilkelerin kanunla konulmasını ve çerçevenin kanunla çizilmesini ifade etmektedir.
Bu niteliği taşıyan bir yasal düzenleme ile uzmanlık ve teknik konulara ilişkin
ayrıntıların belirlenmesi konusunda yürütme organına yetki verilmesi, kanuni düzenleme
ilkesine aykırılık oluşturmaz.
12. Anayasa'nın 38. maddesinin birinci fıkrasında,
"Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden
dolayı cezalandırılamaz." denilerek "suçun kanuniliği" ilkesi; üçüncü
fıkrasında da "Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla
konulur." ifadesine yer verilerek "cezanın kanuniliği" ilkesi getirilmiştir.
Anayasa'nın 38. maddesinde yer alan "suçta ve cezada kanunilik" ilkesi
uyarınca, hangi eylemlerin yasaklandığı ve bu yasak eylemlere verilecek cezaların
hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kanunda gösterilmesi, kuralın açık, anlaşılır
ve sınırlarının belli olması gerekmektedir. Kişilerin yasak eylemleri önceden bilmeleri
gerektiği düşüncesine dayanan bu ilkeyle temel hak ve özgürlüklerin güvence altına
alınması amaçlanmaktadır.
13. Anayasa'nın 38. maddesinde idari suç
ve cezalar ile adli suç ve cezalar arasında bir ayrım yapılmadığından, her ikisi
de bu maddede öngörülen ilkelere tabidir. Adli ve idari suçlarda davranış normlarına
aykırı ve haksızlık teşkil eden bir fiille, kanun koyucunun koruma altına aldığı
bir hukuki değerin ihlali söz konusu olup adli ve idari cezaların her ikisi de cebir
içermektedir.
14. Korunan hukuki değer ile ihlalin neden
olduğu hukuki sonuçların aynı olmaması ise, idari suç ve cezalar ile adli suç ve
cezalar arasındaki temel farklılığı oluşturmaktadır. Adli para cezalarından daha
yüksek miktarlarda idari para cezalarının verilebilmesine olanak tanıyan düzenlemeler
de bulunmakla birlikte adli suçlar için öngörülen cezaların idari suçlar için öngörülen
cezalardan genellikle daha ağır olması, hürriyeti bağlayıcı cezaların kural olarak
adli suçlar yönünden geçerli olabilmesi, idari suçlarda kanun koyucunun daha az
önem atfettiği bir hukuki değerin ihlal edilmesi ve öngörülen yaptırımın da genellikle
idari bir makam tarafından idari usuller izlenerek uygulanması nedeniyle Anayasa'nın
38. maddesindeki ilkelerin aynı boyut ve kapsamıyla idari suçlara da uygulanması,
işin mahiyetine uygun düşmemektedir. Bu bağlamda, yasama organının ağır işleyen
yapısı ile ekonomik ve teknik hayatın hızla değişen ve gelişen şartları gözetilerek,
suç ve cezalarda kanunilik ilkesinin idari suçlar yönünden daha esnek uygulanması
gerekmektedir.
15. Buna karşılık, "suçta ve cezada kanunilik"
ilkesinin daha esnek uygulandığı idari suçlar yönünden de suç ve cezalara ilişkin
düzenlemelerin yalnızca kanun metninde yer alması yeterli değildir. Anayasa Mahkemesinin
14.1.2015 tarihli ve E.2014/100, K.2015/6 sayılı kararında da vurgulandığı üzere,
söz konusu düzenlemelerin içerik bakımından da belirli amacı gerçekleştirmeye elverişli
olması gerekir. Bu açıdan kanunun metni, bireylerin hangi somut fiil ve olguya hangi
hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığını belirli bir açıklık ve kesinlikte
öngörebilmelerine imkân verecek düzeyde kaleme alınmış olmalıdır. Bu nedenle, belirli
bir kesinlik içinde kanunda hangi fiile hangi hukuksal yaptırımın bağlandığının
bireyler tarafından bilinmesi ve eylemlerin sonuçlarının öngörülebilmesi gerekir.
16. Disiplin cezaları, kamu hizmetlerinin gereği
gibi yürütülmesini sağlamak amacıyla öngörülmüş, yapma veya yapmama biçiminde beliren
davranış kurallarının ihlali hâlinde uygulanan ,yasal olarak düzenlenmiş idari yaptırımlardır.
Kamu hizmetlerini yürütenlerin görev, yetki ve sorumlulukları kamu hizmeti ve hizmet
gerekleri ile sınırlandırılmış, bu sınırlar dışına çıkanların ise disiplin cezaları
ile cezalandırılmaları ilgili kanunlarda öngörülmüştür.
17. Emniyet teşkilatı mensuplarının disiplin
suçları, Anayasa'nın yukarıda yer alan hükümleri gereğince kanunla düzenlenmesi
öngörülen hususlar arasında yer almaktadır. Kanun'da disiplin cezalarının türleri,
disiplin cezası vermeye yetkili makamlar ve cezaların kesinleşme usulü belirlendiği
hâlde söz konusu cezaların verilmesini gerektiren disiplin suçlarının tüzükle belirlenmesini
öngören kuralla getirilen tek ölçüt, "polislik mesleğinin haiz olduğu önem
ve özelliğin gözetilmesi" olup, bunun dışında herhangi bir kurala yer verilmemiştir.
Bu hâliyle disiplin suçları konusunda emniyet teşkilatı mensupları için getirilmiş
kanuni bir güvence bulunmamaktadır. İtiraz konusu kural, disiplin suçlarıyla ilgili
genel ilkeleri ortaya koymamakta, çerçeveyi çizmemekte, disiplin cezalarını gerektiren
eylemleri genel hatlarıyla da olsa belirlememektedir.
18. Belirtilen niteliği nedeniyle disiplin
cezalarını gerektiren fiil ve hareketlerin, düzenlenecek tüzükle belirlenmesini
öngören itiraz konusu kural, yaptırım konusu eylemleri yasal düzeyde belirlememekte
ve bireylerin hangi somut fiil ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun
bağlandığını belirli bir açıklık ve kesinlikte öngörebilmelerine yasal çerçevede
imkân tanımamaktadır. Bu yönüyle kural, Anayasa'nın 38. maddesinin birinci fıkrasında
düzenlenen "suçta kanunilik" ilkesine ve Anayasa'nın 128. maddesinin ikinci
fıkrasında hükme bağlanan "kanuni düzenleme" ilkesine aykırılık oluşturmaktadır.
19. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa'nın
38. ve 128. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.’’
O halde hukuk devleti ilkesinin somut
bir görünümü olan suç ve cezaların kanuniliği ilkesi karşısında; birliğin (kamu
kurumu niteliğindeki meslek kuruluşunun) turist rehberlerinin disiplinine ilişkin
hususları (söz gelimi disiplin cezası verilmesi gereken fiiller ile bu fiillere
karşılık gelen disiplin cezasını, disiplin cezalarının uygulanmasına ilişkin usul
ve esasları) belirlememesi gerekmektedir. Diğer bir deyişle disiplin suç ve
cezalarını düzenleme yetkisinin, kanuni genel çerçeve çizilmeksizin idarenin keyfi
uygulamalara neden olabilecek sınırsız takdir yetkisine bırakılması; anılan ilkeleri
ihlal eder niteliktedir.
Başka bir anlatımla birlik, turist rehberleri
hakkında disiplin cezalarının uygulanmasına ilişkin usul ve esasları yönetmelikle
belirleyecektir. Ancak birliğin bu yetkisi, suç ve cezaların kanuniliği ilkesinin
gereklerini karşılayacak biçimde kanun düzeyinde sınırlandırılmamıştır. Halbuki
turist rehberleri bakımından disiplin işlemleri kanun düzeyinde belirli ve öngörülebilir
olmalıdır. Birlik, disiplin suç ve cezalarının tespiti, disiplin cezalarının uygulanmasına
ilişkin usul ve esaslar hususunda nesnel, net, açık ve anlaşılabilir ölçütle kayıtlanmamıştır.
Kanun koyucu uzmanlık gerektiren teknik alanı, yönetmeliğin konusu yapmak yerine;
disipline ilişkin tüm hususları, büsbütün idarenin alt düzenleyici işlemelerinin
uhdesine bırakmıştır.
İhtilaflı ibare; yarattığı belirsizlik
ve öngörülemezlikle, bu iki kavramı asgari ögeleri olarak içeren hukuk devleti ile
suç ve cezaların kanuniliği ilkeleriyle keskin bir tezat içerisinde bulunmaktadır.
İptali talep edilen ibare, suç ve cezaların kanuniliği ilkesinin aksine; turist
rehberlerinin disiplinine ilişkin hususları (disiplin suç ve cezalarının tespiti,
disiplin cezalarının uygulanmasına ilişkin usul ve esasları vb.) tespit etme
yetkisini birliğin (kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu olması itibariyle idarenin)
idarenin keyfi takdirine bıraktığından; Anayasa’nın 2 ve 38’inci maddelerine aykırıdır.
ii)Çalışma barışı bakımından: Anayasa’nın
2 ve 5’inci maddeleriyle Devlet için öngörülen ‘‘sosyal devlet’’ niteliğinin
bir görünümü, Anayasa’nın 49’uncu maddesiyle Devlete yüklenen çalışma barışını sağlamak
için gerekli tedbirleri alma yükümlülüğüdür. Anayasa Mahkemesi, ‘‘Anayasa'nın
49. maddesine göre, çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir. Devlete karşı ileri sürülecek
bu hak, bireylere zorlama yetkisi ve yaptırımı vermemiştir. Devlet, olanakları ölçüsünde,
yeterli örgütler kurarak iş bulmayı kolaylaştırıp sağlamak için gerekli önlemleri
almakla yükümlüdür. Devletin herkese iş verme, herkesi işe yerleştirme zorunluluğu
bulunmamaktadır. İşsizliği önlemek amacıyla yapacağı çalışmalarla Devlet, öncelikle
kamu sektöründe iş vermek yolunu izleyecek, bu nedenle de yasal düzenlemeler yapacaktır.’’
şeklinde hüküm kurmak suretiyle; Anayasa’nın 49’uncu maddesinin kapsama alanında
özel sektörün yanı sıra kamu sektörünün de değerlendirileceğine işaret etmiştir
(Anayasa
Mahkemesi’nin 19.12.1989 tarihli ve 1989/14 ve 1989/49 sayılı Kararı). O halde
Devlet, hem özel sektörde hem de kamu sektöründe çalışma barışını sağlamalıdır.
Ancak şekli ve maddi anlamda kanuna tekabül etmeyen iptali talep
edilen ibare; turist rehberliği hizmetlerinin bütüncül bir şekilde yerine getirildiği
de göz önüne alındığında; benzer hizmet veren turist rehberleri arasında eşitsiz
muamelelere, farklı disiplin cezası verilmesine (yahut hiç verilmemesine) yol açacağından,
çalışma barışının da bozulmasına neden olacaktır. Çalışma barışının bozulması;
turist rehberleri arasında bölünmelere ve anlaşmazlıklara yol açabilecektir; mesleki
dayanışmayı azaltabilecektir; turist rehberlerinin ilgilerini başka alanlara yöneltmesine;
sorumluluklarını yeteri kadar yerine getirememelerine ve turizm sektörünün ulusal
kalkınmaya katkı sağlayamamasına sebep olabilecektir. Bu nedenle iptali talep edilen ibare, Anayasa’nın 2, 5 ve 49’uncu maddelerine
de aykırıdır.
iii)Hukuk devleti ve idarenin kanuniliği ilkeleri bakımından: Hukuk devleti, bütün
işlem ve eylemlerinin hukuk kurallarına uygunluğunu başlıca geçerlik koşulu sayan,
her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurmayı amaçlayan ve bunu geliştirerek sürdüren,
hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan
kaçınan, insan haklarına saygı duyarak bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren,
Anayasa’ya ve hukuk kurallarına bağlılığa özen gösteren, yargı denetimine açık olan,
yasaların üstünde yasa koyucunun da uymak zorunda olduğu temel hukuk ilkeleri ile
Anayasa’nın bulunduğu bilinci olan devlettir (Anayasa Mahkemesi’nin 02.06.2009
tarihli ve 2004/10 E.; 2009/68 K. sayılı Kararı). Hukuk
devletinin önkoşullarından olan hukuki güvenlik ilkesi hukuk normlarının öngörülebilir
olmasını, hukuki belirlilik ilkesi de kanun hükümlerinin şüpheye yer vermeyecek
şekilde açık, net, anlaşılabilir olmasını ve ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına
karşı koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir (bkz. AYM 9.2.2017, 2016/143 E.–
2017/23 K. par. 13; RG. 12.4.2017-30036) (Anayasa Mahkemesi’nin 04.05.2017 tarihli
ve 2015/41 E.; 2017/98 K. sayılı Kararı). Başka bir deyişle, hukuk devleti ilkesi
gereğince, idareye işlem tesis ederken ve eylemde bulunurken veya görevlerini yerine
getirirken belirli ölçüde hareket serbestliği sağlayan takdir yetkisinin kullanımı
mutlak, sınırsız, keyfi biçimde gerçekleşemez; idarenin takdir yetkisinin sınırları,
keyfi işlem ve eylemleri önlemek amacıyla kanunla çizilmelidir.
Öte
yandan, Anayasa’nın 123’üncü maddesinde yer alan idarenin kanuniliği ilkesinin iki
boyutu bulunmaktadır. İlk boyutu, idarenin secundum legem özelliğidir (kanuna
dayanma ilkesidir). Bu ilkeye göre idarenin düzenleme yetkisi kanundan kaynaklanır.
İkinci boyutu, idarenin intra legem özelliğidir (kanuna aykırı olmama ilkesidir).
Bu ilkeye göre idarenin işlem ve eylemleri kanunun çizdiği sınırlar içinde kalmalıdır.
Bu
nedenle birlik (kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu olması itibarıyla idare),
turist rehberlerinin disiplin işlemlerine ilişkin hususların (disiplin suç ve cezalarının,
disiplin cezalarının uygulanmasına ilişkin usul ve esasların vb.); hukuk devletinin
temel taşı olan maddi anlamdaki kanunilik kıstasının gereklerini karşılaması ve
kanuna dayanması ile kanuna aykırı olmaması için; genel çerçevesinin keyfi uygulamaya
yer vermeyecek açıklıkta kanun düzeyinde çizilmesi gerekmektedir. Ancak kanun koyucu;
–Anayasal ilkelerin aksine– turist rehberlerinin disiplinine ilişkin hususları düzenleme
(disiplin
suç ve cezalarını, disiplin cezalarının uygulanmasına ilişkin usul ve esasları tespit
etme)
yetkisini,
kanun düzeyinde nesnel, net, açık ve somut bir ölçüt öngörmeksizin birliğin (kamu
kurumu niteliğinde meslek kuruluşu olması itibarıyla idarenin) uhdesine bırakmıştır.
Bu durumda idare, keyfi biçimde turist rehberleri hakkında disiplin işlemi tesis
edebilecektir.
O
nedenle ihtilaflı ibare, Anayasa’nın 2 ve 123’üncü maddelerine aykırıdır.
iv)Yasama yetkisinin devredilmezliği bakımından: Anayasa’nın 7’nci
maddesinde temelini bulan yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesine göre yasama
yetkisi yalnız Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aittir. Bu nedenle idareye düzenleme
yetkisi veren bir yasa kuralının temel ilkeleri ortaya koyması ve çerçeveyi çizmesi
gerekir. Diğer bir deyişle idareye sınırsız ve belirsiz bir düzenleme yetkisi bırakılamaz.
Nitekim idarenin düzenleme yetkisi; sınırlı, tamamlayıcı ve bağımlı bir yetkidir.
Yasa ile yetkilendirme, Anayasa’nın öngördüğü biçimde yasa ile düzenleme anlamını
taşımamaktadır (Anayasa Mahkemesi’nin 02.05.2008 tarihli ve 2005/68 E.; 2008/102
K. sayılı Kararı). İptali talep edilen ibarenin yer aldığı cümlenin hükmünde
olduğu gibi temel ilkeleri belirlenmeksizin ve çerçeve çizilmeksizin birliğe (kamu kurumu
niteliğinde meslek kuruluşu olması itibariyle idareye) turist rehberlerinin disiplinine
ilişkin hususları düzenleme yetkisi veren yasa hükmü, Anayasa’nın 7’nci maddesine
aykırılık oluşturur.
v)Yönetmelikle düzenleme bakımından: Anayasa koyucu, idarenin
düzenleyici işlemlerinin bir türü –kural işlem- olan yönetmelikler için özel bir
Anayasal hüküm öngörmüştür. Anayasa’nın 124’üncü maddesine göre Cumhurbaşkanı, Bakanlıklar
ve kamu tüzel kişileri, kendi görev alanlarını ilgilendiren kanunların ve Cumhurbaşkanlığı
kararnamelerinin uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla,
yönetmelikler çıkarabilirler. Birliğin turist rehberlerinin disiplinine ilişkin
hususlar hakkında çıkaracağı yönetmeliğin 7500 sayılı Kanun’un 7’nci maddesinin
uygulanmasını sağlaması ve ona aykırı olmaması için; yönetmelik çıkartılmasına cevaz
veren kanuni hükmün, hangi iş ve işlemlerin yasal çerçeve içinde kalacağına yönelik
temel çerçeve ve sınırları belirlemesi gerekmektedir. Aksi bir tutum, kanunun uygulanmasını
sağlamaya ilişkin Anayasal işlevinin ötesine geçerek, şekli anlamda kanun aracılığıyla,
yönetmeliğe, maddi anlamda kanun koyma yetkisinin tanınması ve aşırı geniş bir düzenleme
alanının idarenin uhdesine bırakılması anlamına gelecektir. İhtilaflı kurala bakıldığında,
ortada, idare tarafından tecessüm ettirilmeye elverişli bir kanuni genel düzenleme
yoktur. İdare tarafından takdir yetkisinin keyfi biçimde kullanılmasına neden olabilecek
iptali talep edilen ibare, Anayasa’nın 124’üncü maddesine de aykırıdır. Çıkarılacak
söz konusu yönetmeliğin kanuni genel çerçevesini çizmemesi, bir yasal dayanak teşkil
etmemesi hasebiyle; iptali talep edilen ibare de Anayasa’nın 124’üncü maddesini
ihlal etmektedir.
vi)Eşitlik ilkesi bakımından: İptali talep edilen
ibareyle birliğe turist rehberlerinin disiplinine yönelik hususları düzenleme yetkisi
verilmesi; aynı eylemde bulunan turist rehberleri arasında (birliğin kamu kurumu
niteliğinde meslek kuruluşu olması itibariyle) idare tarafından kayırma/ayrımcılık
yapılmasına neden olabileceğinden; anılan ibare, Anayasa’nın 10’uncu maddesinde
yer alan eşitlik ilkesine de aykırıdır. Zira eşitlik ilkesinin ihlal edilip edilmediği
hususunun tespiti, münferit olayda benzer kişi kategorileri arasında gerçekleştirilen
ayrıma ilişkin bir ‘‘haklı neden’’in var olup olmadığına göre yapılır.
Anayasa Mahkemesi’nin ifade ettiği üzere; “[Eşitlik
ilkesi] ile güdülen amaç, benzer koşullar içinde olan, özdeş nitelikte bulunan durumların
yasalarca aynı işleme uyruk tutulmasını sağlamaktır.” (Anayasa Mahkemesi’nin
13.04.1976 tarihli ve 1976/3 E.; 1976/3 K. sayılı Kararı). Yine AYM’ye göre;
“Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalar karşısında aynı
işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını
önlemektir” (Anayasa Mahkemesi’nin 07.02.2006 tarihli ve 2006/11 E.; 2006/17
K. sayılı Kararı). Eşitlik ilkesinin ihlal edilip edilmediği hususunun tespitinde,
somut olayda yapılan ayrımın haklı bir nedene dayanıp dayanmadığı noktası dikkate
alınır: “Anayasa'nın 10. maddesinde öngörülen eşitlik, mutlak anlamda bir eşitlik
olmayıp, ortada haklı nedenlerin bulunması halinde, farklı uygulamalara imkan veren
bir ilkedir” (Anayasa Mahkemesi’nin 11.12.1986 tarihli ve 1985/11 E.; 1986/29
K. sayılı Kararı).
Ne
var ki, iptali talep edilen ibarenin birliğe verdiği keyfi uygulamalara sebep olabilecek
sınırsız takdir yetkisi, (birliğin kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu olması
itibariyle) idare tarafından söz gelimi aynı eylemde bulunan iki turist rehberinden
birine disiplin cezası verilmesine ve fakat diğerine verilmemesine yahut başkasına
daha hafif/ağır nitelikte verilmesine ilişkin haklı nedeni somutlaştırmaya elverişli
değildir. Başka bir anlatımla, disiplin işlemlerinin genel çerçevesinin belirlenmesinin
birliğe bırakılması, aynı davranışta bulunan kişi kategorileri arasında
haklı nedene dayanmayan ve keyfî muamele farklılıklarına yol açacaktır. İptali istenen
kuralın aynı durumdaki turist rehberleri arasında muamele farklılığına yol açabileceği
hasebiyle kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı olduğunun tespiti için, ihtilaflı
kuralın haklı gerekçeye dayanmayan muamele farklılığını yalnızca olası kıldığının
tespiti yeterli addedilmek gerekir. Bu nedenle anılan ibare, Anayasa’nın 10’uncu
maddesine aykırıdır.
vii)Uluslararası andlaşmaların iç hukuka
etkisi bakımından: Anayasa’nın 90’ıncı maddesine göre temel
hak ve özgürlüklere ilişkin usulüne göre yürürlüğe konmuş uluslararası anlaşmalar,
(kanunlara nazaran hakkı koruyucu, kullanımını genişletici hükümler barındırması
kaydıyla) normlar hiyerarşisinde kanunun üstündedir. İptali talep edilen ibare,
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin
suç ve cezaların kanuniliği ilkesine ilişkin 7’nci maddesini ihlal ettiğinden Anayasa’nın 90’ıncı maddesine
de aykırıdır.
Tüm
bu nedenlerle, 7500 sayılı Kanun’un 7’nci maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un değiştirilen
12’nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan ‘‘turist rehberlerinin disiplin’’
ibaresi,
Anayasa’nın 2, 5, 7, 10, 38, 49, 90, 123, 124’üncü maddelerine aykırıdır; anılan
ibarenin iptali gerekir.
12)
17.04.2024
tarihli ve 7500 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu ile Seyahat Acentaları ve
Seyahat Acentaları Birliği Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 7’nci
maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un değiştirilen 12’nci maddesinin birinci fıkrasında
yer alan ‘‘sicil’’ ibaresinin Anayasa’ya aykırılığı
7500
sayılı Kanun’un 7’nci maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un ‘‘Yönetmelik’’ kenar
başlıklı 12’nci maddesi değiştirilmiştir. Değişik 12’nci maddenin birinci fıkrasına
göre turist rehberliği niteliğindeki hizmet, faaliyet ve bunlara yönelik sözleşmeler,
turist rehberlerinin disiplin, sicil ve çalışma kartlarına ilişkin hususlar ile
meslekte uzmanlığa yönelik kurs, seminer ve eğitim programları birlik tarafından
çıkarılan yönetmelik ile düzenlenecektir. Ancak turist rehberlerinin siciline ilişkin
hususların düzenlenmesini birlik tarafından çıkartılan yönetmeliğin konusu yapan
ve iptali talep edilen ibare, Anayasa’ya aykırıdır.
Açıklamalara
geçmeden önce belirtmek gerekir ki 6326 sayılı Kanun’un ‘‘Tanımlar’’ kenar
başlıklı 2’nci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendine göre birlik, turist rehberleri
odaları birliklerini ifade etmektedir.
i) Çalışma hakkı ile temel hak ve özgürlüklerin
sınırlandırılma ilkeleri ve güvence ölçütleri bakımından: Anayasa’nın 2 ve 5’inci
maddelerinde yer alan sosyal devlet ilkesinin bir görünümü, Anayasa’nın 49’uncu
maddesinde güvencelenen çalışma hakkıdır. Diğer bir deyişle herkese hak ve ödev
olarak tanınan çalışma hakkı, Devlete pozitif yükümlülük yüklemektedir. Devlet,
herkes için uygun bir çalışma ortamı hazırlamalıdır. Ancak iptali talep edilen ibare,
Devletin anılan yükümlülüğünü ifa etmesine engel olacaktır. Nitekim idare, keyfi
biçimde, turist rehberlerinin siciline ilişkin hususları belirleyecek; Devlet tarafından
onlar bakımından çalışma hakkının kullanılması için gerekli ortam, hazırlanamayacaktır.
Başka bir anlatımla kişinin sicil kaydı, mesleğe kabul edilip edilmeyeceği yahut
devam edip etmeyeceği belirlenirken esas alınan ana ölçütlerden biridir. O halde
söz konusu sicilin nasıl tutulduğu, kişinin çalışma hakkını kullanabilmesi bakımından
özem arz etmektedir. Ancak kanun koyucu, sicile ilişkin hususları genel kanuni çerçeve
çizmeksizin yönetmeliğin konusu yaparak; turist rehberinin hukuki öngörülebilirliğini
ortadan kaldırmış ve çalışma hakkına Anayasa’nın 13’üncü maddesinde düzenlenen temel
hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının sınırları arasında yer alan kanunilik
kaydı hilafına çalışma hakkına idari işlemlerle müdahale edilebilmesinin önünü açmıştır.
Bu nedenle anılan ibare, Anayasa’nın 13’üncü ve 49’uncu maddelerine aykırıdır.
ii)Çalışma barışı bakımından: Anayasa’nın
2 ve 5’inci maddeleriyle Devlet için öngörülen ‘‘sosyal devlet’’ niteliğinin
bir görünümü, Anayasa’nın 49’uncu maddesiyle Devlete yüklenen çalışma barışını sağlamak
için gerekli tedbirleri alma yükümlülüğüdür. Anayasa Mahkemesi, ‘‘Anayasa'nın
49. maddesine göre, çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir. Devlete karşı ileri sürülecek
bu hak, bireylere zorlama yetkisi ve yaptırımı vermemiştir. Devlet, olanakları ölçüsünde,
yeterli örgütler kurarak iş bulmayı kolaylaştırıp sağlamak için gerekli önlemleri
almakla yükümlüdür. Devletin herkese iş verme, herkesi işe yerleştirme zorunluluğu
bulunmamaktadır. İşsizliği önlemek amacıyla yapacağı çalışmalarla Devlet, öncelikle
kamu sektöründe iş vermek yolunu izleyecek, bu nedenle de yasal düzenlemeler yapacaktır.’’
şeklinde hüküm kurmak suretiyle; Anayasa’nın 49’uncu maddesinin kapsama alanında
özel sektörün yanı sıra kamu sektörünün de değerlendirileceğine işaret etmiştir
(Anayasa
Mahkemesi’nin 19.12.1989 tarihli ve 1989/14 ve 1989/49 sayılı Kararı). O halde
Devlet, hem özel sektörde hem de kamu sektöründe çalışma barışını sağlamalıdır.
Ancak şekli ve maddi anlamda kanuna tekabül etmeyen iptali talep
edilen ibare; turist rehberliği hizmetlerinin bütüncül bir şekilde yerine getirildiği
de göz önüne alındığında; benzer hizmet veren turist rehberleri arasında eşitsiz
muamelelere, her kişi bakımından sicilin farklı biçimde tutulmasına yol açacağından,
çalışma barışının da bozulmasına neden olacaktır. Çalışma barışının bozulması;
turist rehberleri arasında bölünmelere ve
anlaşmazlıklara yol açabilecektir; mesleki dayanışmayı azaltabilecektir; turist
rehberlerinin ilgilerini başka alanlara yöneltmesine; sorumluluklarını yeteri kadar
yerine getirememelerine ve turizm sektörünün ulusal kalkınmaya katkı sağlayamamasına
sebep olabilecektir. Bu nedenle iptali talep edilen
ibare, Anayasa’nın 2, 5 ve 49’uncu maddelerine de aykırıdır.
iii)Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılma
ilkeleri ve güvence ölçütleri ile kişisel verilen korunması
bakımından:
Birlik tarafından çıkarılacak yönetmeliğin konusu yapılan turist rehberlerinin sicilleri, kişisel veri niteliğindedir.
Nitekim Anayasa Mahkemesi’ne göre ‘‘... Bu bağlamda
adı, soyadı, doğum tarihi ve doğum yeri gibi bireyin sadece kimliğini ortaya koyan
bilgiler değil; telefon numarası, motorlu taşıt plakası, sosyal güvenlik numarası,
pasaport numarası, özgeçmiş, resim, görüntü ve ses kayıtları, parmak izleri, IP
adresi, e-posta adresi, hobiler, tercihler, etkileşimde bulunulan kişiler, grup
üyelikleri, aile bilgileri, sağlık bilgileri gibi kişiyi doğrudan veya dolaylı olarak
belirlenebilir kılan tüm veriler” kişisel
veri olarak kabul edilmektedir (E. 2013/122, K. 2014/74, 9.4.2014; E. 2014/149,
K. 2014/151, 2.10.2014; E. 2013/84, K. 2014/183, 4.12.2014; E. 2014/74, K. 2014/201,
25.12.2014; E. 2014/180, K. 2015/30, 19.3.2015; E. 2015/32, K. 2015/102, 12.11.2015).
O
halde sicile konu Türkiye
Cumhuriyeti kimlik numarası, adı ve soyadı, yerleşim yeri, adli sicil kaydı, fotoğrafı,
banka hesap bilgileri, diploma örneği, yabancı dil yeterlilik belgesi, oda sicil
numarası, telefon numarası, e posta adresi gibi veriler; turist
rehberini belirli, belirlenebilir kıldığından; kişisel veri niteliğindedir. Ancak
kişisel verileri haiz sicilin tutulması bakımından iptali talep edilen ibarenin
yer aldığı cümlede, kişisel verilerin korunmasına yönelik hüküm de bulunmamaktadır.
Halbuki kişisel verilerin korunması;
anayasal düzeyde (20’nci madde) özel hayatın gizliliği hakkına ilişkindir. Nitekim
Anayasa Mahkemesi’ne göre;
‘‘özel hayatın gizliliği ve kişisel
verilerin korunması hakkı, temel hak ve özgürlükler arasında önemli bir yer tutar.
Özel hayatın gizliliğinin korunması, bu hayatın başkalarının gözleri önüne serilmemesi
demektir. Kişinin özel hayatının, yalnız kendisi veya kendisinin bilmesini istediği
kimseler tarafından bilinmesini isteme hakkı, kişinin temel haklarından biridir
ve bu niteliği nedeniyle insan haklarına ilişkin beyanname ve sözleşmelerde de yer
almış; demokratik ülkelerin mevzuatında açıkça belirlenen istisnalar dışında devlete,
topluma ve diğer kişilere karşı korunmuştur. Kişisel verilerin korunması hakkı ise
özel hayatın gizliliği hakkının özel bir biçimi olarak bireyin hak ve özgürlüklerini
kişisel verilerin işlenmesi sırasında korumayı amaçlamaktadır. Öte yandan kişisel
verilerin korunması hakkı sınırsız olmayıp bu hakkın Anayasa’da güvence altına alınan diğer temel hak ve özgürlüklerin korunması
veya Anayasa’nın devlete bir görev olarak yüklediği millî güvenliğin, kamu düzeninin
ve kamu güvenliğinin korunması gibi nedenlerle sınırlandırılması mümkündür.
Ancak bu sınırlama yapılırken temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması rejimini
belirleyen Anayasa’nın 13. maddesine de uyulması gerekmektedir. … ’’
(Anayasa Mahkemesi’nin 24.07.2019
tarihli ve 2017/16 E.; 2019/64 K. No’lu Kararı, § 48, 49, 50). Başka bir anlatımla
temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının sınırlarını düzenleyen Anayasa’nın
13’üncü maddesi gereğince kişisel verilen korunması hakkı kısıtlanırken; söz konusu
kayıtlamalar; kanun düzeyinde açık, net, anlaşılabilir şekilde belirlenmelidir,
Anayasa’nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine,
ölçülülük ilkesine ve sınırlama sebebine aykırı olmamalıdır.
Ancak
kanun koyucu, turist rehberlerinin siciline ilişkin hususları; objektif kıstaslarla
kanun düzeyinde belirlememiştir. Başka bir anlatımla birliğin meslek mensupları
hakkında tutacağı sicillere ilişkin olarak bunlara erişimde kullanılacak teknolojik
olanaklara,
bunların
ne kadar süre ile ve nasıl muhafaza edileceğine, depolama usulüne, düzeltilmesi için
yapılacak başvuru prosedürüne, bunların birlik tarafından hangi kurum ve kuruluşlarla
(nasıl) paylaşılmasına,
bunların
amacı dışında kullanılmamasına, birliğin bunlar hakkında sözlü ve yazılı açıklama istemesine,
bunların siber güvenliğinin sağlanmasına; bunlara resmi makamların keyfi müdahalesinin
önlenmesine; bunlardan suret alınmasına; bunların analiz ve imha edilme usulüne
(vb.) ilişkin kanuni bir güvence öngörülmemiştir.
Ezcümle
birlik, kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına yönelik müdahalenin kapsam
ve usulü bakımından hiçbir nesnel ölçütle sınırlandırılmamıştır. Her ne kadar 6698
sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun bir güvence teşkil ettiği ileri sürülebilirse
de; anılan meslek kuruluşunun meslek mensupları üzerindeki (bilhassa mesleğe kabul
edilip devam edilmesi bakımından) etkisi nazara alındığında; birliğin sınırlandırılması
için; özel koruma hükümlerinin öngörülmesi gerekirdi. Zira genel hükümler; kişisel
veriler bakımından tam korumayı, yeterli biçimde sağlayamayabilir. Hiçbir sınırlandırmaya
tabi olmayan söz konusu müdahale, kişisel verilerin korunması hakkını tamamen savunmasız
bırakmakta, keyfiliğe açık hale getirmekte ve demokratik toplumda gerekli olmayan
şekilde sınırlandırarak onun özüne dokunmaktadır.
Buna
ilave olarak ölçülülük ilkesi gereğince kişisel verilerin korunması hakkına yapılan
söz konusu müdahalede; amaç ve araç ilişkisi bakımından, aracın (meslek mensuplarının
sicillerinin tutulması), amacı (meslek kuruluşunun yetki ve görevlerini icra
edip mesleğin itibarını koruması) gerçekleştirmeye elverişli, gerekli olması
ve amaç ile araç arasında orantı bulunması gerekmektedir. Ancak sicil tutulmasına
yönelik usul ve esasların
(sınırlamaya tabi tutulmadan) kanun düzeyinde belirlenmemesi, amacı gerçekleştirmek
bakımından orantılı değildir. Zira, birliğe tanınan geniş yetki nedeniyle kişisel
verilerin korunması ile meslek kuruluşunun yetki ve görevlerini icra edip mesleğin
itibarını koruması arasındaki hassas denge gözetilmemiştir.
Son
olarak belirtmek gerekir ki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) göre, kişinin
özel hayatına ilişkin verilerin yalnızca kaydedilmesi, işlenmeseler dahi, özel hayat
hakkına müdahale oluşturur (S. ve Marper/Birleşik Krallık, 4 Aralık 2008, başvuru
no : 30562/04 ve 30566/04 , p.67). İptali talep edilen ibarenin öngörülemez
şekilde uygulanacağı kişisel verilere ilişkin olarak, Sözleşme’nin 8’inci maddesinin
ikinci fıkrasında yer alan hak sınırlama ölçütleriyle uyumlu bir düzenleme yapılmamıştır.
Söz konusu düzenlemenin özel hayat hakkına getirdiği sınırlama, kanunilik ilkesinin
gerektirdiği şekilde yeterli hukuki belirlilik ve güvence içermediği gibi; demokratik
toplumda orantılı bir tedbir de değildir. Kanunilik ve orantılılık ölçütleriyle
uyumlu olmayan düzenleme, AİHS’nin 8’inci maddesinin uygulanmasında özel hayat hakkıyla
toplumun bütününün çıkarları arasında adil bir denge kurulması gerekliliğine işaret
eden AİHM perspektifine de aykırıdır (Birçok karar arasında bkz. mesela : AİHM,
X, Y ve Z/Birleşik Krallık, 22 Nisan 1997, başvuru no: 21830/93, p.41). Bu nedenle
anılan ibare, Anayasa’nın 13 ve 20’nci maddelerine aykırıdır.
iv)Hukuk devleti ve idarenin kanuniliği ilkeleri bakımından: Hukuk devleti, bütün
işlem ve eylemlerinin hukuk kurallarına uygunluğunu başlıca geçerlik koşulu sayan,
her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurmayı amaçlayan ve bunu geliştirerek sürdüren,
hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan
kaçınan, insan haklarına saygı duyarak bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren,
Anayasa’ya ve hukuk kurallarına bağlılığa özen gösteren, yargı denetimine açık olan,
yasaların üstünde yasa koyucunun da uymak zorunda olduğu temel hukuk ilkeleri ile
Anayasa’nın bulunduğu bilinci olan devlettir (Anayasa Mahkemesi’nin 02.06.2009
tarihli ve 2004/10 E.; 2009/68 K. sayılı Kararı). Hukuk
devletinin önkoşullarından olan hukuki güvenlik ilkesi hukuk normlarının öngörülebilir
olmasını, hukuki belirlilik ilkesi de kanun hükümlerinin şüpheye yer vermeyecek
şekilde açık, net, anlaşılabilir olmasını ve ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına
karşı koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir (bkz. AYM 9.2.2017, 2016/143 E.–
2017/23 K. par. 13; RG. 12.4.2017-30036) (Anayasa Mahkemesi’nin 04.05.2017 tarihli
ve 2015/41 E.; 2017/98 K. sayılı Kararı). Başka bir deyişle, hukuk devleti ilkesi
gereğince, idareye işlem tesis ederken ve eylemde bulunurken veya görevlerini yerine
getirirken belirli ölçüde hareket serbestliği sağlayan takdir yetkisinin kullanımı
mutlak, sınırsız, keyfi biçimde gerçekleşemez; idarenin takdir yetkisinin sınırları,
keyfi işlem ve eylemleri önlemek amacıyla kanunla çizilmelidir.
Anayasa’nın
123’üncü maddesinde yer alan idarenin kanuniliği ilkesinin iki boyutu bulunmaktadır.
İlk boyutu, idarenin secundum legem özelliğidir (kanuna dayanma ilkesidir).
Bu ilkeye göre idarenin düzenleme yetkisi kanundan kaynaklanır. İkinci boyutu, idarenin
intra legem özelliğidir (kanuna aykırı olmama ilkesidir). Bu ilkeye göre
idarenin işlem ve eylemleri kanunun çizdiği sınırlar içinde kalmalıdır.
Birliğin
turist rehberlerinin siciline ilişkin hususlarda çıkaracağı yönetmeliğin; hukuk devletinin temel
taşı olan maddi anlamdaki kanunilik kıstasının gereklerini karşılaması ve kanuna
dayanması ile aykırı olmaması için; genel çerçevesinin keyfi uygulamaya yer vermeyecek
açıklıkta kanun düzeyinde çizilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde Birliğe tanınan
ve hiçbir koşulla sınırlandırılmayan geniş takdir yetkisi, Birliğin keyfi uygulamalarına
sebep olabilecektir. Yine
kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşunun (birliğin) uhdesine sınırları belirsiz,
çok geniş bir düzenleme alanının bırakılması, anılan değişik 12’nci maddenin uygulanmasını
sağlamaya ilişkin Anayasal işlevinin ötesine geçerek, şekli anlamda kanun aracılığıyla,
idarenin düzenleyici işlemlerine (yönetmeliğe), maddi anlamda kanun koyma yetkisinin
tanınması anlamına gelecektir. Birliğin tesis edeceği işlemleri çok kısa sürede değiştirme
olasılığı da; meslek
mensuplarının hukuki
öngörülebilirliğine halel getirecektir.
Başa
bir anlatımla sicil tutulmasına ilişkin esas ve usullerin (sicile kaydolma, sicilin
nakli, sicilde yer alacak yabancı dil bilgesi, eğitim durumu, disiplin işlemleri
gibi unsurların işlenmesi, sicillerin veri tabanına kaydı, sicillerin üçüncü kişilerle
paylaşılması) genel çerçevesi kanun düzeyinde çizilmediğinden; birlik, sınırsız
takdir yetkisine istinaden sicilleri tutabilecektir. Bu nedenle iptali talep
edilen ibare, Anayasa’nın 2 ve 123’üncü maddelerine aykırıdır.
v)Yasama yetkisinin devredilemezliği bakımından: Anayasa’nın 7’nci
maddesinde temelini bulan yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesine göre yasama
yetkisi yalnız Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aittir. Bu nedenle idareye düzenleme
yetkisi veren bir yasa kuralının temel ilkeleri ortaya koyması ve çerçeveyi çizmesi
gerekir. Diğer bir deyişle idareye sınırsız ve belirsiz bir düzenleme yetkisi bırakılamaz.
Nitekim idarenin düzenle me yetkisi; sınırlı, tamamlayıcı ve bağımlı bir yetkidir.
Yasa ile yetkilendirme, Anayasa’nın öngördüğü biçimde yasa ile düzenleme anlamını
taşımamaktadır (Anayasa Mahkemesi’nin 02.05.2008 tarihli ve 2005/68 E.; 2008/102
K. sayılı Kararı). İptali talep edilen ibarenin yer aldığı cümle hükmünde olduğu
gibi temel ilkeleri belirlenmeksizin ve çerçevesi çizilmeksizin; idareye (birliğe)
turist rehberlerinin siciline ilişkin hususları düzenleme yetkisi veren yasa hükmü,
Anayasa’nın 7’nci maddesine aykırılık oluşturur.
vi) Eşitlik ilkesi bakımından: İptali talep edilen
ibarenin turist rehberlerinin siciline ilişkin hususların düzenlenmesi bakımından
kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşuna (birliğe) verdiği sınırsız takdir yetkisi,
turist rehberleri arasında idare tarafından kayırma/ayrımcılık yapılmasına neden
olabileceğinden; anılan ibare, Anayasa’nın 10’uncu maddesinde yer alan eşitlik ilkesine
de aykırıdır. Zira eşitlik ilkesinin ihlal edilip edilmediği hususunun tespiti,
münferit olayda benzer kişi kategorileri arasında gerçekleştirilen ayrıma ilişkin
bir ‘‘haklı neden’’in var olup olmadığına göre yapılır.
Anayasa Mahkemesi’nin ifade ettiği üzere; “[Eşitlik
ilkesi] ile güdülen amaç, benzer koşullar içinde olan, özdeş nitelikte bulunan durumların
yasalarca aynı işleme uyruk tutulmasını sağlamaktır.” (Anayasa Mahkemesi’nin
13.04.1976 tarihli ve 1976/3 E.; 1976/3 K. sayılı Kararı). Yine AYM’ye göre;
“Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalar karşısında aynı
işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını
önlemektir” (Anayasa Mahkemesi’nin 07.02.2006 tarihli ve 2006/11 E.; 2006/17
K. sayılı Kararı). Eşitlik ilkesinin ihlal edilip edilmediği hususunun tespitinde,
somut olayda yapılan ayrımın haklı bir nedene dayanıp dayanmadığı noktası dikkate
alınır: “Anayasa'nın 10. maddesinde öngörülen eşitlik, mutlak anlamda bir eşitlik
olmayıp, ortada haklı nedenlerin bulunması halinde, farklı uygulamalara imkan veren
bir ilkedir” (Anayasa Mahkemesi’nin 11.12.1986 tarihli ve 1985/11 E.; 1986/29
K. sayılı Kararı).
Ne
var ki iptali talep edilen ibarenin idareye verdiği keyfi uygulamalara sebep olabilecek
sınırsız takdir yetkisi, söz gelimi her bir turist rehberi bakımından sicilin
tutulması işlemlerinin farklılaştırılmasına, bazı kimselerden sicil kaydı için farklı
belgelerin istenmesine, bazı kimselerin sicillerinin üçüncü kişilerle paylaşılmasına,
bazı kimselerin sicillerinin daha kısa sürelerle muhafaza edilmesine ilişkin
haklı nedeni somutlaştırmaya elverişli değildir. Başka bir anlatımla,
turist
rehberlerinin siciline ilişkin hususları belirleme yetkisinin idareye
bırakılması, aynı durumda olan turist rehberleri arasında;
sicil tutulması bakımından haklı nedene dayanmayan ve keyfî muamele farklılıklarına
yol açacaktır. Bu nedenle anılan ibare, Anayasa’nın 10’uncu maddesine aykırıdır.
vii)Yönetmelikle düzenleme bakımından: Anayasa koyucu, idarenin
düzenleyici işlemlerinin bir türü –kural işlem- olan yönetmelikler için özel bir
Anayasal hüküm öngörmüştür. Anayasa’nın 124’üncü maddesine göre Cumhurbaşkanı, Bakanlıklar
ve kamu tüzel kişileri, kendi görev alanlarını ilgilendiren kanunların ve Cumhurbaşkanlığı
kararnamelerinin uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla,
yönetmelikler çıkarabilirler. Birliğin turist rehberlerinin siciline ilişkin hususlar hakkında çıkaracağı
yönetmeliğin 7500 sayılı Kanun’un 7’nci maddesinin uygulanmasını sağlaması ve ona
aykırı olmaması için; yönetmelik çıkartılmasına cevaz veren kanuni hükmün, hangi iş ve işlemlerin yasal çerçeve içinde kalacağına
yönelik temel çerçeve ve sınırları belirlemesi gerekmektedir. Aksi bir tutum, kanunun
uygulanmasını sağlamaya ilişkin Anayasal işlevinin ötesine geçerek, şekli anlamda
kanun aracılığıyla, yönetmeliğe, maddi anlamda kanun koyma yetkisinin tanınması
ve aşırı geniş bir düzenleme alanının idarenin uhdesine bırakılması anlamına gelecektir.
İhtilaflı kurala bakıldığında, ortada, idare tarafından tecessüm ettirilmeye elverişli
bir kanuni genel düzenleme yoktur. İdare tarafından takdir yetkisinin keyfi biçimde
kullanılmasına neden olabilecek iptali talep edilen ibare, Anayasa’nın 124’üncü
maddesine de aykırıdır. Çıkarılacak söz konusu yönetmeliğin kanuni genel çerçevesini
çizmemesi, bir yasal dayanak teşkil etmemesi hasebiyle; iptali talep edilen ibare
de Anayasa’nın 124’üncü maddesini ihlal etmektedir.
viii)Uluslararası andlaşmaların iç hukuka
etkisi bakımından: Anayasa’nın 90’ıncı maddesine göre temel
hak ve özgürlüklere ilişkin usulüne göre yürürlüğe konmuş uluslararası anlaşmalar,
(kanunlara nazaran hakkı koruyucu, kullanımını genişletici hükümler barındırması
kaydıyla) normlar hiyerarşisinde kanunun üstündedir. İptali talep edilen ibare,
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin
kişisel verilerin korunması hakkına ilişkin 8’inci maddesini; çalışma
hakkına ilişkin İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 23’üncü, (Gözden Geçirilmiş)
Avrupa Sosyal Şartı’nın 1’inci maddelerini; Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu
ILO Sözleşmelerini[21]
;adil çalışma koşullarına ilişkin İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 23’üncü,
(Gözden Geçirilmiş) Avrupa Sosyal Şartı’nın 3 ve 22’nci maddelerini; ILO’nun 94
No’lu Çalışma Şartları (Kamu Sözleşmeleri) Sözleşmesi ile 151 No’lu Çalışma İlişkileri
(Kamu Hizmeti) Sözleşmesi’ni; ihlal
ettiğinden Anayasa’nın 90’ıncı maddesine de aykırıdır.
Tüm
bu nedenlerle, 7500 sayılı Kanun’un 7’nci maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un değiştirilen
12’nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan ‘‘sicil’’ ibaresi, Anayasa’nın 2, 5,
7, 10, 13, 20, 49, 90, 123 ve 124’üncü maddelerine aykırıdır; anılan ibarenin iptali
gerekir.
II. YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA
İSTEMİNİN GEREKÇESİ
17.04.2024
tarihli ve 7500 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu ile Seyahat Acentaları ve
Seyahat Acentaları Birliği Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un ile getirilen iptali
talep edilen düzenlemeler, 6326 sayılı Kanun’da birden fazla kanunda hukuka aykırı
değişiklikler ve eklemeler yapmaktadır. Kamu yararına aykırı olan, telafisi mümkün
olmayacak sonuçlara yol açacak bu düzenlemelerin iptal davası sonuçlanana kadar
yürürlüğünün durdurulması gerekmektedir.
Nitekim
anayasal düzenin hukuka aykırı kural ve düzenlemelerden en kısa sürede arındırılması,
hukuk devleti sayılmanın en önemli gerekleri arasında sayılmaktadır. Anayasa’ya
aykırılıkların sürdürülmesi, özenle korunması gereken hukukun üstünlüğü ilkesini
de zedeleyecektir. Hukukun üstünlüğünün sağlanamadığı bir düzende, kişi hak ve özgürlükleri
güvence altında sayılamayacağından, bu ilkenin zedelenmesi hukuk devleti yönünden
giderilmesi olanaksız durum ve zararlara yol açacaktır.
Bu
zarar ve durumların doğmasını önlemek amacıyla, Anayasa’ya açıkça aykırı olan ve
iptali istenen hükmün iptal davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüğünün de durdurulması
istenerek Anayasa Mahkemesi’ne dava açılmıştır.
III. SONUÇ VE İSTEM
17.04.2024
tarihli ve 7500 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu ile Seyahat Acentaları ve
Seyahat Acentaları Birliği Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un
1) 1’inci maddesiyle
07.06.2012 tarihli ve 6326 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu’nun değiştirilen
3’üncü maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinde yer alan ‘‘Devletin egemenlik
alametlerine ve organlarının saygınlığına karşı suçlar’’ ibaresi, Anayasa’nın
2 ve 49’uncu maddelerine,
2) 1’inci maddesiyle
07.06.2012 tarihli ve 6326 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu’nun değiştirilen
3’üncü maddesinin ikinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan ‘‘Türkçe turist rehberi olmaya hak kazanır’’ ibaresi
ile 2’nci maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un 4’üncü maddesinin beşinci fıkrasının değiştirilen
birinci cümlesinde yer alan ‘‘turist rehberinin Türkçe
turist rehberi olması’’ ibaresi, Anayasa’nın 2, 5, 13, 49, 63, 90, 166
ve 167’nci maddelerine,
3) 1’inci maddesiyle 07.06.2012
tarihli ve 6326 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu’nun değiştirilen 3’üncü maddesinin
üçüncü fıkrasının birinci cümlesi, Anayasa’nın 2, 5, 10, 13, 49, 63, 90, 166 ve
167’nci maddelerine,
4) 1’inci maddesiyle
07.06.2012 tarihli ve 6326 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu’nun değiştirilen
3’üncü maddesinin dördüncü fıkrasının birinci cümlesi, Anayasa’nın 2, 5, 10, 13,
49, 63, 90, 166 ve 167’nci maddelerine,
5) 4’üncü maddesiyle
6326 sayılı Kanun’un 6’ncı maddesine birinci fıkrasından sonra gelmek üzere eklenen
ikinci fıkra, Anayasa’nın 2, 5, 7, 10, 13, 18, 48, 49, 55, 90, 123 ve 135’inci maddelerine,
6) 5’inci maddesiyle 6326
sayılı Kanun’un 7’nci maddesinin birinci fıkrasına eklenen cümle, Anayasa’nın 2,
5, 13, 49, 63, 90, 166 ve 167’nci maddelerine,
7) 6’ncı maddesiyle 6326
sayılı Kanun’un değiştirilen 9’uncu maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde
yer alan ‘‘her türlü bilgiyi vermek ve belgeyi göstermekle’’ ibaresi, Anayasa’nın
Başlangıç
bölümüne, 2, 6, 7, 10, 13, 20, 35, 90, 123 ve 153’üncü maddelerine,
8)
6’ncı
maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un değiştirilen 9’uncu maddesinin üçüncü fıkrasının
birinci ve ikinci cümleleri, Anayasa’nın 2, 7, 10, 13, 36, 38, 40, 90, 123 ve 135’inci
maddelerine,
9)
6’ncı
maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un değiştirilen 9’uncu maddesinin dördüncü fıkrasının
ikinci cümlesinde yer alan ‘‘meslek kuruluşu tarafından ödenir’’ ibaresi,
Anayasa’nın 2,
125 ve 135’inci maddelerine,
10)
7’nci
maddesiyle 6326 sayılı Kanun’un değiştirilen 12’nci maddesinin birinci fıkrasında
yer alan ‘‘bunlara yönelik sözleşmeler’’ ibaresi, Anayasa’nın 2, 5, 7, 10,
13, 48, 49, 90, 123 ve 124’üncü maddelerine,
11) 7’nci maddesiyle 6326
sayılı Kanun’un değiştirilen 12’nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan ‘‘turist
rehberlerinin disiplin’’ ibaresi, Anayasa’nın 2, 5, 7, 10, 38, 49, 90, 123,
124’üncü maddelerine,
12) 7’nci maddesiyle 6326
sayılı Kanun’un değiştirilen 12’nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan ‘‘sicil’’
ibaresi, Anayasa’nın 2, 5, 7, 10, 13, 20, 49, 90, 123 ve 124’üncü maddelerine
aykırı
olduğundan iptaline ve uygulanması halinde giderilmesi güç ya da olanaksız zarar
ve durumlar olacağı için, iptal davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüğünün durdurulmasına
karar verilmesine ilişkin istemimizi saygı ile arz ederiz.”