1)
“24.10.2024 tarihli ve 7529 sayılı Tüketicinin Korunması
Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 6’ncı
maddesiyle 6502 sayılı Kanun’a 47’nci maddesinden sonra gelmek üzere eklenen
47/A maddesinin ikinci fıkrasında yer alan ‘‘yönetmelikle’’ ibaresi,
üçüncü fıkrasında yer alan ‘‘yönetmelikle’’ ibaresi, yedinci fıkrasında
yer alan ‘‘yönetmelik’’ ibaresinin Anayasa’ya aykırılığı
6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un ‘‘İş yeri
dışında kurulan sözleşmeler’’ kenar başlıklı 47’nci maddesinin yedinci
fıkrasına göre doğrudan satışlara ilişkin usul ve esaslar yönetmelikle
belirlenmekteydi.
Bu kapsamda 14.01.2015 tarihli ve 29236 sayılı Resmi Gazete’de
Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’ndan yayımlanan İş Yeri Dışında Kurulan Sözleşmeler
Yönetmeliğinin Altıncı Bölümünde doğrudan satış düzenlenmiştir:
‘‘ALTINCI BÖLÜM
Doğrudan Satış Sistemi
Doğrudan satış
MADDE 24 –
(1) Doğrudan satış; herhangi bir doğrudan satış şirketi tarafından istihdam
edilsin ya da edilmesin satış temsilcisi, dağıtıcı, distribütör
ve benzeri adlarla hareket edenlerin bir mal veya hizmeti kendi evlerinde ya da
perakende satış yerleri kullanılmaksızın tüketicinin ev veya iş yaşantısını
sürdürdüğü mekânlar gibi iş yeri dışında, tek veya çok katmanlı satış
yöntemleriyle tüketicilere sunulmasını öngören pazarlama sistemidir.
(2) Bu Yönetmeliğin uygulanmasında
doğrudan satış şirketi, mal veya hizmetlerin pazarlanması için doğrudan satış
sistemini kullanan satıcı veya sağlayıcıyı; doğrudan satıcı ise bu sistem
içerisinde satış temsilcisi, dağıtıcı, distribütör ve
benzeri adlarla hareket edenleri ifade eder.
Doğrudan satışlara ilişkin temel esaslar
MADDE 25 –
(1) Doğrudan satış şirketlerinin kullandığı sistemin, sisteme yeni kişiler
kazandırmaktan ziyade mal veya hizmetlerin tüketicilere satışını esas alması
gerekir.
(2) Sistemde yer alanların elde ettiği
kazanç, ağırlıklı olarak sisteme yeni kişiler kazandırılması ve bu sayede
oluşan komisyon, prim, teşvik, ödül ve benzeri isimler altında nitelendirilen
menfaatlerin dağıtılması üzerine kurulamaz.
(3) Doğrudan satış şirketleri hızlı zengin
olma fırsatları, gerçekleşmesi mümkün olmayan vaatler gibi sistemle ilgili
yanıltıcı bilgiler veremez. Baskı kurma, aldatma, rahatsızlık verme ve bunlara
benzer yollarla kişileri sisteme dahil olmaya
zorlayamaz.
(4) Doğrudan satıcı olarak sisteme dahil olmak isteyenlerden işe başlamaları ya da işe
başladıktan sonra sistemde kalabilmeleri için giriş aidatı, başlangıç paketi,
yenileme ücreti, aidat ve paket ücreti gibi herhangi bir isim altında bedel
alınamaz.
(5) Doğrudan satıcılar, hiçbir masraf ve
cezai şart ödemeksizin sistemden ayrılma hakkına sahiptir. Doğrudan satıcıların
sisteme dahil oldukları tarihten itibaren altmış gün
içerisinde sistemden ayrılması halinde, doğrudan satış şirketleri, doğrudan
satıcıların elinde bulunan ve kullanılmamış tüm malları geri almak; söz konusu
malların bedelini ise on dört gün içerisinde iade etmek zorundadır.
(6) Doğrudan satış şirketleri, gerek
kendileri gerekse doğrudan satıcılar tarafından yapılan satışlarla ilgili
olarak bu Yönetmelikte yer alan hükümlere uymak zorundadır.
(7) Yetki belgesinin doğrudan satış
şirketi tarafından alınması yeterlidir. Doğrudan satıcıların ayrıca yetki
belgesi alması gerekmez.
(8) Doğrudan satış şirketleri, 5 inci
maddenin birinci fıkrası ile 7 nci maddenin birinci
fıkrasında yer alan bilgilere ilaveten, doğrudan satıcının adı veya unvanı ile
iletişim bilgilerine de yer vermek; doğrudan satıcılar ise 7 nci maddenin ikinci fıkrasında belirtilen yükümlülükleri
yerine getirmek zorundadır.
(9) Doğrudan satıcılar tarafından yapılan
satışlarda, 18 inci maddede belirtilen yükümlülüğün yerine getirilmesinden
doğrudan satış şirketleri sorumludur.
(10) Doğrudan satış şirketleri on sekiz
yaşından küçükleri, fiil ehliyetine sahip olmayanları, şirketin ortağı ve
yöneticileri ile çalışanlarını doğrudan satıcı olarak sisteme dahil edemez.
(11) Doğrudan satış şirketleri, doğrudan
satıcıların yapmış olduğu her türlü doğrudan satış faaliyetinden müteselsilen sorumludur.’’
Ancak 7529 sayılı Kanun’un 5’inci maddesiyle 6502 sayılı
Kanun’un 47’nci maddesinin yedinci fıkrasında yer alan “doğrudan satışlar,”
ibaresi madde metninden çıkarılmış; 6’ncı maddesiyle 6502 sayılı Kanun’a 47’nci
maddesinden sonra gelmek üzere doğrudan satış sistemini düzenleyen 47/A maddesi
eklenmiştir. Anılan 47/A maddesinin
-Birinci fıkrasına göre doğrudan satış sistemi, doğrudan satış
şirketi tarafından oluşturulan ve iş sözleşmesi ile istihdam edilmeyen,
bağımsız temsilci, distribütör, danışman ve benzeri isimlerle komisyon, prim,
teşvik ve ödül gibi menfaatler karşılığında faaliyet gösteren doğrudan
satıcıların tüketicilere mal veya hizmet pazarladığı satış sistemidir.
-İkinci fıkrasına göre doğrudan satış şirketinin sermaye şirketi
olması ve yönetmelikle belirlenen diğer koşulları sağlaması zorunludur.
-Üçüncü fıkrasına göre doğrudan satış sisteminin, elde edilecek
kazancın ağırlıklı olarak sisteme yeni doğrudan satıcılar kazandırılması ve bu
sayede ortaya çıkan menfaatlerin dağıtılması üzerine kurulmaması, mal veya hizmetin
tüketicilere satışını esas alması ve yönetmelikle belirlenen diğer ilkelere
uygun olması gerekir.
-Dördüncü fıkrasına göre doğrudan satıcılardan, sisteme dahil
olmaları veya sistemde kalmaları için tüketiciye satışı öngörülen mal veya
hizmeti içermeyen yenileme, paket, ücret, aidat ve benzeri isimler altında
herhangi bir bedel veya borç altına sokan belge alınamaz. Doğrudan satış
şirketinin belirlediği miktar ya da tutarda mal veya hizmet satın alınması
doğrudan satıcının sistem içindeki seviyesini belirleyemez.
-Beşinci fıkrasına göre doğrudan satış sistemi kapsamında mal
veya hizmet satın alan tüketici otuz gün içinde herhangi bir gerekçe
göstermeksizin ve cezai şart ödemeksizin sözleşmeden cayma hakkına sahiptir.
Cayma hakkının kullanıldığına dair bildirimin bu süre içinde doğrudan satıcıya
veya doğrudan satış şirketine yöneltilmiş olması yeterlidir.
-Altıncı fıkrasına göre doğrudan satış şirketi, Bakanlıkça
belirlenen hususlarda tüketicinin bilgilendirilmesini, talep ve bildirimlerini
iletebilmesini sağlayan bir sistem kurmakla yükümlüdür.
-Yedinci fıkrasına göre doğrudan satış şirketinin, doğrudan
satıcının ve tüketicinin hak ve yükümlülükleri, kapsam dışı sözleşmeler, mal
veya hizmet satışı, cayma hakkı, bilgilendirme yükümlülüğü, teslimat ile diğer
uygulama usul ve esasları yönetmelik ile belirlenir.
Ancak ikinci fıkrada yer alan iptali talep edilen ibareyle
doğrudan satış şirketinin sağlaması zorunlu diğer koşulların yönetmelikle
belirlenmesi; üçüncü fıkrada yer alan iptali talep edilen ibareyle doğrudan
satış sisteminin uygun olması gerektiği diğer ilkelerin yönetmelikle
belirlenmesi; yedinci fıkrada yer alan iptali talep edilen ibareyle doğrudan
satış şirketinin, doğrudan satıcının ve tüketicinin hak ve yükümlülükleri,
kapsam dışı sözleşmeler, mal veya hizmet satışı, cayma hakkı, bilgilendirme
yükümlülüğü, teslimat ile diğer uygulama usul ve esasların yönetmelikle
belirlenmesi; Anayasa’ya aykırıdır.
i)Hukuk devleti ilkesi,
yasama yetkisinin devredilmezliği ve idarenin kanuniliği ilkesi bakımından:
Hukuk devleti, bütün işlem ve eylemlerinin hukuk kurallarına
uygunluğunu başlıca geçerlik koşulu sayan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni
kurmayı amaçlayan ve bunu geliştirerek sürdüren, hukuku tüm devlet organlarına
egemen kılan, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, insan haklarına
saygı duyarak bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, Anayasa’ya ve hukuk
kurallarına bağlılığa özen gösteren, yargı denetimine açık olan, yasaların
üstünde yasa koyucunun da uymak zorunda olduğu temel hukuk ilkeleri ile
Anayasa’nın bulunduğu bilinci olan devlettir (Anayasa Mahkemesi’nin 02.06.2009
tarihli ve 2004/10 E.; 2009/68 K. sayılı Kararı). Hukuk devletinin ön koşullarından olan hukuki güvenlik ilkesi,
hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, hukuki belirlilik ilkesi de kanun
hükümlerinin şüpheye yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılabilir olmasını
ve ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem
içermesini ifade etmektedir (bkz. AYM 9.2.2017, 2016/143 E.– 2017/23 K. par. 13;
RG. 12.4.2017-30036) (Anayasa Mahkemesi’nin 04.05.2017 tarihli ve 2015/41 E.; 2017/98
K. sayılı Kararı). Başka bir deyişle, hukuk devleti ilkesi gereğince, idareye
davranışta bulunurken veya görevlerini yerine getirirken belirli oranda hareket
serbestliği sağlayan takdir yetkisinin kullanımı mutlak, sınırsız, keyfi
biçimde gerçekleşemez; idarenin takdir yetkisinin sınırları, keyfi işlem ve
eylemleri önlemek amacıyla kanunla çizilmelidir. Öte yandan; Anayasa’nın
123’üncü maddesinde yer alan idarenin kanuniliği ilkesinin iki boyutu
bulunmaktadır. İlk boyutu, idarenin secundum legem özelliğidir (kanuna
dayanma ilkesidir). Bu ilkeye göre idarenin düzenleme yetkisi kanundan
kaynaklanır. İkinci boyutu, idarenin intra legem özelliğidir (kanuna
aykırı olmama ilkesidir). Bu ilkeye göre idarenin işlem ve eylemleri kanunun
çizdiği sınırlar içinde kalmalıdır.
Bu nedenle Ticaret Bakanlığı’nın ‘‘doğrudan satış şirketinin
sağlaması zorunlu diğer koşullar; doğrudan satış sisteminin uygun olması
gerektiği diğer ilkeler; doğrudan satış şirketinin, doğrudan satıcının ve
tüketicinin hak ve yükümlülükleri, kapsam dışı sözleşmeler, mal veya hizmet
satışı, cayma hakkı, bilgilendirme yükümlülüğü, teslimat ile diğer uygulama
usul ve esasları’’ hususunda çıkaracağı yönetmeliğin kanuna dayanması ve
aykırı olmaması için, kanunda bunların usul ve esaslarının genel çerçevesinin
net, açık, anlaşılabilir şekilde çizilmesi gerekir. Her ne kadar iptali talep
edilen ibarelerin bulunduğu fıkraların yer aldığı maddenin diğer fıkralarında,
söz konusu yönetmeliğin genel çerçevesine ilişkin hükümlerin yer aldığı -
yönetmeliğin bunları somutlaştıracağı ileri sürülebilirse de; birinci, dördüncü
ve beşinci fıkralardaki kanuni kayıtlar, Bakanlığı sınırlandırmak bakımından
gereklidir ve fakat yeterli değildir.
Halbuki kanun koyucu, yukarıda bahsi geçen Yönetmeliğin 24 ve
25’inci maddelerini okumuş bulunduğundan; ne türden hususların Kanun’a
yazılması gerektiğinin bilincindedir. Buna rağmen kanun koyucu, ‘‘doğrudan
satış şirketinin sağlaması zorunlu diğer koşulları; doğrudan satış sisteminin
uygun olması gerektiği diğer ilkeleri; doğrudan satış şirketinin, doğrudan
satıcının ve tüketicinin hak ve yükümlülükleri, kapsam dışı sözleşmeler, mal
veya hizmet satışı, cayma hakkı, bilgilendirme yükümlülüğü, teslimat ile diğer
uygulama usul ve esasları’’ yönetmeliğin konusu yapmıştır. Kanuni
nesnel ölçütlerin belirlenmemesinin yanı sıra Bakanlığın söz konusu
yönetmelikleri, tek başına ve kısa vadelerde değiştirme olasılığı da; doğruda
satış sistemi bakımından öngörülebilirliği ortadan kaldırmaktadır. En
nihayetinde bu belirsiz durum, gerek doğrudan satış şirketlerinin ve bağımsız
temsilcilerinin vb. gerek tüketicilerin üzerlerine bırakılan yükümlülükleri
yerine getirmeye yönelik iradelerini de zayıflatacaktır.
O halde iptali talep edilen ibarelerin yer aldığı fıkraların
hükmüyle, hukuk devleti ilkesinin aksine Bakanlığa kanuni genel çerçeveyi –
objektif kıstasları ortaya koymaksızın ve dolayısıyla keyfi davranmasına neden
olabilecek biçimde doğrudan satış şirketleri, bağımsız temsilciler vb.,
tüketiciler bakımından güvenlik ve öngörülebilirlik sağlamayan ve normlar
hiyerarşisine uygun olmayan takdir yetkisi tanınmak suretiyle; Anayasa’nın 2 ve
123’üncü maddeleri ihlal edilmiştir.
Buna ek olarak Anayasa’nın 7’nci maddesinde temelini bulan
yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesine göre yasama yetkisi yalnız Türkiye
Büyük Millet Meclisi’ne aittir. Bu nedenle idareye düzenleme yetkisi veren bir
yasa kuralının temel ilkeleri ortaya koyması ve çerçeveyi çizmesi gerekir. Diğer
bir deyişle idareye sınırsız ve belirsiz bir düzenleme yetkisi bırakılamaz.
Nitekim idarenin düzenleme yetkisi; sınırlı, tamamlayıcı ve bağımlı bir
yetkidir. Yasa ile yetkilendirme, Anayasa’nın öngördüğü biçimde yasa ile
düzenleme anlamını taşımamaktadır (Anayasa Mahkemesi’nin 02.05.2008 tarihli
ve 2005/68 E.; 2008/102 K. sayılı Kararı). İptali talep edilen ibarelerin
yer aldığı fıkraların hükmünde olduğu gibi temel ilkeleri belirlenmeksizin ve
çerçevesi çizilmeksizin; idareye (Bakanlığa) ‘‘doğrudan
satış şirketinin sağlaması zorunlu diğer koşulları; doğrudan satış sisteminin
uygun olması gerektiği diğer ilkeleri; doğrudan satış şirketinin, doğrudan
satıcının ve tüketicinin hak ve yükümlülükleri, kapsam dışı sözleşmeler, mal
veya hizmet satışı, cayma hakkı, bilgilendirme yükümlülüğü, teslimat ile diğer
uygulama usul ve esasları’’ belirleme yetkisi veren yasa
hükmü, Anayasa’nın 7’nci maddesine aykırılık oluşturur.
ii)Yönetmelikle düzenleme bakımından: Anayasa koyucu, idarenin düzenleyici işlemlerinin
bir türü –kural işlem- olan yönetmelikler için özel bir Anayasal hüküm
öngörmüştür. Anayasa’nın 124’üncü maddesine göre Cumhurbaşkanı, Bakanlıklar ve
kamu tüzel kişileri, kendi görev alanlarını ilgilendiren kanunların ve
Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara
aykırı olmamak şartıyla, yönetmelikler çıkarabilirler. İdarenin (Bakanlığın) ‘‘doğrudan
satış şirketinin sağlaması zorunlu diğer koşulları; doğrudan satış sisteminin
uygun olması gerektiği diğer ilkeleri; doğrudan satış şirketinin, doğrudan
satıcının ve tüketicinin hak ve yükümlülükleri, kapsam dışı sözleşmeler, mal
veya hizmet satışı, cayma hakkı, bilgilendirme yükümlülüğü, teslimat ile diğer
uygulama usul ve esasları’’ hakkında çıkaracağı yönetmeliğin 7529 sayılı
Kanun’un 6’ncı maddesinin uygulanmasını sağlaması ve ona aykırı olmaması için;
yönetmelik çıkartılmasına cevaz veren kanuni hükmün, hangi iş ve işlemlerin
yasal çerçeve içinde kalacağına yönelik temel çerçeve ve sınırları belirlemesi
gerekmektedir. Aksi bir tutum, kanunun uygulanmasını sağlamaya ilişkin Anayasal
işlevinin ötesine geçerek, şekli anlamda kanun aracılığıyla, yönetmeliğe, maddi
anlamda kanun koyma yetkisinin tanınması ve aşırı geniş bir düzenleme alanının
idarenin uhdesine bırakılması anlamına gelecektir. İhtilaflı kurala
bakıldığında, ortada, idare tarafından tecessüm ettirilmeye elverişli bir
kanuni genel düzenleme yoktur. İdare tarafından takdir yetkisinin keyfi biçimde
kullanılmasına neden olabilecek iptali talep edilen ibareler, Anayasa’nın
124’üncü maddesine de aykırıdır.
iii)Eşitlik ilkesi, temel
hak ve özgürlüklerin sınırlandırılma ilkeleri ve güvence ölçütleri,
sözleşme ve teşebbüs hürriyeti bakımından:
Anayasa’nın 48’inci maddesinde herkesin, sözleşme hürriyetlerine
sahip ve özel teşebbüsler kurmanın serbest olduğu hüküm altına alınmıştır.
Bununla birlikte sözleşme hürriyeti, genel olarak sözleşmenin konusunu, karşı
tarafını, şeklini vb. seçme gibi alt başlıklara sahiptir. Sözleşme ve teşebbüs
hürriyeti, mutlak olmayıp Anayasa’nın 13’üncü maddesinde yer alan temel hak ve
özgürlüklerin sınırlandırılmasının sınırlarına uygun biçimde kayıtlanabilir. Bu
kapsamda kanun koyucu da tüketicilerin korunması amacıyla doğrudan satış
sistemine ilişkin birtakım kurallar öngörmüştür.
Başka bir anlatımla ‘‘doğrudan satış şirketinin sağlaması
zorunlu diğer koşullar; doğrudan satış sisteminin uygun olması gerektiği diğer
ilkeler; doğrudan satış şirketinin, doğrudan satıcının ve tüketicinin hak ve
yükümlülükleri, kapsam dışı sözleşmeler, mal veya hizmet satışı, cayma hakkı,
bilgilendirme yükümlülüğü, teslimat ile diğer uygulama usul ve esaslar’’,
Anayasa’nın sözleşme ve teşebbüs hürriyetinin konusu kapsamında kalmaktadır.
Zira doğrudan satış şirketinin sağlaması zorunlu diğer koşullar, özel
teşebbüsün kurulumuna ilişkin olduğundan teşebbüs hürriyetine; doğrudan satış
sisteminin uygun olması gerektiği diğer ilkeler, gerek doğrudan satış
şirketlerinin ve bağımsız temsilcilerinin vb. gerek tüketicilerin uyması
gereken esaslara ilişkin olduğundan (özel teşebbüslerin davranışlarını
etkilemesi itibariyle) özel teşebbüs hürriyetine – (doğrudan satış
sözleşmesinin koşullarını etkilemesi itibariyle tüketicinin akdettiği sözleşme
bakımından) sözleşme hürriyetine; doğrudan satış şirketinin hak
ve yükümlülükleri, (özel teşebbüslerin davranışlarını etkilemesi itibariyle) özel
teşebbüs hürriyetine; doğrudan satıcının ve tüketicinin hak ve yükümlülükleri,
kapsam dışı sözleşmeler, mal veya hizmet satışı, cayma hakkı, bilgilendirme
yükümlülüğü, teslimat (tüketicinin akdedeceği sözleşmenin koşullarına ilişkin
olduğundan) sözleşme hürriyetine; diğer uygulama usul ve
esasları, (aktörlerin - doğrudan satış şirketlerinin-bağımsız temsilcilerin-
tüketicilerin tutumuna / doğrudan satış sisteminin tatbikine ilişkin olduğundan) hem
sözleşme hem de teşebbüs hürriyetine müdahale oluşturmaktadır. Ancak bu
müdahale, hukuka uygun değildir. Zira bu hususlar, Anayasa’nın 13’üncü
maddesinde yer alan kanunilik kaydının aksine, yönetmeliğin konusu yapılmıştır.
Başka bir anlatımla yukarıda açıklandığı üzere;
bahsi geçen hususların, temel kanuni çerçeve çizilmeksizin idarenin uhdesine
bırakılması, Anayasa’nın 13’üncü maddesinde yer alan kanunilik kaydını ihlal
etmektedir. Hülasa iptali talep edilen ibareler; idarenin düzenleyici
işlemlerinin kanuni çerçevesini çizmeden, ayrımcı, öngörülemez ve keyfî işlem
ve eylemlere açık uygulamalara sebep olarak sözleşme ve teşebbüs hürriyetini
sınırlandırdığından, bir başka deyişle yasallık ve gereklilik ölçütlerini
karşılamadığından; Anayasa’nın 13’üncü maddesine de aykırıdır.
Bununla birlikte Anayasa’nın ‘‘Genel Esaslar’’
başlıklı birinci kısmında yer alan 10’uncu maddesinde düzenlenen eşitlik
ilkesi, anayasal bir norm şeklinde düzenlenmiş olup mutlak ve nispi olmak üzere
iki anlam taşır. Anayasa’nın 10’uncu maddesinin ilk fıkrası mutlak eşitliği
başka bir deyişle kanunların herkese eşit şekilde uygulanmasını düzenler. Nispi
eşitlik ise, aynı durumda bulunanların aynı işleme ve farklı durumlarda
bulunanların, farklı işlemlere tâbi tutulabilmesini ifade eder. Anayasa
Mahkemesi, mutlak eşitlik anlayışının yanında nispi eşitlik anlayışını da
benimseyerek, ‘‘Eşitlik ilkesi, herkesin her yönden aynı hükümlere bağlı
olması gerektiği anlamına gelmez. Bu ilke ile güdülen amaç, benzer koşullar
içinde olan, özdeş nitelikte bulunan durumların yasalarca aynı işleme uyruk
tutulmasını sağlamaktır.’’ şeklinde hüküm kurmuştur (Anayasa
Mahkemesi’nin 13.04.1976 tarih ve 1976/3 E.; 1976/3 K. sayılı Kararı). Eşitlik
ilkesinin ihlal edilip edilmediği hususunun tespiti ise, somut olayda ‘‘haklı
neden’’in var olup olmadığına göre yapılır.
Ancak ‘‘doğrudan satış şirketinin sağlaması zorunlu diğer
koşulların; doğrudan satış sisteminin uygun olması gerektiği diğer ilkelerin; doğrudan
satış şirketinin, doğrudan satıcının ve tüketicinin hak ve yükümlülükleri,
kapsam dışı sözleşmeler, mal veya hizmet satışı, cayma hakkı, bilgilendirme
yükümlülüğü, teslimat ile diğer uygulama usul ve esasların’’ genel çerçevesinin kanun düzeyinde belirlenmemesi ve idarenin
(Bakanlığın) sınırsız takdir yetkisine dayanarak tesis edeceği düzenleyici ve
dahi birel işlemlerine bırakılması, aynı şartlara sahip doğrudan satış
şirketleri ve bağımsız temsilcileri vb., tüketiciler arasında
ayrımcılık/kayırma yapılmasına neden olabilecektir.
Diğer bir deyişle iptali talep edilen
ibarelerin idareye (Bakanlığa) verdiği keyfi uygulamalara sebep olabilecek
sınırsız takdir yetkisi, aynı şartlara sahip bazı özel teşebbüslerin doğrudan
satış şirketi olup bazılarının olamamasına; hak ve yükümlülüklerin doğrudan
satış şirketleri, bağımsız temsilciler vb., tüketiciler bakımından
farklılaştırılmasına ilişkin haklı nedeni somutlaştırmaya elverişli değildir.
Bu nedenle, doğrudan satış şirketleri, bağımsız temsilciler vb., tüketiciler bakımından
kanun önünde (şekli anlamda) eşitlik temin edilemeyecektir. Dolayısıyla
sözleşme ve teşebbüs hürriyetinin kullanılmasında benzer durumdaki kişiler
arasında haklı nedene dayanmayan bir muamele farklılığı doğacaktır. Burada,
Anayasa’nın 10’uncu maddesinde öngörülen eşitlik ilkesinin ihlal edildiğinin
tespiti için, ihtilaflı kanuni düzenlemenin, aynı şartlara sahip özel
teşebbüsler ve kişiler arasında haklı bir neden olmaksızın ayrım yapılmamasını
temin edecek ve idareyi bağlayacak güvenceleri öngörmemiş olduğunu belirlemek
yeterlidir.
Bu nedenlerle iptali talep edilen ibareler, Anayasa’nın 10, 13
ve 48’inci maddelerine aykırıdır.
iv)Tüketicilerin korunması bakımından: Anayasa’nın
2’nci maddesinde Türkiye Cumhuriyeti, sosyal devlet olarak nitelendirilmiş;
5’inci maddesinde Devletin temel amaç ve görevleri arasında ‘‘kişilerin ve
toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve
hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak
surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın
maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya
çalışmak’’ sayılmış; 17’nci maddesinde herkesin maddi ve manevi varlığını
koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu hüküm altına alınmıştır. Anılan
Anayasal hükümlerin somut bir görünümü, tüketicilerin korunmasıdır. Anayasa
koyucu, gelişen endüstri ve teknolojiden büyük ölçüde etkilenen üretim –
tüketim zincirinde görece dezavantajlı konumda bulunan tüketicilerin korunması
bakımından özel bir madde (Anayasa Madde 172) ihdas etmiştir: ‘‘Devlet,
tüketicileri koruyucu ve aydınlatıcı tedbirler alır, tüketicilerin kendilerini
koruyucu girişimlerini teşvik eder.’’. Başka bir anlatımla ‘‘Anayasa’nın
172. maddesinde; devletin tüketicileri koruyucu ve aydınlatıcı tedbirleri
alacağı, tüketicilerin kendilerini koruyucu girişimleri teşvik edeceği ifade
edilerek tüketicilerin haklarının korunmasına ilişkin doğrudan ve özel bir
düzenlemeye yer verilmiştir.’’ (Anayasa Mahkemesi’nin 14.11.2019 tarihli
ve 2019/99 E.; 2019/83 K. sayılı Kararı, § 5). ‘‘… Maddenin gerekçesinde
de özetle tüketicilerin korunmasının “tüketici toplumu” diye adlandırılan belli
bir gelişmişlik seviyesindeki ülkelerde ortaya çıkmış olmakla birlikte- bu
ölçüde gelişmemiş ülkelerde de toplumsal bir problem olduğunun sonradan
görüldüğü ve bu konuda getirilecek tedbirlerin tüketicileri koruyacağı,
tüketicinin korunmasının bir serbest piyasa ekonomisi tedbiri olduğu, her
şeyden önce tüketicilerde “tüketici bilinci” nin oluşturulması gerektiği,
devletin tüketicileri koruyucu başka tedbirler de alabileceği belirtilmiştir.’’
(Anayasa Mahkemesi’nin 15.11.2017 tarihli ve 2016/162 E.; 2017/156 K. sayılı
Kararı, § 8).
Doğrudan satış sistemi de tüketici alışkanlıklarını ve tüketici
davranışlarını etkilediğinden; Anayasa’nın 172’nci maddesinin konusudur. Bu
nedenle doğrudan satış sistemine yönelik hukuki normların (söz gelimi 6502
sayılı Kanun, İş Yeri Dışında Kurulan Sözleşmeler Yönetmeliği) başat ratio
legis’i tüketicinin korunmasıdır.
Buna ilave olarak ‘‘Anayasa’nın 172.
maddesinde, “Devlet, tüketicileri koruyucu ve aydınlatıcı tedbirler alır,
tüketicilerin kendilerini koruyucu girişimlerini teşvik eder.” kuralı ile
tüketicilerin haklarının korunmasına ilişkin özel bir düzenleme yer almaktadır.
Anayasa’nın 172. maddesinde öngörülen tüketicilerin korunmasına ilişkin olarak
Devlete verilen düzenleme yetkisinin içeriğinin ve sınırlarının
belirlenmesinde, Anayasa’nın bütünlüğü ilkesi uyarınca Anayasa’nın diğer hükümlerinin
de gözetilmesi gerektiği açıktır. …’’ (Anayasa
Mahkemesi’nin 12.04.2017 tarihli ve 2017/23 E.; 2017/93 K. sayılı Kararı, § 15).
O halde doğrudan satış sistemine yönelik kanuni
düzenlemelerin de tüketicinin korunmasına yönelik ratio legis’i
gerçekleştirmek amacıyla kaleme alınması gerekmektedir. Ne var ki kanun koyucu,
‘‘doğrudan satış şirketinin sağlaması zorunlu diğer koşulları;
doğrudan satış sisteminin uygun olması gerektiği diğer ilkeleri; doğrudan satış
şirketinin, doğrudan satıcının ve tüketicinin hak ve yükümlülükleri, kapsam
dışı sözleşmeler, mal veya hizmet satışı, cayma hakkı, bilgilendirme
yükümlülüğü, teslimat ile diğer uygulama usul ve esasları’’ genel
çerçeve çizmeksizin yönetmeliğin konusu yaparak; tüketiciler bakımından öngörülebilirliği
ortadan kaldırmıştır. Tüketicinin etkin bir şekilde kanun düzeyinde korunma
seviyesi düşürülerek, idari işlemle korunma seviyesine indirgenmiştir. Doğrudan
satış şirketi ve bağımsız temsilci vb. karşısında güçsüz konumda bulunan
tüketicinin arzu ve gereksinimleri, tam ve doğru olarak karşılanamayacaktır.
Bu nedenlerle iptali talep
edilen ibareler, Anayasa’nın 2, 5, 17 ve 172’inci maddelerine aykırıdır.
Tüm bu nedenlerle 7529 sayılı Kanun’un 6’ncı maddesiyle 6502
sayılı Kanun’a 47’nci maddesinden sonra gelmek üzere eklenen 47/A maddesinin
ikinci fıkrasında yer alan ‘‘yönetmelikle’’ ibaresi, üçüncü fıkrasında
yer alan ‘‘yönetmelikle’’ ibaresi, yedinci fıkrasında yer alan ‘‘yönetmelik’’
ibaresi, Anayasa’nın 2, 5, 7, 10, 13, 17, 48, 123, 124 ve 172’nci maddelerine
aykırıdır; anılan ibarelerin iptali gerekir.
2)
24.10.2024 tarihli ve 7529 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında
Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 9’uncu
maddesiyle 23.10.2014 tarihli ve 6563 sayılı Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi
Hakkında Kanun’un ek 4’üncü maddesinin değiştirilen yedinci fıkrasının (b) ve
(c) bendi ile 10’uncu maddesinin Anayasa’ya aykırılığı
Dünya standartlarındaki yükseliş eğilimine paralel biçimde
ülkemizde de; dijitalleşmeyle birlikte elektronik ticaretin payı, toplam
ticaret hacminde gün geçtikçe artmaktadır. Nitekim bu durum, Ticaret Bakanlığı
Türkiye’de E-Ticaretin Görünümü Mayıs 2024 Raporuna da detaylı biçimde
yansımıştır. Şöyle ki
‘‘Türkiye’nin 2023 yılı e-ticaret hacmi 1,85 trilyon Türk
lirasına ulaştı.
Ülkemizde e-ticaret hacmi 2023 yılında bir önceki yıla göre
%115,15 artarak 1,85 trilyon Türk lirasına ulaştı. (77,89 milyar dolar) İşlem
sayısı ise bir önceki yıla göre %22,25 artarak 5,87 milyar adet olarak
gerçekleşti.
Ticaret Bakanlığınca 2024 yılında e-ticaret hacminin 3,4 trilyon
Türk lirası ve işlem sayısının da 6,67 milyar adet olacağı öngörülüyor.
E-ticaret hacminin genel ticaret hacmine oranı 2019 yılında
%10,1 iken yıllar içinde büyük bir artış kaydederek 2023 yılında %20,3’e
ulaştı.
2023 yılında e-ticaret hacminin gayrisafi yurtiçi hasıla (GSYH)
içindeki payı (E-GSYH) bir önceki yıla göre %33,3 oranında artarak %6,8’e
ulaştı. E-GSYH’nin 2019-2023 yılları arasında yıllık bileşik büyüme oranı %26
oldu.
E-ticaret hacminin %51’ini mal ticareti, %49’unu ise hizmet
ticareti oluşturuyor. Bunun yanında kartlı işlem hacminin %63’ü mal ticareti
iken %37’si hizmet ticareti kaynaklı işlemlerden meydana geliyor.
E-ticaret hacminden en büyük payı alan ilk üç sektörden ilki 233
milyar Türk lirası ile beyaz eşya ve küçük ev aletleri olurken bu sektörü
sırasıyla 135 milyar Türk lirası ile elektronik ve 127 milyar Türk lirası ile
giyim, ayakkabı ve aksesuar sektörleri izliyor.’’
Ticari getiri kapasitesi yadsınamayacak düzeyde fazla olan söz
konusu alan, dinamik yapısının öngörülebilir kılınması amacıyla kanun koyucu
tarafından regülasyona tabi tutulmuş ve bu kapsamda yakın zamanda 01.07.2022
tarihli ve 7416 sayılı Kanunla 6563 sayılı Kanun’da düzenlemeler yapılmıştır.
Nitekim 7416 sayılı Kanun’un 10’uncu maddesiyle 6563 sayılı Kanun’a eklenen ek
4’üncü madde, elektronik ticaret lisansını kurala bağlamaktadır. Madde metni,
aşağıdaki şekildedir:
‘‘Elektronik ticaret lisansı
EK MADDE 4- (1) Bir takvim yılındaki net işlem hacmi on milyar
Türk lirasının ve iptal ve iadeler hariç işlem sayısı yüz bin adedin üzerinde
olan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcı, faaliyetine devam edebilmek
için Bakanlıktan lisans almak ve lisansını yenilemek zorundadır. Lisans alma başvurusu,
hadlerin aşıldığı tarihi izleyen takvim yılının; lisans yenileme başvurusu ise
eşikler aşıldığı sürece her takvim yılının mart ayı içinde yapılır.
(2) Lisans ücretinin ödendiğine dair belgenin lisans alma veya
yenileme başvurusu sırasında ibraz edilmesi hâlinde başka bir şart aranmaksızın
lisans verilir veya yenilenir.
(3) Elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının bir takvim
yılında gerçekleşen net işlem hacminin;
a) On milyar Türk lirası ile yirmi milyar Türk lirası arasında
olması hâlinde on milyar Türk lirasını aşan kısmının on binde üçü,
b) Yirmi milyar Türk lirası ile otuz milyar Türk lirası arasında
olması hâlinde (a) bendine göre hesaplanan tutara ilave olarak, yirmi milyar
Türk lirasını aşan kısmının binde beşi,
c) Otuz milyar Türk lirası ile kırk milyar Türk lirası arasında
olması hâlinde (a) ve (b) bentlerine göre hesaplanan tutarlara ilave olarak,
otuz milyar Türk lirasını aşan kısmının yüzde biri,
ç) Kırk milyar Türk lirası ile elli milyar Türk lirası arasında
olması hâlinde (a), (b) ve (c) bentlerine göre hesaplanan tutarlara ilave
olarak, kırk milyar Türk lirasını aşan kısmının yüzde beşi,
d) Elli milyar Türk lirası ile elli beş milyar Türk lirası
arasında olması hâlinde (a), (b), (c) ve (ç) bentlerine göre hesaplanan
tutarlara ilave olarak, elli milyar Türk lirasını aşan kısmının yüzde onu,
e) Elli beş milyar Türk lirası ile altmış milyar Türk lirası
arasında olması hâlinde (a), (b), (c), (ç) ve (d) bentlerine göre hesaplanan
tutarlara ilave olarak, elli beş milyar Türk lirasını aşan kısmının yüzde on
beşi,
f) Altmış milyar Türk lirası ile altmış beş milyar Türk lirası
arasında olması hâlinde (a), (b), (c), (ç), (d) ve (e) bentlerine göre
hesaplanan tutarlara ilave olarak, altmış milyar Türk lirasını aşan kısmının
yüzde yirmisi,
g) Altmış beş milyar Türk lirasının üzerinde olması hâlinde (a),
(b), (c), (ç), (d), (e) ve (f) bentlerine göre hesaplanan tutarlara ilave
olarak, altmış beş milyar Türk lirasını aşan kısmının yüzde yirmi beşi,
oranında lisans ücreti ödenir.
(4) Bu maddedeki eşiklerin aşılıp aşılmadığının tespitinde,
ekonomik bütünlük içinde bulunan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıların
net işlem hacimleri ve işlem sayıları dikkate alınır. Net işlem hacimleri ve
işlem sayıları toplamının birinci fıkrada belirtilen eşikleri aşması hâlinde,
bu elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıların her biri lisans alma ve
yenileme başvurusunda bulunur. Lisans ücreti, elektronik ticaret aracı hizmet
sağlayıcılardan, bunların elektronik ticaret pazar yerlerinde bir önceki takvim
yılında gerçekleşen net işlem hacimleri oranında tahsil edilir.
(5) Lisans ücreti Bakanlıkça peşin olarak tahsil edilir. Tahsil
edilen tutarlar genel bütçeye gelir kaydedilir.
(6) Bu maddede belirtilen parasal eşikler her yıl ETBİS verileri
kullanılarak hesaplanan elektronik ticaret hacminin yıllık değişim oranına göre
artırılır. Artırımın yapıldığı tarihten önceki takvim yılına ilişkin net işlem
hacmine uygulanacak bu eşikler ile elektronik ticaret hacminin yıllık değişim
oranı en geç şubat ayı içinde Bakanlığın internet sitesinde ilan edilir.
(7) Lisans ücretinin hesaplanmasında, elektronik ticaret aracı
hizmet sağlayıcı ve ekonomik bütünlük içinde bulunduğu elektronik ticaret aracı
hizmet sağlayıcıların elektronik ticaret pazar yerleri üzerinden yurt dışına
yapılan satışlar hesaba dâhil edilmez.
(8) Lisansın verilmesi ve yenilenmesi, lisans ücretinin ödenmesi
ve elektronik ticaret hacminin yıllık değişim oranının belirlenmesi ile bu
maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar bu Kanun hükümlerine göre çıkarılan
yönetmelikle düzenlenir.
(9) Bu madde, münhasıran elektronik ticaret aracı hizmet
sağlayıcının markasını taşıyan ürünlerin bayilik ve acentelik gibi sözleşmeler
kapsamında satışa sunulduğu elektronik ticaret pazar yerleri hakkında
uygulanmaz.”
Bahsi geçen ek maddenin lafzından anlaşılacağı üzere; bir takvim
yılındaki net işlem hacminin belli Türk lirasına ve işlem sayısının belli bir
miktara ulaşması halinde elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcılara lisans
alma zorunluluğu getirilmiş ve kademeli olarak lisans ücreti tayin edilmiştir.
Bahsi geçen ek maddenin yedinci fıkrasına göre lisans ücretinin
hesaplanmasında, elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcı ve ekonomik bütünlük
içinde bulunduğu elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcılar tarafından
elektronik ticaret pazar yerleri üzerinden yurt dışına yapılan satışlar hesaba
dâhil edilmeyecektir. Kanun koyucu bu fıkrada, ihracatın teşvik edilmesini
amaçlamıştır.
Ne var ki kanun koyucu, 7416 sayılı Kanun’un yürürlüğe
girmesinden yaklaşık iki yıl sonra, anılan yedinci fıkrada kamu yararı
olmaksızın tekrar düzenleme yapma ihtiyacında bulunmuştur. 7529 sayılı Kanun’un
9’uncu maddesiyle değişik yedinci fıkra, aşağıdaki şekildedir:
‘‘ (7) Lisans ücretinin hesaplanmasında;
a) Elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcı ve ekonomik
bütünlük içinde bulunduğu elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıların
elektronik ticaret pazar yerleri üzerinden yurt dışına yapılan satışlar hesaba
dâhil edilmez.
b) Elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının net işlem hacminin,
ETBİS verileri kullanılarak hesaplanan elektronik ticaret aracı hizmet
sağlayıcı ve elektronik ticaret hizmet sağlayıcıların net işlem hacimleri
toplamının yüzde yirmisinden fazla olmaması şartıyla, izleyen takvim yılında
gerçekleştirilen;
1) (a) bendinde belirtilen satış tutarının,
2) Yatırımların proje bazında desteklenmesine dair mevzuat
uyarınca Sanayi ve Teknoloji Bakanlığından yatırım teşvik belgesi alınarak
gerçekleştirilen yatırım harcaması tutarının,
iki katı o takvim yılına ilişkin net işlem hacminden indirilir.
c) (b) bendinde belirtilen haddin aşılıp aşılmadığının
tespitinde yüzde on beşin altındaki had aşımları dikkate alınmaz.’’
Görüleceği üzere mevcut yedinci fıkranın lafzı, değişik yedinci
fıkranın (a) bendiyle aynen korunmuştur. Buna ilave olarak (b) ve (c)
bentlerinde, indirim mekanizması öngörmüştür. Yine 7529 sayılı Kanun’un 10’uncu
maddesiyle 6563 sayılı Kanun’un geçici 2’nci maddesine iki fıkra eklenmiştir.
Bu fıkralar, anılan değişik yedinci fıkranın (b) bendinin 2024 ve 2025 yılları
bakımından nasıl (kaç kat olarak) uygulanacağını kurala bağlamaktadır.
Fıkraların açık hükmü, aşağıdaki şekildedir:
“(5) 2024 yılına ilişkin lisans ücretinin hesaplanmasında, ek 4
üncü maddenin yedinci fıkrasının (b) bendinin alt bentlerinde belirtilen
tutarların dört katı elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının net işlem
hacminden indirilir.
(6) 2025 yılına ilişkin lisans ücretinin hesaplanmasında, ek 4
üncü maddenin yedinci fıkrasının (b) bendinin alt bentlerinde belirtilen
tutarların üç katı elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının net işlem
hacminden indirilir.”
Ancak 7529 sayılı Kanun’un 9’uncu maddesiyle 6563 sayılı
Kanun’un ek 4’üncü maddesinin değiştirilen yedinci fıkrasının (b) ve (c) bendi
ile 10’uncu maddesi, Anayasa’ya aykırıdır.
Açıklamalara geçmeden önce tekel yapıya fazlasıyla yatkın olan
elektronik ticaret sektörünün durumunu ortaya koymak gerekmektedir. Bu bağlamda
Rekabet Kurumu I. Denetim ve Uygulama Dairesi E-Pazaryeri Platformları Sektör
İncelemesi Nihai Raporunda (Nisan 2022 Ankara) yer alan
veriler, önemli bilgiler içermektedir:
‘‘…
- Gerek toplam gerek kategori bazlı gerekse aracılık işlem
hacimleri gelişimleri 2018 yılından itibaren Trendyol’un rakiplerini geride
bırakan bir büyüme trendine girdiğini göstermektedir. Tüketici tabanı, ziyaret
sayısı ve alışveriş sayısı gibi parametrelerdeki gelişmeler de bunu teyit eder
niteliktedir.
- Trendyol’un pazardaki hızlı yükselişinde küresel ölçekte
önemli bir oyuncu olan Alibaba’nın 2018 yılında Trendyol’a ortak olmasının
etkili olduğu, söz konusu ortaklıkla birlikte Trendyol’un pazarlama faaliyet ve
yatırımlarında yoğunlaşma yaşandığı gözlenmektedir
…
- Çok kategorili pazaryerleri ağırlıklı olarak hibrit yapıda
olmakla birlikte, platformlarındaki satışlar bakımından Trendyol, Hepsiburada
ve Amazon Türkiye’nin satıcı rolü oldukça belirgindir.
…
-E-pazaryerlerine yönelik olarak yürütülmüş olan işbu sektör
incelemesi, gerek literatürde gerekse uygulamada gün geçtikçe daha fazla
dillendirilen, geleneksel rekabet hukuku araçlarıyla müdahalesi güç rekabet
kaygılarına yönelik olarak başlatılmıştır. Bahsi geçen güçlük, gerek mevcut
araçların platform yapısı ve işleyişine uygunsuzluğuna, gerekse mevcut
kuralların bu işleyiş dâhilinde ortaya çıkan sorunların zamanlı çözümünde
yetersiz kalabilmesine ilişkindir. Bu tartışmaların merkezinde ise pazarın yapısal
özelliklerinden beslenen, evrilmeye yatkın yapısının, yerleşik teşebbüslere
dayanıklı pazar gücü yanı sıra ‘pazarı kazanmak’ üzere rekabet karşıtı davranma
güdü ve yeteneği sunması yatmaktadır. Rekabet karşıtı davranma güdüsü ve
imkânıyla birlikte pazarda zaten aksak işleyen rekabet, teşebbüsler eliyle
tamamen işlemez hale getirilebilmekte, pazar gücü-yoğunlaşma döngüsü hız
kazanabilmekte ve nihayetinde pazar çok daha hızlı şekilde
tekelleşebilmektedir.’’
Bahsi geçen lisans ücretleri de sektörde tekel olmaya eğilimli,
pazar payı büyüklüğü epey fazla olan elektronik ticaret aracı hizmet
sağlayıcılardan yüksek bedellerle tahsil edilmek suretiyle; sektörde adil
rekabet koşulları oluşturulmaktadır. Ne var ki kanun koyucu, ihracat ve
yatırımlar bakımından fahiş düzeyde katlanan indirimler öngörmek suretiyle;
zaten ihracat ve yatırım kapasitesi yüksek olan bu tekel olmaya eğilimli, pazar
payı büyüklüğü epey fazla olan elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcılarına
hayatın olağan akışına aykırı biçimde bir avantaj sağlamıştır. Dahası 2023,
2024 ve 2025 yıllarında indirim katını farklı biçimde uygulayarak; piyasa
aktörleri tarafından piyasa oyunu oynanırken; piyasa kuralını değiştirmiş ve
öngörülebilirliği ortadan kaldırmış; organizasyon kabiliyetinin yetersizliği
nedeniyle yeni koşullara adaptasyon problemi yaşayacak küçük aktörler için
iyice dezavantajlı konum yaratmıştır.
(Belirtmek gerekir ki iptali talep edilen madde, uygulama katına
ilişkin olduğundan iptali talep edilen bentlerin fer’i hükmüdür. Asli hükmün,
Anayasa’ya aykırı olduğundan iptaliyle birlikte; fer’i hükmün de uygulama
kabiliyeti kalmayacaktır.)
i)Kamu yararı ve ölçülülük ilkesi
bakımından: Doğuşunda “makul olma” kavram ve anlayışının belirleyici olduğu
hukuk devletinde ölçülülük, hem devlet organlarının sahip olduğu yetkiler hem
her alanda konulan hukuk kuralları bakımından geçerli olmalıdır. Bu bakımdan,
hukuk devleti ilkesinin gereği olan ölçülülük ilkesi de, gereklilik (aracın,
amacı gerçekleştirmek için gerekli olması), elverişlilik (aracın, amacı
gerçekleştirmeye elverişli olması), orantılılık (amaç ile araç arasında oran
olması) olmak üzere üç teknik ögeyi içermektedir. Anayasa’nın, temel hak ve
özgürlüklere getirilecek sınırlamaların ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağını
öngören 13’üncü maddesi, Anayasa koyucunun temel haklar rejiminde bu ilkeye
atfettiği önemi göstermektedir.
Anayasa’nın 2’nci maddesindeki
hukuk devleti ilkesi gereğince, yasama işlemlerinin kişisel yararları değil
kamu yararını gerçekleştirmek amacıyla yapılması zorunludur (Anayasa
Mahkemesi’nin 17. 06. 2015 karar tarihli ve 2014/179 E.; 2015/54 K. sayılı
Kararı). Piyasa aktörlerinden lisans ücreti alınmasının ratio legis’in
genel olarak rekabetin korunmasıdır.
İptali talep edilen bentler ve maddede yer alan
oranlar ve katlar, piyasada yer alan elektronik ticaret aracı hizmet
sağlayıcıların rekabet içinde faaliyet göstermesi için gerekli ortamın
hazırlanması bakımından ölçülü değildir. Anılan (b) bendine göre indirim
mekanizmasının işletilebilmesi için ‘‘elektronik ticaret aracı hizmet
sağlayıcının net işlem hacminin, ETBİS verileri kullanılarak hesaplanan
elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcı ve elektronik ticaret hizmet
sağlayıcıların net işlem hacimleri toplamının yüzde yirmisinden fazla olmaması
şartı’’ aranmıştır. Bu %20’lik oranın hangi nesnel, somut, açık,
anlaşılabilir ölçüte göre tespit edildiği belirsizdir. Bu noktada kamuoyuna
‘‘elektronik ticaret sektöründeki en büyük oyuncunun pazar payı büyüklüğünün
%20 civarına tekabül ettiği’’ şeklinde yansıyan bilgiyi ifade etmek
gerekmektedir. (Ticari sır olması nedeniyle net biçimde rakamsal olarak ortaya
konamamaktadır.) Halbuki kanun koyucunun birtakım oranlar ve katlar tespit
ederken güdeceği amaç, küresel ölçekte Pazar payına sahip ticari şirketlerin
iktisadi istikballeri değil; kamu yararı olmalıdır.
Kaldı ki iptali talep edilen (c) bendine göre; (b) bendinde
belirtilen haddin aşılıp aşılmadığının tespitinde yüzde on beşin altındaki had
aşımları dikkate alınmayacaktır. %20’nin %15’i, %3’tür. O halde (%20 + %3 =)
%23’lük bir orana kadar indirim mekanizması işletilebilecektir. Bu durum dahi,
söz konusu kuralların tek bir oyuncunun lehine çıkarıldığını göstermektedir. Bu
noktada belirtmek gerekir ki %3’lük oran, her ne kadar kağıt üzerinde küçük
görünse de; sektörün hacminin nakdi boyutu nazara alındığında; parasal olarak
oldukça büyük sayılara tekabül edeceği açıktır.
Yine 2024 yılına ilişkin lisans ücretinin hesaplanmasında anılan
(b) bendinin alt bentlerinde belirtilen tutarların dört katı; 2025 yılına
ilişkin lisans ücretinin hesaplanmasında üç katı; 2026 (ve devamında) yılına
ilişkin lisans ücretinin hesaplanmasında iki katı elektronik ticaret aracı
hizmet sağlayıcının net işlem hacminden indirilecektir. Söz konusu katlar,
uygulamada oldukça yüksek sayılara tekabül etmektedir.
Örnekle açıklamak gerekirse; bu noktada Muhalefet Şerhimizdeki
açıklamalara yer vermek uygundur (Muhalefet şerhinden alıntılandığı için ‘‘Teklife
göre’’ ibaresi, iptali talep edilen düzenlemelere karşılık gelmektedir.):
‘‘a) Firmanın 460 milyar TL net işlem hacmi olduğunu ve 50 milyar
TL’sinin ihracat olduğunu, henüz bir yatırım harcaması olmadığını
varsaydığımızda; mevcut Kanuna göre 410 milyar TL’lik lisansa tabi işlem hacmi
üzerinden 58.4 milyar TL lisans bedeli oluşmaktadır.
|
Mevcut Durum
|
|
İşlem Hacmi (TL)
|
₺ 460.000.000.000
|
|
İhracat (TL)
|
₺ 50.000.000.000
|
|
Yatırım (TL)
|
₺ -
|
|
Net Hacim (TL)
|
₺ 410.000.000.000
|
|
|
|
Net İşlem Hacmi (2024)
|
Lisans Ücreti Oranı
|
Lisans Ücreti Tutarı
|
|
₺ 33.000.000.000
|
0
|
₺ -
|
|
₺ 66.000.000.000
|
0,03%
|
₺ 9.900.000
|
|
₺ 99.000.000.000
|
0,50%
|
₺ 165.000.000
|
|
₺ 132.000.000.000
|
1,00%
|
₺ 330.000.000
|
|
₺ 165.000.000.000
|
5,00%
|
₺ 1.650.000.000
|
|
₺ 181.000.000.000
|
10,00%
|
₺ 1.600.000.000
|
|
₺ 198.000.000.000
|
15,00%
|
₺ 2.550.000.000
|
|
₺ 214.000.000.000
|
20,00%
|
₺ 3.200.000.000
|
|
₺ 410.000.000.000
|
25,00%
|
₺ 49.000.000.000
|
|
Ödenecek Lisans Bedeli (TL)
|
₺ 58.504.900.000
|
b) Firmanın net işlem hacmi değişmeden,
ihracatının 50 milyar TL olduğunu ve yeni teklife göre 2024’te bu ihracatını 4
kat düşebildiğini; yine henüz yatırım teşvik belgesi almadığını ve yatırım
harcaması yapmadığını varsaydığımızda; lisansa konu bedel 21 milyar TL’ye
düşebilecektir.
|
Teklife Göre
|
|
İşlem Hacmi (TL)
|
₺ 460.000.000.000
|
|
İhracatını 4 Katı (TL)
|
₺ 200.000.000.000
|
|
Yatırım (TL)
|
₺ -
|
|
Net Hacim (TL)
|
₺ 260.000.000.000
|
|
|
|
Net İşlem Hacmi (2024)
|
Lisans Ücreti Oranı
|
Lisans Ücreti Tutarı
|
|
₺ 33.000.000.000
|
0
|
₺ -
|
|
₺ 66.000.000.000
|
0,03%
|
₺ 9.900.000
|
|
₺ 99.000.000.000
|
0,50%
|
₺ 165.000.000
|
|
₺ 132.000.000.000
|
1,00%
|
₺ 330.000.000
|
|
₺ 165.000.000.000
|
5,00%
|
₺ 1.650.000.000
|
|
₺ 181.000.000.000
|
10,00%
|
₺ 1.600.000.000
|
|
₺ 198.000.000.000
|
15,00%
|
₺ 2.550.000.000
|
|
₺ 214.000.000.000
|
20,00%
|
₺ 3.200.000.000
|
|
₺ 260.000.000.000
|
25,00%
|
₺ 11.500.000.000
|
|
Ödenecek Lisans Bedeli (TL)
|
₺ 21.004.900.000
|
Bir diğer senaryoyla; elektronik aracı
hizmet sağlayıcısının 2024 yılında net işlem hacmi 350 milyar TL ve ihracatının
ise 50 milyar TL olduğunu, yatırım teşviki almadığını varsaydığımızda;
|
Mevcut Durum
|
|
İşlem Hacmi (TL)
|
₺ 350.000.000.000
|
|
İhracat (TL)
|
₺ 50.000.000.000
|
|
Yatırım (TL)
|
₺ -
|
|
Net Hacim (TL)
|
₺ 300.000.000.000
|
|
|
|
Net İşlem Hacmi (2024)
|
Lisans Ücreti Oranı
|
Lisans Ücreti Tutarı
|
|
₺ 33.000.000.000
|
0
|
₺ -
|
|
₺ 66.000.000.000
|
0,03%
|
₺ 9.900.000
|
|
₺ 99.000.000.000
|
0,50%
|
₺ 165.000.000
|
|
₺ 132.000.000.000
|
1,00%
|
₺ 330.000.000
|
|
₺ 165.000.000.000
|
5,00%
|
₺ 1.650.000.000
|
|
₺ 181.000.000.000
|
10,00%
|
₺ 1.600.000.000
|
|
₺ 198.000.000.000
|
15,00%
|
₺ 2.550.000.000
|
|
₺ 214.000.000.000
|
20,00%
|
₺ 3.200.000.000
|
|
₺ 300.000.000.000
|
25,00%
|
₺ 21.500.000.000
|
|
Ödenecek Lisans Bedeli (TL)
|
₺ 31.004.900.000
|
a)
Mevcut Kanuna göre
firmanın 350 milyar TL net işlem hacmi olduğunu ve 50 milyar TL’sinin ihracat
olduğunu, henüz bir yatırım harcaması olmadığını varsaydığımızda; 300 milyar
TL’lik lisansa tabi işlem hacmi üzerinden 31 milyar TL lisans bedeli
oluşmaktadır. Firmanın net işlem hacmi 214 milyar TL’den 300 milyar TL’ye
çıktığında, aradaki 86 milyar TL’lik fark doğrudan %25’lik lisans bedeline tabi
tutulacak ve 18.3 milyar TL’lik ek bir lisans bedeline karşılık gelecektir.
b)
Firmanın net işlem
hacmi ve ihracatını değişmediğini varsaydığımızda; yeni teklife göre 2024’te bu
ihracatını 4 kat düşebildiğini ve yine henüz yatırım teşvik belgesi almadığını
ve yatırım harcaması yapmadığını varsaydığımızda; lisansa konu bedel 350-50=300
milyar TL’den (50 milyar TLX4 kat) 150 milyar TL üzerinden hesaplanarak 31.4
milyar TL’den 1.4 milyar TL’ye düşebilecektir. Dilim ve tutarlar üzerinden
yapılacak yeni hesaplamaya göre, firmanın tabi tutulacağı üst lisans dilimi ise
132-165 milyar TL aralığındaki %5’lik dilime düşecektir. Firmanın ihracatını
artırması ya da teşvik alması halinde, ödeyeceği lisans bedeli görece düşük bir
firma kadar gerçekleşebilecektir.
|
Teklife Göre
|
|
İşlem Hacmi (TL)
|
₺ 350.000.000.000
|
|
İhracatını 4 Katı (TL)
|
₺ 200.000.000.000
|
|
Yatırım (TL)
|
₺ -
|
|
Net Hacim (TL)
|
₺ 150.000.000.000
|
|
|
|
Net İşlem Hacmi (2024)
|
Lisans Ücreti Oranı
|
Lisans Ücreti Tutarı
|
|
₺ 33.000.000.000
|
0
|
₺ -
|
|
₺ 66.000.000.000
|
0,03%
|
₺ 9.900.000
|
|
₺ 99.000.000.000
|
0,50%
|
₺ 165.000.000
|
|
₺ 132.000.000.000
|
1,00%
|
₺ 330.000.000
|
|
₺ 150.000.000.000
|
5,00%
|
₺ 900.000.000
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ödenecek Lisans Bedeli (TL)
|
₺ 1.404.900.000
|
c)
İhracatı olmayan ve
200 milyar TL’lik net işlem hacmi olan bir firmayı varsaydığımızda; bu firma
mevcut Kanuna göre 6.7 milyar TL lisans bedeline tabi olacakken; yeni teklifle
herhangi bir ihracat ve yatırım teşvikine tabi tutulamayacağından, bu “ödül”den
yararlanamayan firma, yeni teklifle birlikte 350 milyar TL işlem hacmi ve 50
milyar TL ihracat yapan bir firmadan daha fazla lisans bedeli ödemek durumunda
kalacaktır.
d)
İhracatı 5 milyar TL
ve toplam net işlem hacmi 180 milyar TL’lik ihracat yapan bir firma, mevcut
Kanuna göre 3.1 milyar TL lisans bedeline tabi olacakken; yeni teklifle
ihracatını 20 milyar TL düşebilecek ve 1.9 milyar TL ödeyebilecektir. Oysa daha
yüksek olan 350 milyar TL’lik net işlem hacmi ve 50 milyar TL’lik ihracatı olan
bir firma, ihracatını 200 milyar TL indirime konu edebileceği için, yeni
teklife göre 1.4 milyar TL lisans bedeli ödeyebilecektir.’’
Buna ilave olarak belirtmek gerekir ki
kanun koyucu, iptali talep edilen düzenlemelerin gerekçesinin ihracatın ve
yatırımın teşviki (bilhassa veri merkezleri bakımından yatırımın teşviki)
olduğunu ileri sürmüştür. Elbette ülkemizin ihracat ve yatırım kapasitesinin
artırılması için kanun koyucu düzenleme yapmalıdır. Ancak burada ihracatın ve
yatırımın teşviki gayesi; piyasanın en büyük aktörlerine tanınan ve rekabeti
tümden ortadan kaldıracak nitelikteki fahiş avantajın, kisvesidir. Şöyle ki
kanun koyucu, değişiklik yapılmadan önceki mevcut yedinci fıkrada elektronik
ticaret aracı hizmet sağlayıcı ve ekonomik bütünlük içinde bulunduğu elektronik
ticaret aracı hizmet sağlayıcıların elektronik ticaret pazar yerleri üzerinden
yurt dışına yapılan satışların hesaba dâhil edilmeyeceğini hüküm altına alarak;
ihracatı zaten teşvik etmiştir. Ki bu kural, değişik yedinci fıkranın (a)
bendinde aynen korunmuştur. Yine 6745 sayılı Yatırımların Proje Bazında
Desteklenmesi ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun ve ilgili diğer mevzuatla Devlet tarafından halihazırda
yatırımlar oldukça desteklenmektedir. Bu durum dahi iptali talep edilen
düzenlemelerin kamu yararı barındırmadığını kanıtlamaktadır.
Başka bir anlatımla bir an için amacın
(piyasanın en büyük aktörlerine avantaj sağlamak değil de) ihracatın ve
yatırımın teşviki olduğu kabul edildiğinde; araç (%20 ve %15’lik oranlar ile 2,
3, 4 katlar), fahiş derecede yüksek olması itibarıyla orantısızdır. Yine amacı
gerçekleştirmek için gerekli ve elverişli de değildir. Zira halihazırdaki
mevzuat, amacı gerçekleştirmek için yeterli ve elverişlidir. Küçük elektronik
ticaret aracı hizmet sağlayıcıların rekabet kabiliyetini tümden ortadan
kaldıran ve iptali talep edilen düzenlemelere ihtiyaç bulunmamaktadır. Ezcümle
rekabetin korunması ile ihracatın ve yatırımın teşviki arasındaki adil denge
bozulmuştur.
Kaldı ki iptali talep edilen
düzenlemeyle piyasada yüksek Pazar payıyla tekel haline gelecek firma,
davranışlarını ihracat ve yatırım yönünde geliştirmeme fırsatına hakim
olabilecek; bu durum, gelişen elektronik ticaretin daralmasına neden olacak,
ülke ekonomisinde gelir azaltıcı etki doğuracaktır. Zira iptali talep edilen
düzenlemeyle piyasada yüksek Pazar payıyla tekel haline gelecek firmaya,
ihracat yahut yatırım yapması bakımından kanuni – bağlayıcı – zorunlu bir
yükümlülük yüklenmemiştir.
Başka bir anlatımla bir elektronik
ticaret aracı hizmet sağlayıcı, bahsi geçen 2-3-4 katlık indirimleri alabilmek
adına ihracat rakamlarını çeşitli vasıtalarla yüksek gösterebilecektir. Şöyle
ki bu elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcı, internet dışı yollarla yasal
ihracat yapan bir şirket ile anlaşıp, bu şirketin kendi elektronik Pazar yeri
üzerinden ihracat yapmasını sağlayarak; ihracat kapasitesini artmış olarak
gösterip 2-3-4 katlık indirimlerden yararlanabilecektir. Halbuki reelde ülkemiz
ihracatında bir artış söz konusu olmayacaktır.
Yine söz konusu lisans ücreti, bir
türden kamu geliridir ve bunun indirime tabi tutulması, kamu gelirinden feragat
etme anlamı taşımaktadır. Burada kanun koyucu, kamu gelirinden feragat ederken;
ihracat ve yatırımın artacağı düşüncesindedir. Ancak bu düşünceyi, uygulamada
gerçek hale dönüştürmek için; elektronik aracı hizmet sağlayıcıya hiçbir
zarunlu-bağlayıcı-kanuni yükümlülük yüklememiştir. Söz gelimi kanun koyucu,
ihracatın ve yatırımın artmasını teminen; pekala ilgiliye, indirim tutarı
kadar, ülkemize teknolojik yatırım-ihracat yapma zorunluluğu getirebilirdi.
Öte yandan lisans ücretlerine yönelik
düzenleme, 2022 yılında kanunlaştırılmıştır. 2024 yılında bu düzenleme
değiştirilmiştir. Söz konusu iki yıllık süre, ‘‘aktörlerin lisans ücreti ödemelerinin
şirketin mali tablolarına katlanılamaz bir yük oluşturduğu ve indirim
mekanizması öngörülmesi gerektiği’’ şeklindeki değerlendirmeyi yapmak
bakımından elverişli değildir. Yine bu düzenlemeye reelde niçin ihtiyaç
duyulduğu temellendirilememiştir.
Bu nedenlerle iptali talep edilen
bentler ve madde, Anayasa’nın 2’nci maddesinde yer alan hukuk devleti ilkesinin
bir unsuru olan (ve bu arada temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının
sınırlarını düzenleyen 13’üncü maddesinin lafzında da açıkça yer alan)
ölçülülük ilkesinde temelini bulan elverişlilik, orantılılık ve zorunluluk
unsurlarına aykırıdır ve Anayasa’nın 2’nci maddesinin aksine kamu yararı
barındırmamaktadır.
ii)Eşitlik
ilkesi ile temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılma ilkeleri ve güvence
ölçütleri ile teşebbüs hürriyeti bakımından:
İptali talep edilen bentler ve maddelerle, elektronik
ticaret aracı hizmet sağlayıcıların ödeyeceği lisans ücretinden, indirim
mekanizmasının, rekabet hukukunun gereklerini karşılamadan işletilmesi; tüzel
kişi elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıları etkileyecektir.
Tüzel kişi elektronik ticaret aracı hizmet
sağlayıcıları bakımından bu durum, eşitlik ilkesi bağlamında teşebbüs
hürriyetinin konusu kapsamında kalmaktadır.
Zira Anayasa’nın 48’inci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca
Devletin, özel teşebbüslerin güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasına yönelik
tedbirleri almaya ilişkin pozitif yükümlülüğü vardır ve Anayasa’nın 10’uncu
maddesi uyarınca Devlet, bu pozitif yükümlülüğü her bir özel teşebbüs bakımından
(benzer koşullar içinde olan, özdeş nitelikte bulunanlar için) eşit
şekilde yerine getirmekle mükelleftir. Bir özel teşebbüs bakımından eşitlik
ilkesinin ihlal edilip edilmediği hususunun tespiti de, somut olayda benzer
durumda olanlara ilişkin bir muamele farklılığı yapmayı meşrulaştıracak ‘‘haklı
neden’’in var olup olmadığına göre yapılır.
Ancak açıklandığı üzere; iptali talep edilen bentlerin ve
maddenin ölçülülük ilkesine aykırı olması ve kamu yararı barındırmaması
nedeniyle; elektronik ticaret sahasında faaliyet gösteren elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıları, haksız lisans
ücretleriyle karşı karşıya kalacaktır. Kanun koyucu, tüm elektronik ticaret
aracı hizmet sağlayıcılar bakımından; aynı şartları sağlayan özel teşebbüsler arasında haksız rekabet
olmamasını teminen; lisans ücretinin kademeli olarak hesaplanmasını
öngörmüştür. Ancak iptali talep edilen düzenlemelerle indirim mekanizmasını,
maktu olarak ve fahiş düzeylerde kurala bağladığından; kendi eliyle kurduğu
hakkaniyetli sitemi yine kendi eliyle bozmuştur. Kanun koyucu, her piyasa
aktörünü (kendi mali büyüklüğüne göre oransal olarak) eşit derecede etkileyen
piyasa koşullarını, en büyük firma lehinde bozmuştur. Bu durum ise küçük
elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıların özel teşebbüs olarak eşit
muamele görmesini engellemektedir. Başka bir anlatımla kanun koyucu kademeli
lisans ücreti tayin ederek; maddi anlamda eşitliği sağlamış ve fakat fahiş
düzeyde indirim öngörerek bunu bozmuştur. Bu nedenle
anılan bentler ve madde, Anayasa’nın 10 ve 48’inci maddelerine aykırıdır.
Öte yandan kanun koyucu elektronik ticaret aracı hizmet
sağlayıcıları, ‘‘elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının net işlem
hacminin, ETBİS verileri kullanılarak hesaplanan elektronik ticaret aracı
hizmet sağlayıcı ve elektronik ticaret hizmet sağlayıcıların net işlem
hacimleri toplamının yüzde yirmisinden fazla olan’’ ve olmayan şeklinde
ikiye ayırmıştır. (Bir de %15’lik ilave öngörmüştür.) Yukarıda bahsi geçtiği
üzere kanun koyucunun %20 üzerinden bu türden bir ayrıma gitmesinin nedeni anlaşılamamaktadır.
Yine 2024 için 4; 2025 için 3; 2026 vd. için 2 kat öngörülmesinin nedeni de
anlaşılamamaktadır.
Başka
bir anlatımla eşitlik ilkesinin ihlal edilip edilmediği hususunun tespiti,
münferit olayda benzer kişi kategorileri arasında gerçekleştirilen ayrıma
ilişkin bir ‘‘haklı neden’’in var olup olmadığına göre yapılır.
Anayasa Mahkemesi’nin ifade ettiği üzere; “[Eşitlik ilkesi] ile güdülen
amaç, benzer koşullar içinde olan, özdeş nitelikte bulunan durumların yasalarca
aynı işleme uyruk tutulmasını sağlamaktır.” (Anayasa Mahkemesi’nin
13.04.1976 tarihli ve 1976/3 E.; 1976/3 K. sayılı Kararı). Yine AYM’ye
göre; “Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalar
karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayırım yapılmasını ve
ayrıcalık tanınmasını önlemektir” (Anayasa Mahkemesi’nin 07.02.2006
tarihli ve 2006/11 E.; 2006/17 K. sayılı Kararı). Eşitlik ilkesinin ihlal
edilip edilmediği hususunun tespitinde, somut olayda yapılan ayrımın haklı bir
nedene dayanıp dayanmadığı noktası dikkate alınır: “Anayasa'nın 10.
maddesinde öngörülen eşitlik, mutlak anlamda bir eşitlik olmayıp, ortada haklı
nedenlerin bulunması halinde, farklı uygulamalara imkan veren bir ilkedir”
(Anayasa Mahkemesi’nin 11.12.1986 tarihli ve 1985/11 E.; 1986/29 K. sayılı
Kararı).
Ancak
kanun koyucu, %20’yi belirlemesine (ve %15’i belirlemesine) ve bahsi geçen
katların tespit edilmesine yönelik haklı nedeni
temellendirmemiştir.
Ezcümle Devletin bir özel teşebbüs bakımından pozitif
yükümlülüğünü yerine getirmesini ve fakat bir diğerini gözetmemesini; daha
somut bir anlatımla, benzer durumdaki özel teşebbüsler arasındaki muamele
farklılığını haklı kılacak bir nedenin temellendirilmesini sağlayacak orantılı,
elverişli, zorunlu ve kamu yararını haiz bir ölçüt bulunmamaktadır. Ayrıca
iptali talep edilen bentler ve madde; yukarıda açıklandığı üzere elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcılar bakımından fahiş
düzeyde indirimler öngörerek teşebbüs hürriyetini
sınırlandırdığından, bir başka deyişle ölçülülük ve kamu yararı ölçütlerini
karşılamadığından; Anayasa’nın 13’üncü maddesine de aykırıdır.
iii)Temel
hak ve özgürlüklerin sınırlandırılma ilkeleri ve güvence ölçütleri ile mülkiyet hakkı bakımından:
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin Ek 1 No’lu Protokolü’nün 1’inci maddesinde
ve Anayasa’nın 35’inci maddesinde temelini bulan mülkiyet hakkı; sahibine
mülkiyetine müdahale edilmeksizin yararlanma, mülkiyetten yoksun bırakılmama,
mülkiyetinin kullanımının kontrol edilmemesi imkanı sağlar. Bununla birlikte
mülkiyet hakkı; bir kimsenin, başkasının hakkına zarar vermemek ve yasaların
koyduğu sınırlamalara da uymak koşulu ile bir şey üzerinde dilediği biçimde
kullanma, ürünlerinden yararlanma, tasarruf etme (başkasına devretme, biçimini
değiştirme, harcama ve tüketme, hatta yok etme) şeklinde tanımlanmaktadır (Anayasa
Mahkemesi’nin 21.06.1989 tarihli ve 1988/ 34 E., 1989/26 K. sayılı Kararı).
Elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcılarının
ödeyeceği lisans ücreti üzerinde mülkiyet hakkı bulunmaktadır. O halde lisans
ücretinin hesaplanma usulü ve indirim mekanizması, mülkiyet hakkına müdahale
oluşturmaktadır. Söz konusu müdahalenin, hukuka uygun kılınması için; Anayasa’nın
13’üncü maddesinde yer alan sınırlandırmanın sınırlarının gereklerini
karşılaması lazım gelmektedir. Ancak yukarıda iptali talep edilen bentlerin ve
maddenin kamu yararı barındırmadığı ve ölçüsüz olduğu açıklanmıştır. Bu
kapsamda büyük oyuncu, indirim mekanizmasından yararlanarak çok cüzi bir
miktarda lisans ücreti ödeyecekken; küçük oyuncu, bu büyük oyuncuya nazaran
oransal bazda daha yüksek miktarda lisans ücreti ödemek durumunda bırakılacak
ve dolayısıyla (özel sınırlama sebebi) kamu yararı olmaksızın ve ölçülülük
kaydının aksine; küçük oyuncunun mülkiyet hakkı sınırlandırılacaktır. Bu
nedenle iptali talep edilen bentler ve madde, Anayasa’nın 13 ve 35’inci
maddelerine aykırıdır.
iv)Para kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının
düzenlenmesi bakımından: ‘‘Anayasa'nın
167. maddesinin ilk fıkrasında; 'Devlet, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet
piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici
tedbirleri alır; piyasalarda fiilî veya anlaşma sonucu doğacak tekelleşme ve
kartelleşmeyi önler.' denilmektedir. Maddede yalnız, tekelleşme değil, tekel
oluşturmayan üretim ve hizmet kuruluşlarının 'fiyat anlaşmaları', 'coğrafi
bölge paylaşma' ve 'benzeri suretle' gerçekleştirilecek kartelleşme de
yasaklanmış; Devlet, bunu engelleyici önlemleri almakla yükümlü tutulmuştur.
Böylece rekabetin ortadan kaldırılması, tekellerin ve kartellerin fiyatları
oluşturması ve etkilemesi önlenmek istenmiştir. Devletin tekelleşmeyi ve
kartelleşmeyi önlemek görevi, temelde tüketiciyi koruma amacı gütmektedir. Bu
da ancak, tekelleşme ve kartelleşmelerin önlenerek özgür rekabet ortamının
sağlanması ile güvenceye alınabilir. Piyasa ekonomisinin etkinliği, serbest
rekabet koşullarının varlığına bağlıdır. Tekelleşmeye veya kartelleşmeye olanak
veren ortamlarda piyasa ekonomisi etkinliğini yitirir. Bu nedenle, yasal
düzenlemelerde, tekelleşme ve kartelleşmeyi önlemeye, dolayısıyla bireyleri ve
toplumu korumaya yönelik kuralların bulunması zorunludur. Bu husus, Anayasa'nın
5. maddesindeki Devlet'in 'kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu
sağlamak' görevleri ile de doğrudan ilgilidir’’ (Anayasa
Mahkemesi’nin 16.06.2011 tarihli ve 2009/9 E.; 2011/103 K. sayılı Kararı).
Elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcılardan lisans
ücreti alınması ve bunun kademeli olarak hesaplanması, Anayasa’nın
5 ve 167’nci maddelerinin bir gereğidir. Ancak iptali talep edilen bentler ve
maddeyle kamu yararı barındırmayan ve ölçülülük ilkesine aykırı bir indirim
mekanizmasının öngörülmesi; ve regülasyonun, rekabet hukuku
çerçevesinde küçük elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıların faaliyet
kapasitesinin genişlemesine imkan verme esasının aksine yapılması;
belirli bir elektronik ticaret aracı hizmet
sağlayıcının piyasaya hakim konuma gelmesine başka bir deyişle sağlıksız ve
dengesiz büyüme neticesinde tekel veya oligopol yapıların oluşmasına, diğer
elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcıların piyasaya giriş yapamamasına
yahut piyasada varlığını sürdürememesine neden olabilecek ve nihayetinde bu
durum, rekabetin (adil-etkin-verimli biçimde) korunması ilkesini ihlal edecek
ve elektronik ticaret piyasalarındaki dengeyi (üretim-tüketim-yatırım
zincirini) bozabilecek ve dahası ihracat ve yatırım kapasitesini düşürecek
niteliktedir. Bu nedenle iptali talep edilen bentler ve madde, Anayasa’nın 5
ve 167’nci maddelerine de aykırıdır.
v)Tüketicilerin korunması bakımından: Anayasa’nın
2’nci maddesinde Türkiye Cumhuriyeti, sosyal devlet olarak nitelendirilmiş;
5’inci maddesinde Devletin temel amaç ve görevleri arasında ‘‘kişilerin ve
toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve
hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak
surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın
maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya
çalışmak’’ sayılmış; 17’nci maddesinde herkesin maddi ve manevi varlığını
koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu hüküm altına alınmıştır. Anılan
Anayasal hükümlerin somut bir görünümü, tüketicilerin korunmasıdır. Anayasa
koyucu, gelişen endüstri ve teknolojiden büyük ölçüde etkilenen üretim –
tüketim zincirinde görece dezavantajlı konumda bulunan tüketicilerin korunması
bakımından özel bir madde (Anayasa Madde 172) ihdas etmiştir: ‘‘Devlet,
tüketicileri koruyucu ve aydınlatıcı tedbirler alır, tüketicilerin kendilerini
koruyucu girişimlerini teşvik eder.’’. Başka bir anlatımla ‘‘Anayasa’nın
172. maddesinde; devletin tüketicileri koruyucu ve aydınlatıcı tedbirleri
alacağı, tüketicilerin kendilerini koruyucu girişimleri teşvik edeceği ifade
edilerek tüketicilerin haklarının korunmasına ilişkin doğrudan ve özel bir
düzenlemeye yer verilmiştir.’’ (Anayasa Mahkemesi’nin 14.11.2019 tarihli
ve 2019/99 E.; 2019/83 K. sayılı Kararı, § 5). ‘‘… Maddenin gerekçesinde
de özetle tüketicilerin korunmasının “tüketici toplumu” diye adlandırılan belli
bir gelişmişlik seviyesindeki ülkelerde ortaya çıkmış olmakla birlikte- bu
ölçüde gelişmemiş ülkelerde de toplumsal bir problem olduğunun sonradan
görüldüğü ve bu konuda getirilecek tedbirlerin tüketicileri koruyacağı,
tüketicinin korunmasının bir serbest piyasa ekonomisi tedbiri olduğu, her
şeyden önce tüketicilerde “tüketici bilinci” nin oluşturulması gerektiği,
devletin tüketicileri koruyucu başka tedbirler de alabileceği belirtilmiştir.’’
(Anayasa Mahkemesi’nin 15.11.2017 tarihli ve 2016/162 E.; 2017/156 K. sayılı
Kararı, § 8).
Elektronik ticaret de tüketici davranışlarını (söz gelimi
satın alma isteğini, elektronik ticarete konu mal ya da hizmete ihtiyacı olduğu
düşüncesini, arz karşısında talebin oluşturulmasını, daha düşük fiyatlar
üzerinden tüketim faaliyetinin gerçekleştirilmesini) etkileyeceğinden; bu
alanda yapılan düzenlemeler, Anayasa’nın 172’nci maddesinin konusudur. Başka
bir anlatımla tüketicilerin korunması; tüketicilerin tüketici faaliyetlerinde
bulunduğu mecralara yönelik düzenlemelerin, Anayasa’ya uygun biçimde hüküm
altına alınmasını gerektirmektedir. Bu mecralardan biri de elektronik ticaret
sahasıdır. Elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcı ise; (6563 sayılı
Kanun’un 2’nci maddesinin birinci fıkrasının 7416 sayılı Kanun’un 2’nci
maddesiyle değişik (f) bendi uyarınca) elektronik ticaret pazar yerinde
elektronik ticaret hizmet sağlayıcıların mal veya hizmetlerinin teminine
yönelik sözleşme yapılmasına ya da sipariş verilmesine imkan sağlayan aracı
hizmet sağlayıcıyı ifade ettiğinden; elektronik ticaret aracı hizmet
sağlayıcıların rekabet içinde faaliyet göstermesi, nihayetinde tüketiciyi
koruyacaktır. Ancak iptali talep edilen bentler ve maddeyle elektronik ticaret
aracı hizmet sağlayıcıların lisans ücretleri bakımından öngörülen indirim
mekanizmasının regülasyonunda var olan Anayasa’ya aykırılıklar, piyasaya tek
bir şirketin hakim olmasına neden olacağından ve bu durum, elektronik ticaret
aracı hizmet sağlayıcı çeşitliliğini (yaygınlaşan internet kullanımı karşısında
onlara kolay, ucuz ve hızlı erişimi ve onların bilinebilirliğini) azaltacağından;
tüketicinin, elektronik ticaret sahalarını kullanmasına yönelik opsiyonların
kısıtlanmasına neden olacaktır. Bu nedenlerle iptali talep edilen bentler ve
madde, Anayasa’nın 2, 5, 17 ve 172’inci maddelerine aykırıdır.
vi)Uluslararası anlaşmaların iç hukuka
etkisi bakımından: Anayasa’nın 90’ıncı
maddesine göre temel hak ve özgürlüklere ilişkin usulüne göre yürürlüğe konmuş
uluslararası anlaşmalar, (kanunlara nazaran hakkı koruyucu, kullanımını
genişletici hükümler barındırması kaydıyla) normlar hiyerarşisinde kanunun
üstündedir. İptali talep edilen bentler ve madde, Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi’nin mülkiyet hakkına
ilişkin Ek 1 No’lu Protokolü’nün 1’inci maddelerini ihlal ettiğinden Anayasa’nın 90’ıncı maddesine
de aykırıdır.
Tüm bu nedenlerle 7529 sayılı Kanun’un 9’uncu maddesiyle
23.10.2014 tarihli ve 6563 sayılı Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında
Kanun’un ek 4’üncü maddesinin değiştirilen yedinci fıkrasının (b) ve (c) bendi
ile 10’uncu maddesi, Anayasa’nın 2, 5, 10, 13, 17, 35, 48, 90, 167 ve 172’nci
maddelerine aykırıdır; anılan bentlerin ve maddenin iptali gerekir.
3)
24.10.2024 tarihli ve 7529 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında
Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 13’üncü maddesiyle
04.04.1990 tarihli ve 3621 sayılı Kıyı Kanunu’na eklenen ek madde 6’nın ikinci
cümlesinin Anayasa’ya aykırılığı
7529 sayılı Kanun’un 13’üncü maddesiyle 3621 sayılı Kıyı
Kanunu’na ek madde 6 ve ekli (8) numaralı kroki ile liste eklenmiştir.
Anılan ek maddenin birinci cümlesine göre Samsun Tekkeköy’de
ekli (8) numaralı kroki ile listede sınır ve koordinatları gösterilen alanda,
yer seçim kararına uygun olarak imar planı kararıyla Organize Sanayi Bölgesi
kurulabilecektir.
Anılan ek maddenin ikinci cümlesine göre bu alan, 12.04.2000
tarihli ve 4562 sayılı Organize Sanayi Bölgeleri Kanunu’nun 4’üncü maddesinin
dördüncü fıkrası kapsamında devredilecek ve devredilemeyecek alanlarda ise aynı
usul ve esaslarla kullanma izni verilecektir. Ancak söz konusu ikinci cümle,
Anayasa’ya aykırıdır.
Öncelikle 4562 sayılı Organize Sanayi Bölgeleri Kanunu’nun ‘‘Yer
seçimi, kuruluş ve planlama’’ kenar başlıklı 4’üncü maddesinin dördüncü
fıkrasına yer vermek gerekmektedir. Buna göre
‘‘OSB alanı içinde Hazine veya kamu kurum ve kuruluşlarına ait
arazilerin bulunması hâlinde; bu araziler, talep edilmesi ve başkaca bir
sakıncası bulunmaması durumunda, 29.01.2004 tarihli ve 5084 sayılı Yatırımların
ve İstihdamın Teşviki ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun
2’nci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi
kapsamındaki illerde bedelsiz devredilir. Diğer illerde ise 02.07.1964 tarihli
ve 492 sayılı Harçlar Kanunu’nun 63’üncü maddesinde yer alan harca esas
değerleri üzerinden peşin veya taksitle ödenmek üzere OSB’lere satılır. Buna
ilişkin usul ve esaslar Bakanlık ile Maliye Bakanlığınca müştereken belirlenir.
Toplu Konut İdaresi Başkanlığı mülkiyetinde bulunan stok araziler ise ilgili
mevzuatına göre OSB tüzel kişiliğine tapuda devredilirken 29.04.1969 tarihli ve
1164 sayılı Arsa Üretimi ve Değerlendirilmesi Hakkında Kanun’un 11’inci
maddesinde belirtilen şerh tapuya işlenmez.’’
4562 sayılı Kanun’un 4’üncü maddesinin dördüncü fıkrası, satışa
ilişkin usul ve esasları kurala bağlamaktadır. Diğer bir deyişle esasa,
zorunluluk haline ve kamu yararına ilişkin bir hüküm öngörmemektedir.
Bu noktada bir hususa daha değinmekte fayda bulunmaktadır.
28.10.2020 tarihli ve 7255 sayılı Kanun’un 8’inci maddesiyle Kıyı Kanunu’na
eklenen ek madde 4: ‘‘Ekli (6) numaralı krokile ile listede sınır ve
koordinatları gösterilen alanda yer seçim kararına uygun olarak imar planı
kararıyla su ürünleri yetiştiriciliği konulu Tarıma Dayalı İhtisas Organize
Sanayi Bölgesi kurulabilir.’’ şeklindedir. 30.03.2023 tarihli ve 7446
sayılı Kanun’un 3’üncü maddesiyle Kıyı Kanunu’na eklenen ek madde 5: ‘‘Ekli
(7) numaralı kroki ile listede sınır ve koordinatları gösterilen alanda, yer
seçim kararına uygun olarak imar planı kararıyla sera konulu Tarıma Dayalı
İhtisas Organize Sanayi Bölgesi kurulabilir.’’ şeklindedir. Bahse konu
Tarıma Dayalı İhtisas Organize Sanayi Bölgeleri, Adana Karataş’ta olup; devri
ya da kullanma izni verilmesi, öngörülmemiştir. Kanun koyucunun Samsun
Tekkeköy’de kurulacak OSB bakımından devir yapılmasına ve kullanma izni
verilmesine ilişkin hükmü neden getirdiği kamu yararı perspektifinden
anlaşılamamaktadır. Ne yazık ki kamuoyuna yansıyan bilgilere göre otomotiv
sektöründe faaliyet gösteren yabancı menşeili bir şirkete tanınan ayrıcalıklar
kapsamında iptali talep edilen cümlenin kanunlaştırıldığı kuvvetle muhtemeldir.
Belirtmek gerekir ki bu türden yabancı firmaların Türkiye’de yerleşik-yerli
firmalarımızın hisselerinin önemli bir bölümünü (hisse satın alma, yönetim
kurulunu tayin etme vb. yollarla) kontrol altında tutarak; onların yerlilik ve
millilik hüviyetine gölge düşürmesi olasılıklar dahilindedir.
Buna ilave olarak 4562 sayılı Kanun’a uygun olarak devir
yapılması ve (uzun süre) kullanma izni verilmesi; satış ile aynı sonucu
doğuracaktır. ‘‘Satış sözleşmesinde, satım konusu malın mülkiyetinin alıcıya
kesin olarak geçirilmesi amaçlandığı halde, kira ve öteki kullandırma amacını
güden sözleşmelerde, mal geçici bir süre için –sözleşmede öngörülen ya da
ihbarla belirlenen süre için- sözleşmenin karşı tarafına kullanmak ve bundan yararlanmak
üzere verilir.’’
Öte yandan kıyı bölgesinde yer alan Samsun Tekkököy üzerinde
inşa edilecek Organize Sanayi Bölgesi, kamu malı vasfını korumaktadır.
Bununla birlikte Devletin kamu malları üzerindeki hakimiyetinin
niteliği ise tartışmalıdır. Nitekim Sirmen’e göre;
‘‘Bir görüşe göre, bu ilişkiye Özel Hukuk hükümleri
uygulanamadığından, kamu malları üzerinde mülkiyet hakkı söz konusu değildir.
Devlet bu mallar üzerinde sadece denetim ve gözetim yetkisine sahiptir.
Diğer bir görüş de, Devletin kamu malları üzerindeki yetkisini kamu
hukukuyla sınırlanmış bir özel mülkiyet türü olarak nitelendirmektedir.
Uzun zaman uygulamadan da destek almış üçüncü görüş, Devletin kamu malları
üzerinde, üstün yetkileri ile egemenlik unsurundan oluşan bir kamu mülkiyetinin
bulunduğu biçimindedir. Son yıllarda taraftar bulmuş görüş ise, Devletin
kamu malları üzerinde özel malları ile aynı nitelikte mülkiyet hakkı
bulunduğunu, yalnız kamu mülkiyeti ile özel mülkiyet arasında hukuki rejim
farklılığı olduğunu savunmaktadır (Gözübüyük/Tan, bu görüşü desteklemek
üzere Anayasa Mahkemesinin, Anayasanın 35. maddesinde özel mülkiyet için
getirilen korumanın kamu mülkiyeti için de geçerli olduğu hakkındaki 07.07.1994
tarihli ve 49/45-2 sayılı (RG. 10.9.1994, S. 22047) kararına da yollama
yapmaktadır.) . ’’
Yine Anayasa Mahkemesi, 16.02.1965
tarihli ve 1963/126 E.; 1965/7 K. sayılı kararında; Devletin, tabii
servetler ve kaynaklar özelindeki kamu malları üzerindeki hakkının; bunları, ‘‘Devletin,
Devlet olmak niteliği ile eli altında tutmasından’’ kaynaklandığını ve özel
mülkiyet rejiminden farklı kendine özgü bir rejime tabi olduğunu
vurgulamaktadır:
‘‘Görülüyor ki Anayasa tabiî servetleri ve
kaynaklarını Medeni Kanun hükümlerine bağlı özel mülkiyet düzeninin kapsamı
dışında bırakmakta olanlara Devletin Devlet olmak niteliği ile eli altında
tuttuğu nesneler düzeni içinde yer verilmektedir. Her iki düzen başka başka
koşullara ve kurallara bağlıdır; değişik niteliktedir; aralarında birbirlerine
karıştırılmalarını önleyecek bellilik ve kesinlikte sınırlar vardır.
Anayasa'nın 130 uncu maddesi, tabiî servetlerin ve kaynaklarının Devletin hüküm
ve tasarrufu altında bulunduğunu açıklamakla aynı zamanda bunların mülkiyet
konusu olamayacağını da hükme bağlamıştır. İçmeğe ve yıkanmağa özgü, şifalı
sıcak ve soğuk maden suları, tabiî servetler ve kaynakları deyiminin kapsamı
içindedir. Aslında mülkiyet düzenine bağlı bulunmayan bir nesnede mülkiyetin
devri de öncelikle söz konusu olamaz. Oysa iptali dâva edilen fıkra, mülkiyetin
devrini Öngörmekte ve böylece Anayasa'nın 130 uncu maddesine açıkça aykırı
bulunmaktadır. Bu sebeple dâvanın kabulü ve hükmün iptali gerekir.’’
O halde Samsun Tekkeköy ve üzerindeki OSB, halen Devletin hüküm
ve tasarrufu altında olup; bunlar üzerinde Devlet tarafından tasarrufta
bulunulması bakımından Anayasal hukuki rejim öngörülmüştür. İptali talep edilen
cümleyle bu bölgenin; devir yapılması ve kullanma izni verilmesi
sözleşmelerinin konusu yapılması; Anayasal hukuki rejimin gereklerini
karşılamamaktadır.
i)Kıyılardan, toprak
mülkiyetinden, tarım arazileri ile çayır ve
meralarından,
tabiat varlıklarından ve ormanlardan yararlanmada kamu yararı gözetilmesi
bakımından:
Anayasa’nın 43’üncü maddesinde kıyıların,
Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu ve deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla,
deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada
öncelikle kamu yararı gözetileceği; Anayasa’nın 44’üncü maddesinde Devletin
toprağın verimli olarak işletilmesini korumak ve geliştirmek, erozyonla
kaybedilmesini önlemek ve topraksız olan veya yeter toprağı bulunmayan
çiftçilikle uğraşan köylüye toprak sağlamak amacıyla gerekli tedbirleri
alacağı; Anayasa’nın 45’inci maddesinde Devletin, tarım arazileri ile çayır ve
mer'aların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önlemek, tarımsal üretim
planlaması ilkelerine uygun olarak bitkisel ve hayvansal üretimi artırmak
maksadıyla, tarım ve hayvancılıkla uğraşanların işletme araç ve gereçlerinin ve
diğer girdilerinin sağlanmasını kolaylaştıracağı; Anayasa’nın 63’üncü maddesinde
Devletin, tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlayacağı, bu
amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alacağı; Anayasa’nın 169’uncu
maddesinde ormanların kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamayacağı
açıkça hüküm altına alınmıştır.
O halde Devletin uhdesine bulunan,
kıyıda yer alan Samsun Tekkeköy’ün (kamu
mallarının) etkin biçimde
değerlendirilmesinin Anayasal sınırını, Anayasa’nın 43, 44, 45, 63 ve 169’uncu
maddeleri çizmektedir. Kanun koyucu da bu kapsamda alınan alanda OSB
kurulabilmesini öngörmüştür. Ancak söz konusu alanın devredilmesine ve kullanma
izninin verilmesine yönelik sözleşmenin konusu yapılmasıyla amaçlanan kamu
yararı, bilimsel ve objektif biçimde ortaya konulmadığından; iptali talep
edilen cümle, söz konusu Anayasal sınırları, ihlal etmektedir. Zira Adana
Karataş bakımından anılan ek madde 4 ve ek madde 5’te bu türden bir cümle
öngörülmediği gibi; bu cümlenin kanunlaştırılmasının siyasi saikinin ise
yabancı firmalara avantaj sağlamak olduğu yukarıda vurgulanmıştır. Pekala
anılan ek madde 6’nın birinci cümlesine istinaden OSB ilan edilmesiyle de;
yerli firmalar, ekonomik etkinliklerini gerçekleştirebilecektir.
Başka bir anlatımla Devletin
uhdesine Samsun Tekkeköy OSB (kamu malları), bizatihi kıyıları çevreleyen sahil şeridinde yer
almakta olup; verimli toprak, tarım arazisi ile çayır ve mera, tabiat varlığı
ve ormanlara çok yakın yerde konumlanmıştır. O halde kamu yararı olmaksızın
devrinin yapılması ve kullanma izni verilmesi, Devletin anılan Anayasal
hükümlerdeki pozitif yükümlülüklerini yerine getirememesine; kıyıları
çevreleyen sahil şeridinin, verimli toprakların, tarım arazisi ile çayır ve
meraların, tabiat varlığı ve ormanların muhafaza edilememesine, bu alanların
bütünlüğünün bozulmasına ve daralmasına neden olacaktır. Söz konusu özel ve
ayrıntılı Anayasal hükümler, bir yandan Devletin hüküm ve tasarrufu altında
bulunan yerlere ilişkin hukuki işlem yaparken onu kayıtlayacak sınırlar ihtiva
ederken; diğer yandan gelecek nesillere miras kalacak ülke bütünlüğünün
korunmasına hizmet etmektedir. Ancak iptali istenen kural; Devletin Anayasa’nın
anılan amir hükümleri uyarınca yüklendiği koruma yükümlülüğüne uyulduğunu
gösterecek asgari güvenceleri içermemektedir. Söz konusu kamu malının, verimli
toprak, tarım arazisi ile çayır ve mera, tabiat varlığı ve orman olmasına engel
olacak bir kanuni sınır öngörülmemiştir. Dahası zaten kıyıda (kıyıları
çevreleyen sahil şeridinde) yer almaktadır. Oysa ortada söz konusu alanların
devredilmesi yahut kullanma izni verilmesi yoluyla kamunun elinden çıkarılmasını gerektirecek bir
zorunluluk bulunmamaktadır. Bu nedenle iptali talep
edilen cümle, Anayasa’nın 43, 44, 45, 63 ve 169’uncu maddelerine aykırıdır.
ii)Sağlıklı,
dengeli ve yaşanılabilir, güvenli ve planlı bir çevrede yaşama hakkı, tabiat
varlıklarının ve ormanların korunması ile kıyılar, toprak mülkiyeti ve tarım arazileri
ile çayır ve meralar, tabii servetler ve kaynakların korunması ile temel hak ve
hürriyetlerin niteliği bakımından:
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2 ve Anayasa’nın 17’nci
maddelerinde temelini bulan yaşam hakkı ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin
8 ve Anayasa’nın 56’ncı maddelerinde örtülü biçimde ve doğrudan hüküm altına
alınan çevre hakkı birlikte ele alındığında ortaya çıkacağı üzere; herkesin
sağlıklı, dengeli ve yaşanılabilir, güvenli ve planlı bir çevrede yaşama hakkı
vardır. Buna ek olarak; Anayasa’nın 3’üncü maddesiyle ‘‘Türkiye
Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.’’
şeklindeki değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez düzenleme,
hüküm altına alınmış ve Anayasa’nın 5’inci maddesinde Devletin temel amaç ve görevleri
arasında ‘‘… kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak …
insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya
çalışmak’’ sayılmıştır. Anılan maddeler gereğince Devlet;
sağlıklı, dengeli ve yaşanılabilir, planlı bir çevrede yaşama hakkının
standardının sağlanması için gerekli tedbirleri almalıdır.
‘‘Anayasa’nın 56. maddesinin birinci fıkrasında, “Herkes,
sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.” hükmüne yer verilmek
suretiyle, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı güvenceye bağlanmıştır.
Anılan maddenin ikinci fıkrasında, çevreyi geliştirmenin, çevre sağlığını
korumanın ve çevre kirlenmesini önlemenin devletin ve vatandaşların ödevi
olduğu belirtilmiştir. Madde gerekçesinde de vurgulandığı üzere, devlete,
vatandaşın korunmuş çevre şartlarında, beden ve ruh sağlığı içinde yaşamını
sürdürmesini sağlamanın yanında, hem kirlenmenin önlenmesi hem de doğal
çevrenin korunması ve geliştirilmesi için gereken tedbirleri alma ödevi
yüklenmiştir. 2872 sayılı Kanun’un, Anayasa’nın 56. maddesiyle devlete
yüklenen, çevre kirlenmenin önlenmesi, doğal çevrenin korunması ve
geliştirilmesi için gereken tedbirleri alma ödevinin ifası amacıyla çıkarıldığı
anlaşılmaktadır’’ (Anayasa Mahkemesi’nin 03.07.2014 tarihli ve 2013/89
E.; 2014/116 K. sayılı Kararı).
‘‘2872 sayılı Yasa’nın değiştirilen 2. maddesinde,
sürdürülebilir çevre “Gelecek kuşakların ihtiyaç duyacağı kaynakların varlığını
ve kalitesini tehlikeye atmadan, hem bugünün hem de gelecek kuşakların
çevresini oluşturan tüm çevresel değerlerin her alanda (sosyal, ekonomik,
fizikî vb.) ıslahı, korunması ve geliştirilmesi sürecini ifade eder”;
sürdürülebilir kalkınma ise, “Bugünkü ve gelecek kuşakların, sağlıklı bir
çevrede yaşamasını güvence altına alan çevresel, ekonomik ve sosyal hedefler
arasında denge kurulması esasına dayalı kalkınma ve gelişmeyi ifade eder”
şeklinde tanımlanmıştır. Buna göre sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir
kalkınma ilkelerinin içeriği itibarıyla hem bugünün hem de gelecek kuşakların
çevresini oluşturan tüm çevresel değerlerin her alanda ıslahı, korunması ve
geliştirilmesi ile sağlıklı bir çevrede yaşamasını güvence altına aldığı
açıktır’’ (Anayasa Mahkemesi’nin 15.01.2009 tarihli ve 2006/99 E.;
2009/9 K. sayılı Kararı).
Kanun koyucu tarafından saygı gösterilmesi gereken sağlıklı bir
çevrede yaşama hakkı, uluslararası seviyedeki bağlayıcı normlar ve yumuşak
hukuk (soft law) belgeleri tarafından da öngörülmektedir. Türkiye’nin de taraf
olduğu 1966 tarihli Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası
Sözleşme m.12/1-b, sağlık hakkının bir unsuru olarak ve dolaylı şekilde
sağlıklı bir çevrede yaşama hakkına atıf yapmaktadır. 1972 Stockholm Birleşmiş
Milletler İnsan ve Çevre Konferansı Bildirgesi’nin 2’nci maddesine göre: “İnsan
çevresinin korunması ve geliştirilmesi dünyamızın her yerinde insanların
refahını ve kalkınmasını etkileyen önemli bir konu, bütün insanların özlemi ve
bütün hükûmetlerin görevidir”. 1992’de Rio de Janeiro’da ilan edilen Rio
Bildirgesi’nin 1’inci maddesi uyarınca: “İnsanların, tabiatla uyum içinde,
sağlıklı ve üretken bir yaşam hakları vardır”.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) ifade ettiği üzere;
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) madde 8 uyarınca, Devletlerin,
öncelikle, çevreye ve insan sağlığına yönelik zararları etkili şekilde önlemeye
yönelik yasal ve idari bir çerçeve oluşturma ödevi vardır (Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi’nin 27.01.2009 tarihli ve 67021/01 Başvuru No’lu,
Tătar/Romanya, Kararı, § 88). Devletlerin, öncelikle, özellikle
tehlikeli bir faaliyet söz konusu olduğunda, bu faaliyetten kaynaklanabilecek
risk konusunda, ilgili faaliyetin özelliklerine uygun bir düzenleme getirmeleri
pozitif yükümlülükleri vardır (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 24.01.2019
tarihli ve 54414/13, 54264/15 Başvuru No’lu Cordella ve diğerleri / İtalya
Kararı, § 159). Yine AİHM’ye göre; “Tabiatla ormanların ve
daha genel olarak çevrenin korunması, savunulması kamuoyunda ve bunun sonucunda
da kamu makamlarında devamlı ve güçlü bir ilgi doğuran bir değer
oluşturmaktadır. Ekonomik gereklilikler ve hatta mülkiyet hakkı gibi bazı temel
haklara, özellikle de devlet bu konuda yasa yaptığında, çevrenin korunmasına
ilişkin düşünceler karşısında, öncelik verilmemelidir” (Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi’nin 08.07.2008 tarihli ve 1411/03 Başvuru No’lu Turgut ve
diğerleri/Türkiye Kararı, § 90). AİHM, çevreye verilen ağır zararların,
sağlığı açısından ciddi bir tehlike oluşturmadığında dahi, kişinin esenliğini
etkileyebileceğini ve özel ve aile yaşamı hakkına zarar verecek şekilde,
konutundan yararlanmasını engelleyebileceğini ifade etmiştir (Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi’nin 09.12.1994 tarihli ve 16798/90 Başvuru No’lu López
Ostra/İspanya Kararı, § 51). Yetkili merciler tarafından çevresel risk ve
tehlikelerle ilgili bilgilerin aktarılmaması, 8’inci maddeyi ihlal edebilir (Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi’nin 19.02.1998 tarihli ve 14967/89 Başvuru No’lu Guerra
ve diğerleri/İtalya Kararı; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 27.01.1994
tarihli ve 67021/01 Başvuru No’lu Tătar/Romanya Kararı). AİHM,
ihtiyatlılık ilkesinin, devletlere, bilimsel ve teknik kesinlik yokluğunda,
çevreye ağır ve geri dönüşü olmayan bir zarar riskini engellemeye yönelik
etkili ve ölçülü tedbirleri almakta gecikmemeyi tavsiye ettiğini belirtmektedir
(Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 27.01.1994 tarihli ve 67021/01 Başvuru
No’lu Tătar/Romanya Kararı, § 109).
Çevresel meselelerin sıklıkla çevresel kirlilik bağlamında
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önüne taşındığı ve Mahkemece, söz konusu
çevresel rahatsızlığın, devletin veya özel kişilerin faaliyetleri sonucunda oluşması
arasında bir ayrım gözetilmeksizin, Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında güvence
altına alınan hukuksal çıkarlarla bağlantı kurulmak suretiyle incelendiği
anlaşılmaktadır (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 18.06.2013 tarihli ve
50474/08 Başvuru No’lu Bor/Macaristan Kararı, § 25 ve bkz. Anayasa
Mahkemesi’nin 30.06.2016 tarihli ve 2014/3977 Başvuru No’lu D. Ö. Kararı).
Görüldüğü üzere; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de
içtihatlarında Devletin, bireyin sağlıklı ve güvenli bir çevrede yaşamasını
sağlamak için önlemleri almaya dair kesin bir yükümlülüğü olduğunu vurgular.
Söz gelimi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 30.11.2004 tarihli ve 48939/99
Başvuru No’lu Öneryıldız/Türkiye kararında çöplükten yayılan metan gazının
patlaması sonrasında birçok insanın yaşamını yitirmesiyle sonuçlanan olayda;
Devletin pozitif yükümlülüklerini yerine getirmediği gerekçesiyle yaşam
hakkının ihlaline karar vermiştir:
‘‘Tehlikeli endüstriyel faaliyetler
‘‘Öneryıldız/Türkiye
30 Kasım 2004 (Büyük Daire)
Başvuranın evi, dört belediye tarafından ortak kullanılan bir
çöp dökme alanının yakınındaki bir arazi üzerinde inşa edilmiş olup,
ruhsatsızdır. Nisan 1993’te çöp dökme alanında meydana gelen metan gazı
patlaması sonucunda yanarak çevreye saçılan atıklar başvuranın evi de dâhil
olmak üzere 10’dan fazla evi kül etmiş ve başvuran bu yangında 9 akrabasını
kaybetmiştir. Başvuran, yetkililerin dikkatini bu tarz bir patlama ihtimaline
çeken bir bilirkişi raporu hazırlanmış olmasına karşın, yetkililerin önleyici
tedbir almadıklarından şikâyetçi olmuştur.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, başvuranın dokuz akrabasının
kazara ölümünün engellenmesi için uygun girişimlerde bulunulmadığı
gerekçesiyle, Sözleşme’nin 2. maddesinin esas bakımından ihlal edildiğine
hükmetmiştir. Mahkeme ayrıca, kanunda yaşam hakkının korunmasına ilişkin
yeterli güvencelerin bulunmadığı gerekçesiyle, Sözleşme’nin 2. maddesinin usul
bakımından da ihlal edildiğine hükmetmiştir. Mahkeme özellikle, Hükümetin, söz
konusu gecekondu bölgesinin sakinlerini burada yaşamanın arz ettiği riskler
konusunda bilgilendirmemiş olduğunu gözlemlemiştir. Hükümet bu konuda
bilgilendirme yapmış olsaydı dahi insanların hayatını tehlikeden koruyacak
gerekli uygulama tedbirlerini alma sorumluluğu devam etmekteydi. Düzenleyici
çerçeve eksikti; zira çöp dökme alanının açılması veya faaliyetleri ile ilgili
tutarlı bir denetim sistemi mevcut değildi. Aynı şekilde, imar planlama
politikası da yetersizdi ve bunun kuşkusuz söz konusu kazaya yol açan olaylar
zincirinde payı vardı. Mevcut davada Mahkeme ayrıca, Sözleşme’ye Ek 1 No’lu
Protokol’ün 1. maddesinin (mülkiyetin korunması) ihlal edildiğine, Sözleşme’nin
2. maddesinin esası kapsamındaki şikâyete ilişkin olarak Sözleşme’nin 13.
maddesinin (etkili başvuru hakkı) ihlal edildiğine ve Sözleşme’ye Ek 1 No’lu
Protokol’ün 1. maddesi kapsamındaki şikâyete ilişkin olarak da Sözleşme’nin 13.
maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.’’
Ayrıca Anayasa, 63’üncü maddesiyle de Devlete tabiat
varlıklarını ve değerlerini koruma yükümlülüğü yüklemiştir. Anayasa’nın
169’uncu maddesinin birinci fıkrasında Devletin ormanların korunması ve
sahaların genişletilmesi için gerekli kanunları koyacağı ve tedbirleri alacağı;
üçüncü fıkrasında ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade
edilemeyeceği hükme bağlanmıştır. Bununla birlikte Devlete, Anayasa’nın 43’üncü
maddesiyle deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını
çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilerek
işlem yapılması yükümlülüğü; 44’üncü maddesiyle toprağın verimli olarak
işletilmesini korumak ve geliştirmek amacıyla tedbir alma yükümlülüğü; 45’inci
maddesiyle Devlet, tarım arazileri ile çayır ve mer'aların amaç dışı
kullanılmasını ve tahribini önlemek yükümlülüğü yüklenmiştir.
Daha genel olarak, Anayasa’nın 56’ncı maddesinde “önlemek”,
“korumak” ve “geliştirmek” şeklinde Devlet için öngörülen üçlü
yükümlülük, Anayasa’nın çevre-doğa ve ülkenin bileşenlerine ilişkin hükümler
bütünü için geçerlidir[9]. Bu
bağlamda, Anayasamızda kamu yararı ile özdeşleşen kırsal-kentsel ve kültürel
çevreye ilişkin hükümlerin sistematik bir biçimde ve bütün olarak
değerlendirilmesi, Anayasal kurgunun “Türkiye ekosistemi”ni korumaya elverişli
olduğunu ortaya koymaktadır. Bu itibarla, Türkiye ekosistemi
açısından risk yaratma olasılığı yüksek olan sektör ve alanlara ilişkin yasal
düzenlemelerin Anayasa’ya uygunluk yönünden değerlendirilmesi büyük önem
taşımaktadır.
İptali istenen cümlenin yer aldığı maddeye konu kamu mallarının
(Samsun Tekkeköy OSB’nin) devir yapılması yahut kullanma izni verilmesi yoluyla
mülkiyetinin kamunun elinden çıkarılmasında aranan kamu yararı,
bu bağlamda ele alınmalıdır. Zira Kaboğlu’nun da belirttiği üzere;
‘‘-‘‘KORUMAK’’: Madde 56 gereğince, ‘‘çevre sağlığını korumak,’’
devletin, yurttaşların ve yatırımcıların ödevidir. Devletin koruma yükümlülüğü,
çevre sağlığı ile sınırlı olmayıp, uyumlu ve dengeli bir çevre korumasını
kapsamına almaktadır. Aslında koruma yükümlülüğü, madde 63’te belirtildiği
üzere, ‘‘tarihsel, kültürel, doğal mirası’’ da içermektedir. Madde 43’e göre,
‘‘Kıyılar, devletin hüküm ve tasarrufu altındadır’’. Yine madde 168’ e göre,
‘‘Tabii servetler ve kaynaklar devletin hüküm ve tasarrufu altındadır’’.
Dahası, ‘‘Devlet, ormanların korunması ve sahaların genişletilmesi için gerekli
kanunları koyar ve tedbirleri alır’’ (md. 169).
Bu koruma ödevi, devletin doğrudan faaliyetlerine ilişkin olduğu
gibi, özel sektör açısından da geçerlidir: İlgili devlet organları gerekli
düzenlemeleri yapar; ilgili kuruluşların etkinliklerini düzenleme çerçevesinde
yerine getirip getirmediklerini denetler ve kuralları ihlal edenlere yaptırım
uygular. Ne var ki kamu makamları, bu üçlü yükümlülüklerini yerine
getirmedikleri için, Türkiye çevresi, koruma bir yana sürekli yağmalanır hale
gelmiş bulunuyor.
Öte yandan ‘‘Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine
ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder’’ şeklindeki
düzenleme (md.12/2), ödev ve sorumlulukların, sadece toplumsal ilişkiler değil,
doğal ortamın korunması bakımından da geçerli olduğu biçiminde
yorumlanmalıdır.’’
İptali istenen cümleyle Devletin uhdesine bulunan
Samsun Tekkeköy OSB’nin (kamu mallının) kamu
yararı ve zaruret hali olmaksızın devir
yapılmasına ve kullanma izni verilmesine yönelik sözleşmenin
konusu yapılması, Devletin anılan Anayasal koruma yükümlülüğünü ve doğal
ortamın korunması bakımından ödev ve sorumluluklarını yerine
getirememesine neden olacaktır. Zira Anayasa’nın 3’üncü maddesinde
vurgulandığı üzere; ülke, bir bütündür ve bu bütünlüğün içinde: tabiat
varlıkları ile ormanların yanı sıra kıyılar, toprak, tarım arazileri ile çayır
ve meralar, tabii servetler ve kaynaklar bulunmaktadır. Bunlardan
yararlanma usulleri arasında tercihte bulunurken, kamu yararı ve zaruret hali
gözetilmemesi ve söz konusu OSB’nin kamunun uhdesinden çıkarılması ve özel
hukuk tüzelkişilerinin (bilhassa yabancı firmaların) hukuki ilişkilerine terk
edilmesi; bunların korunmasına yönelik özel Anayasal rejimin (Anayasa’nın 3,
5, 12, 17, 43, 44, 45, 56, 63, 168 ve 169 maddelerinde yer alan
hükümlerin) fiilen etkisiz hale getirilmesine neden olacaktır. Zira anılan ek
madde 6’nın birinci cümlesiyle kamu yararı ve zaruret hali gereğince OSB
kurulmakta ve Devlet, buradan bahsi geçen Anayasal hükümlerin getirdiği pozitif
yükümlülükleri yerine getirmekten el çekmemektedir. Ancak iptali talep edilen
cümleyle el çekmek durumunda bırakılmaktadır.
Bu çerçevede son olarak belirtmek gerekir ki çevrenin korunması
ve ulusal kalkınma, birbirine tezat değil; bilakis birbirini destekleyen
olgulardır. Her ikisinin de birey açısından önemi, kıyaslanamayacak ve
yadsınamayacak düzeydedir. Birey için en makbulü, birinin diğerine feda
edilmemesidir. Bunu sağlamanın yollarından biri de söz konusu kamu malları
üzerinde tasarrufta bulunurken kamu yararı ile zaruret halinin gözetilmesi ve
OSB’nin ‘‘kamusal’’ niteliğinin korunmasıdır. Ancak iptali talep edilen cümle,
kamu yararını ve zaruret halini haiz değildir. Bu nedenlerle iptali
talep edilen cümle; Devletin insanların sağlıklı, dengeli ve yaşanılabilir,
planlı bir çevrede yaşanması ile tabiat ve ormanların,
kıyıların, toprağın, tarım arazileri ile çayır ve meraların, tabii
servetler ve kaynakların korunmasını sağlamaya yönelik pozitif yükümlülüklerini ve doğal
ortamın korunması bakımından ödev ve sorumluluklarını
yerine getirmesini zaafa uğratacağından, Anayasa’nın 3, 5, 12, 17, 43, 44, 45,
56, 63, 168 ve 169’uncu maddelerine aykırıdır.
iii)Sanayinin geliştirilmesi marifetiyle ulusal kalkınma
bakımından: Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün
ekonomiye dair temel açıklamalarının bir kısmı aşağıdaki şekildedir:
‘‘Siyasal, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar,
ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa meydana gelen zaferler devamlı olamaz,
az zamanda söner. 1923 (Atatürk’ün S.D.II, s. 107)
Bilirsiniz ki, ekonomisi zayıf bir millet fakirlik ve
yoksulluktan kurtulamaz; toplumsal ve siyasal felâketlerden yakasını
kurtaramaz. Memleketin yönetimindeki başarı da ekonomisindeki kazançların
derecesiyle orantılı olur. Hiçbir uygar devlet yoktur ki, ordu ve donanmasından
evvel ekonomisini düşünmüş olmasın. Memleket ve bağımsızlık savunması için
varlığı gerekli olan bütün kuvvetler ve araçlar, ekonomik yaşamın açılma ve
gelişmesiyle olabilir. 1924 (Atatürk’ün S.D.H, S. 182)’’
Anayasa Mahkemesi’nin de belirttiği üzere; ‘‘Anayasa'nın çeşitli maddelerinde yer alan,
"...kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak..."
(madde 5), "...Devlet, özel teşebbüs1erin milli ekonominin gereklerine ve
sosyal amaçlara uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını
sağlayacak tedbirleri alır (madde 48); ekonomik, sosyal ve kültürel
kalkınmayı... planlamak...." (madde 166); Devlet, para, kredi, sermaye,
mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve
geliştirici tedbirleri alır..." (madde 167); şeklindeki hükümler, Devletin
ekonomik hayatın işleyişini düzenlemek, gerektiğinde bu alana müdahale
hususunda görevli kılındığını ortaya koymaktadır.’’ (Anayasa Mahkemesi’nin 04.03.1986 tarihli ve
1985/16 E.; 1986/5 K. sayılı Kararı). Yine ‘‘Anayasa’nın 2. maddesinde,
Türkiye Cumhuriyeti’nin sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilmiştir. Sosyal
devlet, sosyal adaletin, sosyal refahın ve sosyal güvenliğin gerçekleşmesini
sağlayan devlettir. Ekonomik ve malî politikalar sosyal devletin
gerçekleşmesini sağlayan araçlardır.’’ (Anayasa Mahkemesi’nin 02.11.2016
tarihli ve 2015/61 E.; 2016/172 K. sayılı Kararı, § 91).
Kanun koyucu da sanayinin geliştirilmesi
marifetiyle ulusal kalkınmayı teminen kendine özgü hukuki rejimi olan organize
sanayi bölgelerini kurmuştur. Başka bir anlatımla Anayasa’nın 2’nci
maddesiyle kendisine atfedilen sosyal niteliği gereği; Anayasa’nın 5’inci
maddesinde yer alan amaca ulaşılmak için; Anayasa’nın 48’inci maddesi
kapsamındaki tedbir alma yükümlülüğü bağlamında bu bölgedeki özel teşebbüslere
birtakım teşvikler ve muafiyetler sağlanmış; Anayasa’nın 166’ıncı maddesiyle
donatılan (ekonomik) göreve istinaden bu bölgelerin planlamaları yapılmış ve
Anayasa’nın 167’nci maddesi uyarınca bu bölgedeki piyasaların sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve
geliştirici tedbirler alınmıştır. Nitekim Anayasa’nın kül halinde
ele alınması gereken 2, 5, 48, 166 ve 167’nci maddeleri muvacehesinde 7529
sayılı Kanunla 3641 sayılı Kanun’a ekleme yaparak Samsun Tekkeköy’de OSB
kurulacağını hüküm altına almıştır. Ancak iptali talep edilen cümlenin,
yukarıda açıklandığı üzere Anayasa’nın belirtilen hükümlerine aykırı olması
(kamu yararı ve zaruret hali olmaksızın Samsun Tekkeköy OSB’nin bazı
alanlarının devredilmesi ve kullanma izni verilmesi) organize sanayi bölgesinin
kurulması ve burada faaliyet gösterilmesi için tahsis edilen söz konusu
alanların muhafaza edilememesine ve yabancı menşeili firmaların uhdesine
bırakılmasına, niteliğini kaybetmesine ve etkin kullanılamamasına; kıyı
bölgesinde yer alan ve gerek ticaret gerek sanayi bakımından önemi yüksek olan
bu alanın miras yoluyla gelecek nesillere aktarılamamasına; mülkiyetin devri ve
uzun süreli kullanma izni verilmesi yoluyla özelleştirilen bu alanların ihtiyaç
halinde daha büyük meblağlar karşılığında geri alınmasına ve dolayısıyla kamu
zararı oluşmasına; bu alandan ilgili diğer (özellikle küçük) yerli yatırımcıların
ve şirketlerin yararlanamamasına; sanayi amaçlı yapılaşmadan fonksiyon dışı ve
modern ekonominin gereklerine aykırı biçimde yararlanılmasına; ve dolayısıyla
kamu kaynaklarının verimli kullanılamamasına; kamu yararına aykırı
şekilde belli - yabancı özel teşebbüslerin himaye edilmesine; yerli
yatırımcıların ve şirketlerin hukuki ve iktisadi
öngörülebilirliklerinin ortadan kalkmasına; özel teşebbüslerin rekabet kabiliyetinin artamamasına; ileri teknoloji
transferinin yapılamamasına; altyapı ve ulaşım olanaklarının
değerlendirilememesine; kaynakların etkin ve verimli kullanılarak çevreye
duyarlı, bilgiye dayalı sürdürülebilir faaliyetlerin gerçekleştirilememesine;
ihracata yönelimin düşmesine; üretim ve istihdam stratejilerinin hayata
geçirilememesine; ulusal kalkınmaya dengeli ve hızlı katkı sağlanamamasına; en
nihayetinde kamu maliyesi bakımından yük doğmasına dolayısıyla milli ekonominin
zarara uğramasına ve dolayısıyla kişilerin ve toplumun refah, huzur ve
mutluluğunun temin edilememesine neden olacaktır. Bu
nedenle iptali talep edilen cümle, Anayasa’nın 2, 5, 48, 166 ve 167’nci
maddelerine de aykırıdır.
iv)Kamu yararı ilkesi ve özelleştirme
rejimi bakımından: İptali talep edilen cümle, özelleştirme
rejiminin konusudur. Zira iptali talep edilen cümleye konu alan (Samsun
Tekkeköy OSB); Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Ancak iptali talep
edilen cümleyle bu alan, devir ve kullanım izni sözleşmesinin konusu yapılarak;
şirketlerin- yatırımcıların kullanımına-edimine açılmıştır.
Kanun koyucu, bu devir ve kullanma izni bakımından 4562 sayılı
Kanun’un 4’üncü maddesinin dördüncü fıkrasına atıf yapmıştır. Söz konusu
fıkranın usule ilişkin olduğu yukarıda açıklanmıştır. Bu noktadan hareketle söz
konusu fıkranın kıyı bölgelerinin özellikli durumu nazara alındığında yeterli
usuli güvence sağlamadığı ortaya çıkacaktır. Yine esas bakımından devri ve
kullanma izni verilmesini gerektirecek kamu yararı ve zaruret hali kanun
düzeyinde açık ve net biçimde ortaya konulmamıştır. (Bununla birlikte devir ve kullanma izni sözleşmesinin karşı tarafını
neye göre seçileceği bakımından objektif ölçüt tayin edilmemiştir. Bu durum,
sıklıkla muayyen yabancı yatırımcıların sözleşmelerin tarafı olması olasılığını
gündeme getirmektedir.) Kanun koyucunun bu tutumu nazara alındığında;
anılan alanlar üzerinde ilgililer lehine irtifak hakkı kurabilecekken; anılan
alanların devir ve kullanma izni
sözleşmesinin konusu yapmasının nedeni anlaşılamamaktadır.
Buna ilave olarak 4562 sayılı Kanun’un 4’üncü maddesinin
dördüncü fıkrasında bedelsiz devir ve satışa yer verilmekte; iptali talep
edilen cümlede ise devir ve kullanma izni verilmesi denmektedir. 4046 sayılı
Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun’un ‘‘Özelleştirme Yöntemleri, Değer
Tespiti, İhale Yöntemleri’’ kenar başlıklı 18’inci maddesinde özelleştirme
yöntemleri sayılmıştır. Anılan 18’inci maddenin birinci fıkrasının (a) ve (b)
bentleri: ‘‘a) Satış; Kuruluşların aktiflerindeki mal ve hizmet üretim
birimleriyle varlıklarının mülkiyetinin kısmen veya tamamen bedel karşılığı
devredilmesi ya da bu kuruluşların hisselerinin tamamının veya bir kısmının
kuruluşların içinde bulundukları şartlar da dikkate alınarak yurt içi ve yurt
dışında, halka arz, gerçek ve/veya tüzelkişilere blok satış, gecikmeli halka
arzı içeren blok satış, çalışanlara satış, borsada normal ve/veya özel emir ile
satış, menkul kıymetler yatırım fonları ve/veya menkul kıymetler yatırım
ortaklarına satış veya bunların birlikte uygulanması yoluyla bedel karşılığı
devredilmesidir. b) Kiralama; kuruluşların aktiflerindeki varlıklarının kısmen
veya tamamen bedel karşılığında ve belli bir süre ile kullanma hakkının
verilmesidir.’’ şeklindedir. O halde Devletin uhdesine bulunan anılan alanın
4562 sayılı Kanun’a göre bedelsiz devri ve satışı; iptali talep edilen cümleye
göre devri ve kullanma izni verilmesi yollarıyla kiralanması ve satılması,
özelleştirme rejiminin kapsamında kalmaktadır.
Anayasa’nın 47’nci maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca Devletin,
kamu iktisadi teşebbüslerinin ve diğer kamu tüzelkişilerinin mülkiyetinde
bulunan işletme ve varlıkların özelleştirilmesine ilişkin esas ve usuller
kanunla gösterilir. Özelleştirme usul ve esaslarına ilişkin kanun da diğer
kanunlar gibi kamu yararını haiz olmalıdır. Zira Anayasa’nın 2’nci
maddesindeki hukuk devleti ilkesi gereğince, yasama işlemlerinin kişisel
yararları değil kamu yararını gerçekleştirmek amacıyla yapılması zorunludur (Anayasa
Mahkemesi’nin 17. 06. 2015 karar tarihli ve 2014/179 E.; 2015/54 K. sayılı
Kararı). Aynı yönde; “Yasa koyucuya verilen düzenleme yetkisi, hiçbir
şekilde kamu yararını ortadan kaldıracak veya engelleyecek... biçimde
kullanılamaz …” (Anayasa Mahkemesi’nin 24.01.2008 tarihli ve 2007/76 E.;
2008/46 K. sayılı Kararı).
Öte yandan Anayasa 13.08.1999 tarihli ve 4446 sayılı Kanun’un
1’inci maddesiyle Anayasa’nın 47’nci maddesine özelleştirmeye ilişkin hükümler
eklenmeden önce; Anayasa Mahkemesi de 07.07.1994 tarihli ve
1994/49 E.; 1994/45-2 K. sayılı kararında; ‘‘kamu
mülkiyetinin’’ kamu yararı amacıyla sınırlanabileceğini ve toplum yararına
aykırı biçimde kullanılamayacağını (başka bir anlatımla özelleştirme
işlemlerinin de kamu yararını haiz olması gerektiğini) vurgulamıştır:
‘‘Kimi özelleştirme türlerinde kamu mülkiyetine sınırlama
getirildiği gibi kamu varlığının satışında da kamu mülkiyeti sona ermektedir.
Kamu varlığının azalması, elden çıkarılmasıyla özelleştirilen alanda kamu
mülkiyeti ortadan kalkmaktadır. Özel mülkiyet için Anayasa'nın getirdiği koruma
ve güvence kamu mülkiyeti için de geçerli olduğundan, özel mülkiyet konusundaki
özenin kamu mülkiyeti konusunda öncelikle düşünüleceğinde duraksanamaz. Bu
nedenle, kamu mülkiyetinin sona erdirilmesine ilişkin esasların yasayla
düzenlenmesi, Anayasa'nın 35. maddesinin getirdiği bir zorunluluktur. Kişisel
mülkiyeti güvenceye bağlayan Anayasa'nın kamu mülkiyetini güvencesiz bıraktığı
düşünülemez. Nitekim mülkiyet hakkını kişiler yönünden güvenceye alan 35.
maddenin birinci fıkrası yanında, ikinci ve üçüncü fıkralarındaki bu hakkın
ancak yasayla sınırlanabileceği ve kullanılmasının toplum yararına aykırı
olamayacağı hususları kamu mülkiyetini de kapsamaktadır. Kamu mülkiyeti için
de geçerli olan bu güvence göz ardı edilemez. Kamu mülkiyeti de kamu yararı
amacıyla sınırlanabilir ve toplum yararına aykırı biçimde kullanılamaz.’’
O halde kamu mallarının özel hukuk tüzel kişilerin (bilhassa
yabancı şirketlerin) kullanımına açılmasına cevaz verilmesinin ratio legis’i
yatırımcıların ve şirketlerin ikbali değil; sanayinin geliştirilmesi
marifetiyle ulusal kalkınmanın gerçekleştirilmesidir. Ancak 7529 sayılı Kanun’un 13’üncü maddesinin gerekçesinde bu alanların
devir ve kullanma izni sözleşmesinin konusu yapılmasının meşru sebebi
temellendirilmemiştir.
Başka bir anlatımla Samsun Tekkeköy OSB’nde
yer alan alanların devir ve kullanma izni sözleşmesinin konusu yapılması; çağdaş ekonomik gerekler nazara alındığında kamu mallarının değerlendirilmesine ne türden katkı sağlayacağı objektif ve bilimsel biçimde
(söz gelimi etki analizleriyle) ortaya konulmamıştır. Özelleştirme amacının
aksine; Devletin uhdesine bulunan ve kıyı bölgesinde yer alan anılan
alanlar (kamu malları) üzerinde irtifak
hakkı kurulması ile bu alanların devir ve kullanma izni sözleşmesinin konusu
yapılarak mülkiyetinin özel sektöre (bilhassa yabancılara) devredilmesi
arasında kamu bakımından çıkar dengesi gözetilmemiştir. Söz gelimi kıyı
bölgesindeki bu gayrimenkulden Devletin el çekmesi; nihayetinde organize sanayi
bölgelerinde toprak mülkiyetini, yatırımların devamlılığını denetimsiz
bırakacaktır. İrtifak hakkının başka yatırımcılara/ şirketlere tanınması
suretiyle gayrimenkullerden çeşitli özel hukuk tüzel kişilerin
yararlandırılmasının önüne geçilecektir. Buna ilave olarak devir ve uzun
süreli kullanma izni verilmesi işlemleri
sonucunda; mülkiyetin yatırımcıya/ şirkete geçmesinin akabinde; Devletin o
gayrimenkulü, kendi uhdesine alması lazım geldiğinde; enflasyon karşısında geri
alım işlemi (yeniden kamulaştırma), kamu zararı doğmasına neden olacaktır. Yine
bu durumda kamu yararının gerçekleşmesine nispeten süratli ve kolayca
ulaşılamayacaktır.
Bu noktada belirtmek gerekir ki kanun
koyucunun seçtiği yöntemin kamu yararının gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceği
bir yerindelik sorunu olsa da; Adana Karataş için getirilen anılan ek madde 4
ve ek madde 5’te bu türden bir cümlenin yer almaması karşısında; en baştan
Samsun Tekkeköy için bu türden bir cümlenin kanunlaştırılmasının kamu yararı
barındırmaması (kamu yararı amacıyla yapılmaması), hukukilik / anayasallık
denetiminin konusudur.
Diğer bir söyleyişle özelleştirmenin
temel ilke ve esasları, Anayasa’da belirlenmiştir. Mevcut hukuki çerçeve
doğrultusunda; ulusal kalkınma ve
refahın temini için Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan
taşınmazlar-OSB’ler, Devlet tarafından sanayi alanında faaliyet gösteren özel
kişiler lehine irtifak hakkı tesis edilmesi yoluyla kullanılabilir. Ancak
halihazırda uygulaması olan bir kullanım şekli yerine; kıyı bölgesinde yer alan
söz konusu alanın Devletin uhdesinden çıkarılmasının ve özel hukuk tüzel
kişilerinin (bilhassa yabancı şirketlerin) uhdesine bırakılmasının nedeni
(örneğin ekonomi alanında izlenen ve olumsuz sonuçlar doğuran politikalar
sonucunda kısa vadede kaynak arayışı sağlamak gibi) bilinmemektedir. Bu da
önceden Devletin uhdesinde bulunan ya da sonradan kamulaştırılan kamu
mallarının uzun vadede (farklı sektörlerde) etkin kullanılarak korunmasını
engelleyecektir.
Yine Anayasa’nın 47’nci maddesinin üçüncü
fıkrasında yer alan ‘‘kanun’’ ibaresi, hem şekli anlamda hem maddi anlamda
kanuna tekabül etmektedir. Hal böyle olunca özelleştirmeye ilişkin iptali talep
edilen cümle, Anayasa’nın diğer hükümlerinde yer alan güvence ölçütlerinin
gereklerini karşılamalıdır. Ancak aşağıda açıklandığı üzere; iptali talep
edilen cümle, Anayasa’nın diğer hükümlerine de aykırı olduğundan; maddi anlamda
kanuna tekabül etmemesi hasebiyle de; Anayasa’nın 47’nci maddesini ihlal
etmektedir.
Bu nedenlerle iptali talep edilen cümle,
Anayasa’nın 2 ve 47’nci maddelerine aykırıdır.
v)Uluslararası anlaşmaların iç hukuka
etkisi bakımından:
Türkiye Cumhuriyeti tarafından imzalanmış çevrenin korunmasına
yönelik birçok sözleşme (söz gelimi Viyana Sözleşmesi, Montreal
Protokolü, BMİDÇS, KP, BÇS, Kartagena Protokolü, BMÇMS, CITES, Ramsar,
Barselona Sözleşmesi, Boşaltma Protokolü, Tehlikeli Atık Protokolü, LBS
Protokolü, Müdahale ve Acil Durum Protokolü, SPA ve Biyoçeşitlilik Protokolü,
Bükreş Sözleşmesi, LBS Protokolü, Acil Durum Protokolü, Boşaltma Protokolü,
Biyolojik Çeşitlilik ve Peyzaj Protokolü, Basel Sözleşmesi, BAN Değişikliği,
Stockholm Sözleşmesi, CLRTAP, EMEP Protokolü, Bern Sözleşmesi, ICCAT, Avrupa
Peyzaj Sözleşmesi, Antarktika Andlaşması, Madrid Protokolü)
bulunmaktadır.
7529 sayılı Kanun’un, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin taraf
olduğu anılan Sözleşme ve Antlaşmaların ortaya koyduğu temel ilkelerin aksine
kaleme alınması, Devletin uluslararası sorumluluğunu doğuracak; çevrenin
korunmasına yönelik temel ilkelerle çelişen kanun hükümleri uygulamada hukuki
belirliliği ortadan kaldıracaktır. O halde iptali talep edilen cümledeki hukuka
aykırılıklar, söz konusu Sözleşme ve Antlaşmaların gereklerinin karşılanmasına
engeldir.
Bununla birlikte Anayasa’nın 90’ıncı maddesine
göre temel hak ve özgürlüklere ilişkin usulüne göre yürürlüğe konmuş
uluslararası anlaşmalar, (kanunlara nazaran hakkı koruyucu, kullanımını
genişletici hükümler barındırması kaydıyla) normlar hiyerarşisinde kanunun
üstündedir. İptali talep edilen cümle; yaşam ve çevre haklarına ilişkin Anayasa hükümleriyle benzer hükümler içeren
Türkiye’nin taraf olduğu anlaşmaları ve yumuşak hukuk (soft law)
belgelerinin hükümlerini de (söz gelimi Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi’nin 2 ve 8’inci maddeleri, İnsan Hakları
Evrensel Beyannamesi’nin 3 ve 25’inci maddeleri, 1982 Dünya Doğa Şartı,
1992 tarihli Rio Zirvesi sonrası düzenlenen uluslararası belgeler ve
özellikle 1. ilkesinde “İnsanların, doğayla uyum içinde sağlıklı ve üretken
bir yaşam hakları vardır.” denilen Rio Bildirgesi, 1992 Biyolojik Çeşitlilik
Sözleşmesi, 1997 Kyoto Protokolü, 1972 Dünya
Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme) ihlal ettiğinden Anayasa’nın 90’ıncı maddesine de aykırıdır.
Üstelik; unutulmamalıdır ki uluslararası hukuk; çevre hakkının korunması
bakımından Devletlerin taraf olmadığı antlaşmaların dahi Devletler bakımından
yükümlülük doğuracağı yönünde gelişmektedir. Nitekim, Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi, çevre sözleşmelerini, söz konusu sözleşmelere taraf olmayan
Devletlere ilişkin kararlarda da referans norm olarak kullanmaktadır.
Tüm bu nedenlerle 7529 sayılı Kanun’un
13’üncü maddesiyle 04.04.1990 tarihli ve 3621 sayılı Kıyı Kanunu’na eklenen ek
madde 6’nın ikinci cümlesi, Anayasa’nın 2, 3, 5, 12, 17, 43, 44, 45, 47, 48,
56, 63, 90, 166, 167, 168 ve 169’uncu maddelerine aykırıdır; anılan cümlenin
iptali gerekir.
I.
YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ
24.10.2024 tarihli ve 7529 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında
Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile getirilen
iptali talep edilen düzenlemeler, birden fazla kanunda hukuka aykırı eklemeler
ve değişiklik yapmaktadır. Kamu yararına aykırı olan, telafisi mümkün olmayacak
sonuçlara yol açacak bu düzenlemelerin iptal davası sonuçlanana kadar
yürürlüğünün durdurulması gerekmektedir.
Nitekim anayasal düzenin hukuka aykırı kural ve düzenlemelerden
en kısa sürede arındırılması, hukuk devleti sayılmanın en önemli gerekleri
arasında sayılmaktadır. Anayasa’ya aykırılıkların sürdürülmesi, özenle
korunması gereken hukukun üstünlüğü ilkesini de zedeleyecektir. Hukukun üstünlüğünün
sağlanamadığı bir düzende, kişi hak ve özgürlükleri güvence altında
sayılamayacağından, bu ilkenin zedelenmesi hukuk devleti yönünden giderilmesi
olanaksız durum ve zararlara yol açacaktır.
Bu zarar ve durumların doğmasını önlemek amacıyla, Anayasa’ya
açıkça aykırı olan ve iptali istenen hükmün iptal davası sonuçlanıncaya kadar
yürürlüğünün de durdurulması istenerek Anayasa Mahkemesi’ne dava açılmıştır.
II.
SONUÇ VE İSTEM
24.10.2024 tarihli ve 7529 sayılı Tüketicinin Korunması
Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un
1) 6’ncı maddesiyle 6502 sayılı Kanun’a 47’nci maddesinden
sonra gelmek üzere eklenen 47/A maddesinin ikinci fıkrasında yer alan ‘‘yönetmelikle’’
ibaresi, üçüncü fıkrasında yer alan ‘‘yönetmelikle’’ ibaresi, yedinci
fıkrasında yer alan ‘‘yönetmelik’’ ibaresi, Anayasa’nın 2, 5, 7, 10, 13,
17, 48, 123, 124 ve 172’nci maddelerine,
2) 9’uncu maddesiyle 23.10.2014 tarihli ve 6563 sayılı
Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun’un ek 4’üncü maddesinin
değiştirilen yedinci fıkrasının (b) ve (c) bendi ile 10’uncu maddesi,
Anayasa’nın 2, 5, 10, 13, 17, 35, 48, 90, 167 ve 172’nci maddeleri,
3) 13’üncü maddesiyle 04.04.1990 tarihli ve 3621 sayılı Kıyı
Kanunu’na eklenen ek madde 6’nın ikinci cümlesi, Anayasa’nın 2, 3, 5, 12, 17,
43, 44, 45, 47, 48, 56, 63, 90, 166, 167, 168 ve 169’uncu maddelerine
aykırı olduğundan iptaline ve uygulanması halinde giderilmesi
güç ya da olanaksız zarar ve durumlar olacağı için, iptal davası sonuçlanıncaya
kadar yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesine ilişkin istemimizi saygı
ile arz ederiz.”