"...
“CUMHURBAŞKANLIĞI
KARARNAMELERİNİN (CBK) ANAYASAL ÇERÇEVESİ
21/1/2017
tarihli ve 6771 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanun, 16 Nisan 2017 tarihli halkoylamasıyla kabul edilmiş, böylece daha
önce 1982 Anayasasının sadece 107. maddesinde belirtilen cumhurbaşkanlığı
kararnamesi, Anayasanın farklı maddelerinde hem kapsamı genişletilerek hem de
niteliği farklılaştırılarak yeniden düzenlenmiştir. 107. maddenin önceki
halinde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğinin kuruluşu, çalışma esasları ve
personel atama işlemlerinin Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenleneceği
belirtiliyordu. Bu iki tür düzenleme, ad benzerliği dışında kapsam ve sınırları
açısından birbirinden farklıdır.
6771
sayılı Kanun ile getirilen Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin temel ilke ve
koşulları, Anayasa’nın 104. maddesinin 17. fıkrasında ortaya konulmuştur.
“Cumhurbaşkanı,
yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir.
Anayasanın
ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi
hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler
Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemez.
Anayasada
münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı
kararnamesi çıkarılamaz.
Kanunda
açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz.
Cumhurbaşkanlığı
kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri
uygulanır.
Türkiye
Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı
kararnamesi hükümsüz hale gelir.”
Anayasanın
106. maddesinin 11. fıkrasına göre de; “Bakanlıkların kurulması, kaldırılması,
görevleri ve yetkileri, teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının
kurulması Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenir.”
Görüldüğü
üzere 2017 Anayasa kurgusu ile, kanun ile cumhurbaşkanlığı kararnamesi
arasındaki hukuki ilişki belirginleştirilmiş ve Cumhurbaşkanlığı
Kararnamelerinin kanunlara aykırı olamayacağı açıkça belirtilmiştir.
1-
Yasama Yetkisinin Devri Yasağı Karşısında Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri
6771
sayılı Kanun ile Anayasa’dan kaynaklanan doğrudan düzenleme yetkisiyle yürütme
fonksiyonu daha da güçlendirilmiştir. Bu bağlamda, Türk anayasa hukukunda
tartışılan konulardan biri olan idarenin, kanunla düzenlenmeyen bir alanda
düzenleme yapıp yapamayacağı hususu üzerinde durulmalıdır. Bunun için
öncelikle, yasama yetkisinin devri yasağına Anayasa Mahkemesi’nin yaklaşımı göz
önüne alınmalıdır. Anayasa'nın 7. maddesi, " Yasama yetkisi Türk Milleti
adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez. "
kuralının öngörmektedir. Bu kral ışığında Anayasa Mahkemesi’ne göre,
“Anayasa'da kanun ile düzenlenmesi öngörülen konularda yürütme organına genel
ve sınırları belirsiz bir düzenleme yetkisinin verilmesi olanaklı değildir.
Ancak yasama organının temel kuralları saptadıktan sonra, uzmanlık ve idare
tekniğine ilişkin hususları yürütmeye bırakması, yasama yetkisinin devri olarak
yorumlanamayacağı gibi yürütme organının yasama organı tarafından çerçevesi
çizilmiş alanda genel nitelikte hukuksal tasarruflarda bulunması, hukuk
devletinin belirlilik ilkesine de aykırı düşmez.” (Anayasa Mahkemesi Kararı,
E.2013/114 K.2014/184, 4.12.2014).
AYM,
bir başka kararında ise, yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesini şu şekilde
ifade etmiştir. “Anayasa Mahkemesinin pek çok kararında yasama yetkisinin
devredilmezliği ilkesinden ne anlaşılması gerektiği hususu açıklanmıştır. Buna
göre, kanunla düzenleme ilkesi, düzenlenen konudan yalnız kavram, ad ve kurum
olarak söz edilmesi değil, bunların kanun metninde kurallaştırılmasıdır.
Kurallaştırma ise düzenlenen alanda temel ilkelerin konulmasını ve çerçevenin
çizilmiş olmasını ifade eder… Anayasa’da öngörülen ayrık durumlar dışında,
kanunlarla düzenlenmemiş bir alanda, kanun ile yürütmeye genel nitelikte kural
koyma yetkisi verilemez. Yürütme organına düzenleme yetkisi veren bir yasa
kuralının Anayasa’nın 7. maddesine uygun olabilmesi için temel ilkeleri
koyması, çerçeveyi çizmesi, sınırsız, belirsiz, geniş bir alanı yürütmenin
düzenlemesine bırakmaması gerekir” (Anayasa Mahkemesi Kararı, E.2013/47
K.2013/72, 6/6/2013).
Bununla
beraber Anayasa Mahkemesi’nin daha yakın tarihli kararlarında bu içtihadı bir
miktar esnettiği görülmektedir.
“15…
yasama yetkisinin devredilmezliği esasen kanun koyma yetkisinin TBMM dışında
başka bir organca kullanılamaması anlamına gelmektedir. Anayasa’nın 7. maddesi
ile yasaklanan husus, kanun yapma yetkisinin devredilmesi olup bu madde,
yürütme organına hiçbir şekilde düzenleme yapma yetkisi verilemeyeceği anlamına
gelmemektedir. Kanun koyucu, yasama yetkisinin genelliği ilkesi uyarınca bir
konuyu doğrudan kanunla düzenleyebileceği gibi bu hususta düzenleme yapma
yetkisini yürütme organına da bırakabilir.
16.
Yürütmenin türevselliği ilkesi gereğince yürütme organının bir konuda düzenleme
yapabilmesi için yasama organınca yetkilendirilmesi gerekmektedir. Kural
olarak, kanun koyucunun genel ifadelerle yürütme organını yetkilendirmesi
yeterli olmakla birlikte Anayasa’da kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda
genel ifadelerle yürütme organına düzenleme yapma yetkisi verilmesi, yasama
yetkisinin devredilmezliği ilkesine aykırılık oluşturmaktadır. Bu nedenle
Anayasa’da temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması, vergi ve benzeri mali
yükümlülüklerin konması ve memurların atanmaları, özlük hakları gibi münhasıran
kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda, kanunun temel esasları, ilkeleri ve
çerçeveyi belirlemiş olması gerekmektedir. Anayasa koyucunun açıkça kanunla
düzenlenmesini öngördüğü konularda, yasama organının temel kuralları saptadıktan
sonra, uzmanlık ve idare tekniğine ilişkin hususları yürütmeye bırakması,
yasama yetkisinin devri olarak yorumlanamaz.” (Anayasa Mahkemesi Kararı,
E.2017/143 K.2018/40, 2/5/2018).
Sonuçta
yalnızca yakın dönem AYM kararları dikkate alındığında, ilkesel olarak kanun
koyucunun “genel ifadelerle yürütme organını yetkilendirmesi yeterli”dir,
denilebilir. Ancak Mahkemenin, Anayasa’da farklı kavramlarla ifade ettiği
kanunla düzenleme kaydı içeren konularda ise, “Anayasa’da kanunla düzenlenmesi
öngörülen konularda”, “münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda”,
“Anayasa koyucunun açıkça kanunla düzenlenmesini öngördüğü konularda” genel
ifadelerle yetkilendirme yapılması kabul edilemez.
2-
İdarenin Yasallığı Kuralı Karşısında Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri
Öte
yandan, yasal idare ilkesi, Türk idare hukukunun temelini oluşturur. Anayasanın
123/1. maddesinde karşılığını bulan bu ilke uyarınca, “İdare, kuruluş ve
görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir.” Bu ilke, idarenin
kendiliğinden bir teşkilatlanma yetkisi olmadığını bu yetkinin yasama organında
olduğunu ifade etmektedir. Anayasa Mahkemesi’ne göre, “Bu maddede yer alan
düzenleme, idarenin kanuniliği ilkesine vücut vermektedir. İdarenin kanuniliği
ilkesi, idarenin ve organlarının görev ve yetkilerinin kanunla düzenlenmesini
gerekli kılar.” (Anayasa Mahkemesi Kararı, E.2013/114 K.2014/184,
4.12.2014). Bu ilkeyle kamusal kaynakların toplumun hangi tür gereksinimlerinin
öncelikle karşılanacağını ve bunun hangi usuller uygulanarak sağlanacağını tespit
etme yetkisi yasama organına verilir. Ayrıca, idarenin toplumsal gereksinimleri
karşılarken kamu gücü ve ayrıcalıklarını kullanması ve bunun da kişilerin temel
hak ve hürriyetleri üzerinde olumsuz etkiler de doğurabilmesi, bu yetkinin
yasamaya verilmesi sonucunu getirmiştir.
Yasal idare ilkesi, idarenin eylem ve işlemlerinin hem kanuna dayanmasını, hem
de bu eylem ve işlemlerin kanuna aykırı olmamasını ifade eder. Asli ve ilksel
bir yetki olan yasama yetkisine dayanarak yasama organı, Anayasaya ve kamu
yararına aykırı olmamak şartıyla, Anayasanın herhangi bir şekilde düzenlemediği
bir konuyu düzenleyebilir. Buna karşılık idare, önceden yasa ile düzenlenmeyen
bir alanda faaliyette bulunamaz, ancak böyle bir konuda yasadan aldığı bir
yetkiye dayanarak bir işlem ve eylemde bulunabilir.
6771
sayılı Kanunla getirilen Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle, her ne kadar ciddi
kısıtlılıklarla çerçevelenmiş olsa da, yürütme organı yasaya dayanmaksızın ilk
elden kural koyma yetkisine sahip olmuştur. Başka bir ifadeyle, yasama organı
yanında yürütme organı da Anayasa’da kanun kaydı olan, kanunun açıkça
düzenlediği konuları içermemek ve kanunlara aykırı olmamak şartıyla
Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle ilk elden düzenleme yapabilecektir. Bununla
birlikte, Cumhurbaşkanlığı kararnamesine konu olan alan, yasama konusu olmaktan
çıkmamaktadır. Çünkü Anayasa, Cumhurbaşkanlığı kararnamesine ilişkin olarak
özerk bir normatif alan öngörmemiştir. TBMM, CBK ile düzenlenen bir alanda her
zaman yasa çıkarabilir; bu durumda CBK hükümsüz kalır: “Türkiye Büyük Millet
Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi
hükümsüz hale gelir.” (madde 104/17). O halde Anayasa’da yasayla düzenlenmesi
öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamayacak iken,
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenleneceği belirtilen ve düzenlenmiş olan
konularda dahi TBMM yasa çıkarabilecektir. Şu halde, Anayasa’ya uygunluk
kaydıyla asli düzenleme yetkisi, konu bakımından herhangi bir mutlak istisna
bulunmadan, TBMM’ye ait bulunmaktadır. Başka bir anlatımla, Anayasa’nın CBK
konusu olabilecek kimi alanları doğrudan belirlemiş olması, o alanlarda yasama
yetkisinin kullanılmasını engellememektedir.
Bu
son saptamayı biraz daha ayrıntılı olarak ele almakta fayda vardır. 6771 sayılı
Kanun ile Anayasa’nın 7. maddesindeki yasama yetkisinin devri yasağı ve 123.
maddedeki idarenin yasallığı ilkesi muhafaza edilmiş, ancak belirli idari
konuların Anayasa’da açıkça Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenleneceği
öngörülmüştür. “Bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve yetkileri,
teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulması Cumhurbaşkanlığı
kararnamesiyle düzenlenir.” (madde 106/son). Ayrıca 123. maddenin son
fıkrasında kamu tüzel kişiliğinin Kanunla veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle
kurulacağı kuralına yer verilmiştir. Anayasa hükümleri arasında hiyerarşi söz
konusu olmadığından, bir çelişki kabul edilmediğinden, bu iki hükmün bir arada,
Anayasanın bütünlüğü ve sistematiği içinde bağdaştırılarak yorumlanması
gerekir. Gerçekte Anayasa koyucu 123/1. maddede genel kuralı, idarenin
yasallığı ilkesini koymuş; bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve
yetkileri ile kamu tüzel kişiliği kurulması yönünden bu genel kurala bir
istisna getirmiştir. Bu cihetle; her ne kadar, Anayasa, idarenin yasallığı
ilkesinin 106/son ve 123/son maddelerde belirtilen hususlar açısından geçerli
olmamasına olanak tanısa da; bu alanların cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle
düzenlenip düzenlenmeyeceği konusunda son sözü TBMM’ye bırakmaktadır. Yukarıda
değinildiği üzere, “Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması
durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir.” hükmü; (madde
104/17), Anayasa m.106/son ve m.123/son açısından da geçerlidir. Gerçekten de, Anayasa
koyucu eğer öyle öngörseydi, tıpkı Anayasa’nın bazı hükümlerinde söz konusu
alanın ancak ve ancak kanunla düzenlenebileceğini amir ifadelerle belirttiği
gibi, bazı alanların da yine ancak ve ancak cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle
düzenlenebileceğini ve a contrario, kanunla düzenlenemeyeceğini yine açıkça ve
amir ifadelerle ortaya koyardı. Özetle; Anayasa koyucu, bazı konuların kanunla
düzenlenmesini zorunlu kılmış, doğrudan cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle
düzenlenebileceğini belirttiği alanlarda da son sözü (o konuda kanun çıkarmak
ya da çıkarmamak suretiyle) kanun koyucuya bırakmıştır.
Genel
kural ve istisna kural ilişkisine dair kamu hukukunda kabul edilen birtakım
yorum ilkeleri vardır: 1. Bir istisna kuralın varlığından söz edebilmek için,
bu istisnanın ayrıca ve açıkça konulmuş olması gerekir. 2. İstisna kural,
sadece ve sadece genel kuralı koyan makam tarafından konulabilir, başka bir
makamın istisna kural getirme yetkisi yoktur. 3. Genel kuralı koyan makam
açıkça yetkilendirmedikçe, bir başka makam genel kurala istisna getiremez. 4.
İstisna kural koymak, genel kuralı değiştirmek anlamına geldiğinden istisna
kural, yorum yoluyla genişletilemez; yani, yorum yoluyla genel kurala istisna
getirilemez. 5. Genel kuralın geniş yorumlanması esası benimsenmiştir. 6.
İstisna kural, dar yorumlanır. Çünkü istisna kural, genel kuralın kapsamını daralttığından
genel kuralı değiştirir, oysa onu değiştirme salt genel kuralı koyana aittir.
Öte
yandan, kamu hukukunda mevzuatın açıkça belirttiği bir makama ya da makamın
görevlisine verdiği yetkiler, devre konu olamazlar. Yargı kararlarında da
yetkinin, mevzuat tarafından kime verilmiş ise, ancak onun bu yetkiyi
kullanabileceği belirtilmiştir. Yetki devrinde yetki devredilen makamın
devraldığı bu yetkiyi kendinden alt bir makama devrinin yasak olduğu hususu,
idare hukukunda ve kamu yönetiminde benimsenen bir ilkedir.
Anayasanın
104. maddesinin 17. fıkrasında öngörülen Cumhurbaşkanlığı kararnameleri,
normlar hiyerarşisinde yasaya eşdeğer işlemler değildir. Anayasanın bu tür
kararnamelerin salt “yürütme yetkisine ilişkin konular”la sınırlı olarak
çıkarılacağını öngörmesi, bunların yasaya eşdeğer, yasayla aynı düzeyde
kurallar olamayacağını gösterir. Çünkü yürütme yetkisi, kanunların
uygulanmasına yönelik, kanunlara uygun kullanılması gereken bir yetkidir.
Ayrıca aynı fıkrada yer alan “Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi
öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz; Kanunda açıkça
düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz; Cumhurbaşkanlığı
kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri
uygulanır; Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması
durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir.” şeklindeki
düzenlemeler, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin yasaya eşdeğer olmadığının bir
başka açık göstergesidir. Bu düzenlemelerden CBK ile düzenleneceği belirtilen
konuların yasayla düzenlenmesi, Anayasa’nın yasama organına açıkça tanıdığı bir
yetkidir.
Kanunsuz
emre dair Anayasanın 137. maddesinde yapılan değişiklik ise, Cumhurbaşkanlığı
kararnamesinin, Anayasanın konuya ilişkin diğer düzenlemeleri ile birlikte
değerlendirildiğinde, normlar hiyerarşisindeki yeri açıkça anlaşılır: “Kamu
hizmetlerinde herhangi bir sıfat ve suretle çalışmakta olan kimse, üstünden
aldığı emri, yönetmelik, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, kanun veya Anayasa
hükümlerine aykırı görürse, yerine getirmez ve bu aykırılığı o emri verene
bildirir…”.
6771
sayılı Yasa değişikliği ile Cumhurbaşkanına Anayasada tanınan diğer yetkiler
ise şöyledir: Anayasanın 123. maddenin son fıkrasında “Kamu tüzelkişiliği,
ancak kanunla veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kurulur” denilerek, CBK ile
kamu tüzelkişiliği kurulmasına da olanak tanınmıştır. Bununla birlikte,
“Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda,
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz kalır” (md.104/fıkra 17 son) kuralı
gereğince, yasa ile kurulmuş bir kamu tüzelkişiliği CBK ile kaldırılamaz; ancak
CBK ile kurulan bir kamu tüzelkişiliği, yasal düzenlemenin konusunu
oluşturabilir.
124.
ve 137. maddelerde yer alan tüzük ibaresi, Anayasadan tamamen çıkarılmıştır.
Böylece tüzük uygulaması yürürlükten kaldırılmış; onun yerine çok daha geniş
bir kapsama sahip olan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi konulmuştur. Yönetmelikleri
düzenleyen 124. maddede, “Cumhurbaşkanı, bakanlıklar ve kamu tüzelkişileri,
kendi görev alanlarını ilgilendiren kanunların ve Cumhurbaşkanlığı
kararnamelerinin uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak
şartıyla, yönetmelikler çıkarabilirler.” hükmünü öngörmüştür. Ancak bu, tüzük
ve cumhurbaşkanlığı kararnamesinin aynı hukuki nitelikte olduğu şeklinde
anlaşılmamalıdır. Öte yandan, Cumhurbaşkanı, “kanunların uygulanmasını
sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla yönetmelik çıkarır”
(md.104/18).
Kanunların
ve CBK’lerin uygulanması amacıyla çıkarılacak yönetmeliklerde gerekçe, yol
gösterici işlev görür. Ne var ki, kanunlar gerekçeli olduğu halde CBK’lerin
gerekçesiz olması, yönetmelik hazırlığı sırasında üst normun yol gösterici
işlevinde farklılaşmaya neden olacaktır. Böylece, kanunun uygulanması için
çıkarılacak yönetmelik ile Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin uygulanması için
çıkarılacak yönetmelik eşit olanak ve koşullarda hazırlanamayacaktır. CBK’yi
uygulamaya yönelik yönetmeliğin hazırlanmasını, yasanın uygulanmasına ilişkin
yönetmeliğe göre zorlaştıran ve belirsiz kılarak, iki ayrı uygulama
yönetmeliğini farklı kılacak hiçbir haklı neden bulunmadığı için, eşitlik
ilkesi yönünden Anayasa madde 10’a aykırılık oluşturmaktadır. CBK
gerekçesizliğinin uygulama yönetmeliğinde yaratması muhtemel belirsizlikler
ise, hukuk devleti ilkelerini zedeleyici sonuçlar doğuracaktır (md.2).
3.- Cumhurbaşkanlığı
kararnamesi çıkarılmasının anayasal çerçevesi ve sınırları
Anayasanın
104/17. maddesiyle getirilen CBK ile yürütmeye tanınan düzenleme alanı oldukça
dar ve sınırlıdır. Bu çerçeve, dört kalemde açıklanabilir:
a)
“Yürütme yetkisine ilişkin konular”: İlk olarak Cumhurbaşkanlığı
kararnamesi, “yürütme yetkisine ilişkin konularda” çıkarılabilecektir. Maddenin
gerekçesinde ise, cumhurbaşkanına “genel siyasetin yürütülmesinde yürütme
yetkisi ile ilgili ihtiyaç duyduğu konularda kararname çıkarabilme” yetkisi
verildiği ifade edilmektedir. Bu nedenle CBK’leri ancak yürütme yetkisinin
gerektirdiği hususlarda ihtiyaç duyulduğunda çıkarılabilecek, yasama ve yargı
yetkilerinden herhangi birinin alanına giren bir konuda ise, CBK çıkarılması
mümkün olmayacaktır. AYM, bu açık hususu teyit etmektedir: “...
Cumhurbaşkanı’nın yürütme yetkisine ilişkin konularda CBK çıkarabileceği ifade
edilmiştir. Buna göre yürütme yetkisine ilişkin konular dışında CBK ile
düzenleme yapılması mümkün değildir”. (AYM, E. 2018/125, K. 2020/4, 22/1/2020,
R.G. 13/5/2020 – 31126, §9. Aynı yönde bkz. AYM, E. 2018/55; K. 2020/27,
11/6/2020, R.G. 20/7/2020-31194).
b)
“Düzenleme yasağı”: İkinci olarak CBK’ler, “Anayasanın ikinci kısmının
birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve
ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler”le ilgili
konularda düzenleme yapamaz.
Ancak
bu yasak karşısında yanıtlanması gereken soru, sosyal ve ekonomik haklar ve
özgürlüklerin tamamının CBK ile düzenlenip düzenlenemeyeceğidir. Sadece
yukarıdaki ifadeden yola çıkarak yapılan bir değerlendirme bu soruya olumlu
cevap vermeyi gerektirir. Ancak bu cümlenin aynı fıkradaki diğer hükümler ve
Anayasanın konuya ilişkin diğer ilke ve kuralları dikkate alınarak, Anayasanın
bütünlüğü içinde tartışılması ve anlaşılması gerekir.
Bu
konuda, öncelikle “münhasır yasa kaydı” belirtilmelidir: “Anayasada münhasıran
kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi
çıkarılamaz.” Bu açık yasak gereği, ilgili maddede yasayla düzenlenmesi kaydı
bulunan sosyal ve ekonomik hak ve ödevler, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile
düzenlenemeyecektir. Örneğin Anayasa’nın 42/2. maddesinde “Öğrenim hakkının
kapsamı kanunla tespit edilir ve düzenlenir.”, 51. maddesinde “Sendika kurma
hakkı … kanunla sınırlanabilir. Sendika kurma hakkının kullanılmasında
uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.”, 63. maddesinde Tarih,
kültür ve tabiat varlıklarından “özel mülkiyet konusu olanlara getirilecek
sınırlamalar ve bu nedenle hak sahiplerine yapılacak yardımlar ve tanınacak
muafiyetler kanunla düzenlenir.” denilmektedir. Dolayısıyla belirtilen konular
CBK ile düzenlenemez. Eğer böyle bir düzenleme yapılırsa bu, hem Anayasanın
104/17. maddesine hem de o hak ve ödev için kanun kaydı koyan hükme aykırılık
oluşturur. Ancak yasa kaydı içermeyen sosyal ve ekonomik haklar,
Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin konusu olabilecektir. Örneğin konut hakkını düzenleyen
Anayasanın 57. maddesi böyledir. Bu durumda, dikkat edilmesi gereken husus, söz
konusu hakların sadece düzenleme konusu olabileceği, ancak bunun sınırlama
yetkisini içermediğidir.
Bu
nedenle, 104/17. maddenin ikinci cümlesi, sosyal ve ekonomik haklar alanının
CBK ile düzenlenmesini kabul ederken, bu düzenlemenin sınırlarını da belirtir:
ilki, fıkranın ilk cümlesindeki CBK’nin sadece yürütme yetkisine ilişkin
konularda çıkarılabilmesi, diğeri ise üçüncü cümlesindeki münhasıran kanunla
düzenlenmesi öngörülen konularda çıkarılamamasıdır. Öte yandan, Anayasanın 13.
maddesindeki temel hak ve hürriyetlerin ancak kanunla sınırlanabileceği kuralı
dikkate alındığında, CBK’ye konu olabilecek sosyal ve ekonomik hak ve ödevlerle
ilgili cumhurbaşkanının sınırlama değil sadece bir düzenleme yetkisinden
bahsedilebilir. Yani düzenleme ve sınırlama ayrımı dikkate alındığında, CBK ile
sosyal ve ekonomik haklar ve ödevlerin gerçekleşmesi için birtakım pozitif
tedbirleri içeren düzenlemeler yapabileceği, fakat kişilerin bundan
yararlanmasına sınırlama getirilemeyeceği belirtilmelidir. Zira anayasal
çerçevede, bir hakkın kısıtlanması ancak ve ancak kanun ile yapılabilir.
c)
Üçüncü sınır, “Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen
konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz.” hükmüdür. AYM
tarafından yasama yetkisinin devir yasağı çerçevesinde yürütmenin düzenleme
yetkisi açıklanırken kullanılan “münhasıran” kanunla düzenlenmesi gereken konular
ibaresi, Anayasa kuralı haline getirilmiştir (Bkz., AYM E. 2017/143, K.2018/40,
2/5/2018). AYM’ye göre, “Kural olarak, kanun koyucunun genel ifadelerle
yürütme organını yetkilendirmesi yeterli olmakla birlikte Anayasa’da kanunla
düzenlenmesi öngörülen konularda genel ifadelerle yürütme organına düzenleme
yapma yetkisi verilmesi, yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesine aykırılık
oluşturmaktadır. Bu nedenle Anayasa’da temel hak ve özgürlüklerin
sınırlandırılması, vergi ve benzeri mali yükümlülüklerin konması ve memurların
atanmaları, özlük hakları gibi münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen
konularda, kanunun temel esasları, ilkeleri ve çerçeveyi belirlemiş olması
gerekmektedir. Anayasa koyucunun açıkça kanunla düzenlenmesini öngördüğü
konularda, yasama organının temel kuralları saptadıktan sonra, uzmanlık ve
idare tekniğine ilişkin hususları yürütmeye bırakması, yasama yetkisinin devri
olarak yorumlanamaz.”.
Bu
nedenle, Anayasa’nın münhasıran kanunla düzenlenmesini gerektirdiği konularda
yürütmeye düzenleme yetkisi verilirken, yasanın “temel esasları, ilkeleri ve
çerçeveyi belirlemiş olması gerekmektedir”. AYM ayrıca, Anayasada münhasıran
kanunla düzenlenmesi gereken birtakım konuları örnek olarak sıralamıştır:
“Anayasa’da temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması, vergi ve benzeri mali
yükümlülüklerin konması ve memurların atanmaları, özlük hakları gibi”.
AYM’nin,
münhasıran kavramını açıklarken verdiği örnekler ve açıklamalardan bir konunun
münhasıran yasa alanında olması için Anayasanın özellikle ve ısrarla o konunun
yasayla düzenleme öngörmesi, yasayla düzenlemeye çok özel vurgu yapması
gerekmemektedir. Bu çerçevede temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasına dair
13. maddede, sınırlamanın “ancak” kanunla yapılabileceği şartı vardır: “Temel hak
ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili
maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla
sınırlanabilir”. Oysa vergilerle ilgili 73. maddede (Vergi, resim, harç ve
benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır.) ve
kamu hizmeti görevlileriyle ilgili genel ilkeleri koyan 128. maddede
(Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve
yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri
kanunla düzenlenir.) yasayla düzenleme öngörülmüş, hiçbir özel vurgu
yapılmamıştır.
Anayasada
münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konular kavramı, bu nedenle yasa
kaydı olarak anlaşılmak ve uygulanmak durumundadır. Anayasanın 126.
maddesindeki birden çok ili içine alan merkezi idare teşkilatının (bölge
teşkilatının) “görev ve yetkileri kanunla düzenlenir”, 127. maddesindeki
“Mahalli idarelerin kuruluş ve görevleri ile yetkileri, yerinden yönetim
ilkesine uygun olarak kanunla düzenlenir.”, 128. maddesindeki “Memurların ve
diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları
ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla
düzenlenir” ve “üst kademe yöneticilerinin yetiştirilme usul ve esasları,
kanunla özel olarak düzenlenir.” hükümleri buna örnek oluşturur. Özellikle bu
son husus, CBK ile yasanın konu itibarıyla iç içe geçme riskini içerir,
karmaşaya yol açma ihtimalini barındırır. Çünkü Anayasanın 104/9. maddesi,
cumhurbaşkanı CBK ile “üst kademe kamu yöneticilerini atar, görevlerine son
verir ve bunların atanmalarına ilişkin usul ve esasları … düzenler” hükmünü
içerirken, üst kademe yöneticilerinin yetiştirilme usul ve esasları 128.
maddeye göre yasa ile özel olarak düzenlenmek zorundadır.
Anayasa
Mahkemesi, Anayasa’da salt bir kanunla düzenleme kaydının bulunmasının, ilgili
konuyu cumhurbaşkanlığı kararnamesinin konu bakımından yetki alanından çıkarmak
açısından yeterli olduğunu ifade etmiştir.
“...
Anayasa’da münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda CBK
çıkarılamayacağı hüküm altına alınmıştır. Ancak Anayasa’da hangi konuların
münhasıran kanunla düzenleneceğine ilişkin özel bir hüküm bulunmamaktadır.
Bununla birlikte Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihadında anayasa koyucunun
kanunla düzenlenmesini öngördüğü konuların bu kapsamda görülmesi gerektiği
kabul edilmektedir (AYM, E.2016/150, K.2017/179, 28/12/2017, § 57;
E.2016/180, K.2018/4, 18/1/2018, § 17; E.2017/51, K.2017/163, 29/11/2017, § 13;
E.2016/139, K.2016/188, 14/12/2016, § 9; E.2013/47, K.2013/72, 6/6/2013). Buna
göre Anayasa’da kanunla düzenleneceği belirtilen alanlarda Cumhurbaşkanı’nın
CBK çıkarma yetkisi bulunmamaktadır”. (AYM, E. 2018/125, K. 2020/4, 22/1/2020,
R.G. 13/5/2020 – 31126, §11).
Dolayısıyla,
104/17. maddede geçen “münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konular”
ibaresinin Anayasada “kanunla düzenlenir veya kanunla konulur, değiştirilir
veya kaldırılır” vb. ifadelerin bulunduğu maddelere bakarak belirlenmesi
gerekir. O halde Anayasanın bir maddesinde bir konunun yasayla düzenlenmesi
öngörülmüşse, o konunun Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenmesi
Anayasa’nın 7. ve 104/17. maddelerine aykırılık oluşturacaktır.
d)
Bir diğer sınır ise, “Kanunda açıkça düzenlenen konularda
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz” kuralıdır. Bir konu yasa ile
açıkça düzenlenmişse Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Elbette
CBK’lerin çıkarılması için KHK’lerde olduğu gibi yasa ile yetkilendirme
gerekmez. Ancak KHK’ler yasaları değiştirebilirken, CBK’ler yasaların açıkça
düzenlediği hususlarda bir düzenleme yapamamakta, “Cumhurbaşkanlığı kararnamesi
ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanmakta,
“Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda,
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelmektedir”. Bu hükümler açıkça
Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin yasa gücünde olmadığını, Cumhurbaşkanlığı
kararnamesiyle yasaların değiştirilemeyeceğini gösterir.
Burada
değinilen sınır, kanun hükmünde kararnamelerle açıkça düzenlenen konuları da
kapsar. AYM, bu hususu açıkça ifade etmiştir: “... KHK’ların kanun hükmünde
oldukları görülmektedir. Dolayısıyla KHK ile açıkça düzenlenen bir konuda da
Anayasa’nın 104. maddesinin on yedinci fıkrasının dördüncü cümlesi uyarınca CBK
çıkarılamaması gerekir” (AYM, E. 2019/78, K. 2020/6, 23/1/2020, R.G.
13/5/2020–31126, §39).
Bu
açıklamalar ışığında Anayasa’nın Cumhurbaşkanı kararnamesiyle doğrudan
düzenleme yetkisi verdiği konularda dahi CBK ile kanunlarda değişiklik
yapılması mümkün değildir. Örneğin Anayasanın 106/son maddesine göre,
“Bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve yetkileri, teşkilat yapısı
ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulması Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle
düzenlenir.” Ancak bu, bakanlıkların kurulmasına ilişkin olarak yürürlükteki
yasalarda CBK ile değişiklik yapılabileceği anlamına gelmemektedir. Sonuç
olarak, Anayasanın 104. maddesinin on yedinci fıkrasının mevcut hükümleri
karşısında hangi konuda olursa olsun CBK ile bir yasayı değiştirmek veya
yürürlükten kaldırmak mümkün değildir.
Nitekim
1 No.lu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çıkarılmadan önce 2/7/2018 tarihli ve 703
sayılı Anayasada Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Bazı Kanun Ve
Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde
Kararname ile bakanlıkları düzenleyen birçok yasa ve yasa gücünde kararname
yürürlükten kaldırılmıştır.
4.
Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerine İlişkin Anayasa Mahkemesi Denetiminin Kapsamı
Anayasa
Mahkemesi’nin denetim kapsamına giren işlemlerden birisi de cumhurbaşkanlığı
kararnamesidir. Anayasanın 148., 150., 151., 152. ve 153. maddelerinde daha
önce mevcut olan kanun hükmünde kararname yerine Cumhurbaşkanlığı kararnamesi
ibaresi konulmuştur. CBK, Anayasa Mahkemesi tarafından, “şekil ve esas” bakımından
denetlenir.
“Anayasa
Mahkemesi, kanunların, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin ve Türkiye Büyük
Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu
denetler…” (md.148/1).
“Şekil
bozukluğuna dayalı iptal davaları Anayasa Mahkemesince öncelikle incelenip
karara bağlanır” (md.149/4).
“Şekil
ve esas…” ölçütü, madde 150’de de öngörülmekle, türev kurucu iktidar, herhangi
bir tartışmaya yer vermeyecek biçimde “şekil ve esas” denetim ölçütlerinin
birlikteliğini sürekli teyit ettiği gibi, “şekil bozukluğunu denetime öncelik”
yükümlülüğü getirmiştir.
a) Gerekçe,
başlıca şekil denetimi ölçütlerindendir
Hukuk
devletinde her türlü resmi işlemin gerekçeli olması, hukukun genel ilkesidir.
Bu ilke, anayasa ve/ya yasalarda yazılı olmasa da, yargısal içtihat yoluyla
uzun zamandan beri kabul edilen bir hukukun genel ilkesidir. Cumhurbaşkanlığı
kararnamelerinin gerekçesiz olması ise, hukuk devletine açıkça aykırılık
oluşturduğu gibi, bu, normatif metinlerin anlaşılır ve öngörülebilir olmalarını
da zorlaştırmaktadır. Bu itibarla; AYM, artık CBK’ler üzerinde şekil denetimi
de yaparak gerekçe yokluğunu Anayasa’ya aykırılık nedeni saymalıdır.
2017
Anayasa kurgusu ürünü olan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, dört yılda yasaların
önüne geçti: Çıkarılan toplam 111 CBK’nin madde sayısı, 2719’dır. Bunların
57torba tarzında olup, madde sayısı 821’dir. CBK’ler, hiçbir gerekçe
içermemektedir.
6771
sayılı kanunla gerçekleşen Anayasa değişikliği ile 104. maddede sınırları
belirlendiği şekliyle anayasal düzenimize giren Cumhurbaşkanlığı
Kararnamelerine ilişkin bir AYM içtihadı tam anlamıyla oluşturulabilmiş
değildir. Açılan iptal davalarında, sistematik şekilde, söz konusu
Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinin konu bakımından yetki yönünden Anayasa
m.104/17’ye aykırı olduğu ve yürütmenin yasamanın yetki alanına tecavüz ettiği
ortaya koyulmuştur. CBK yoluyla kural koyma alanına ilişkin ivedi ve esaslı bir
içtihat oluşturulamamış olması, çok sayıda ve torba tarzda Cumhurbaşkanlığı
Kararnamesi çıkarılmasına neden olmaktadır. Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinin
gerekçesiz olması olgusu, sürekli şekilde erkler ayrılığını ihlal eden bir
kapsamda ihdas edilen bu norm kategorisinin temel kusurlarından birisi olarak
göze çarpmaktadır.
Oysa
“gerekçe”, hukuk devletinin bir gereğidir.
“Bütün
mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır” hükmü (md.141/3)
dışında ‘gerekçe gereği’, Anayasa’da, yasama ve yürütme işlemleri için doğrudan
öngörülmemektedir.
Bu
bir eksiklik değil; zira hukuk devleti, bütün resmi işlemlerin gerekçeli
olmasını gerekli kılar. Nitekim, yasalar ve idari işlemler açısından, açık
hüküm yokluğuna karşın gerekçe yükümlülüğü, Anayasa madde 2’den kaynaklanır.
Anayasalarda gerekçe gerekliliği açıkça öngörülmüş olmasa da, birel veya
düzenleyici işlemler bütünü için gerekçe gerekliliği, içerik olarak hukuk
devleti kavramına içkindir. CBK’lerin gerekçeli olma zorunluluğu da, bu genel
ilke içinde yer alır.
Gerekçesiz
CBK’lerde saydamlık yokluğu, işlemin yapılma nedenini perdeler; ancak daha
önemlisi, işlemi yapanın öznel ve keyfi davranma riskini yaratır ve yine
uygulamada da keyfiliğe neden olur. Nitekim torba CBK tarzı, bunun
göstergesidir. Daha önemli sakıncası ise, gerekçesiz CBK, Anayasa Mahkemesi
(AYM) denetimini zorlaştırır. Gerekçe yokluğunun torba düzenleme yöntemiyle
birleşmesi ise, denetimi geciktirdiği gibi etkisizleşmektedir.
Gerekçe,
hazırlık aşamasında işlemin nedenleri ve amaçlarının belirlenmesini gerekli
kılar. Bu gereklilik, işlemi yapan makamı daha özenli davranmaya yöneltir. Eğer
gerekçeli olarak hazırlansa idi, CBK’ler, muhtemelen özenli ve ihtiyatlı
çalışmalar eşliğinde, haliyle öncekiler ile bağlantıları da gözetileceği için
torba CBK tarzında değil, nicelik olarak daha az, ama hukuk devleti ilkesine
yaraşır şekilde daha nitelikli düzenlemeler olacaktı.
Torba
CBK’ler, tıpkı torba yasalar gibi AYM denetimini de güçleştirmektedir; çünkü,
AYM raportörleri dosyaları uzmanlık ilkesine göre inceledikleri için, onlarca
konuyu düzenleyen bir torba CBK, o denli çok sayıda raportör arasında paylaşma
güçlüğü nedeniyle, uzmanlık ilkesi ikinci plana geçmektedir (bkz. AYM İçtüzüğü,
md.47). Bu durum ise, CBK’ler üzerinde derinleştirilmiş denetim sürecini
engellemektedir.
TBMM’de
bir CBK İzleme ve Değerlendirme Komisyonu kurma önerisinin TBMM Genel
Kurulu’nda reddedilmiş olması da, CBK gerekçelerinin önemini arttırmaktadır.
Bu
bağlamda emsal olabilecek bir uygulamaya da ayrıca dikkat çekmekte yarar
vardır.
Bilindiği
üzere önceki sistemde yürütme tarafından yapılan kanun hükmünde kararnameler
(KHK) için de tıpkı kanunlar gibi Anayasada açıkça gerekçeli olma zorunluluğu
öngörülmemişti. Bununla birlikte uygulamada KHK’ler’in gerekçesi (gerek Genel
Gerekçe gerek madde gerekçeleri) Resmi Gazetede yayımlanmamakla birlikte,
Başbakanlık Kanunlar ve Kararlar biriminde KHK’ler’in de tıpkı kanunlar gibi
gerekçeleri (gerek Genel Gerekçe gerek madde gerekçeleri) hazırlanmaktaydı ve
sonradan KHK’ler TBMM’ye sunulduğunda mutlaka işbu gerekçeleri ile birlikte
sunulmaktaydı.
Diğer
bir ifadeyle KHK’lerin de aslında gerekçeleri bulunmaktaydı.
Nitekim
bu bağlamda bir işlem veya düzenlemenin gerekçesinin “bulunması” ile bu
gerekçenin “yayımlanması veya ilan edilmesi” farklı kavramlardır.
Kanunlar,
KHK’ler, CBK’ler gibi genel kural koyucu üst hukuk kurallarının gerekçelerinin
“bulunması”, hukuk devleti açısından mutlaka zorunludur. Çünkü gerek bu hukuk
normlarının uygulayıcılar tarafından nasıl yorumlanacağının anlaşılması açısından;
gerekse bu üst normların dayanak alındığı daha alt normların işbu üst normlara
uygun biçimde tesis edilebilmesi açısından, bahsi geçen gerekçenin “bulunması”,
hukuka saygılı bir yönetim anlayışının gereğidir.
Söz
konusu gerekçenin en başta, yani normun yürürlüğe girdiği zamanda kamuya ilan
edilip edilmemesi ise farklı bir olgudur. Aslında hukuka saygılı ve
vatandaşların kamusal faaliyetler için bilgilenmesini ve saydamlığı önemseyen
bir yönetim anlayışında işbu gerekçelerin en baştan da kamuya duyurulması daha
doğru bir yaklaşımdır. Ancak burada olduğu gibi anılan gerekçelerin en başta
kamuya duyurulmasının zorunlu olduğuna dair açık yasal kurallar yoksa,
gerekçenin baştan kamuya duyurulmamış olması açık bir hukuka aykırılık olarak
görülmeyebilir.
Ne
var ki gerekçenin en başta kamuya duyurulmaması hukuka aykırılık taşımasa da
gerekçenin “hiç bulunmaması” hukuka aykırılık oluşturacaktır.
Bu
bağlamda Türk hukukunda öteden beri kabul edilen yaklaşım, gerekçenin baştan
kamuya ilan edilme zorunluluğu bulunmasa da gerekçenin yönetimin elinde
bulunmasının ve örneğin dava açıldığında mahkemeye gerekçenin sunulmasının
zorunlu olmasıdır. Böylece hukuka uygunluk denetimi daha mükellef biçimde
yapılabilecektir.
Nitekim
Danıştay’ın da uzun süredir yerleşik içtihadı, yönetmelikler ve tüzükler dahil
idari işlemlerin gerekçesinin baştan ilgililere duyurulması zorunlu olmamakla
birlikte, bunlara karşı dava açıldığında idarenin bunların gerekçesini
mahkemeye sunmasının zorunlu olduğu yönündedir. Dolayısıyla gerekçe “bulunmadan”
mahkemeye sunulması da mümkün olmayacağına göre, bu düzenlemelerin gerekçesinin
yönetimin elinde ve kayıtlarında “bulunması” yani varolması hukuken zorunludur.
Aynı
durum, CBK’ler açısından da evleviyetle (a priori) geçerli olmalıdır.
Zira CBK’lerin diğer idari düzenlemelere göre daha üst hukuk normları olduğu
kuşkusuzdur.
Anayasa
Mahkemesi’nin görev tanımı Anayasa’da belirtilmiştir: “Anayasa Mahkemesi,
kanunların, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi
İçtüzüğünün Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler…”
(md.148/1)
• AYM,
yasalardan farklı olarak, CBK’lerin Anayasa’nın belirlediği çerçeve içinde
çıkarılıp çıkarılmadığını yetki yönünden denetledikten sonra esasa ilişkin
denetime geçmektedir. Yetki yönünden denetim, açık olarak bir şekil
denetimidir. AYM bugüne kadar verdiği kararlarda sadece CBK’lerin yetki
yönünden şekil denetimini dolaylı şekilde yaptığı görülmektedir. Oysa şekil
denetimi salt “yetki unsuruyla” sınırlı değildir. AYM’nin, Anayasanın CBK’lerin
şekil yönünden denetimini sadece “yetki” unsuruyla sınırlı olarak yapması,
Anayasanın amir hükmüyle de bağdaşmamaktadır.
• CBK’leri
şekil yönünden denetim, AYM yetkisinde olduğundan, gerekçe yokluğu böyle bir
denetimi işlevsel kılacak belirleyici ölçüttür.
• Nitekim,
AYM’nin yukarıda alıntılanan kararı, Cumhurbaşkanlığından örtülü bir gerekçe
istemi anlamına gelmektedir.
• Bu
itibarla, AYM’ye tarihsel bir görev düşmektedir: Gerekçe gerekliliğini biçim
yönünden denetim kapsamına almak.
• AYM
denetimi, bugüne kadar CBK’ler üzerinde yetki ve esas yönünden denetimle
sınırlı kaldı. Ne var ki, madde 148, açıkça şekil denetimini öngörmektedir ve
alıntılanan kararında AYM’nin gerekçe gerekliliğine işareti, bu denetim yoluna
ilişkindir. Aksi halde, Anayasa’nın CBK’ler bakımından öngördüğü şekil
bakımından denetim kuralı, anlamını büyük ölçüde yitirmiş olacaktır. Gerekçe
yokluğunun iptal nedeni sayılması, CBK’lerin Anayasaya uygunluk kaygısı ile
hazırlanmasını gerekli kılacağından, AYM denetimi de işlevsellik kazanacaktır.
• Öte
yandan, 1982 Anayasası madde 148 ve 6216 sayılı Kanun ve AYM İçtüzüğü
hükümlerinin, kanunlardan farklı olarak CBK'lerin şekil denetimine ilişkin bir
düzenleme içermemeleri, CBK'lerin şekil denetiminin yapıl(a)mayacağı sonucunu
doğurmamaktadır. Tam aksine, Anayasa ve diğer düzenlemelerde bu konuda hüküm
bulunmaması AYM'yi, AY m.151'de yer alan şekil denetiminin CBK'ler bakımından
nasıl uygulanacağını belirleme yükümlülüğü altına sokmaktadır. Şekil, bir
normun Resmi Gazete'de yayımlanana kadar geçen yöntemsel süreçleri kapsamakta
ve bu süreç de normun gerekçesiyle birlikte oluşturulmasıyla başlamaktaysa,
CBK'lerin gerekçesiz şekilde yayımlanması, daha baştan hukuk devleti kuralına
aykırılık oluşturmaktadır. Buna ilişkin olarak TBMM, CBK'lerin nasıl
hazırlanacağına ilişkin ve gerekçelerin nerede ve nasıl yayınlanacağına ilişkin
bir kanun yapma yetkisini haiz olmasına rağmen TBMM'ce böyle bir kanunun
yapılmamış olması varılan sonucu değiştirmemekte, AYM'nin yükümlülüğünün
önemini ortaya çıkarmaktadır. AYM, CBK’ler üzerinde şekil denetiminde yasalara
göre daha geniş bir takdir marjına sahiptir; çünkü yasa için şekil ölçütü
Anayasa’da doğrudan öngörülmektedir. Bu itibarla, CBK’ler üzerinde şekil
denetim ölçütlerinin Anayasa Mahkemesi tarafından belirlenmesi, Anayasa
Mahkemesi’nin varlık nedeni ve hukuk devletinin oluşum süreci bakımından da
yerinde ve yararlı olacaktır.
• Gerekçe
gereği, norm olarak uygulamada ortaya çıkacak tereddütlerin giderilmesi için de
gereklidir. (AYM bile buna haklı olarak gereksinim duyduğuna göre…), CBK’yi
uygulamak konumunda olan yargı organları ve idare makamları buna haydi haydi
gerek duyar.
• Öte
yandan, CBK’ler, çok geniş bir düzenleme alanına yayılmakta ve hatta sosyal ve
ekonomik haklar bile CBK’lerle düzenlenebilmesi ötesinde, TBMM çoğunluğunun,
madde 104/17 cümle sonun verdiği yetkiyi bile kullanmaktan kaçınması, CBK
yoluyla geniş bir yelpazeye yayılan normatif düzenlemeleri, adeta “sürekli” bir
hale getirmiştir.
b) Yetki
yönünden şekil denetimi
Anayasa
Mahkemesi, bir şekil denetimi türü olan bu denetimi nasıl ve hangi çerçevede
yapmalıdır? Yargısal denetimde AYM öncelikle bir CBK’nin Anayasada CBK ile
düzenlenmesi öngörülen hususlarda düzenleme içerip içermediği yani yetki
yönünden denetleyecektir. Dolayısıyla CBK yetki kapsamı dışında bir konuyu
düzenlemişse doğrudan yetkisizlik dolayısıyla iptal edilmelidir. CBK’nin yetki
kapsamı içinde olduğu sonucuna varırsa AYM, bu kez düzenlemenin esas bakımından
Anayasa’nın ilgili maddelerine uygunluğunu inceleyecektir. Her ne kadar
Anayasanın 148. maddesinde CBK’lerin şekil ve esas bakımlarından Anayasaya
uygunluk denetiminden söz edilmişse de bu denetim 104. maddenin 17.
fıkrasındaki koşulların bir bütün olarak AYM tarafından denetlenmesini
gerektirir. Çünkü Anayasa’da, Cumhurbaşkanına ancak fıkrada belirtilen sınırlar
içinde CBK çıkarma yetkisi verilmiştir. Bu sınırların aşılması, CBK’yi
Anayasa’ya aykırı hale getirir. Böylece, CBK’nin, örneğin kanunun açıkça
düzenlediği bir hususu içermesi onun Anayasa’ya aykırı olması sonucunu doğurur:
“Dava konusu kural 5018 sayılı Kanun’a ekli (1) Sayılı Cetvel’e bazı
eklemeler yapmak suretiyle kanun metninde değişiklik yapılmasını öngörmektedir.
Kanunları değiştirmenin TBMM’nin görev ve yetkileri kapsamında bulunduğu ve 6771
sayılı Kanun’la yapılan Anayasa değişikliğiyle bu hususta farklı bir düzenleme
öngörülmediği gözetildiğinde kuralın yürütme yetkisine değil yasama yetkisine
ilişkin olduğu açıktır. Dolayısıyla kural, Anayasa’nın 104. Maddesinin on
yedinci fıkrasının birinci cümlesiyle bağdaşmamaktadır” (AYM, E.S.:
2018/55; K.S.: 2020/27; K. T.:11/6/2020; R.G.: 20 Temmuz 2020-31194).
Bu
açıdan CBK’lerin denetimi yasaların denetiminden farklıdır. Yasaların esas
denetiminde sadece yasanın maddi bakımdan anayasaya uygunluğu inceleme konusu
olurken, CBK’lerin, şekil denetiminden sonra esas yönünden denetime geçmeden
önce yetki yönünden incelenerek, Anayasanın 104/17. maddedeki sınırlara uyulup
uyulmadığı denetlemelidir. Bu çerçevede CBK’nin bir özgürlük ve hakkı düzenleyip
düzenlemediği, Anayasada yasa kaydı olan ya da bir kanun tarafından düzenlenmiş
bulunan bir konuda düzenlemeye yer verilip verilmediği öncelikle ele
alınmalıdır.
AYM
de, konuya ilişkin ilk kararlarında, cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin
öncelikle yetki açısından denetlenmesi gerekliliğini açıkça ifade etmiştir:
“CBK’ların
... konu bakımından yetki kurallarına uygun olarak çıkarılması
gerekmektedir. Aksi takdirde içeriği Anayasa’ya aykırılık oluşturmasa bile bu
düzenlemelerin Anayasa’ya uygunluğundan söz edilemez. Dolayısıyla CBK’ların
yargısal denetiminde öncelikle Anayasa’nın 104. maddesinin on yedinci
fıkrasında belirtilen konu bakımından yetki kurallarına uygunluğunun ele
alınması gerekir. Anılan fıkra yönünden herhangi bir aykırılık tespit edilmemesi
durumunda ise bu defa CBK’ların içerik yönünden Anayasa’ya uygunluk denetimi
yapılmalıdır” (Bkz. örneğin : AYM, E.S. :2018/125, K.S.:2020/4,
K.T.:22/1/2020, R.G. Tarih – Sayı: 13/5/2020 – 31126, §13. Aynı yönde bkz. AYM,
E.S.: 2018/55; K.S.: 2020/27; K. T.:11/6/2020; R.G.: 20 Temmuz 2020-31194).
Ayrıca
sosyal ve ekonomik haklar konusunda CBK’lerin özgürlük ve hak üzerindeki somut
etkisi incelemede dikkate alınmalıdır. Bu yönden, bir CBK hak ve hürriyet
sınırlayıcı nitelikte ise, konu yasama yetkisinin alanına kayacak ve CBK
Anayasaya aykırı hale gelebilecektir. Bu nedenle sosyal ve ekonomik haklara
ilişkin olarak CBK’lerde yer alan her bir hükmün somut etkileri dikkate
alınarak bir değerlendirme yapılmalıdır. Bu bağlamda, örneğin CBK’de öngörülen
sosyal ve ekonomik haklarla ilgili düzenleyici kuralların, sosyal ve/veya
ekonomik haklar bakımından pozitif ayrımcılık yapılmasının gerekli olduğu bir
alanda bunu yapmamaktan ya da tetikleyebileceği dolaylı ayrımcı sonuçlardan da
sorumlu olacağını vurgulamak gerekir. Bu çerçevede hangi kuralın hak ve
hürriyetleri kısıtlayıcı, hangi kuralın sadece düzenleyici nitelikte olduğunun
tespiti oldukça zor olacaktır.
Anayasa
Mahkemesi’nin cumhurbaşkanlığı kararnamelerini yetki açısından denetlemesinin,
sıradan bir Anayasa’ya uygunluk denetimi sorunu oluşturmadığı vurgulanmalıdır.
Anayasa’nın Başlangıç bölümünde, açık şekilde erkler ayrılığı ilkesine yollama
yapılmakla yetinilmemekte, ilkenin aynı zamanda tanımı da yapılmaktadır. Madde
2’nin öngördüğü hukuk devletinin gerekleri, normlar hiyerarşisi çerçevesinde
kuralı koyan organ ile onu uygulayan organın birbirinden ayrılmasını, denetim
organının ise bağımsız olmasını ifade eder. Normların aşamalı sırası ise, üst
normun alt normun varlık nedeni olduğu, üst norma uygunluk ise, alt normun
geçerlilik koşulu olduğu anlamına gelir. Anayasa’nın 7., 8. ve 9. maddeleri;
yasama, yürütme ve yargı yetkilerini ayrı ayrı düzenlemektedir. Anayasa’nın 11.
maddesine göre; Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını
bağlamaktadır. 2017 Anayasa değişikliğiyle ortaya çıkan kurguda, her ne kadar
cumhurbaşkanlığı kararnamesi adı altında yürütmeye düzenleme yetkisi tanınmış
olsa da bu yetkinin, gerek çerçevesinin belirlendiği madde 104/17 sınırları
içerisinde, gerekse Anayasa’nın değinilen Başlangıç ve genel esasları
kapsamında kullanılıp kullanılmadığı konusunda AYM tarafından
gerçekleştirilecek Anayasa’ya uygunluk denetimi, temel bir önem kazanmaktadır.
Öyle ki, AYM tarafından cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin yetki alanlarında çıkarılıp
çıkarılmadığına ilişkin olarak yapılacak her denetim; bir anlamda, aynı anda
Anayasa’nın 2., 6., 7., 8., 11. ve 104. maddelerinin ihlal edilip edilmediğine
ilişin bir ortak bir denetim anlamına da gelecektir. Özellikle vurgulanmalıdır
ki; Anayasa madde 6/3’e göre, “Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan
almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz”. Bu itibarla, erkler ayrılığı ilkesine
uyulup uyulmadığına ilişkin bir denetim olan cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin
yetki alanlarında kalıp kalmadıklarına ilişkin denetim; son tahlilde,
egemenliğin Anayasa’ya uygun şekilde kullanılıp kullanılmadığını ve anayasal
yetkilerin, “Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun” olarak kullanılıp
kullanılmadığını denetlemek anlamına gelmektedir. Kısaca, AYM’nin
Cumhurbaşkanlığı kararnamelerini denetimi vesilesiyle yapacağı gözlemler,
belirleyeceği ilkeler ve sistemleştireceği ölçütler, Türkiye Cumhuriyeti’nin
anayasal bir devlet olup olmayacağı konusunda belirleyici olacaktır.
c) Esas
yönünden
Bu
konuda gösterilmesi gereken hassasiyet ve titizlik; Anayasa Mahkemesi’nin
cumhurbaşkanlığı kararnamelerini yetki açısından denetlemesinin, denetimine
tabi tutulan diğer normatif düzenlemelerin Anayasa’ya uygunluk denetiminden
farklı özellikler taşımasına dayanmaktadır. Anayasa, Başlangıç bölümünde,
Devlet örgütlenmesinin erkler ayrılığı üzerine inşa edileceğini açık bir
biçimde öngörmektedir. Cumhuriyet’in niteliklerini sıralayan ve somutlaştıran
madde 2 ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin “başlangıçta belirtilen temel ilkelere
dayan”dığını öngörmekte olup, bunu hukuk devleti olarak tanımlamaktadır. Hukuk
devleti, mekanizma olarak, devlet örgütünün erkler ayrılığı çerçevesinde
örgütlendiği, hukuki yapılanmanın ise normlar hiyerarşisine dayandığı bir
siyasal örgüt ve hukuki yapı olarak tanımlanır. Madde 2, madde 14 (değişik:
3/10/2001-4709/3 md.) ışığında okunduğunda hukuk devletinin içerik olarak da
tanımlanmış olduğu görülür: “insan haklarına dayanan demokratik ve laik
Cumhuriyet” ve aynı zamanda “sosyal devlet”; yani sosyal hukuk devleti. Bu arada;
AYM’nin hukuk devleti kavramına ilişkin olarak kanunların Anayasa’ya uygunluğu
denetimi bağlamında oluşturduğu içtihadının, cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin
denetiminde de aynı şekilde referans oluşturacağı açıktır (bu yönde bkz.: AYM,
E.S. :2018/125, K.S.:2020/4, K.T.:22/1/2020, R.G. Tarih – Sayı: 13/5/2020 –
31126, §26–28). AYM’ye göre: “Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk
devleti; eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve
özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu
geliştirerek sürdüren, hukuki güvenliği sağlayan, Anayasa’ya aykırı durum ve
tutumlardan kaçınan, hukuk kurallarıyla kendini bağlı sayan ve yargı denetimine
açık olan devlettir” (AYM, E.S. :2018/125, K.S.:2020/4, K.T.:22/1/2020,
R.G. Tarih – Sayı: 13/5/2020 – 31126, §26). Oysa, cumhurbaşkanlığı
kararnamelerine ilişkin (ve özellikle de bunların konu bakımından
yetkisizliğine dayalı) iptal başvurularının böylesine çok sayıda ve bu kadar
uzun süreler karara bağlanmamış şekilde AYM önünde birikmiş olması, AYM’nin
verdiği hukuk devleti tanımındaki her bir unsurun adeta dondurulması anlamına
gelmekte; yürütmeyi, dolaylı olarak, yetkisi dışındaki alanları sistematik
şekilde Anayasa’ya aykırı cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle düzenleme refleksi
konusunda cesaretlendirmektedir.
Anayasa’nın
genel esaslar kısmındaki maddeleri, madde 2’nin yaptığı çerçeve ve temel
tanımlar doğrultusunda okumak ve anlamlandırmak gerekir:
Anayasa’nın
7., 8. ve 9. maddeleri; Devlet örgütü olarak yasama, yürütme ve yargı
yetkilerini ayrı ayrı düzenlemektedir. Normlar hiyerarşisinin ana çerçevesini
koyan madde 11’e göre; Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını
bağlamaktadır. Bu itibarla, Anayasa Mahkemesi’nin, Anayasa’nın bu temel
hükümleri ışığında, iptal davası konusu cumhurbaşkanlığı kararnamelerine
ilişkin denetimini titizlikle gerçekleştirmesi, ivedi bir gerekliliktir.
B.
166
SAYILI GENEL KADRO VE USULÜ HAKKINDA CUMHURBAŞKANLIĞI KARARNAMESİNDE DEĞİŞİKLİK
YAPILMASINA DAİR CUMHURBAŞKANLIĞI KARARNAMESİ’NİN 1. MADDESİ İLE DEĞİŞTİRİLEN 2
SAYILI CBK’NIN GEÇİCİ 3. MADDESİNE EKLENEN (3) NUMARALI FIKRANIN ANAYASA’YA
AYKIRILIĞI
166
sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 1. maddesi ile Milli Savunma Bakanlığı,
Milli Savunma Üniversitesi, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik
Komutanlığının kadrolarının 166 sayılı CBK’nın yürürlüğe girdiği tarih olan 30
Ekim 2024 tarihinden itibaren üç ay içinde Cumhurbaşkanı kararıyla yeniden
düzenlenebileceğine ilişkin düzenleme yapılmıştır. Söz konusu madde, aşağıdaki
açılardan Anayasa’ya aykırıdır.
1) Anayasa’nın 104.
maddesine konu bakımından yetki yönünden Aykırılık
a) “Milli Savunma
Üniversitesi” ibaresi açısından
Söz
konusu düzenleme, konu bakımından yetki yönünden Cumhurbaşkanlığı
Kararnamelerinin sınırlarını aşması nedeniyle Anayasa’nın 104. maddesine
aykırıdır. Anayasanın 104/17. maddede geçen “münhasıran kanunla düzenlenmesi
öngörülen konular” ibaresinin Anayasa’da “kanunla düzenlenir veya kanunla
konulur, değiştirilir veya kaldırılır” vb. ifadelerin bulunduğu maddelere
bakarak belirlenmesi gerekir. Anayasa Mahkemesi, Anayasa’da salt bir kanunla
düzenleme kaydının bulunmasının, ilgili konuyu cumhurbaşkanlığı kararnamesinin
konu bakımından yetki alanından çıkarmak açısından yeterli olduğunu ifade
etmiştir: “... Anayasa’da münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda
CBK çıkarılamayacağı hüküm altına alınmıştır. Ancak Anayasa’da hangi konuların
münhasıran kanunla düzenleneceğine ilişkin özel bir hüküm bulunmamaktadır.
Bununla birlikte Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihadında anayasa koyucunun
kanunla düzenlenmesini öngördüğü konuların bu kapsamda görülmesi gerektiği
kabul edilmektedir (AYM, E.2016/150, K.2017/179, 28/12/2017, § 57; E.2016/180,
K.2018/4, 18/1/2018, § 17; E.2017/51, K.2017/163, 29/11/2017, § 13; E.2016/139,
K.2016/188, 14/12/2016, § 9; E.2013/47, K.2013/72, 6/6/2013). Buna göre
Anayasa’da kanunla düzenleneceği belirtilen alanlarda Cumhurbaşkanı’nın CBK
çıkarma yetkisi bulunmamaktadır”. (AYM, E.S. :2018/125, K.S.:2020/4,
K.T.:22/1/2020, R.G. Tarih – Sayı: 13/5/2020 – 31126, §11). O halde Anayasa’nın
bir maddesinde bir konunun yasayla düzenlenmesi öngörülmüşse o konunun Cumhurbaşkanlığı
kararnamesi ile düzenlenmesi, Anayasa’nın 7. ve 104/17. maddelerine aykırılık
oluşturacaktır.
İptali
talep edilen düzenleme, Anayasa’nın 123. maddesinde ifade edildiği üzere
idarenin bütünlüğü içerisinde yer alan Milli Savunma Bakanlığına bağlı Milli
Savunma Üniversitesinin kadrolarının Cumhurbaşkanı kararıyla değiştirilmesine
ilişkindir.
Anayasa’nın
130. maddesinde üniversite, bilimsel çalışmaların yapıldığı ve bilimin
öğretildiği kurum olarak nitelendirilip bilimsel ve idari özerkliğe sahip
kılınarak diğer kamu kurumlarından farklı değerlendirilmiştir. Yine
üniversitelerin devlet tarafından kanunla kurulacağına aynı maddede yer
verilmiştir. Maddenin dokuzuncu fıkrasında “Yükseköğretim kurumlarının kuruluş
ve organları ile işleyişleri ve bunların seçimleri, görev, yetki ve
sorumlulukları üniversiteler üzerinde Devletin gözetim ve denetim hakkını
kullanma usulleri, öğretim elemanlarının görevleri, unvanları, atama, yükselme
ve emeklilikleri, öğretim elemanı yetiştirme, üniversitelerin ve öğretim
elemanlarının kamu kuruluşları ve diğer kurumlar ile ilişkileri, öğretim
düzeyleri ve süreleri, yükseköğretime giriş, devam ve alınacak harçlar,
Devletin yapacağı yardımlar ile ilgili ilkeler, disiplin ve ceza işleri, malî
işler, özlük hakları, öğretim elemanlarının uyacakları koşullar,
üniversitelerarası ihtiyaçlara göre öğretim elemanlarının görevlendirilmesi,
öğrenimin ve öğretimin hürriyet ve teminat içinde ve çağdaş bilim ve teknoloji
gereklerine göre yürütülmesi, Yükseköğretim Kuruluna ve üniversitelere Devletin
sağladığı malî kaynakların kullanılması kanunla düzenlenir.” hükmü yer
almaktadır.
Anayasa
Mahkemesi bir kararında, “Kadro unvanı, personelin niteliğini ifade etmenin
yanında, o personelin yerine getireceği görev ve yetkileri, hakları ve
yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ile diğer özlük haklarını da ifade
etmektedir. Kadro derecesi ile personelin özellikle aylık ve ödenekleri ve
diğer özlük hakları bakımından sıkı bir bağ bulunmaktadır.”
değerlendirmesinde bulunmuştur (AYM, E.2005/139, K.2007/33, 22/3/2007).
Ayrıca
Anayasa Mahkemesi, 65 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesine ilişkin verdiği
kararda bazı yüksek öğretim kurumlarının kadro ihdas ve iptallerin ilişkin
düzenlemenin Anayasa’nın 130. Maddesi kapsamında münhasıran kanun ile düzenlenmesi
gereken konulardan olduğunu belirterek üniversitelerin kadro ihdaslarına
ilişkin düzenlemeyi iptal etmiştir (AYM, E. 2020/71, K.2021/33, 29/04/2021).
Anayasa’nın 130. maddesi çerçevesinde üniversitelerde görev yapan kamu
görevlileri açısından kadro ihdasının görev ve yetkileri, unvanları, mali
işleri ve özlük hakları ile doğrudan bağlantılı olarak değerlendirilmiştir.
AYM’nin ilgili kararı şu şekildedir:
“17.
Anayasa’nın 104. maddesinin on yedinci fıkrasının üçüncü cümlesinde Anayasa’da
münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda CBK çıkarılamayacağı
hükmüne yer verilmiştir. Anayasa koyucunun bir konunun kanunla düzenlenmesini
özel olarak öngörmesi bu alanın münhasıran kanunla düzenlenmesini istediği
anlamına gelir. Bu kapsamda Anayasa bir konunun kanunla düzenleneceğini
öngörmüşse bu konuda CBK çıkarılamaz. Bununla birlikte Anayasa’da CBK’larla
düzenleneceği özel olarak öngörülen konulara ilişkin Anayasa hükümlerinin
açıkça izin verdiği hususlarda CBK’larla düzenleme yapılabilir (AYM, E.2019/105,
K.2020/30, 12/6/2020, § 19).
18.
Anayasa’nın 130. maddesinde üniversite, bilimsel çalışmaların yapıldığı ve
bilimin öğretildiği kurum olarak nitelendirilip bilimsel ve idari özerkliğe
sahip kılınarak diğer kamu kurumlarından farklı değerlendirilmiştir. Yine
üniversitelerin devlet tarafından kanunla kurulacağına aynı maddede yer
verilmiştir. Maddenin dokuzuncu fıkrasında “Yükseköğretim kurumlarının kuruluş
ve organları ile işleyişleri ve bunların seçimleri, görev, yetki ve
sorumlulukları üniversiteler üzerinde Devletin gözetim ve denetim hakkını
kullanma usulleri, öğretim elemanlarının görevleri, unvanları, atama, yükselme
ve emeklilikleri, öğretim elemanı yetiştirme, üniversitelerin ve öğretim
elemanlarının kamu kuruluşları ve diğer kurumlar ile ilişkileri, öğretim
düzeyleri ve süreleri, yükseköğretime giriş, devam ve alınacak harçlar,
Devletin yapacağı yardımlar ile ilgili ilkeler, disiplin ve ceza işleri, malî
işler, özlük hakları, öğretim elemanlarının uyacakları koşullar,
üniversitelerarası ihtiyaçlara göre öğretim elemanlarının görevlendirilmesi,
öğrenimin ve öğretimin hürriyet ve teminat içinde ve çağdaş bilim ve teknoloji
gereklerine göre yürütülmesi, Yükseköğretim Kuruluna ve üniversitelere Devletin
sağladığı malî kaynakların kullanılması kanunla düzenlenir.” hükmü yer
almaktadır.
19.
Buna göre öğretim elemanlarının görevleri, unvanları, mali işleri ve özlük
haklarının kanunla düzenlenmesi gerekmektedir. Dava konusu kuralda
üniversitelerin öğretim elemanları kadrosu düzenlenmekte olup Anayasa Mahkemesi
bir kararında “Kadro ünvanı, personelin niteliğini ifade etmenin yanında, o
personelin yerine getireceği görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri,
aylık ve ödenekleri ile diğer özlük haklarını da ifade etmektedir. Kadro
derecesi ile personelin özellikle aylık ve ödenekleri ve diğer özlük hakları
bakımından sıkı bir bağ bulunmaktadır.” değerlendirmesinde bulunmuştur (AYM,
E.2005/139, K.2007/33, 22/3/2007). Dava konusu kuralda da öğretim üyesi
kadroları düzenlendiğinden kuralın kadro düzenlemesiyle birlikte öğretim
elemanlarının görev ve yetkileriyle özellikle özlük haklarını etkilediği, bu
çerçevede Anayasa’nın 130. maddesi bağlamında münhasıran kanunla düzenlenmesi
gereken konuda düzenleme yaptığı açıktır. Anayasa’nın 130. maddesinde
üniversitelerin kanunla kurulacağı vurgulanmış olup dava konusu kuraldaki
üniversite öğretim elemanlarının kadrolarının düzenlenmesine ilişkin husus
Anayasa’da CBK’larla düzenleneceği özel olarak öngörülen konulara ilişkin de
değildir. Bu itibarla kuralda Anayasa’nın 130. maddesi bağlamında 104.
maddesinin on yedinci fıkrasının üçüncü cümlesine aykırı şekilde düzenleme
yapıldığı anlaşılmaktadır.
20.
Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 104. maddesinin on yedinci fıkrasının
üçüncü cümlesine aykırıdır. İptali gerekir.”
Bu
nedenle Mili Savunma Üniversitesinde görev yapacak kamu görevlilerinin
kadrolarının değiştirilmesine ilişkin düzenlemelerin de kadro iptali veya
ihdasına ilişkin kurallar gibi Anayasa’nın 130. maddesi uyarınca kanunla
düzenlenmesi gerekir.
Anayasa’nın
104/17. maddesine göre kanunla düzenlenmesi öngörülen konular CBK ile
düzenlenemez. Dolayısıyla söz konusu düzenleme konu bakımından yetki açısından
CBK ile düzenlenebilecek konulardan değildir. Bu nedenle iptali talep edilen
düzenleme, Anayasa’nın 130. maddesinde belirlenen kanunilik ilkesine ve
dolayısıyla Anayasa’nın 104/17. Maddesine aykırıdır, iptali gerekir.
b)
Fıkranın
geri kalan kısmı açısından
İptali
talep edilen 3. Fıkranın geri kalan kısmında Milli Savunma Bakanlığı, Jandarma
Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığının kadrolarının 166 sayılı
CBK’nın yürürlüğe girdiği tarih olan 30 Ekim 2024 tarihinden itibaren üç ay
içinde Cumhurbaşkanı kararıyla yeniden düzenlenebileceği öngörülmektedir.
i) Söz konusu
düzenleme, konu bakımından yetki yönünden Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinin
sınırlarını aşması nedeniyle Anayasa’nın 104. maddesine aykırıdır. Anayasanın
104/17. maddede geçen “münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konular”
ibaresinin Anayasa’da “kanunla düzenlenir veya kanunla konulur, değiştirilir
veya kaldırılır” vb. ifadelerin bulunduğu maddelere bakarak belirlenmesi
gerekir. Anayasa Mahkemesi, Anayasa’da salt bir kanunla düzenleme kaydının
bulunmasının, ilgili konuyu cumhurbaşkanlığı kararnamesinin konu bakımından
yetki alanından çıkarmak açısından yeterli olduğunu ifade etmiştir: “...
Anayasa’da münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda CBK
çıkarılamayacağı hüküm altına alınmıştır. Ancak Anayasa’da hangi konuların
münhasıran kanunla düzenleneceğine ilişkin özel bir hüküm bulunmamaktadır.
Bununla birlikte Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihadında anayasa koyucunun
kanunla düzenlenmesini öngördüğü konuların bu kapsamda görülmesi gerektiği
kabul edilmektedir (AYM, E.2016/150, K.2017/179, 28/12/2017, § 57; E.2016/180,
K.2018/4, 18/1/2018, § 17; E.2017/51, K.2017/163, 29/11/2017, § 13; E.2016/139,
K.2016/188, 14/12/2016, § 9; E.2013/47, K.2013/72, 6/6/2013). Buna göre
Anayasa’da kanunla düzenleneceği belirtilen alanlarda Cumhurbaşkanı’nın CBK
çıkarma yetkisi bulunmamaktadır”. (AYM, E.S. :2018/125, K.S.:2020/4,
K.T.:22/1/2020, R.G. Tarih – Sayı: 13/5/2020 – 31126, §11). O halde Anayasa’nın
bir maddesinde bir konunun yasayla düzenlenmesi öngörülmüşse o konunun
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenmesi, Anayasa’nın 7. ve 104/17.
maddelerine aykırılık oluşturacaktır.
İptali
talep edilen düzenleme, Anayasa’nın 123. maddesinde ifade edildiği üzere
idarenin bütünlüğü içerisinde yer alan Milli Savunma Bakanlığı, Jandarma Genel
Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığının merkez ve taşra teşkilatları için
2 sayılı CBK’nın eki (I) sayılı Cetvelde yer alan kadrolarının 166 sayılı
CBK’nın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay içerisinde Cumhurbaşkanı
kararıyla değiştirilmesine ilişkindir.
Anayasa
Mahkemesi bir kararında, “Kadro unvanı, personelin niteliğini ifade etmenin
yanında, o personelin yerine getireceği görev ve yetkileri, hakları ve
yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ile diğer özlük haklarını da ifade
etmektedir. Kadro derecesi ile personelin özellikle aylık ve ödenekleri ve
diğer özlük hakları bakımından sıkı bir bağ bulunmaktadır.”
değerlendirmesinde bulunmuştur (AYM, E.2005/139, K.2007/33, 22/3/2007). Anayasa
Mahkemesinin (AYMK, E.2005/145 K.2009/112, 23.7.2009; AYMK, E. 2018/73,
K.2019/65, 24.7.2019) kararlarında da belirtildiği üzere, bu hususlar
Anayasa’nın 128. maddesi kapsamındadır.
Bu
nedenle bu kadroların değiştirilmesinin de iptali veya ihdasına ilişkin
kurallar gibi Anayasa’nın 128. maddesi uyarınca kanunla düzenlenmesi gerekir.
Nitekim, Anayasa Mahkemesi, E. 2018/73, K.2019/65, 24.7.2019 kararının 139 ila
141. paragraflarında memurların kadro ihdas ve iptal işlemlerinin kanun ile
düzenlenmesi öngörülen alanlardan olduğunu belirterek, bu kadroların ihdas ve
iptallerine ilişkin olarak Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile düzenleme
yapılamayacağını da dolaylı olarak tanımlamıştır.
Anayasa’nın
104/17. maddesine göre kanunla düzenlenmesi öngörülen konular CBK ile
düzenlenemez. Dahası, bir CBK ile yürütmeye bu konuda yetki verilemez.
Dolayısıyla söz konusu düzenleme konu bakımından yetki açısından CBK ile
düzenlenebilecek konulardan değildir.
Bu
nedenle iptali talep edilen düzenleme, Anayasa’nın 128. maddesinde belirlenen
kanunilik ilkesine ve dolayısıyla Anayasa’nın 104/17. Maddesine aykırıdır,
iptali gerekir.
ii)
Yürütmeye
İlişkin Konularda CBK ile Düzenleme Yapma yetkisinin Aşılması nedeniyle
Anayasaya Aykırılık
Anayasa
madde 8’e göre; “Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı tarafından, Anayasaya
ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir”. Cumhurbaşkanlığı
kararnamesi, yürütme yetkisi olarak, Anayasa ve kanunlar çerçevesinde
kullanılmalıdır. Yine Anayasa’nın 104. maddesinde Cumhurbaşkanına yürütme
yetkisine ilişkin konularda CBK çıkarabilmesi yetkisi verilmektedir.
Anayasa’nın
106. maddesinin 11. fıkrasına göre “Bakanlıkların kurulması, kaldırılması,
görevleri ve yetkileri, teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının
kurulması Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenir.” Cumhurbaşkanı’na tanınan
bu kararname çıkarma yetkinin sınırları da Anayasamızda belirtilmiştir.
Anayasa
Mahkemesi, bu hususla ilgili örnek kararında Cumhurbaşkanının yetkisinin
sınırlarını da göstermiştir:
“Anayasa’nın
123. maddesinin birinci fıkrasında idarenin kuruluş ve görevleriyle bir bütün
olduğu ve kanunla düzenleneceği belirtilmiş; 106. maddesinin on birinci
fıkrasında ise bakanlıkların kurulmasının, kaldırılmasının, görev ve
yetkilerinin, teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulmasının
CBK ile düzenleneceği hükme bağlanmıştır. Dolayısıyla anılan fıkra kapsamındaki
konular Anayasa’nın CBK ile düzenlenmesini ayrıca ve özel olarak öngördüğü
konulardır.
Anılan
fıkrada yer alan “…teşkilat yapısı…” kavramı, belirli bir hizmeti yürütmek
üzere kurulan kamu kurum ve kuruluşlarının bu amaçla üstlendikleri görev ve
yetkilerin ifa edilebilmesi için oluşturulan ve söz konusu hizmetin
yürütülmesinde doğrudan ya da dolaylı olarak rol alan, aynı kurum bünyesindeki
farklı düzey ve nitelikteki birimlerin bütününü ifade etmektedir. Bu itibarla
bir kurumun bu mahiyetteki merkez ve taşra teşkilatının yanı sıra yurt dışı
teşkilatı da teşkilat yapısı kavramına dâhildir.
Dava
konusu kurallarda, merkez ve taşra teşkilatı bulunan Bakanlığın teşkilat
yapısına yurt dışı teşkilatının da eklenmesi, başka bir ifadeyle Bakanlığın
yurt dışı teşkilatının oluşturulması ve Bakanlığın da oluşturulan bu yurt dışı
teşkilatını kurmaya yetkili kılınması öngörülmektedir. Dolayısıyla kuralların
Anayasa’nın 106. maddesinin on birinci fıkrasında CBK ile düzenlenmesi özel
olarak öngörülen konulardan biri olan bakanlıkların teşkilat yapısına ilişkin
olduğu anlaşılmaktadır.
Bu
itibarla kuralların ilişkin olduğu konunun CBK ile düzenlenmesinin Anayasa’nın
106. maddesinin on birinci fıkrasında açıkça hükme bağlanmış olması karşısında
düzenlemenin kanunla yapılmamasının konu bakımından Anayasa’ya aykırı bir yönü
bulunmamaktadır.
…
Anayasa’nın
106. maddesinde bakanlıkların teşkilatı kapsamında yurtdışı teşkilatı kurulması
yetkisi CBK’ya tanınmış olup CBK’ya tanınan bu asli yetkinin, başka bir idari
işleme bırakılması mümkün değildir. Bununla birlikte yürütme organının CBK
çıkarmaya yetkili olduğu konuya ilişkin her türlü ayrıntıyı CBK ile düzenlemesi
ve bu düzenlemelerin gereğini bizzat yerine getirmesi gerekli olmayıp CBK ile
konuya ilişkin temel kuralları belirledikten ve genel çerçeveyi çizdikten sonra
bu çerçevenin içinde kalan hususları, düzenleyici nitelikteki diğer işlemlerle
belirlemesi ve bu düzenlemeler kapsamında yerine getirilmesi gerekli tasarrufları
da ilgili idareye bırakması mümkündür.
Dava
konusu ikinci kuralda Bakanlığın yurt dışı teşkilatını kurmaya yetkili olduğu
belirtilmektedir. (1) numaralı CBK’nın bakanlıkların teşkilatlanmasına ilişkin
diğer hükümleri ile birlikte değerlendirildiğinde kuralda geçen yurt dışı
teşkilatının kurulması kavramının CBK ile oluşturulan söz konusu teşkilatın
fiilen faaliyete geçirilmesi için gerekli idari tasarrufların Bakanlık
tarafından yerine getirilmesini ifade ettiği anlaşılmaktadır.
Buna
göre dava konusu kuralın da yer aldığı (1) numaralı CBK yurtdışı teşkilatının
kurulmasına ilişkin olarak yurtdışı teşkilatının niteliği, kurulacağı yer,
görevleri, yer itibarıyla görev alanı gibi temel kuralları dava konusu kuralla
Bakanlığa bırakmamış, bunların düzenlenme yetkisini (1) numaralı CBK’nın Ortak
Hükümler başlıklı bölümünde düzenlenen 510/B maddesiyle Cumhurbaşkanı kararına
tanımıştır. CBK ile söz konusu hususlarda düzenleme yapma yetkisinin anayasal
olarak Cumhurbaşkanı kararına bırakılıp bırakılamayacağı bu davanın konusunu
oluşturmamakla birlikte bu hüküm anılan konularda doğrudan düzenleme yapma
yetkisinin Bakanlığa bırakılmadığını göstermektedir. Dolayısıyla kuralla
tanınan yetkinin konuya ilişkin temel kurallar ve genel çerçeve belirlenmeden
yurt dışı teşkilatının kurulması veya düzenlenmesini de içerdiğinin
söylenemeyeceği anlaşılmaktadır. Bu yönüyle Anayasa’nın 106. maddesinin on
birinci fıkrası kapsamında CBK ile oluşturulan Bakanlığın yurt dışı teşkilatına
ilişkin doğrudan düzenleme yapma yetkisini Bakanlığa bırakmayan dava konusu
ikinci kuralın da anılan fıkrayı ihlal eden bir yönü bulunmamaktadır.” (AYM, E.
2019/105, K. 2020/30)
Görüldüğü
üzere, Anayasa Mahkemesi Anayasanın 106. maddesi ile Cumhurbaşkanına tanınan
yetkiyi ve sınırlarını tanımlamış ve düzenleme alanına ilişkin temel kuralların
Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile düzenlenmesi gerektiğini belirtmiştir.
Dolayısıyla, Bakanlıkların bünyesindeki kurum ve kuruluşların, hizmet
birimlerinin bağlı ve ilişkili kurum ve kuruluşların kadrolarına ilişkin
düzenlemelerin de, mühasıran kanun ile düzenlenmesi gerektiğine ilişkin
yukarıda (a) başlıklı talebimizde belirttiğimiz kanunilik şartını ihlal etmesi
nedeniyle iptaline ilişkin istemimiz saklı kalmak kaydıyla, bu sınırlama
içerisinde yer aldığını belirtmek gerekir.
İptale konu olan düzenleme ise Milli Savunma Bakanlığı
ile Jandarma Genel Komutanlığı ile Sahil Güvenlik Komutanlığı açısından bir CBK
ile ihdas edilmiş kadroların değiştirilmesine ilişkin yetkinin Cumhurbaşkanı
kararına devri hususudur.
Söz
konusu düzenleme, öncelikle ihdas edilmiş kadroların, iptal edilerek yeni kadro
ihdası yapılmasına ilişkin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile düzenlenmemesi
nedeniyle Anayasa’nın 106. Maddesine aykırıdır. Yine iptale konu olan
düzenleme, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi dışında bir norma dahi dayanmayan bir
kararla kadro gibi kamu görevlilerinin atanma ve özlük haklarının
belirlenmesine ilişkin düzenleme yetkisinin Cumhurbaşkanı kararına bırakılması
nedeniyle içerik bakımından yetki devrinin sınırlarını aştığından Anayasa’nın
106. maddesine aykırıdır.
Dolayısıyla
Cumhurbaşkanınca yürürlüğe konulacak bir CBK ile Bakanlık ve ilgili
komutanlıklar bünyesinde kadro iptali veya ihdası yapılabilir. Ancak, CBK ile
bu kurumlara ilişkin olarak Cumhurbaşkanı kararı yoluyla bu kadroların
değiştirilmesine ilişkin yetki devri yapılamaz. Çünkü kökenini Anayasa’da bulan
bir norm oluşturma yetkisi uyarınca ihdas edilen CBK’lar da, tıpkı yasalar gibi
yetki devredilemezliği ilkesine bağlıdır.
Nitekim
Anayasa Mahkemesi bu konuda yetki devredilemezliği hususunu şu şekilde
açıklamaktadır:
“44. 6771
sayılı Kanun’la yapılan Anayasa değişikliğiyle yürütme yetkisine ilişkin
konularla sınırlı olmak kaydıyla Cumhurbaşkanına doğrudan ve ilk elden
düzenleyici işlem yapma yetkisi verilmiştir. Cumhurbaşkanına genel olarak
verilen CBK çıkarma yetkisinin yanı sıra Anayasa’nın bazı maddelerinde
belirtilen kimi konuların CBK ile düzenleneceği ayrıca ifade edilmiştir (bkz.
§§ 5,6).
45. CBK
çıkarabilme yetkisinin bir sonucu olarak CBK ile düzenlenmesi gereken bir
konuya ilişkin düzenleme yetkisinin Cumhurbaşkanı’nca CBK çıkarmak suretiyle
kullanılması ve bu yetkinin idareye bırakılmaması gerekir. Anayasa koyucu
tarafından CBK’ya tanınan asli bir yetkinin, başka bir idari işleme bırakılması
mümkün değildir. Aksi uygulama ilgili konunun CBK ile düzenlenebileceğine
ilişkin güvenceye aykırı olacaktır.
46. CBK’nın
temel ilkeleri koymadan, çerçeveyi çizmeden idareye düzenleme yetkisi
vermemesi, sınırsız ve belirsiz bir alanı idarenin düzenlemesine bırakmaması,
diğer bir ifadeyle Cumhurbaşkanı’nın CBK ile düzenlemesi gereken konulardaki bu
yetkisini devretmemesi gerekir. Bununla birlikte yürütme organının CBK
çıkarmaya yetkili olduğu konuya ilişkin her türlü ayrıntıyı CBK ile düzenlemesi
ve bu düzenlemelerin gereğini bizzat yerine getirmesi gerekli olmayıp CBK ile
konuya ilişkin temel kuralları belirledikten ve genel çerçeveyi çizdikten sonra
bu çerçevenin içinde kalan hususları, düzenleyici nitelikteki diğer işlemlerle
belirlemesi ve bu düzenlemeler kapsamında yerine getirilmesi gerekli
tasarrufları da ilgili idareye bırakması mümkündür.” (Anayasa Mahkemesi Kararı;
E. 2019/71, K. 2020/82).
Oysa,
166 sayılı CBK’nın 1. maddesi ile 2 sayılı CBK’nın geçici 3. maddesine eklenen
üçüncü fıkrası ile Milli Savunma Bakanlığı, Milli Savunma Üniversitesi,
Jandarma Genel Komutanlığı ile Sahil Güvenlik komutanlığında kadro ihdası
yetkisi, herhangi bir norma bağlı olmaksızın cumhurbaşkanına verilmektedir ve
bu yetki, yukarıda belirtilen sınırları aşan bir yetki türüdür.
Bu
düzenleme, yukarıda belirtilen AYM kararı ile bağdaşmamaktadır. Anayasa
Mahkemesi kararında da belirtildiği üzere, “CBK’nın temel ilkeleri koymadan,
çerçeveyi çizmeden idareye düzenleme yetkisi vermemesi, sınırsız ve belirsiz
bir alanı idarenin düzenlemesine bırakmaması, diğer bir ifadeyle
Cumhurbaşkanı’nın CBK ile düzenlemesi gereken konulardaki bu yetkisini
devretmemesi gerekir.”. Oysa, Cumhurbaşkanı kararıyla yukarıda belirtilen kamu
kurumlarının kadrolarının belirlenmesinin öngörülmesi; CBK ile yapılabilecek
yetki devrinin sınırlarını aşmaktadır.
Anayasa
Mahkemesi kararında da belirtildiği üzere yukarıda belirtilen kamu kurumlarının
kuruluşu ve teşkilatı ile doğrudan bağlantılı olarak kamu hizmetini yerine
getirecek kamu görevlilerinin atanmasıyla doğrudan bağlantılı olan kadro ihdası
yetkisinin CBK dışında bir düzenleyici işlemin konusu oluşturabileceğini kabul
etmek, anayasal olarak mümkün değildir. Çünkü, söz konusu kamu hizmetlerinin
sunumunda zorunlu olan kadroların normatif bir kurala bağlı olmaksızın
Cumhurbaşkanının sübjektif kararıyla değiştirilmesi, norm denetimini ortadan
kaldıracağı gibi esasa ilişkin temel bir düzenleme niteliğindedir. Yetki
devrinin konusunu oluşturamaz. Yukarıda da belirtildiği üzere kuruluş ve
teşkilat ile ilgili hususlar, normatif açıdan temel konular arasında yer
aldığından bu kamu kurumlarında görev yapacak kamu görevlilerinin kadrolarının
belirlenmesi, ihdası ve değişiklikler de temel bir konudur ve bunun da CBK ile
doğrudan belirlenmesi gerekir. Bu nedenle söz konusu düzenleme, anayasal
çerçeve dışında bir düzenlemedir.
Bu
itibarla 166 sayılı CBK’nın 1. maddesi ile 2 sayılı CBK’nın geçici 3. maddesine
eklenen üçüncü fıkrası, Anayasa’nın 8., 104. ve 106. maddelerine de aykırıdır,
iptali gerekir.
Bu
çerçevede, iptali talep edilen fıkra, Anayasa’nın 104/17. Maddesinin birinci
cümlesinde düzenlenen yürütmeye ilişkin konularda Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile
düzenleme yapılabileceğine ilişkin sınırı aşması nedeniyle de Anayasa’nın
104/17. Maddesine aykırıdır ve iptali gerekir.
Dolayısıyla,
yukarıda belirtilen ilişkin ihtilaflı düzenleme, Anayasa’nın 104/17. maddesinde
belirlenen sınırları aşarak kanun ile düzenlenmesi öngörülen alanda düzenleme
yapması ve yürütmeye ilişkin konulardan olmaması nedeniyle; konu bakımından yetkisizlikle
maluldür ve Anayasa’nın 104/17. fıkrasına aykırıdır. Bu cihetle, ihtilaflı
kuralın iptali gerekir.
2) Anayasa’nın
128. maddesine aykırılık
İptali
talep edilen düzenleme, Anayasa’nın 123. maddesinde ifade edildiği üzere
idarenin bütünlüğü içerisinde yer alan Milli Savunma Bakanlığı, Jandarma Genel
Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığının merkez ve taşra teşkilatları için
2 sayılı CBK’nın eki (I) sayılı Cetvelde yer alan kadrolarının 166 sayılı
CBK’nın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay içerisinde Cumhurbaşkanı
kararıyla değiştirilmesine ilişkindir.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları,
görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer
özlük işleri kanunla düzenlenir. Ancak, malî ve sosyal haklara ilişkin toplu
sözleşme hükümleri saklıdır” hükmü yer almaktadır. Anayasa Mahkemesi, son
olarak 43 sayılı CBK’ye ilişkin olarak bu bağlamda verdiği ihlal kararında şu
tespiti yapmıştır: “Anayasa’nın 128. maddesine göre memurlar ve diğer kamu
görevlilerinin görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülüklerinin kanunla
düzenlenmesi gerekmekte olup kuralla hazine ve maliye başmüfettişleri,
müfettişler ve müfettiş yardımcılarının görev, yetki ve sorumluluklarına
yönelik bir düzenleme öngörülmektedir … Bu itibarla Anayasa’nın 128. maddesi
uyarınca münhasıran kanunla düzenlenmesi gereken bir konuda düzenleme yapan
kuralın Anayasa’nın 104. maddesinin on yedinci fıkrasının üçüncü cümlesine
aykırı olduğu anlaşılmaktadır” (AYM, E.2019/96, K.2022/17, 24/02/2022,
§60-61).
Anayasa’nın
128. maddesinde belirtilen bu hüküm açıkça kamuda çalışmakta olan memurlar ve
diğer kamu görevlilerinin, atama, nitelikleri, hakları ve yükümlülükleri, aylık
ve diğer özlük işleri ile görevlerinin sona erme işlemlerinin kanun ile
düzenlenmesi şartını getirmektedir. Hazine ve Maliye Bakanlığı, Dışişleri
Bakanlığı ile Emniyet Genel Mdürülüğü 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol
Kanunu’na ek (I) sayılı Cetvel kapsamındaki kamu idareleri arasında
sayılmıştır. Söz konusu Bakanlıklar ve Genel Müdürlük Anayasa’nın 123.
maddesinde ifade edildiği üzere idarenin bütünlüğü içinde yer almaktadır.
Dolayısıyla, yukarıda belirtilen Bakanlıklar ve Genel Müdürlükte çalışan
personelin atanması, görev ve yetkileri, iş akitlerinin sona ermesi veya
bunların tayin, nakil gibi özlük haklarını doğrudan etkileyen bir düzenlemenin
de kanunla yapılması gerektiği aşikârdır. Söz konusu personelin kadrosunun
ihdası ve iptali de atanması ile doğrudan bağlantılı olan bağlı bir
düzenlemedir. Anayasa Mahkemesi de bir kararında “Kadro unvanı, personelin
niteliğini ifade etmenin yanında, o personelin yerine getireceği görev ve
yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ile diğer özlük
haklarını da ifade etmektedir. Kadro derecesi ile personelin özellikle aylık ve
ödenekleri ve diğer özlük hakları bakımından sıkı bir bağ bulunmaktadır.”
değerlendirmesinde bulunmuştur (AYM, E.2005/139, K.2007/33, 22/3/2007).
Aynı
şekilde Anayasa Mahkemesi’nin E. 2018/73, K.2019/65, 24.7.2019 tarihli
kararında bu durum açıkça belirlenmiştir. Mahkeme söz konusu kararında;
“139.
Adı geçen kurumlar Anayasa'nın 123. maddesinde ifade edildiği üzere idarenin
bütünlüğü içinde yer almaktadır. Bu kurumlarda genel idare esaslarına göre
yürütülmekte olan kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevleri ifa
eden personel Anayasa'nın 128. maddesi kapsamında olduğundan bunların
kadrolarına, bu kadroların ihdas ve iptaline ilişkin kuralların da Anayasa'nın
128. maddesi uyarınca kanunla düzenlenmesi gerekir.
140.
Dava konusu kuralda ise anılan idarelerin 2017 yılı fiilî kadrolarının 2016
yılı sonuna kadar TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunca belirlenmesi öngörülmüştür.
Kural bu hâliyle yasama yetkisinin devri sonucunu doğurmakta, kamu
görevlilerinin statülerinin kanunla düzenlenmesi yolundaki anayasal kurala
aykırılık oluşturmaktadır.
141.
Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nın 7. ve 128. maddelerine aykırıdır. İptali
gerekir.”
saptaması
ile kadro ve pozisyonların ihdas ve iptalinin de Anayasa’nın 128. maddesinin 2.
fıkrası kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir.
Yine
Anayasa Mahkemesi, 36 sayılı CBK’ye ilişkin açılan iptal davasında, 2019/78
Esas, 2020/6 Karar sayılı Kararında:
“20.
Genel idare esaslarına göre yürütülen asli ve sürekli kamu hizmetlerinde kadro
ve pozisyon esastır. Bu hizmetleri yürüten memur ve diğer kamu görevlileri
kendilerine özgü statüye sahiptir. Görevleri dışında da kamu hizmetleri
statüsünün bir bölümü olan bu statü hükmüne tabi olurlar ve resmî sıfat ve
yetkilerini korurlar. Oysa Kurul, Cumhurbaşkanlığı teşkilatı içinde
Cumhurbaşkanına bağlı icrai bir karar alma ve bunu uygulatma yetkisi olmayan
tamamıyla istişari nitelikte bir birim olarak düzenlenmiştir. Kurul üyelerinin
ancak kurul hâlinde çalıştıkları, tek başlarına bir hizmet yapmadıkları, kamu
hizmetlerine geçici ve arızi olarak katıldıkları, görevin ifası sırasında
devletin emredici gücünün kullanılmadığı, Kurulda yer alacak üyeler için kadro
ve pozisyonun belirlenmediği, bu üyeler ile merkezî idare arasında tam bir
statüer ilişkinin kurulmadığı, söz konusu Kurul üyelerinin Kurul üyeliği
dışında başka meslek ve uğraşlarına devam edebildikleri anlaşılmaktadır. Bu
itibarla Kurul üyelerinin yaptıkları görev, Anayasamın 128. maddesi anlamında
devletin, kamu iktisadi teşebbüslerinin ve diğer kamu tüzel kişilerinin genel
idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetinin gerektirdiği
asli ve sürekli bir görev niteliğinde değildir. Dolayısıyla Kurul üyelerinin
belirlenmesi hususu münhasıran kanunla düzenlenmeyi gerektiren bir konu
değildir.”
şeklindeki
tespitiyle memur ve kamu görevlisi statüsünde olan personelin kadro ihdas ve
iptallerinin Anayasanın 128. maddesinde belirlenen şekilde kanun ile
düzenlenmesi gerektiğini vurgulamıştır.
Kadrolar
konusunda; Anayasa Mahkemesine göre, kamu görevlilerinin “kadrolarına, bu
kadroların ihdas ve iptaline ilişkin kuralların da Anayasa’nın 128. maddesi
uyarınca kanunla düzenlenmesi gerekir” (AYM, E.2018/73, K.2019/65,
24/7/2019, § 139).
Ancak,
Anayasa Mahkemesi, 53 sayılı CBK’nin bazı maddelerinin iptali talebiyle yapılan
başvuruda, kadro ihdas ve iptaline ilişkin düzenlemelerin bakanlıklar nezdinde
teşkilat yapılarıyla doğrudan bağlantılı olduğu hasebiyle Anayasa’nın 106.
maddesinin 11. fıkrası kapsamında Cumhurbaşkanı Kararnameleriyle
düzenlenebileceğini belirtmiştir. (AYM, E.2020/8, K.2021/25, 31/3/2021).
Kararın ilgili bölümü şu şekildedir:
“22.
Bu bağlamda Anayasa’nın CBK tarafından düzenleneceğini özel olarak öngördüğü
yukarıda belirtilen bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve
yetkileri, teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulması ile
düzenlenmesi kapsamında, bu konularla sınırlı olmak üzere Anayasa’nın 106.
maddesinin anılan hükmünde belirtilen hususlarda CBK ile düzenleme yapılabilir.
23.
Bu çerçevede, kuralların Anayasa’nın 106. maddesinin on birinci fıkrasında CBK
ile düzenlenmesi öngörülen Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının
teşkilat yapısına ilişkin olduğu anlaşılmaktadır. Zira yukarıda da belirtildiği
üzere kadro ile teşkilat arasında yakın bir ilişki olup kadro belirlenmeden bir
kurum ve kuruluşun teşkilatlanmasından söz edilmesi zordur. Bu itibarla
kuralların Anayasa’nın 106. maddesinin on birinci fıkrasıyla bağlantılı olarak
104. maddesinin on yedinci fıkrasının üçüncü cümlesine aykırı bir yönü de
bulunmamaktadır (AYM, E.2018/119, K.2020/25, 11/6/2020, § 28).”
AYM,
yukarıda belirtilen kararının sonunda da, “Kurallar Anayasa’nın 123. maddesi
bağlamında 104. maddesinin on yedinci fıkrasının üçüncü cümlesi yönünden
incelendiğinden ayrıca 128. maddesi bağlamında anılan fıkra yönünden
incelenmesine gerek görülmemiştir.” şeklindeki görüşüyle konunun sadece
yetki açısından 104. madde kapsamında ele alındığını belirtirken, daha önceki
diğer kararlarıyla çelişen bir karar vermiştir. Yukarıda da belirtildiği üzere
kadro ve pozisyon ihdası veya iptali, sadece teşkilat yapısının bir parçası
olarak değerlendirilemez. Söz konusu düzenlemeler, kamu görevlilerinin
özellikle memurların görevlerine atanması veya görevlerinin sona ermesi ile
doğrudan bağlantılı bir konudur. Bu nedenle Anayasa’nın 128. maddesinin 2.
fıkrası kapsamında ele alınması gereken bir konudur. Yürütme erkine,
bakanlıklar açısından kadro ihdas ve iptal yetkisinin verilmesi, kamu
görevlilerinin görevlerini ifa etmelerinde yürütme erkinin etkisi altında
kalmaları riskini doğurduğu gibi; yürütme erki açısından, memurların görev ve
yetkilerini kullanamamasının bir yolu olarak görülebilir. Dolayısıyla, yürütme
erkinin anılan yetkiye sahip olduğunun kabulü halinde, memurların görevlerini
yaparken siyasi etkilerden korunması amacıyla düzenlenen Anayasa’nın 128.
maddesinin ikinci fıkrası hükümleri fiilen etkisini yitirmiş olacaktır.
Diğer
yandan, söz konusu kadro ihdas ve iptalleri aynı zamanda kamu görevlilerinin
özlük haklarıyla doğrudan bağlantılıdır. Kadro derecesine ve pozisyonuna göre
aylık ve diğer hakları hesaplanan kamu görevlilerine kamu kurum veya kuruluşu
tarafından yapılacak harcamalar ve ödenekler de ilgili yıl bütçesi ile
belirlendiğinden kadro ve pozisyon ihdası veya iptali aynı zamanda bir
bütçeleme konusudur. Dolayısıyla Anayasa’nın 161. maddesi çerçevesinde de ele
alınması gereken bir konudur. Anayasa’nın 128. maddesi ve 161. maddesine
bakıldığında ise bu alanda yapılacak düzenlemelerin kanunilik ilkesine uygun
olması zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Anayasa Mahkemesi, “münhasıran kanunla
düzenlenmesi gereken konular” arasında sayılan bu hususları göz ardı
etmemelidir.
Nitekim,
65 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesine ilişkin verdiği kararda bazı yüksek
öğretim kurumlarının kadro ihdas ve iptallerin ilişkin düzenlemenin Anayasa’nın
130. Maddesi kapsamında münhasıran kanun ile düzenlenmesi gereken konulardan
olduğunu belirterek üniversitelerin kadro ihdaslarına ilişkin düzenlemeyi iptal
etmiştir (AYM, E. 2020/71, K.2021/33, 29/04/2021). Anayasa’nın 130. maddesi
çerçevesinde üniversitelerde görev yapan kamu görevlileri açısından kadro
ihdasının görev ve yetkileri, unvanları, mali işleri ve özlük hakları ile
doğrudan bağlantılı olarak değerlendirilirken Bakanlıklar nezdinde görevlerini
yürütmekte olan memurlar açısından Anayasa’nın 128. maddesi kapsamında ele
alınmaması ise kamu görevlisinin korunmasına ilişkin anayasal güvenceyi
düzenleyen hükmü işlevsiz kılacaktır. Bu bakımdan; Anayasa’nın tutarlı şekilde
yorumlanma gereği de Anayasa’nın 128. maddesinin ihtilaflı düzenlemeye
uygulanmak gerektiğini işaret etmektedir.
Yasama
yetkisinin genelliği ve CBK çıkarma yetkisinin istisnailiği ile birlikte;
Anayasa’nın sistematik yorumu uyarınca, Anayasa’nın 106. maddesini 128.
maddeyle tutarlı şekilde yorumlama gereği de dikkate alındığında, kadro ve
pozisyon ihdası ve iptali konusunu “teşkilat yapısı” kavramı içerisinde
addetmenin mümkün olmaması gerekir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda anılan
kararları, kadro ve pozisyon ihdası ve iptali konusuna Anayasa’nın 128.
maddesinin uygulandığını açık şekilde ortaya koymaktadır. Buna karşın;
Anayasa’nın 106. maddesini kadro ve pozisyon ihdası ve iptali konusu bakımından
128. maddeye nazaran lex specialis olarak kabul etmek mümkün değildir;
zira, 106. maddede yer alan ve bakanlıkların kurumsal örgütlenmesine ilişkin
“teşkilat yapısı” kavramı, “kamu görevlilerinin” “atanmaları” ve “diğer özlük işleri”ne
ilişkin 128. maddeyle konu bakımından kesişmemektedir. Kadro ve pozisyon ihdası
ve iptali konusu; Anayasa’nın kurumsal mercekli 106. ve (kadro ihdasına
uygulandığı AYM kararlarıyla sabit) statü mercekli 128. maddelerinin kurumsal
yapıya ve kamu görevlileri rejimine ilişkin farklı uygulanma alanları dikkate
alındığında, Anayasa’nın 128. maddesi bünyesinde ele alınması gereken bir
konudur. Öyle ki, Anayasa koyucu eğer isteseydi, Anayasa’nın 106. maddesinin
son fıkrasına, 128. madde bakımından istisna oluşturacak bir hükmü açık ve
tereddüde yer vermeyecek biçimde koyardı.
Bu
nedenle bu kadroların değiştirilmesinin de iptali veya ihdasına ilişkin
kurallar gibi Anayasa’nın 128. maddesi uyarınca kanunla düzenlenmesi gerekir.
Nitekim, Anayasa Mahkemesi, E. 2018/73, K.2019/65, 24.7.2019 kararının 139 ila
141. paragraflarında memurların kadro ihdas ve iptal işlemlerinin kanun ile
düzenlenmesi öngörülen alanlardan olduğunu belirterek, bu kadroların ihdas ve
iptallerine ilişkin olarak Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile düzenleme
yapılamayacağını da dolaylı olarak tanımlamıştır.
Anayasa’nın
104/17. maddesine göre kanunla düzenlenmesi öngörülen konular CBK ile
düzenlenemez. Dahası, bir CBK ile yürütmeye bu konuda yetki verilemez.
Dolayısıyla söz konusu düzenleme konu bakımından yetki açısından CBK ile
düzenlenebilecek konulardan değildir.
Bu
nedenle iptali talep edilen düzenleme, Anayasa’nın 128. maddesinde belirlenen
kanunilik ilkesine aykırıdır ve iptali talep edilmektedir.
3) Anayasa’nın 130.
Maddesine Aykırılık
İptali
talep edilen düzenleme, Anayasa’nın 123. maddesinde ifade edildiği üzere
idarenin bütünlüğü içerisinde yer alan Milli Savunma Bakanlığına bağlı Milli
Savunma Üniversitesinin kadrolarının Cumhurbaşkanı kararıyla değiştirilmesine
ilişkindir.
Anayasa’nın
130. maddesinde üniversite, bilimsel çalışmaların yapıldığı ve bilimin
öğretildiği kurum olarak nitelendirilip bilimsel ve idari özerkliğe sahip
kılınarak diğer kamu kurumlarından farklı değerlendirilmiştir. Yine
üniversitelerin devlet tarafından kanunla kurulacağına aynı maddede yer
verilmiştir. Maddenin dokuzuncu fıkrasında “Yükseköğretim kurumlarının kuruluş
ve organları ile işleyişleri ve bunların seçimleri, görev, yetki ve
sorumlulukları üniversiteler üzerinde Devletin gözetim ve denetim hakkını
kullanma usulleri, öğretim elemanlarının görevleri, unvanları, atama, yükselme
ve emeklilikleri, öğretim elemanı yetiştirme, üniversitelerin ve öğretim
elemanlarının kamu kuruluşları ve diğer kurumlar ile ilişkileri, öğretim
düzeyleri ve süreleri, yükseköğretime giriş, devam ve alınacak harçlar,
Devletin yapacağı yardımlar ile ilgili ilkeler, disiplin ve ceza işleri, malî
işler, özlük hakları, öğretim elemanlarının uyacakları koşullar,
üniversitelerarası ihtiyaçlara göre öğretim elemanlarının görevlendirilmesi,
öğrenimin ve öğretimin hürriyet ve teminat içinde ve çağdaş bilim ve teknoloji
gereklerine göre yürütülmesi, Yükseköğretim Kuruluna ve üniversitelere Devletin
sağladığı malî kaynakların kullanılması kanunla düzenlenir.” hükmü yer
almaktadır.
Anayasa
Mahkemesi bir kararında, “Kadro unvanı, personelin niteliğini ifade etmenin
yanında, o personelin yerine getireceği görev ve yetkileri, hakları ve
yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ile diğer özlük haklarını da ifade
etmektedir. Kadro derecesi ile personelin özellikle aylık ve ödenekleri ve
diğer özlük hakları bakımından sıkı bir bağ bulunmaktadır.”
değerlendirmesinde bulunmuştur (AYM, E.2005/139, K.2007/33, 22/3/2007).
Dolayısıyla,
Anayasa’nın 130. Maddesi gereğince üniversiteler açısından kadro ihdası, iptali
veya kadro değişikliklerine ilişkin düzenlemelerin kanunilik ilkesi
çerçevesinde kanunla düzenlenmesi gerekmektedir.
Anayasa
Mahkemesi, 65 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesine ilişkin verdiği kararda
bazı yüksek öğretim kurumlarının kadro ihdas ve iptallerin ilişkin düzenlemenin
Anayasa’nın 130. Maddesi kapsamında münhasıran kanun ile düzenlenmesi gereken
konulardan olduğunu belirterek üniversitelerin kadro ihdaslarına ilişkin
düzenlemeyi iptal etmiştir (AYM, E. 2020/71, K.2021/33, 29/04/2021).
Anayasa’nın 130. maddesi çerçevesinde üniversitelerde görev yapan kamu
görevlileri açısından kadro ihdasının görev ve yetkileri, unvanları, mali
işleri ve özlük hakları ile doğrudan bağlantılı olarak değerlendirilmiştir.
AYM’nin ilgili kararı şu şekildedir:
“17.
Anayasa’nın 104. maddesinin on yedinci fıkrasının üçüncü cümlesinde Anayasa’da
münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda CBK çıkarılamayacağı
hükmüne yer verilmiştir. Anayasa koyucunun bir konunun kanunla düzenlenmesini
özel olarak öngörmesi bu alanın münhasıran kanunla düzenlenmesini istediği
anlamına gelir. Bu kapsamda Anayasa bir konunun kanunla düzenleneceğini öngörmüşse
bu konuda CBK çıkarılamaz. Bununla birlikte Anayasa’da CBK’larla düzenleneceği
özel olarak öngörülen konulara ilişkin Anayasa hükümlerinin açıkça izin verdiği
hususlarda CBK’larla düzenleme yapılabilir (AYM, E.2019/105, K.2020/30,
12/6/2020, § 19).
18.
Anayasa’nın 130. maddesinde üniversite, bilimsel çalışmaların yapıldığı ve
bilimin öğretildiği kurum olarak nitelendirilip bilimsel ve idari özerkliğe
sahip kılınarak diğer kamu kurumlarından farklı değerlendirilmiştir. Yine
üniversitelerin devlet tarafından kanunla kurulacağına aynı maddede yer
verilmiştir. Maddenin dokuzuncu fıkrasında “Yükseköğretim kurumlarının kuruluş
ve organları ile işleyişleri ve bunların seçimleri, görev, yetki ve
sorumlulukları üniversiteler üzerinde Devletin gözetim ve denetim hakkını
kullanma usulleri, öğretim elemanlarının görevleri, unvanları, atama, yükselme
ve emeklilikleri, öğretim elemanı yetiştirme, üniversitelerin ve öğretim
elemanlarının kamu kuruluşları ve diğer kurumlar ile ilişkileri, öğretim
düzeyleri ve süreleri, yükseköğretime giriş, devam ve alınacak harçlar,
Devletin yapacağı yardımlar ile ilgili ilkeler, disiplin ve ceza işleri, malî
işler, özlük hakları, öğretim elemanlarının uyacakları koşullar,
üniversitelerarası ihtiyaçlara göre öğretim elemanlarının görevlendirilmesi,
öğrenimin ve öğretimin hürriyet ve teminat içinde ve çağdaş bilim ve teknoloji
gereklerine göre yürütülmesi, Yükseköğretim Kuruluna ve üniversitelere Devletin
sağladığı malî kaynakların kullanılması kanunla düzenlenir.” hükmü yer almaktadır.
19.
Buna göre öğretim elemanlarının görevleri, unvanları, mali işleri ve özlük
haklarının kanunla düzenlenmesi gerekmektedir. Dava konusu kuralda
üniversitelerin öğretim elemanları kadrosu düzenlenmekte olup Anayasa Mahkemesi
bir kararında “Kadro ünvanı, personelin niteliğini ifade etmenin yanında, o
personelin yerine getireceği görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri,
aylık ve ödenekleri ile diğer özlük haklarını da ifade etmektedir. Kadro
derecesi ile personelin özellikle aylık ve ödenekleri ve diğer özlük hakları
bakımından sıkı bir bağ bulunmaktadır.” değerlendirmesinde bulunmuştur (AYM,
E.2005/139, K.2007/33, 22/3/2007). Dava konusu kuralda da öğretim üyesi
kadroları düzenlendiğinden kuralın kadro düzenlemesiyle birlikte öğretim
elemanlarının görev ve yetkileriyle özellikle özlük haklarını etkilediği, bu
çerçevede Anayasa’nın 130. maddesi bağlamında münhasıran kanunla düzenlenmesi
gereken konuda düzenleme yaptığı açıktır. Anayasa’nın 130. maddesinde
üniversitelerin kanunla kurulacağı vurgulanmış olup dava konusu kuraldaki
üniversite öğretim elemanlarının kadrolarının düzenlenmesine ilişkin husus
Anayasa’da CBK’larla düzenleneceği özel olarak öngörülen konulara ilişkin de
değildir. Bu itibarla kuralda Anayasa’nın 130. maddesi bağlamında 104. maddesinin
on yedinci fıkrasının üçüncü cümlesine aykırı şekilde düzenleme yapıldığı
anlaşılmaktadır.
20.
Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 104. maddesinin on yedinci fıkrasının
üçüncü cümlesine aykırıdır. İptali gerekir.”
Bu
nedenle Mili Savunma Üniversitesinde görev yapacak kamu görevlilerinin
kadrolarının değiştirilmesine ilişkin düzenlemelerin de kadro iptali veya
ihdasına ilişkin kurallar gibi Anayasa’nın 130. maddesi uyarınca kanunla
düzenlenmesi gerekir.
Bu
nedenle iptali talep edilen düzenleme, Anayasa’nın 130. maddesinde belirlenen
kanunilik ilkesine aykırıdır, iptali gerekir.
4)
Anayasa’nın 161. Maddesine Aykırılık
Yukarıda
da belirtildiği üzere, Anayasa’nın 123. maddesinde ifade edildiği üzere
idarenin bütünlüğü içerisinde yer alan Milli Savunma Bakanlığı, Milli Savunma
Üniversitesi, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığınca genel
idare esaslarına göre yürütülmekte olan kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve
sürekli görevleri ifa etmek için ihdas edilmiş kadrolar, aynı zamanda kamu
görevlilerinin, atanma ve özlük haklarıyla doğrudan bağlantılıdır. Kadro
derecesine ve pozisyonuna göre aylık ve diğer hakları hesaplanan kamu
görevlilerine kamu kurum veya kuruluşu tarafından yapılacak harcamalar ve
ödenekler de ilgili yıl bütçesi ile belirlendiğinden kadro değişikliği aynı
zamanda bir bütçeleme konusudur. Dolayısıyla Anayasa’nın 161. maddesi
çerçevesinde kanunilik ilkesine tabi olarak ele alınması gereken bir konudur.
İhtilaflı CBK düzenlemesi, bu açıdan da Anayasa’nın 161. maddesine aykırıdır.
5)
Anayasa’nın 153. Maddesine Aykırılık
Anayasa’nın
153. maddesinin son fıkrası uyarınca: “Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede
hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını,
gerçek ve tüzelkişileri bağlar.”
Anayasa
Mahkemesi kararlarında Anayasa'nın 153’üncü maddesinde belirtilen bağlayıcılık
ilkesine aykırılıktan söz edilebilmesi için iptal edilen kuralla dava konusu
yeni düzenlemenin içerik ve kapsam bakımından aynı ya da benzeri olması gerektiği
belirtilmektedir (Anayasa Mahkemesi’nin 12.11.1991 tarihli ve 1991/7 E.:
1991/43 K. sayılı kararı).
Yukarıda
iptali istenen kuralla içerik ve kapsam bakımından benzer kuralların Anayasa’ya
aykırılığına, Anayasa Mahkemesi tarafından daha önce hükmedilmiştir (Bkz.
yukarıdaki başlıklarda alıntılanan kararlar ve bu cümleden olarak özellikle:
AYM, E.2018/73, K.2019/65, 24.7.2019, §§139-141; AYM, E.:2018/125, K.S.:2020/4,
K.T.:22/1/2020, R.G. Tarih – Sayı: 13/5/2020 – 31126, §11; AYM, 2019/78
E.2020/6, K.T.:23/01/2020; AYM, E. 2020/71, K.2021/33, 29/04/2021; E.2019/96,
K.2022/17, 24/02/2022, §60-61).
Yukarıda
gösterildiği üzere, AYM’nin daha önceki kararlarında saptadığı bir Anayasa
ihlalini aynı şekilde devam ettiren ihtilaflı kural, bu cihetle, Anayasa’nın
153. maddesine de aykırıdır.
6)
Anayasa’nın 7. Maddesinde Belirlenen Yasama Yetkisinin Devredilemezliği
İlkesine Aykırılık
Yürütme
organı (ya da idare), Anayasada öngörülmüş durumlar dışında kanunların
düzenlemediği bir alanda kendiliğinden kural koyamaz ya da bir kanuna aykırı
olarak bir kural koyamaz.
166
sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 1. maddesi ile 2 sayılı CBK’nın geçici
3. maddesine eklenen üçüncü fıkrasıyla Milli Savunma Bakanlığı, Milli Savunma
Üniversitesi, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığının
kadrolarının 166 sayılı CBK’nın yürürlüğe girdiği tarih olan 30 Ekim 2024
tarihinden itibaren üç ay içinde Cumhurbaşkanı kararıyla yeniden
düzenlenebileceğine ilişkin düzenleme yapılmıştır.
Söz
konusu düzenleme ile Anayasa’nın 128. Ve 130. maddelerinde ve yasa ile
düzenlenmesi öngörülmüş bir alanda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile personel
kadrosu ve pozisyonu ihdası ve iptali düzenlemesi yapılmaktadır. Bu şekilde;
yürütme, fonksiyon gaspı yapmak suretiyle, Anayasa tarafından kanun koyucunun
konu bakımından yetki alanına inhisar ettirilen bir alanda düzenleme yapmıştır.
Yürütme organı (ya da idare), Anayasada öngörülmüş durumlar dışında kanunların
düzenlemediği bir alanda kendiliğinden kural koyamaz.
Dolayısıyla
kamu görevlilerinin kadrolarının ihdası, iptali ile kadro değişiklikleri de
atanmalarının bir parçası olması nedeniyle kanunla düzenlenmesi yolundaki
Anayasa kuralına aykırı bir düzenleme yapılması ve yürütmeye Anayasa’ya aykırı
bir yetki tanımlanması, yasama yetkisinin devrine ilişkin sınırın aşıldığını ve
yürütmenin yasamanın yetki alanına müdahale ettiğini göstermektedir. Bu
nedenle, söz konusu madde, Anayasa’nın 7. maddesinde belirlenen yasama
yetkisini devretme yasağına aykırıdır, iptali gerekir.
7)
Anayasa’nın 8. Maddesine Aykırılık
Anayasa’nın
8. maddesine göre; “Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı tarafından,
Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir”.
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, yürütme yetkisi olarak, Anayasa ve kanunlar
çerçevesinde kullanılmalıdır. Oysa, 166 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin
1. maddesi ile 2 sayılı CBK’nın geçici 3. maddesine eklenen üçüncü fıkrasıyla
Milli Savunma Bakanlığı, Milli Savunma Üniversitesi, Jandarma Genel Komutanlığı
ve Sahil Güvenlik Komutanlığının kadrolarının 166 sayılı CBK’nın yürürlüğe
girdiği tarih olan 30 Ekim 2024 tarihinden itibaren üç ay içinde Cumhurbaşkanı
kararıyla yeniden düzenlenebileceğine ilişkin düzenleme yapılmıştır.
Yukarıda
belirtildiği üzere bir CBK ile kanunla düzenlenmesi öngörülen bir alanda
düzenleme yapılması suretiyle kanun koyucunun alanına müdahale edilmesi,
ayrıca, Anayasa’nın 106. maddesinde münhasıran Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile
düzenleme yapmaya yönelik yetki sınırının aşılarak Cumhurbaşkanı kararıyla
düzenleme yapmaya yönelik bir yetki devri, anayasal çerçeve dışında yetki
kullanımını ortaya koymaktadır. Bu itibarla 166 sayılı Cumhurbaşkanlığı
Kararnamesinin 1. maddesi ile 2 sayılı CBK’nın geçici 3. maddesine eklenen
üçüncü fıkrası, Anayasa’nın 8. maddesine de aykırıdır, iptali gerekir.
8)
Anayasa’nın 2. Maddesine Aykırılık
Anayasanın
2. maddesi; “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet
anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı,
başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laîk ve sosyal bir
hukuk Devletidir”, hükmünü içermektedir.
Hukuk
devleti ilkesinin genel olarak anlam ve içeriği ile bir hukuk devletinin temel
amaç ve işlevleri Anayasa Mahkemesinin bir kararında şu şekilde belirtilmiştir:
"Anayasa'nın 2. maddesinde, Cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılan
hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup
güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir
hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa'ya aykırı durum ve
tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve
hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık,
yasaların üstünde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve
Anayasa'nın bulunduğu bilincinde olan devlettir. Bu bağlamda, hukuk devletinde
yasa koyucu, yasaların yalnız Anayasa'ya değil, evrensel hukuk ilkelerine de
uygun olmasını sağlamakla yükümlüdür". (AYMK, 27.2.2001, E.1999/43, K.2001/46).
Mahkemenin bir kararında yer alan; "hukuk devletinin, Anayasanın açık
hükümlerinden önce hukukun bilinen ve tüm uygar ülkelerin benimseyip uyduğu
ilkelere uygun olması gerekir", şeklindeki gerekçeyle de hukuk devleti
ilkesinin Anayasayı da aşan yönü vurgulanmıştır.
Anayasa
Mahkemesi, hukuk devletinin belirtilen genel ilkelerini, incelenen konunun
özelliğine göre somutlaştırmakta ve bu bağlamda çoğu zaman birbirleriyle iç içe
geçmiş çeşitli alt ilkeler ortaya koyarak sonuca ulaşmaktadır. Bu ilkelerden
birisi de “Hukuki Güvenlik İlkesi”dir.
Hukuki
güvenlik ilkesi, kanunların geçmişe yürümesini engellemesinin yanında genel
olarak yürürlükteki kanunlara güvenin korunmasına da dayanak teşkil eden önemli
bir ilke durumundadır. Hukuki güvenlik, kişilerin gelecekle ilgili plan,
düşünce ve kararlarında mevcut hukuk kurallarına güvenerek hareket etmelerinin
hukuken korunması gereğini ifade eder. Devletin, vatandaşların mevcut kanunlara
olan güvenine saygılı davranması, bu güvenlerini boşa çıkaracak uygulamalardan
kaçınması gerekir. Bu durum hukuk devleti ilkesinin bir gereği olduğu kadar
Anayasanın 5. maddesiyle devlete yüklenen, vatandaşların refah, huzur ve
mutluluk içinde yaşamalarını sağlama, maddi ve manevi varlıklarını geliştirmek
için gerekli ortamı hazırlama ödevinin de bir sonucudur. Anayasa Mahkemesinin
bir kararında bu ilke devlete güvenle özdeşleştirilerek şöyle ifade edilmiştir;
"Devlete güven ilkesi vazgeçilmez temel öğelerdendir. Devlete güven, hukuk
devletinin sağlamak istediği huzurlu ve istikrarlı bir ortamın sonucu olarak
ortaya çıkar. Yasaların Anayasaya uygunluğu karinesi asıldır. Yasalara
gösterilen güven ve saygıdan kaynaklanan oluşumların sonuçlarını korumak
gerekir”. (AYMK, E.1989/11, K.1989/48)
Anayasa
Mahkemesi bir kararında, hukuk güvenliğinin sağlanabilmesi için kuralların
belirli ve öngörülebilir düzenlemeler içermesi gerektiğini belirterek, hukuk
güvenliği ilkesini kanunilik ilkesine uygun bir düzenleme için de gerekli
görmüştür (AYMK, 11.6.2003, E.2001/346, K.2003/63).
Hukuk
devletinin bir ilkesi de, “yasama genelliği ilkesi”dir. Yasama yetkisinin
genelliği, yasama organının istediği her konuda kanun çıkarabilmesini ve
çıkardığı kanunu istediği şekilde ve ayrıntıda düzenleyebilmesini anlatır. Bu
ilke, yasama organının araya herhangi bir işlem girmeden bir konuda doğrudan
doğruya kanun çıkarabilmesini ifade eden yasama yetkisinin asliliği ilkesiyle
bütünleşen bir nitelik taşır. Anayasa’nın 104. ve 106. maddelerinde tanımlanan
Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerine özgü olarak Anayasa’nın 124. maddesindeki
düzenleme de Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri açısından Kararname çıkarma
yetkisinin asilliğini tanımlamaktadır.
Bu
bağlamda, yasama yetkisinin genelliğinin aksine yürütmenin düzenleme yetkisi
Anayasa’da dar bir kapsamda tanımlanan sınırlar içerisinde çıkarılacak
Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri hariç olmak üzere sınırlı, tamamlayıcı ve
bağımlı (türevsel) bir nitelik taşımaktadır. İdare, kanunların veya CBK’ların
şekli ve maddi anlamlarda düzenlemediği bir alanda kendiliğinden kural koyamaz.
166
sayılı CBK ile getirilen ve iptali talep edilen düzenleme ise Cumhurbaşkanına
sınırları, kapsamı, niteliği belli olmayan bir yetki vermektedir. Yürütmeye
tanınan özel yetki alanı olan Cumhurbaşkanlığı Kararnameleriyle düzenleme yapma
yetkisine dayanan norm koyma yetkisini, bu normla bağlantısı olmayan, ikinci
mevzuatla teknik açıdan düzenleyici işlemlerle uygulamaya yönelik yetkisel
devir olarak tanımlanan yönetmelik ile düzenleme yapmaya benzer bir şekle
çevirerek bir Cumhurbaşkanı kararı ile düzenleme yapma yetkisine çevirmesi
yürütme açısından hukuki açıdan yetki devri sınırlarını aşan bir düzenlemedir.
Şöyle ki, yürütme kendisine Anayasayla verilmiş bir yetki olan Cumhurbaşkanlığı
Kararnamesi çıkarma yetkisini kullanarak Anayasa’da tanımlanmamış bir yetki
türü olan Cumhurbaşkanı kararı çıkarma yetkisi almakta ve konusu açısından
hiyerarşik dayanağı olmayan bir yetkiyle denetimsiz, sübjektif, denetlenemeyen
bir yetkiyi kullanmaktadır. İptali talep edilen düzenleme açısından kamu kurum ve
kuruluşlarının kanunlarla veya Cumhurbaşkanlığı Kararnameleriyle ihdas edilmiş
olan kadrolarını, Cumhurbaşkanı kararıyla değiştirerek, Cumhurbaşkanı kararına
Kanun veya CBK hüviyeti vermektedir. Söz konusu düzenleyici işlem yapma
yetkisini kendisi hiyerarşik olarak norm oluşturma yetkisine dönüştürmekte ve
böylelikle yargı denetiminin ve norm denetiminin dışına çıkarmaktadır. Bu
çerçevede bireysel hak ihlalleri halinde hak arama özgürlüğünün kapsamını
daraltmaktadır.
İdarenin
yasama yetkisi ile donatılması anlamına gelecek olan bu düzenleme hukuk
güvenliği ilkesini açık bir biçimde zedeleyecektir. Yürütme organı (ya da
idare), Anayasada öngörülmüş durumlar dışında kanunların düzenlemediği bir
alanda kendiliğinden kural koyamaz. Bu durum yetki gaspı olarak nitelendirilir
ve Anayasaya aykırılık oluşturur. Hukuk güvenliğini ortadan kaldıran ve yetki
gaspı olarak nitelendirilebilecek bu düzenleme, Anayasa’nın 2. maddesinde
belirtilen “hukuk devleti ilkesi”yle bağdaşmayacağı gibi, “Hiçbir kimse veya
organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz” şeklindeki
yasaklayıcı Anayasa normuna da açıkça aykırıdır (md.6/son). Bu nedenle iptali
gerekir.
9)
Anayasa’nın 2. Maddesine ve Başlangıç İlkelerine Aykırılık
Başlangıçta
belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk
Devleti” olan Cumhuriyet, erkler ayrılığı ilkesinde somutlaşır: “Kuvvetler
ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip,
belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı
medeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve
kanunlarda bulunduğu;” (Başlangıç, prg.4). Bu çerçevede; Anayasa’nın 7., 8. ve
9. maddeleri de yasama, yürütme ve yargı yetkilerini ayrı ayrı düzenler.
166
sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 1. maddesi ile 2 sayılı CBK’nın geçici
3. maddesine eklenen üçüncü fıkrası, yukarıda açıklanan nedenlerle, “Anayasa ve
kanunların üstünlüğü” ilkesini ihlal ettiğinden, Anayasa’nın 2. maddesine ve
Başlangıç prg. 4’e de aykırılık oluşturmaktadır.
Bu
aykırılık durumu, “kaynağını Anayasa’dan almayan Devlet yetkisi kullanma
yasağı” (md.6) karşısında ve Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü ilkesi
(md.11) ile daha belirgin hale gelmektedir. Başta yasama, yürütme ve yargı
organlarının saygı göstermesi gelmek üzere, “Anayasanın üstünlüğü ve
bağlayıcılığı” hükmünün etkililiği, Anayasa Mahkemesi’nin bu kuralın biricik
bekçiliğini yapması ölçüsünde mümkündür. Her vesile ile bu hükmü anlamlandırmak
ve güncellemek, hukuk devleti (md.2) açısından yaşamsaldır. Bu bakımdan,
yürütme tekeline sahip olan makamın, yasama yetkisinin devredilmezliği kuralına
saygı göstermesi, “Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı” hükmünün sürekli
gözetilmesi ölçüsünde mümkündür.
Dahası,
Cumhurbaşkanı’nın, “Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve
uyumlu çalışmasını temin” etme yükümlülüğü (md.104/2), aykırılık durumunu,
aşikâr olmanın ötesinde tehlikeli hale getirmektedir. Bu nedenle, söz konusu
düzenleme, Anayasa’ya aykırı olarak bir yetki kullanımını düzenlediğinden ve
yukarıda belirtilen nedenlerle Anayasa’nın 6., 11. ve 104/2. Maddelerine de
aykırılık teşkil etmektedir.
Yukarıda
belirtilen nedenlerle 166 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 1. maddesi ile
2 sayılı CBK’nın geçici 3. maddesine eklenen üçüncü fıkrasının, Anayasanın
Başlangıç ilkelerine, 2., 6., 7., 8., 11., 104/2, 104/17., 128., 130., 153. ve
161. maddelerine aykırı olması nedeniyle iptali talep edilmektedir.
I.
YÜRÜRLÜĞÜ
DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ
Cumhurbaşkanlığı
Kararnameleri, 6771 sayılı Anayasa Değişikliği Kanunu ile Anayasada yapılan
değişikliklerle hukuk sistemimize girmiş ve 24 Haziran Seçimleri sonucunda
Cumhurbaşkanının yemin ederek görevine başlamasıyla yürürlüğe girmiştir. Cumhurbaşkanlığı
kararnameleri ile ilk defa yürütme organına, dayanağını doğrudan Anayasadan
alan bir düzenleme yetkisi tanınmıştır. Anayasa’da önemli sınırlamalar
getirilerek tanınmış olan bu yetkinin, anayasal sınırlar çerçevesinde
kullanılması, kötüye kullanılmaması ve yasama yetkisinin devri niteliği
taşımaması, Anayasa’nın başta 6., 7. ve 8. maddeleri gereği olup, örgütlenmesi,
erkler ayrılığına dayanan demokratik hukuk devletinin yaşama geçirilmesi
açısından hayati önem taşımaktadır. Oldukça güçlü yetkilerle donatılmış ve
doğrudan halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanının Anayasa’da kendisine tanınan
sınırlı alanı aşarak her konuda düzenlemeler yapması, demokratik hukuk
devletinin özünü oluşturan denge ve denetleme mekanizmalarını işlevsiz hale
getirecek, sistemi yürütmenin keyfi yönetimine dönüştürecektir.
Göreve
başlamasının hemen ardından Cumhurbaşkanınca oldukça kapsamlı pek çok CBK
çıkarıldığı görülmektedir. Gerekçesiz bu CBK’lerin pek çoğunda da çerçevesini
Anayasa’nın açıkça çizdiği yetki sınırlarının aşıldığı, Anayasanın CBK ile
düzenlenmesini yasakladığı alanlarda düzenlemeler yapıldığı görülmektedir.
Yukarıda iptali istenen kural da Anayasanın cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenmesini
yasakladığı alanlara ilişkin bir düzenleme oluşturmaktadır. Bu nedenle ultra
vires geçersizlikle maluldür. Bu bakımdan Anayasa Mahkemesince ivedilikle
incelenerek yetki dışı düzenlemelerin iptal edilmesi ve hukuk sisteminden
ayıklanması, normlar hiyerarşisine dayanan hukuk düzeninin devamlılığı
bakımından hayati önem taşımaktadır.
29/10/2024
tarihli ve 166 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin iptali istenen
hükümlerinin açıkça Anayasa’ya aykırı olduğu yukarıda etraflı bir şekilde
açıklanmıştır.
Anayasa’nın
temel ilkelerine, insan hakları, hukuk devleti ve demokrasi değerlerine ağır
bir saldırı oluşturan kuralların yürürlüğünün derhal durdurulması, hayati önem
taşımaktadır.
Anayasal
gereklere uymadan kabul edilen ve iptal edilmesi gereken bir kuralın
uygulanması halinde telafisi imkânsız zararların doğacağı açıktır. O kadar ki;
iptali istenen kurallar, demokratik hukuk devletinin esasını ortadan
kaldıracaktır.
Diğer
taraftan, Anayasal düzenin hukuka aykırı kural ve düzenlemelerden en kısa
sürede arındırılması, hukuk devletinin temel gereğidir. Anayasa’ya
aykırılıkların sürdürülmesi, özenle korunması gereken hukukun üstünlüğü
ilkesini de zedeleyecektir. Hukukun üstünlüğünün sağlanamadığı bir düzende,
kişi hak ve özgürlükleri güvence altında sayılamayacağından, bu ilkenin
zedelenmesi, hukuk devleti yönünden giderilmesi olanaksız durum ve zararlara
yol açacaktır.
Ayrıca,
burada tekrar vurgulanmalıdır ki; Anayasa’nın çerçevesini ve sınırlarını
sınırlı sayı ilkesiyle (numerus clausus) belirlemiş olduğu yetki alanı
dışında çıkarılan cumhurbaşkanlığı kararnameleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin
üzerine inşa edildiği erkler ayrılığı ilkesinin ve bu çerçevede Devletin
yönetim biçimine ilişkin emredici ve yasaklayıcı Anayasa hükümlerinin ihlal
edilmesi sonucunu doğurduğu kadar, Devlet’in hukuki yapılanmasının çerçevesini
oluşturan normlar hiyerarşisinin de bozulmasına sebep olmaktadır. Siyasi
rejimin, hesap verebilir hükümet sistemine dayanan demokrasiden, hesap
verebilirlik ilkesinden arındırılan ve yürütmenin, yani hükümet etme yetkisinin
tek başına Devlet başkanına tevdi edildiği monokrasiye kaydırıldığı, yargının
bağımsızlığını yitirdiğine ilişkin çok ciddi iddia ve tespitlerin bulunduğu bir
tarihsel zaman diliminde (bu son nokta hakkında bkz. Türkiye’nin AİHS’nin 18.
maddesini ihlal ettiğine karar veren müteakip karar: AİHM, Kavala/Türkiye,
başvuru no: 28749/18, 10 Aralık 2019, p.197-232), AYM’nin, açık şekilde
Anayasa’nın çizdiği yetki çerçevesinin dışına çıkan cumhurbaşkanlığı
kararnamesi maddelerinin yürürlüklerinin durdurulmasına karar vermesi;
Anayasa’nın tanımladığı şekliyle Devlet düzeninin sağlıklı işleyişi, hukuk
devletini ilkesinin asgari gereklerinin işletilmesi ve demokrasinin devamı
açısından yaşamsal olduğu kadar, Anayasa Mahkemesi’nin varlık sebebi açısından
da bir zorunluluktur.
Yukarıda
sayılan türde zarar ve durumların doğmasını önlemek amacıyla, Anayasaya açıkça
aykırı olan söz konusu maddenin iptal davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüğünün
de durdurulması istenerek Anayasa Mahkemesine dava açılmıştır.
IV.
SONUÇ VE İSTEM
29/10/2024
tarihli ve 166 sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında Cumhurbaşkanlığı
Kararnamesinde Değişiklik Yapılmasına Dair Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin; 1.
maddesi ile değiştirilen 2 sayılı CBK’nın Geçici 3. Maddesine eklenen (3)
numaralı fıkrasının, Anayasanın Başlangıç ilkelerine, 2., 6., 7., 8., 11.,
104/2, 104/17., 128., 130., 153. ve 161. maddelerine aykırı olması
nedeniyle iptaline ve dava sonuçlanıncaya kadar yürürlüğünün durdurulmasına,
karar verilmesine ilişkin istemimizi saygı ile arz ederiz.”