A.
“CUMHURBAŞKANLIĞI
KARARNAMELERİNİN (CBK) ANAYASAL ÇERÇEVESİ
21/1/2017
tarihli ve 6771 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanun, 16 Nisan 2017 tarihli halkoylamasıyla kabul edilmiş, böylece daha
önce 1982 Anayasasının sadece 107. maddesinde belirtilen cumhurbaşkanlığı
kararnamesi, Anayasanın farklı maddelerinde hem kapsamı genişletilerek hem de
niteliği farklılaştırılarak yeniden düzenlenmiştir. 107. maddenin önceki
halinde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğinin kuruluşu, çalışma esasları ve
personel atama işlemlerinin Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenleneceği
belirtiliyordu. Bu iki tür düzenleme, ad benzerliği dışında kapsam ve sınırları
açısından birbirinden farklıdır.
6771
sayılı Kanun ile getirilen Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin temel ilke ve
koşulları, Anayasa’nın 104. maddesinin 17. fıkrasında ortaya konulmuştur.
“Cumhurbaşkanı,
yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir.
Anayasanın
ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi
hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler
Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemez.
Anayasada
münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı
kararnamesi çıkarılamaz.
Kanunda
açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz.
Cumhurbaşkanlığı
kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri
uygulanır.
Türkiye
Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı
kararnamesi hükümsüz hale gelir.”
Anayasanın
106. maddesinin 11. fıkrasına göre de; “Bakanlıkların kurulması, kaldırılması,
görevleri ve yetkileri, teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının
kurulması Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenir.”
Görüldüğü
üzere 2017 Anayasa kurgusu ile, kanun ile cumhurbaşkanlığı kararnamesi
arasındaki hukuki ilişki belirginleştirilmiş ve Cumhurbaşkanlığı
Kararnamelerinin kanunlara aykırı olamayacağı açıkça belirtilmiştir.
1-
Yasama Yetkisinin Devri Yasağı Karşısında Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri
6771
sayılı Kanun ile Anayasa’dan kaynaklanan doğrudan düzenleme yetkisiyle yürütme
fonksiyonu daha da güçlendirilmiştir. Bu bağlamda, Türk anayasa hukukunda
tartışılan konulardan biri olan idarenin, kanunla düzenlenmeyen bir alanda
düzenleme yapıp yapamayacağı hususu üzerinde durulmalıdır. Bunun için
öncelikle, yasama yetkisinin devri yasağına Anayasa Mahkemesi’nin yaklaşımı göz
önüne alınmalıdır. Anayasa'nın 7. maddesi, " Yasama yetkisi Türk Milleti
adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez. "
kuralının öngörmektedir. Bu kral ışığında Anayasa Mahkemesi’ne göre,
“Anayasa'da kanun ile düzenlenmesi öngörülen konularda yürütme organına genel
ve sınırları belirsiz bir düzenleme yetkisinin verilmesi olanaklı değildir.
Ancak yasama organının temel kuralları saptadıktan sonra, uzmanlık ve idare
tekniğine ilişkin hususları yürütmeye bırakması, yasama yetkisinin devri olarak
yorumlanamayacağı gibi yürütme organının yasama organı tarafından çerçevesi
çizilmiş alanda genel nitelikte hukuksal tasarruflarda bulunması, hukuk
devletinin belirlilik ilkesine de aykırı düşmez.” (Anayasa Mahkemesi Kararı,
E.2013/114 K.2014/184, 4.12.2014).
AYM,
bir başka kararında ise, yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesini şu şekilde
ifade etmiştir. “Anayasa Mahkemesinin pek çok kararında yasama yetkisinin
devredilmezliği ilkesinden ne anlaşılması gerektiği hususu açıklanmıştır. Buna
göre, kanunla düzenleme ilkesi, düzenlenen konudan yalnız kavram, ad ve kurum
olarak söz edilmesi değil, bunların kanun metninde kurallaştırılmasıdır.
Kurallaştırma ise düzenlenen alanda temel ilkelerin konulmasını ve çerçevenin
çizilmiş olmasını ifade eder… Anayasa’da öngörülen ayrık durumlar dışında,
kanunlarla düzenlenmemiş bir alanda, kanun ile yürütmeye genel nitelikte kural
koyma yetkisi verilemez. Yürütme organına düzenleme yetkisi veren bir yasa
kuralının Anayasa’nın 7. maddesine uygun olabilmesi için temel ilkeleri
koyması, çerçeveyi çizmesi, sınırsız, belirsiz, geniş bir alanı yürütmenin
düzenlemesine bırakmaması gerekir” (Anayasa Mahkemesi Kararı, E.2013/47
K.2013/72, 6/6/2013).
Bununla
beraber Anayasa Mahkemesi’nin daha yakın tarihli kararlarında bu içtihadı bir
miktar esnettiği görülmektedir.
“15…
yasama yetkisinin devredilmezliği esasen kanun koyma yetkisinin TBMM dışında
başka bir organca kullanılamaması anlamına gelmektedir. Anayasa’nın 7. maddesi
ile yasaklanan husus, kanun yapma yetkisinin devredilmesi olup bu madde,
yürütme organına hiçbir şekilde düzenleme yapma yetkisi verilemeyeceği anlamına
gelmemektedir. Kanun koyucu, yasama yetkisinin genelliği ilkesi uyarınca bir
konuyu doğrudan kanunla düzenleyebileceği gibi bu hususta düzenleme yapma
yetkisini yürütme organına da bırakabilir.
16.
Yürütmenin türevselliği ilkesi gereğince yürütme organının bir konuda düzenleme
yapabilmesi için yasama organınca yetkilendirilmesi gerekmektedir. Kural
olarak, kanun koyucunun genel ifadelerle yürütme organını yetkilendirmesi
yeterli olmakla birlikte Anayasa’da kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda
genel ifadelerle yürütme organına düzenleme yapma yetkisi verilmesi, yasama
yetkisinin devredilmezliği ilkesine aykırılık oluşturmaktadır. Bu nedenle
Anayasa’da temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması, vergi ve benzeri mali
yükümlülüklerin konması ve memurların atanmaları, özlük hakları gibi münhasıran
kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda, kanunun temel esasları, ilkeleri ve
çerçeveyi belirlemiş olması gerekmektedir. Anayasa koyucunun açıkça kanunla
düzenlenmesini öngördüğü konularda, yasama organının temel kuralları
saptadıktan sonra, uzmanlık ve idare tekniğine ilişkin hususları yürütmeye
bırakması, yasama yetkisinin devri olarak yorumlanamaz.” (Anayasa
Mahkemesi Kararı, E.2017/143 K.2018/40, 2/5/2018).
Sonuçta
yalnızca yakın dönem AYM kararları dikkate alındığında, ilkesel olarak kanun
koyucunun “genel ifadelerle yürütme organını yetkilendirmesi yeterli”dir,
denilebilir. Ancak Mahkemenin, Anayasa’da farklı kavramlarla ifade ettiği
kanunla düzenleme kaydı içeren konularda ise, “Anayasa’da kanunla düzenlenmesi
öngörülen konularda”, “münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda”,
“Anayasa koyucunun açıkça kanunla düzenlenmesini öngördüğü konularda” genel
ifadelerle yetkilendirme yapılması kabul edilemez.
2-
İdarenin Yasallığı Kuralı Karşısında Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri
Öte
yandan, yasal idare ilkesi, Türk idare hukukunun temelini oluşturur. Anayasanın
123/1. maddesinde karşılığını bulan bu ilke uyarınca, “İdare, kuruluş ve
görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir.” Bu ilke, idarenin
kendiliğinden bir teşkilatlanma yetkisi olmadığını bu yetkinin yasama organında
olduğunu ifade etmektedir. Anayasa Mahkemesi’ne göre, “Bu maddede yer alan
düzenleme, idarenin kanuniliği ilkesine vücut vermektedir. İdarenin kanuniliği
ilkesi, idarenin ve organlarının görev ve yetkilerinin kanunla düzenlenmesini
gerekli kılar.” (Anayasa Mahkemesi Kararı, E.2013/114 K.2014/184,
4.12.2014). Bu ilkeyle kamusal kaynakların toplumun hangi tür gereksinimlerinin
öncelikle karşılanacağını ve bunun hangi usuller uygulanarak sağlanacağını
tespit etme yetkisi yasama organına verilir. Ayrıca, idarenin toplumsal
gereksinimleri karşılarken kamu gücü ve ayrıcalıklarını kullanması ve bunun da
kişilerin temel hak ve hürriyetleri üzerinde olumsuz etkiler de doğurabilmesi,
bu yetkinin yasamaya verilmesi sonucunu getirmiştir.
Yasal idare ilkesi, idarenin eylem ve işlemlerinin hem kanuna dayanmasını, hem
de bu eylem ve işlemlerin kanuna aykırı olmamasını ifade eder. Asli ve ilksel
bir yetki olan yasama yetkisine dayanarak yasama organı, Anayasaya ve kamu
yararına aykırı olmamak şartıyla, Anayasanın herhangi bir şekilde düzenlemediği
bir konuyu düzenleyebilir. Buna karşılık idare, önceden yasa ile düzenlenmeyen
bir alanda faaliyette bulunamaz, ancak böyle bir konuda yasadan aldığı bir
yetkiye dayanarak bir işlem ve eylemde bulunabilir.
6771
sayılı Kanunla getirilen Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle, her ne kadar ciddi
kısıtlılıklarla çerçevelenmiş olsa da, yürütme organı yasaya dayanmaksızın ilk
elden kural koyma yetkisine sahip olmuştur. Başka bir ifadeyle, yasama organı
yanında yürütme organı da Anayasa’da kanun kaydı olan, kanunun açıkça
düzenlediği konuları içermemek ve kanunlara aykırı olmamak şartıyla
Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle ilk elden düzenleme yapabilecektir. Bununla
birlikte, Cumhurbaşkanlığı kararnamesine konu olan alan, yasama konusu olmaktan
çıkmamaktadır. Çünkü Anayasa, Cumhurbaşkanlığı kararnamesine ilişkin olarak
özerk bir normatif alan öngörmemiştir. TBMM, CBK ile düzenlenen bir alanda her
zaman yasa çıkarabilir; bu durumda CBK hükümsüz kalır: “Türkiye Büyük Millet
Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi
hükümsüz hale gelir.” (madde 104/17). O halde Anayasa’da yasayla düzenlenmesi
öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamayacak iken,
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenleneceği belirtilen ve düzenlenmiş olan
konularda dahi TBMM yasa çıkarabilecektir. Şu halde, Anayasa’ya uygunluk
kaydıyla asli düzenleme yetkisi, konu bakımından herhangi bir mutlak istisna
bulunmadan, TBMM’ye ait bulunmaktadır. Başka bir anlatımla, Anayasa’nın CBK
konusu olabilecek kimi alanları doğrudan belirlemiş olması, o alanlarda yasama
yetkisinin kullanılmasını engellememektedir.
Bu
son saptamayı biraz daha ayrıntılı olarak ele almakta fayda vardır. 6771 sayılı
Kanun ile Anayasa’nın 7. maddesindeki yasama yetkisinin devri yasağı ve 123.
maddedeki idarenin yasallığı ilkesi muhafaza edilmiş, ancak belirli idari
konuların Anayasa’da açıkça Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenleneceği
öngörülmüştür. “Bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve yetkileri,
teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulması Cumhurbaşkanlığı
kararnamesiyle düzenlenir.” (madde 106/son). Ayrıca 123. maddenin son
fıkrasında kamu tüzel kişiliğinin Kanunla veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle
kurulacağı kuralına yer verilmiştir. Anayasa hükümleri arasında hiyerarşi söz
konusu olmadığından, bir çelişki kabul edilmediğinden, bu iki hükmün bir arada,
Anayasanın bütünlüğü ve sistematiği içinde bağdaştırılarak yorumlanması
gerekir. Gerçekte Anayasa koyucu 123/1. maddede genel kuralı, idarenin
yasallığı ilkesini koymuş; bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve
yetkileri ile kamu tüzel kişiliği kurulması yönünden bu genel kurala bir
istisna getirmiştir. Bu cihetle; her ne kadar, Anayasa, idarenin yasallığı
ilkesinin 106/son ve 123/son maddelerde belirtilen hususlar açısından geçerli
olmamasına olanak tanısa da; bu alanların cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle
düzenlenip düzenlenmeyeceği konusunda son sözü TBMM’ye bırakmaktadır. Yukarıda
değinildiği üzere, “Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması
durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir.” hükmü; (madde
104/17), Anayasa m.106/son ve m.123/son açısından da geçerlidir. Gerçekten de,
Anayasa koyucu eğer öyle öngörseydi, tıpkı Anayasa’nın bazı hükümlerinde söz
konusu alanın ancak ve ancak kanunla düzenlenebileceğini amir ifadelerle
belirttiği gibi, bazı alanların da yine ancak ve ancak cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle
düzenlenebileceğini ve a contrario, kanunla düzenlenemeyeceğini yine açıkça ve
amir ifadelerle ortaya koyardı. Özetle; Anayasa koyucu, bazı konuların kanunla
düzenlenmesini zorunlu kılmış, doğrudan cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle
düzenlenebileceğini belirttiği alanlarda da son sözü (o konuda kanun çıkarmak
ya da çıkarmamak suretiyle) kanun koyucuya bırakmıştır.
Genel
kural ve istisna kural ilişkisine dair kamu hukukunda kabul edilen birtakım
yorum ilkeleri vardır: 1. Bir istisna kuralın varlığından söz edebilmek için,
bu istisnanın ayrıca ve açıkça konulmuş olması gerekir. 2. İstisna kural,
sadece ve sadece genel kuralı koyan makam tarafından konulabilir, başka bir
makamın istisna kural getirme yetkisi yoktur. 3. Genel kuralı koyan makam
açıkça yetkilendirmedikçe, bir başka makam genel kurala istisna getiremez. 4.
İstisna kural koymak, genel kuralı değiştirmek anlamına geldiğinden istisna
kural, yorum yoluyla genişletilemez; yani, yorum yoluyla genel kurala istisna
getirilemez. 5. Genel kuralın geniş yorumlanması esası benimsenmiştir. 6.
İstisna kural, dar yorumlanır. Çünkü istisna kural, genel kuralın kapsamını
daralttığından genel kuralı değiştirir, oysa onu değiştirme salt genel kuralı
koyana aittir.
Öte
yandan, kamu hukukunda mevzuatın açıkça belirttiği bir makama ya da makamın
görevlisine verdiği yetkiler, devre konu olamazlar. Yargı kararlarında da
yetkinin, mevzuat tarafından kime verilmiş ise, ancak onun bu yetkiyi
kullanabileceği belirtilmiştir. Yetki devrinde yetki devredilen makamın devraldığı
bu yetkiyi kendinden alt bir makama devrinin yasak olduğu hususu, idare
hukukunda ve kamu yönetiminde benimsenen bir ilkedir.
Anayasanın
104. maddesinin 17. fıkrasında öngörülen Cumhurbaşkanlığı kararnameleri,
normlar hiyerarşisinde yasaya eşdeğer işlemler değildir. Anayasanın bu tür
kararnamelerin salt “yürütme yetkisine ilişkin konular”la sınırlı olarak
çıkarılacağını öngörmesi, bunların yasaya eşdeğer, yasayla aynı düzeyde
kurallar olamayacağını gösterir. Çünkü yürütme yetkisi, kanunların uygulanmasına
yönelik, kanunlara uygun kullanılması gereken bir yetkidir. Ayrıca aynı fıkrada
yer alan “Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz; Kanunda açıkça düzenlenen konularda
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz; Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile
kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanır;
Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda,
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir.” şeklindeki düzenlemeler,
Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin yasaya eşdeğer olmadığının bir başka açık
göstergesidir. Bu düzenlemelerden CBK ile düzenleneceği belirtilen konuların
yasayla düzenlenmesi, Anayasa’nın yasama organına açıkça tanıdığı bir yetkidir.
Kanunsuz
emre dair Anayasanın 137. maddesinde yapılan değişiklik ise, Cumhurbaşkanlığı
kararnamesinin, Anayasanın konuya ilişkin diğer düzenlemeleri ile birlikte
değerlendirildiğinde, normlar hiyerarşisindeki yeri açıkça anlaşılır: “Kamu
hizmetlerinde herhangi bir sıfat ve suretle çalışmakta olan kimse, üstünden
aldığı emri, yönetmelik, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, kanun veya Anayasa
hükümlerine aykırı görürse, yerine getirmez ve bu aykırılığı o emri verene
bildirir…”.
6771
sayılı Yasa değişikliği ile Cumhurbaşkanına Anayasada tanınan diğer yetkiler
ise şöyledir: Anayasanın 123. maddenin son fıkrasında “Kamu tüzelkişiliği,
ancak kanunla veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kurulur” denilerek, CBK ile
kamu tüzelkişiliği kurulmasına da olanak tanınmıştır. Bununla birlikte,
“Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda,
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz kalır” (md.104/fıkra 17 son) kuralı
gereğince, yasa ile kurulmuş bir kamu tüzelkişiliği CBK ile kaldırılamaz; ancak
CBK ile kurulan bir kamu tüzelkişiliği, yasal düzenlemenin konusunu
oluşturabilir.
124.
ve 137. maddelerde yer alan tüzük ibaresi, Anayasadan tamamen çıkarılmıştır.
Böylece tüzük uygulaması yürürlükten kaldırılmış; onun yerine çok daha geniş
bir kapsama sahip olan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi konulmuştur. Yönetmelikleri
düzenleyen 124. maddede, “Cumhurbaşkanı, bakanlıklar ve kamu tüzelkişileri,
kendi görev alanlarını ilgilendiren kanunların ve Cumhurbaşkanlığı
kararnamelerinin uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak
şartıyla, yönetmelikler çıkarabilirler.” hükmünü öngörmüştür. Ancak bu, tüzük
ve cumhurbaşkanlığı kararnamesinin aynı hukuki nitelikte olduğu şeklinde
anlaşılmamalıdır. Öte yandan, Cumhurbaşkanı, “kanunların uygulanmasını
sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla yönetmelik çıkarır”
(md.104/18).
Kanunların
ve CBK’lerin uygulanması amacıyla çıkarılacak yönetmeliklerde gerekçe, yol
gösterici işlev görür. Ne var ki, kanunlar gerekçeli olduğu halde CBK’lerin
gerekçesiz olması, yönetmelik hazırlığı sırasında üst normun yol gösterici
işlevinde farklılaşmaya neden olacaktır. Böylece, kanunun uygulanması için
çıkarılacak yönetmelik ile Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin uygulanması için
çıkarılacak yönetmelik eşit olanak ve koşullarda hazırlanamayacaktır. CBK’yi
uygulamaya yönelik yönetmeliğin hazırlanmasını, yasanın uygulanmasına ilişkin
yönetmeliğe göre zorlaştıran ve belirsiz kılarak, iki ayrı uygulama
yönetmeliğini farklı kılacak hiçbir haklı neden bulunmadığı için, eşitlik
ilkesi yönünden Anayasa madde 10’a aykırılık oluşturmaktadır. CBK
gerekçesizliğinin uygulama yönetmeliğinde yaratması muhtemel belirsizlikler
ise, hukuk devleti ilkelerini zedeleyici sonuçlar doğuracaktır (md.2).
3.- Cumhurbaşkanlığı
kararnamesi çıkarılmasının anayasal çerçevesi ve sınırları
Anayasanın
104/17. maddesiyle getirilen CBK ile yürütmeye tanınan düzenleme alanı oldukça
dar ve sınırlıdır. Bu çerçeve, dört kalemde açıklanabilir:
a)
“Yürütme yetkisine ilişkin konular”: İlk olarak Cumhurbaşkanlığı
kararnamesi, “yürütme yetkisine ilişkin konularda” çıkarılabilecektir. Maddenin
gerekçesinde ise, cumhurbaşkanına “genel siyasetin yürütülmesinde yürütme
yetkisi ile ilgili ihtiyaç duyduğu konularda kararname çıkarabilme” yetkisi
verildiği ifade edilmektedir. Bu nedenle CBK’leri ancak yürütme yetkisinin
gerektirdiği hususlarda ihtiyaç duyulduğunda çıkarılabilecek, yasama ve yargı
yetkilerinden herhangi birinin alanına giren bir konuda ise, CBK çıkarılması
mümkün olmayacaktır. AYM, bu açık hususu teyit etmektedir: “... Cumhurbaşkanı’nın
yürütme yetkisine ilişkin konularda CBK çıkarabileceği ifade edilmiştir. Buna
göre yürütme yetkisine ilişkin konular dışında CBK ile düzenleme yapılması
mümkün değildir”. (AYM, E. 2018/125, K. 2020/4, 22/1/2020, R.G. 13/5/2020 –
31126, §9. Aynı yönde bkz. AYM, E. 2018/55; K. 2020/27, 11/6/2020, R.G.
20/7/2020-31194).
b)
“Düzenleme yasağı”: İkinci olarak CBK’ler, “Anayasanın ikinci kısmının
birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve
ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler”le ilgili
konularda düzenleme yapamaz.
Ancak
bu yasak karşısında yanıtlanması gereken soru, sosyal ve ekonomik haklar ve
özgürlüklerin tamamının CBK ile düzenlenip düzenlenemeyeceğidir. Sadece
yukarıdaki ifadeden yola çıkarak yapılan bir değerlendirme bu soruya olumlu
cevap vermeyi gerektirir. Ancak bu cümlenin aynı fıkradaki diğer hükümler ve
Anayasanın konuya ilişkin diğer ilke ve kuralları dikkate alınarak, Anayasanın
bütünlüğü içinde tartışılması ve anlaşılması gerekir.
Bu
konuda, öncelikle “münhasır yasa kaydı” belirtilmelidir: “Anayasada münhasıran
kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi
çıkarılamaz.” Bu açık yasak gereği, ilgili maddede yasayla düzenlenmesi kaydı
bulunan sosyal ve ekonomik hak ve ödevler, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile
düzenlenemeyecektir. Örneğin Anayasa’nın 42/2. maddesinde “Öğrenim hakkının
kapsamı kanunla tespit edilir ve düzenlenir.”, 51. maddesinde “Sendika kurma
hakkı … kanunla sınırlanabilir. Sendika kurma hakkının kullanılmasında
uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.”, 63. maddesinde Tarih,
kültür ve tabiat varlıklarından “özel mülkiyet konusu olanlara getirilecek
sınırlamalar ve bu nedenle hak sahiplerine yapılacak yardımlar ve tanınacak
muafiyetler kanunla düzenlenir.” denilmektedir. Dolayısıyla belirtilen konular
CBK ile düzenlenemez. Eğer böyle bir düzenleme yapılırsa bu, hem Anayasanın
104/17. maddesine hem de o hak ve ödev için kanun kaydı koyan hükme aykırılık
oluşturur. Ancak yasa kaydı içermeyen sosyal ve ekonomik haklar,
Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin konusu olabilecektir. Örneğin konut hakkını
düzenleyen Anayasanın 57. maddesi böyledir. Bu durumda, dikkat edilmesi gereken
husus, söz konusu hakların sadece düzenleme konusu olabileceği, ancak bunun
sınırlama yetkisini içermediğidir.
Bu
nedenle, 104/17. maddenin ikinci cümlesi, sosyal ve ekonomik haklar alanının
CBK ile düzenlenmesini kabul ederken, bu düzenlemenin sınırlarını da belirtir:
ilki, fıkranın ilk cümlesindeki CBK’nin sadece yürütme yetkisine ilişkin
konularda çıkarılabilmesi, diğeri ise üçüncü cümlesindeki münhasıran kanunla
düzenlenmesi öngörülen konularda çıkarılamamasıdır. Öte yandan, Anayasanın 13.
maddesindeki temel hak ve hürriyetlerin ancak kanunla sınırlanabileceği kuralı
dikkate alındığında, CBK’ye konu olabilecek sosyal ve ekonomik hak ve ödevlerle
ilgili cumhurbaşkanının sınırlama değil sadece bir düzenleme yetkisinden
bahsedilebilir. Yani düzenleme ve sınırlama ayrımı dikkate alındığında, CBK ile
sosyal ve ekonomik haklar ve ödevlerin gerçekleşmesi için birtakım pozitif
tedbirleri içeren düzenlemeler yapabileceği, fakat kişilerin bundan
yararlanmasına sınırlama getirilemeyeceği belirtilmelidir. Zira anayasal
çerçevede, bir hakkın kısıtlanması ancak ve ancak kanun ile yapılabilir.
c)
Üçüncü sınır, “Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen
konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz.” hükmüdür. AYM
tarafından yasama yetkisinin devir yasağı çerçevesinde yürütmenin düzenleme
yetkisi açıklanırken kullanılan “münhasıran” kanunla düzenlenmesi gereken
konular ibaresi, Anayasa kuralı haline getirilmiştir (Bkz., AYM E. 2017/143,
K.2018/40, 2/5/2018). AYM’ye göre, “Kural olarak, kanun koyucunun genel
ifadelerle yürütme organını yetkilendirmesi yeterli olmakla birlikte Anayasa’da
kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda genel ifadelerle yürütme organına
düzenleme yapma yetkisi verilmesi, yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesine
aykırılık oluşturmaktadır. Bu nedenle Anayasa’da temel hak ve özgürlüklerin
sınırlandırılması, vergi ve benzeri mali yükümlülüklerin konması ve memurların
atanmaları, özlük hakları gibi münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen
konularda, kanunun temel esasları, ilkeleri ve çerçeveyi belirlemiş olması
gerekmektedir. Anayasa koyucunun açıkça kanunla düzenlenmesini öngördüğü
konularda, yasama organının temel kuralları saptadıktan sonra, uzmanlık ve
idare tekniğine ilişkin hususları yürütmeye bırakması, yasama yetkisinin devri
olarak yorumlanamaz.”.
Bu
nedenle, Anayasa’nın münhasıran kanunla düzenlenmesini gerektirdiği konularda
yürütmeye düzenleme yetkisi verilirken, yasanın “temel esasları, ilkeleri ve
çerçeveyi belirlemiş olması gerekmektedir”. AYM ayrıca, Anayasada münhasıran
kanunla düzenlenmesi gereken birtakım konuları örnek olarak sıralamıştır: “Anayasa’da
temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması, vergi ve benzeri mali
yükümlülüklerin konması ve memurların atanmaları, özlük hakları gibi”.
AYM’nin,
münhasıran kavramını açıklarken verdiği örnekler ve açıklamalardan bir konunun
münhasıran yasa alanında olması için Anayasanın özellikle ve ısrarla o konunun
yasayla düzenleme öngörmesi, yasayla düzenlemeye çok özel vurgu yapması
gerekmemektedir. Bu çerçevede temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasına dair
13. maddede, sınırlamanın “ancak” kanunla yapılabileceği şartı vardır: “Temel
hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili
maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla
sınırlanabilir”. Oysa vergilerle ilgili 73. maddede (Vergi, resim, harç ve
benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır.) ve
kamu hizmeti görevlileriyle ilgili genel ilkeleri koyan 128. maddede
(Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve
yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri
kanunla düzenlenir.) yasayla düzenleme öngörülmüş, hiçbir özel vurgu
yapılmamıştır.
Anayasada
münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konular kavramı, bu nedenle yasa
kaydı olarak anlaşılmak ve uygulanmak durumundadır. Anayasanın 126.
maddesindeki birden çok ili içine alan merkezi idare teşkilatının (bölge
teşkilatının) “görev ve yetkileri kanunla düzenlenir”, 127. maddesindeki
“Mahalli idarelerin kuruluş ve görevleri ile yetkileri, yerinden yönetim
ilkesine uygun olarak kanunla düzenlenir.”, 128. maddesindeki “Memurların ve
diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları
ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla
düzenlenir” ve “üst kademe yöneticilerinin yetiştirilme usul ve esasları,
kanunla özel olarak düzenlenir.” hükümleri buna örnek oluşturur. Özellikle bu
son husus, CBK ile yasanın konu itibarıyla iç içe geçme riskini içerir,
karmaşaya yol açma ihtimalini barındırır. Çünkü Anayasanın 104/9. maddesi,
cumhurbaşkanı CBK ile “üst kademe kamu yöneticilerini atar, görevlerine son
verir ve bunların atanmalarına ilişkin usul ve esasları … düzenler” hükmünü
içerirken, üst kademe yöneticilerinin yetiştirilme usul ve esasları 128.
maddeye göre yasa ile özel olarak düzenlenmek zorundadır.
Anayasa
Mahkemesi, Anayasa’da salt bir kanunla düzenleme kaydının bulunmasının, ilgili
konuyu cumhurbaşkanlığı kararnamesinin konu bakımından yetki alanından çıkarmak
açısından yeterli olduğunu ifade etmiştir.
“...
Anayasa’da münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda CBK
çıkarılamayacağı hüküm altına alınmıştır. Ancak Anayasa’da hangi konuların
münhasıran kanunla düzenleneceğine ilişkin özel bir hüküm bulunmamaktadır.
Bununla birlikte Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihadında anayasa koyucunun
kanunla düzenlenmesini öngördüğü konuların bu kapsamda görülmesi gerektiği
kabul edilmektedir (AYM, E.2016/150, K.2017/179, 28/12/2017, § 57;
E.2016/180, K.2018/4, 18/1/2018, § 17; E.2017/51, K.2017/163, 29/11/2017, § 13;
E.2016/139, K.2016/188, 14/12/2016, § 9; E.2013/47, K.2013/72, 6/6/2013). Buna
göre Anayasa’da kanunla düzenleneceği belirtilen alanlarda Cumhurbaşkanı’nın
CBK çıkarma yetkisi bulunmamaktadır”. (AYM, E. 2018/125, K. 2020/4, 22/1/2020,
R.G. 13/5/2020 – 31126, §11).
Dolayısıyla,
104/17. maddede geçen “münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konular”
ibaresinin Anayasada “kanunla düzenlenir veya kanunla konulur, değiştirilir
veya kaldırılır” vb. ifadelerin bulunduğu maddelere bakarak belirlenmesi
gerekir. O halde Anayasanın bir maddesinde bir konunun yasayla düzenlenmesi
öngörülmüşse, o konunun Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenmesi Anayasa’nın
7. ve 104/17. maddelerine aykırılık oluşturacaktır.
d)
Bir diğer sınır ise, “Kanunda açıkça düzenlenen konularda
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz” kuralıdır. Bir konu yasa ile
açıkça düzenlenmişse Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Elbette
CBK’lerin çıkarılması için KHK’lerde olduğu gibi yasa ile yetkilendirme
gerekmez. Ancak KHK’ler yasaları değiştirebilirken, CBK’ler yasaların açıkça
düzenlediği hususlarda bir düzenleme yapamamakta, “Cumhurbaşkanlığı kararnamesi
ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanmakta,
“Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda,
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelmektedir”. Bu hükümler açıkça
Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin yasa gücünde olmadığını, Cumhurbaşkanlığı
kararnamesiyle yasaların değiştirilemeyeceğini gösterir.
Burada
değinilen sınır, kanun hükmünde kararnamelerle açıkça düzenlenen konuları da
kapsar. AYM, bu hususu açıkça ifade etmiştir: “... KHK’ların kanun hükmünde
oldukları görülmektedir. Dolayısıyla KHK ile açıkça düzenlenen bir konuda da
Anayasa’nın 104. maddesinin on yedinci fıkrasının dördüncü cümlesi uyarınca CBK
çıkarılamaması gerekir” (AYM, E. 2019/78, K. 2020/6, 23/1/2020, R.G.
13/5/2020–31126, §39).
Bu
açıklamalar ışığında Anayasa’nın Cumhurbaşkanı kararnamesiyle doğrudan
düzenleme yetkisi verdiği konularda dahi CBK ile kanunlarda değişiklik
yapılması mümkün değildir. Örneğin Anayasanın 106/son maddesine göre,
“Bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve yetkileri, teşkilat yapısı
ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulması Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle
düzenlenir.” Ancak bu, bakanlıkların kurulmasına ilişkin olarak yürürlükteki
yasalarda CBK ile değişiklik yapılabileceği anlamına gelmemektedir. Sonuç olarak,
Anayasanın 104. maddesinin on yedinci fıkrasının mevcut hükümleri karşısında
hangi konuda olursa olsun CBK ile bir yasayı değiştirmek veya yürürlükten
kaldırmak mümkün değildir.
Nitekim
1 No.lu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çıkarılmadan önce 2/7/2018 tarihli ve 703
sayılı Anayasada Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Bazı Kanun Ve
Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde
Kararname ile bakanlıkları düzenleyen birçok yasa ve yasa gücünde kararname
yürürlükten kaldırılmıştır.
4.
Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerine İlişkin Anayasa Mahkemesi Denetiminin Kapsamı
Anayasa
Mahkemesi’nin denetim kapsamına giren işlemlerden birisi de cumhurbaşkanlığı
kararnamesidir. Anayasanın 148., 150., 151., 152. ve 153. maddelerinde daha
önce mevcut olan kanun hükmünde kararname yerine Cumhurbaşkanlığı kararnamesi
ibaresi konulmuştur. CBK, Anayasa Mahkemesi tarafından, “şekil ve esas”
bakımından denetlenir.
“Anayasa
Mahkemesi, kanunların, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin ve Türkiye Büyük
Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu
denetler…” (md.148/1).
“Şekil
bozukluğuna dayalı iptal davaları Anayasa Mahkemesince öncelikle incelenip
karara bağlanır” (md.149/4).
“Şekil
ve esas…” ölçütü, madde 150’de de öngörülmekle, türev kurucu iktidar, herhangi
bir tartışmaya yer vermeyecek biçimde “şekil ve esas” denetim ölçütlerinin
birlikteliğini sürekli teyit ettiği gibi, “şekil bozukluğunu denetime öncelik”
yükümlülüğü getirmiştir.
a) Gerekçe,
başlıca şekil denetimi ölçütlerindendir
Hukuk
devletinde her türlü resmi işlemin gerekçeli olması, hukukun genel ilkesidir.
Bu ilke, anayasa ve/ya yasalarda yazılı olmasa da, yargısal içtihat yoluyla
uzun zamandan beri kabul edilen bir hukukun genel ilkesidir. Cumhurbaşkanlığı
kararnamelerinin gerekçesiz olması ise, hukuk devletine açıkça aykırılık
oluşturduğu gibi, bu, normatif metinlerin anlaşılır ve öngörülebilir olmalarını
da zorlaştırmaktadır. Bu itibarla; AYM, artık CBK’ler üzerinde şekil denetimi
de yaparak gerekçe yokluğunu Anayasa’ya aykırılık nedeni saymalıdır.
2017
Anayasa kurgusu ürünü olan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, dört yılda yasaların
önüne geçti: Çıkarılan toplam 111 CBK’nin madde sayısı, 2719’dır. Bunların
57torba tarzında olup, madde sayısı 821’dir. CBK’ler, hiçbir gerekçe
içermemektedir.
6771
sayılı kanunla gerçekleşen Anayasa değişikliği ile 104. maddede sınırları
belirlendiği şekliyle anayasal düzenimize giren Cumhurbaşkanlığı
Kararnamelerine ilişkin bir AYM içtihadı tam anlamıyla oluşturulabilmiş değildir.
Açılan iptal davalarında, sistematik şekilde, söz konusu Cumhurbaşkanlığı
Kararnamelerinin konu bakımından yetki yönünden Anayasa m.104/17’ye aykırı
olduğu ve yürütmenin yasamanın yetki alanına tecavüz ettiği ortaya koyulmuştur.
CBK yoluyla kural koyma alanına ilişkin ivedi ve esaslı bir içtihat
oluşturulamamış olması, çok sayıda ve torba tarzda Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi
çıkarılmasına neden olmaktadır. Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinin gerekçesiz
olması olgusu, sürekli şekilde erkler ayrılığını ihlal eden bir kapsamda ihdas
edilen bu norm kategorisinin temel kusurlarından birisi olarak göze
çarpmaktadır.
Oysa
“gerekçe”, hukuk devletinin bir gereğidir.
“Bütün
mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır” hükmü (md.141/3)
dışında ‘gerekçe gereği’, Anayasa’da, yasama ve yürütme işlemleri için doğrudan
öngörülmemektedir.
Bu
bir eksiklik değil; zira hukuk devleti, bütün resmi işlemlerin gerekçeli
olmasını gerekli kılar. Nitekim, yasalar ve idari işlemler açısından, açık
hüküm yokluğuna karşın gerekçe yükümlülüğü, Anayasa madde 2’den kaynaklanır.
Anayasalarda gerekçe gerekliliği açıkça öngörülmüş olmasa da, birel veya
düzenleyici işlemler bütünü için gerekçe gerekliliği, içerik olarak hukuk
devleti kavramına içkindir. CBK’lerin gerekçeli olma zorunluluğu da, bu genel
ilke içinde yer alır.
Gerekçesiz
CBK’lerde saydamlık yokluğu, işlemin yapılma nedenini perdeler; ancak daha
önemlisi, işlemi yapanın öznel ve keyfi davranma riskini yaratır ve yine
uygulamada da keyfiliğe neden olur. Nitekim torba CBK tarzı, bunun
göstergesidir. Daha önemli sakıncası ise, gerekçesiz CBK, Anayasa Mahkemesi
(AYM) denetimini zorlaştırır. Gerekçe yokluğunun torba düzenleme yöntemiyle
birleşmesi ise, denetimi geciktirdiği gibi etkisizleşmektedir.
Gerekçe,
hazırlık aşamasında işlemin nedenleri ve amaçlarının belirlenmesini gerekli
kılar. Bu gereklilik, işlemi yapan makamı daha özenli davranmaya yöneltir. Eğer
gerekçeli olarak hazırlansa idi, CBK’ler, muhtemelen özenli ve ihtiyatlı
çalışmalar eşliğinde, haliyle öncekiler ile bağlantıları da gözetileceği için
torba CBK tarzında değil, nicelik olarak daha az, ama hukuk devleti ilkesine
yaraşır şekilde daha nitelikli düzenlemeler olacaktı.
Torba
CBK’ler, tıpkı torba yasalar gibi AYM denetimini de güçleştirmektedir; çünkü,
AYM raportörleri dosyaları uzmanlık ilkesine göre inceledikleri için, onlarca
konuyu düzenleyen bir torba CBK, o denli çok sayıda raportör arasında paylaşma
güçlüğü nedeniyle, uzmanlık ilkesi ikinci plana geçmektedir (bkz. AYM İçtüzüğü,
md.47). Bu durum ise, CBK’ler üzerinde derinleştirilmiş denetim sürecini
engellemektedir.
TBMM’de
bir CBK İzleme ve Değerlendirme Komisyonu kurma önerisinin TBMM Genel
Kurulu’nda reddedilmiş olması da, CBK gerekçelerinin önemini arttırmaktadır.
Bu
bağlamda emsal olabilecek bir uygulamaya da ayrıca dikkat çekmekte yarar
vardır.
Bilindiği
üzere önceki sistemde yürütme tarafından yapılan kanun hükmünde kararnameler
(KHK) için de tıpkı kanunlar gibi Anayasada açıkça gerekçeli olma zorunluluğu
öngörülmemişti. Bununla birlikte uygulamada KHK’ler’in gerekçesi (gerek Genel
Gerekçe gerek madde gerekçeleri) Resmi Gazetede yayımlanmamakla birlikte,
Başbakanlık Kanunlar ve Kararlar biriminde KHK’ler’in de tıpkı kanunlar gibi
gerekçeleri (gerek Genel Gerekçe gerek madde gerekçeleri) hazırlanmaktaydı ve
sonradan KHK’ler TBMM’ye sunulduğunda mutlaka işbu gerekçeleri ile birlikte
sunulmaktaydı.
Diğer
bir ifadeyle KHK’lerin de aslında gerekçeleri bulunmaktaydı.
Nitekim
bu bağlamda bir işlem veya düzenlemenin gerekçesinin “bulunması” ile bu
gerekçenin “yayımlanması veya ilan edilmesi” farklı kavramlardır.
Kanunlar,
KHK’ler, CBK’ler gibi genel kural koyucu üst hukuk kurallarının gerekçelerinin
“bulunması”, hukuk devleti açısından mutlaka zorunludur. Çünkü gerek bu hukuk
normlarının uygulayıcılar tarafından nasıl yorumlanacağının anlaşılması
açısından; gerekse bu üst normların dayanak alındığı daha alt normların işbu
üst normlara uygun biçimde tesis edilebilmesi açısından, bahsi geçen gerekçenin
“bulunması”, hukuka saygılı bir yönetim anlayışının gereğidir.
Söz
konusu gerekçenin en başta, yani normun yürürlüğe girdiği zamanda kamuya ilan
edilip edilmemesi ise farklı bir olgudur. Aslında hukuka saygılı ve
vatandaşların kamusal faaliyetler için bilgilenmesini ve saydamlığı önemseyen
bir yönetim anlayışında işbu gerekçelerin en baştan da kamuya duyurulması daha
doğru bir yaklaşımdır. Ancak burada olduğu gibi anılan gerekçelerin en başta
kamuya duyurulmasının zorunlu olduğuna dair açık yasal kurallar yoksa,
gerekçenin baştan kamuya duyurulmamış olması açık bir hukuka aykırılık olarak
görülmeyebilir.
Ne
var ki gerekçenin en başta kamuya duyurulmaması hukuka aykırılık taşımasa da
gerekçenin “hiç bulunmaması” hukuka aykırılık oluşturacaktır.
Bu
bağlamda Türk hukukunda öteden beri kabul edilen yaklaşım, gerekçenin baştan
kamuya ilan edilme zorunluluğu bulunmasa da gerekçenin yönetimin elinde
bulunmasının ve örneğin dava açıldığında mahkemeye gerekçenin sunulmasının
zorunlu olmasıdır. Böylece hukuka uygunluk denetimi daha mükellef biçimde
yapılabilecektir.
Nitekim
Danıştay’ın da uzun süredir yerleşik içtihadı, yönetmelikler ve tüzükler dahil
idari işlemlerin gerekçesinin baştan ilgililere duyurulması zorunlu olmamakla
birlikte, bunlara karşı dava açıldığında idarenin bunların gerekçesini
mahkemeye sunmasının zorunlu olduğu yönündedir. Dolayısıyla gerekçe
“bulunmadan” mahkemeye sunulması da mümkün olmayacağına göre, bu düzenlemelerin
gerekçesinin yönetimin elinde ve kayıtlarında “bulunması” yani varolması
hukuken zorunludur.
Aynı
durum, CBK’ler açısından da evleviyetle (a priori) geçerli olmalıdır.
Zira CBK’lerin diğer idari düzenlemelere göre daha üst hukuk normları olduğu
kuşkusuzdur.
Anayasa
Mahkemesi’nin görev tanımı Anayasa’da belirtilmiştir: “Anayasa Mahkemesi,
kanunların, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi
İçtüzüğünün Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler…”
(md.148/1)
• AYM,
yasalardan farklı olarak, CBK’lerin Anayasa’nın belirlediği çerçeve içinde
çıkarılıp çıkarılmadığını yetki yönünden denetledikten sonra esasa ilişkin
denetime geçmektedir. Yetki yönünden denetim, açık olarak bir şekil
denetimidir. AYM bugüne kadar verdiği kararlarda sadece CBK’lerin yetki
yönünden şekil denetimini dolaylı şekilde yaptığı görülmektedir. Oysa şekil
denetimi salt “yetki unsuruyla” sınırlı değildir. AYM’nin, Anayasanın CBK’lerin
şekil yönünden denetimini sadece “yetki” unsuruyla sınırlı olarak yapması,
Anayasanın amir hükmüyle de bağdaşmamaktadır.
• CBK’leri
şekil yönünden denetim, AYM yetkisinde olduğundan, gerekçe yokluğu böyle bir
denetimi işlevsel kılacak belirleyici ölçüttür.
• Nitekim,
AYM’nin yukarıda alıntılanan kararı, Cumhurbaşkanlığından örtülü bir gerekçe
istemi anlamına gelmektedir.
• Bu
itibarla, AYM’ye tarihsel bir görev düşmektedir: Gerekçe gerekliliğini biçim
yönünden denetim kapsamına almak.
• AYM
denetimi, bugüne kadar CBK’ler üzerinde yetki ve esas yönünden denetimle
sınırlı kaldı. Ne var ki, madde 148, açıkça şekil denetimini öngörmektedir ve
alıntılanan kararında AYM’nin gerekçe gerekliliğine işareti, bu denetim yoluna
ilişkindir. Aksi halde, Anayasa’nın CBK’ler bakımından öngördüğü şekil
bakımından denetim kuralı, anlamını büyük ölçüde yitirmiş olacaktır. Gerekçe
yokluğunun iptal nedeni sayılması, CBK’lerin Anayasaya uygunluk kaygısı ile
hazırlanmasını gerekli kılacağından, AYM denetimi de işlevsellik kazanacaktır.
• Öte
yandan, 1982 Anayasası madde 148 ve 6216 sayılı Kanun ve AYM İçtüzüğü
hükümlerinin, kanunlardan farklı olarak CBK'lerin şekil denetimine ilişkin bir
düzenleme içermemeleri, CBK'lerin şekil denetiminin yapıl(a)mayacağı sonucunu
doğurmamaktadır. Tam aksine, Anayasa ve diğer düzenlemelerde bu konuda hüküm
bulunmaması AYM'yi, AY m.151'de yer alan şekil denetiminin CBK'ler bakımından
nasıl uygulanacağını belirleme yükümlülüğü altına sokmaktadır. Şekil, bir
normun Resmi Gazete'de yayımlanana kadar geçen yöntemsel süreçleri kapsamakta
ve bu süreç de normun gerekçesiyle birlikte oluşturulmasıyla başlamaktaysa,
CBK'lerin gerekçesiz şekilde yayımlanması, daha baştan hukuk devleti kuralına aykırılık
oluşturmaktadır. Buna ilişkin olarak TBMM, CBK'lerin nasıl hazırlanacağına
ilişkin ve gerekçelerin nerede ve nasıl yayınlanacağına ilişkin bir kanun yapma
yetkisini haiz olmasına rağmen TBMM'ce böyle bir kanunun yapılmamış olması
varılan sonucu değiştirmemekte, AYM'nin yükümlülüğünün önemini ortaya
çıkarmaktadır. AYM, CBK’ler üzerinde şekil denetiminde yasalara göre daha
geniş bir takdir marjına sahiptir; çünkü yasa için şekil ölçütü Anayasa’da
doğrudan öngörülmektedir. Bu itibarla, CBK’ler üzerinde şekil denetim
ölçütlerinin Anayasa Mahkemesi tarafından belirlenmesi, Anayasa Mahkemesi’nin
varlık nedeni ve hukuk devletinin oluşum süreci bakımından da yerinde ve
yararlı olacaktır.
• Gerekçe
gereği, norm olarak uygulamada ortaya çıkacak tereddütlerin giderilmesi için de
gereklidir. (AYM bile buna haklı olarak gereksinim duyduğuna göre…), CBK’yi
uygulamak konumunda olan yargı organları ve idare makamları buna haydi haydi
gerek duyar.
• Öte
yandan, CBK’ler, çok geniş bir düzenleme alanına yayılmakta ve hatta sosyal ve
ekonomik haklar bile CBK’lerle düzenlenebilmesi ötesinde, TBMM çoğunluğunun,
madde 104/17 cümle sonun verdiği yetkiyi bile kullanmaktan kaçınması, CBK
yoluyla geniş bir yelpazeye yayılan normatif düzenlemeleri, adeta “sürekli” bir
hale getirmiştir.
b) Yetki
yönünden şekil denetimi
Anayasa
Mahkemesi, bir şekil denetimi türü olan bu denetimi nasıl ve hangi çerçevede
yapmalıdır? Yargısal denetimde AYM öncelikle bir CBK’nin Anayasada CBK ile
düzenlenmesi öngörülen hususlarda düzenleme içerip içermediği yani yetki
yönünden denetleyecektir. Dolayısıyla CBK yetki kapsamı dışında bir konuyu
düzenlemişse doğrudan yetkisizlik dolayısıyla iptal edilmelidir. CBK’nin yetki
kapsamı içinde olduğu sonucuna varırsa AYM, bu kez düzenlemenin esas bakımından
Anayasa’nın ilgili maddelerine uygunluğunu inceleyecektir. Her ne kadar
Anayasanın 148. maddesinde CBK’lerin şekil ve esas bakımlarından Anayasaya
uygunluk denetiminden söz edilmişse de bu denetim 104. maddenin 17.
fıkrasındaki koşulların bir bütün olarak AYM tarafından denetlenmesini
gerektirir. Çünkü Anayasa’da, Cumhurbaşkanına ancak fıkrada belirtilen sınırlar
içinde CBK çıkarma yetkisi verilmiştir. Bu sınırların aşılması, CBK’yi
Anayasa’ya aykırı hale getirir. Böylece, CBK’nin, örneğin kanunun açıkça düzenlediği
bir hususu içermesi onun Anayasa’ya aykırı olması sonucunu doğurur: “Dava
konusu kural 5018 sayılı Kanun’a ekli (1) Sayılı Cetvel’e bazı eklemeler yapmak
suretiyle kanun metninde değişiklik yapılmasını öngörmektedir. Kanunları
değiştirmenin TBMM’nin görev ve yetkileri kapsamında bulunduğu ve 6771 sayılı
Kanun’la yapılan Anayasa değişikliğiyle bu hususta farklı bir düzenleme
öngörülmediği gözetildiğinde kuralın yürütme yetkisine değil yasama yetkisine
ilişkin olduğu açıktır. Dolayısıyla kural, Anayasa’nın 104. Maddesinin on
yedinci fıkrasının birinci cümlesiyle bağdaşmamaktadır” (AYM, E.S.:
2018/55; K.S.: 2020/27; K. T.:11/6/2020; R.G.: 20 Temmuz 2020-31194).
Bu
açıdan CBK’lerin denetimi yasaların denetiminden farklıdır. Yasaların esas
denetiminde sadece yasanın maddi bakımdan anayasaya uygunluğu inceleme konusu
olurken, CBK’lerin, şekil denetiminden sonra esas yönünden denetime geçmeden
önce yetki yönünden incelenerek, Anayasanın 104/17. maddedeki sınırlara uyulup
uyulmadığı denetlemelidir. Bu çerçevede CBK’nin bir özgürlük ve hakkı
düzenleyip düzenlemediği, Anayasada yasa kaydı olan ya da bir kanun tarafından
düzenlenmiş bulunan bir konuda düzenlemeye yer verilip verilmediği öncelikle
ele alınmalıdır.
AYM
de, konuya ilişkin ilk kararlarında, cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin
öncelikle yetki açısından denetlenmesi gerekliliğini açıkça ifade etmiştir:
“CBK’ların
... konu bakımından yetki kurallarına uygun olarak çıkarılması
gerekmektedir. Aksi takdirde içeriği Anayasa’ya aykırılık oluşturmasa bile bu
düzenlemelerin Anayasa’ya uygunluğundan söz edilemez. Dolayısıyla CBK’ların
yargısal denetiminde öncelikle Anayasa’nın 104. maddesinin on yedinci
fıkrasında belirtilen konu bakımından yetki kurallarına uygunluğunun ele
alınması gerekir. Anılan fıkra yönünden herhangi bir aykırılık tespit
edilmemesi durumunda ise bu defa CBK’ların içerik yönünden Anayasa’ya uygunluk
denetimi yapılmalıdır” (Bkz. örneğin : AYM, E.S. :2018/125, K.S.:2020/4,
K.T.:22/1/2020, R.G. Tarih – Sayı: 13/5/2020 – 31126, §13. Aynı yönde bkz. AYM,
E.S.: 2018/55; K.S.: 2020/27; K. T.:11/6/2020; R.G.: 20 Temmuz 2020-31194).
Ayrıca
sosyal ve ekonomik haklar konusunda CBK’lerin özgürlük ve hak üzerindeki somut
etkisi incelemede dikkate alınmalıdır. Bu yönden, bir CBK hak ve hürriyet
sınırlayıcı nitelikte ise, konu yasama yetkisinin alanına kayacak ve CBK
Anayasaya aykırı hale gelebilecektir. Bu nedenle sosyal ve ekonomik haklara
ilişkin olarak CBK’lerde yer alan her bir hükmün somut etkileri dikkate
alınarak bir değerlendirme yapılmalıdır. Bu bağlamda, örneğin CBK’de öngörülen
sosyal ve ekonomik haklarla ilgili düzenleyici kuralların, sosyal ve/veya
ekonomik haklar bakımından pozitif ayrımcılık yapılmasının gerekli olduğu bir
alanda bunu yapmamaktan ya da tetikleyebileceği dolaylı ayrımcı sonuçlardan da
sorumlu olacağını vurgulamak gerekir. Bu çerçevede hangi kuralın hak ve
hürriyetleri kısıtlayıcı, hangi kuralın sadece düzenleyici nitelikte olduğunun
tespiti oldukça zor olacaktır.
Anayasa
Mahkemesi’nin cumhurbaşkanlığı kararnamelerini yetki açısından denetlemesinin,
sıradan bir Anayasa’ya uygunluk denetimi sorunu oluşturmadığı vurgulanmalıdır.
Anayasa’nın Başlangıç bölümünde, açık şekilde erkler ayrılığı ilkesine yollama
yapılmakla yetinilmemekte, ilkenin aynı zamanda tanımı da yapılmaktadır. Madde 2’nin
öngördüğü hukuk devletinin gerekleri, normlar hiyerarşisi çerçevesinde kuralı
koyan organ ile onu uygulayan organın birbirinden ayrılmasını, denetim
organının ise bağımsız olmasını ifade eder. Normların aşamalı sırası ise, üst
normun alt normun varlık nedeni olduğu, üst norma uygunluk ise, alt normun
geçerlilik koşulu olduğu anlamına gelir. Anayasa’nın 7., 8. ve 9. maddeleri;
yasama, yürütme ve yargı yetkilerini ayrı ayrı düzenlemektedir. Anayasa’nın 11.
maddesine göre; Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını
bağlamaktadır. 2017 Anayasa değişikliğiyle ortaya çıkan kurguda, her ne kadar
cumhurbaşkanlığı kararnamesi adı altında yürütmeye düzenleme yetkisi tanınmış
olsa da bu yetkinin, gerek çerçevesinin belirlendiği madde 104/17 sınırları
içerisinde, gerekse Anayasa’nın değinilen Başlangıç ve genel esasları
kapsamında kullanılıp kullanılmadığı konusunda AYM tarafından
gerçekleştirilecek Anayasa’ya uygunluk denetimi, temel bir önem kazanmaktadır.
Öyle ki, AYM tarafından cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin yetki alanlarında
çıkarılıp çıkarılmadığına ilişkin olarak yapılacak her denetim; bir anlamda,
aynı anda Anayasa’nın 2., 6., 7., 8., 11. ve 104. maddelerinin ihlal edilip
edilmediğine ilişin bir ortak bir denetim anlamına da gelecektir. Özellikle
vurgulanmalıdır ki; Anayasa madde 6/3’e göre, “Hiçbir kimse veya organ
kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz”. Bu itibarla,
erkler ayrılığı ilkesine uyulup uyulmadığına ilişkin bir denetim olan
cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin yetki alanlarında kalıp kalmadıklarına
ilişkin denetim; son tahlilde, egemenliğin Anayasa’ya uygun şekilde kullanılıp
kullanılmadığını ve anayasal yetkilerin, “Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun”
olarak kullanılıp kullanılmadığını denetlemek anlamına gelmektedir. Kısaca,
AYM’nin Cumhurbaşkanlığı kararnamelerini denetimi vesilesiyle yapacağı
gözlemler, belirleyeceği ilkeler ve sistemleştireceği ölçütler, Türkiye
Cumhuriyeti’nin anayasal bir devlet olup olmayacağı konusunda belirleyici
olacaktır.
c) Esas
yönünden
Bu
konuda gösterilmesi gereken hassasiyet ve titizlik; Anayasa Mahkemesi’nin
cumhurbaşkanlığı kararnamelerini yetki açısından denetlemesinin, denetimine
tabi tutulan diğer normatif düzenlemelerin Anayasa’ya uygunluk denetiminden
farklı özellikler taşımasına dayanmaktadır. Anayasa, Başlangıç bölümünde,
Devlet örgütlenmesinin erkler ayrılığı üzerine inşa edileceğini açık bir
biçimde öngörmektedir. Cumhuriyet’in niteliklerini sıralayan ve somutlaştıran
madde 2 ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin “başlangıçta belirtilen temel ilkelere
dayan”dığını öngörmekte olup, bunu hukuk devleti olarak tanımlamaktadır. Hukuk
devleti, mekanizma olarak, devlet örgütünün erkler ayrılığı çerçevesinde
örgütlendiği, hukuki yapılanmanın ise normlar hiyerarşisine dayandığı bir
siyasal örgüt ve hukuki yapı olarak tanımlanır. Madde 2, madde 14 (değişik:
3/10/2001-4709/3 md.) ışığında okunduğunda hukuk devletinin içerik olarak da
tanımlanmış olduğu görülür: “insan haklarına dayanan demokratik ve laik
Cumhuriyet” ve aynı zamanda “sosyal devlet”; yani sosyal hukuk devleti. Bu
arada; AYM’nin hukuk devleti kavramına ilişkin olarak kanunların Anayasa’ya
uygunluğu denetimi bağlamında oluşturduğu içtihadının, cumhurbaşkanlığı
kararnamelerinin denetiminde de aynı şekilde referans oluşturacağı açıktır (bu
yönde bkz.: AYM, E.S. :2018/125, K.S.:2020/4, K.T.:22/1/2020, R.G. Tarih –
Sayı: 13/5/2020 – 31126, §26–28). AYM’ye göre: “Anayasa’nın 2. maddesinde
belirtilen hukuk devleti; eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına
saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk
düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, hukuki güvenliği sağlayan, Anayasa’ya
aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuk kurallarıyla kendini bağlı sayan ve
yargı denetimine açık olan devlettir” (AYM, E.S. :2018/125, K.S.:2020/4,
K.T.:22/1/2020, R.G. Tarih – Sayı: 13/5/2020 – 31126, §26). Oysa,
cumhurbaşkanlığı kararnamelerine ilişkin (ve özellikle de bunların konu
bakımından yetkisizliğine dayalı) iptal başvurularının böylesine çok sayıda ve
bu kadar uzun süreler karara bağlanmamış şekilde AYM önünde birikmiş olması,
AYM’nin verdiği hukuk devleti tanımındaki her bir unsurun adeta dondurulması
anlamına gelmekte; yürütmeyi, dolaylı olarak, yetkisi dışındaki alanları
sistematik şekilde Anayasa’ya aykırı cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle
düzenleme refleksi konusunda cesaretlendirmektedir.
Anayasa’nın
genel esaslar kısmındaki maddeleri, madde 2’nin yaptığı çerçeve ve temel
tanımlar doğrultusunda okumak ve anlamlandırmak gerekir:
Anayasa’nın
7., 8. ve 9. maddeleri; Devlet örgütü olarak yasama, yürütme ve yargı
yetkilerini ayrı ayrı düzenlemektedir. Normlar hiyerarşisinin ana çerçevesini
koyan madde 11’e göre; Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını
bağlamaktadır. Bu itibarla, Anayasa Mahkemesi’nin, Anayasa’nın bu temel
hükümleri ışığında, iptal davası konusu cumhurbaşkanlığı kararnamelerine
ilişkin denetimini titizlikle gerçekleştirmesi, ivedi bir gerekliliktir.
B.
179
SAYILI BAZI CUMHURBAŞKANLIĞI KARARNAMELERİNDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR
CUMHURBAŞKANLIĞI KARARNAMESİ’NİN BAZI MADDELERİNİN ANAYASA’YA AYKIRILIĞI
1)
179 sayılı Bazı Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair
Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 1. Maddesi İle Değiştirilen 1 Sayılı CBK’nın
50. Maddesinin Birinci Fıkrasının (a) Bendindeki “bu personelin adaylık, hizmet
öncesi ve hizmet içi eğitim programlarını düzenlemek ve uygulamak” İbaresinin
Anayasaya Aykırılığı
179
sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 1. maddesi ile değiştirilen 1 sayılı
CBK’nin 50. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi ile Adalet Bakanlığı’nın
hizmet birimi olan Eğitim Dairesi Başkanlığı’nın görev ve yetkilerine “Ceza
infaz kurumları ve tutukevleri personeli eğitim merkezlerinde eğitim gören
personel hariç olmak üzere, Adalet Bakanlığının merkez ve taşra teşkilatı
personelinin eğitim planını hazırlamak, yayınlamak ve uygulanmasını takip
etmek, bu personelin adaylık, hizmet öncesi ve hizmet içi eğitim programlarını
düzenlemek ve uygulamak” görev ve yetkisi eklenmektedir. İptali talep edilen
ibare ile Eğitim Dairesi Başkanlığına Bakanlığa bağlı ceza infaz kurumları ve
tutukevleri personeli eğitim merkezlerinde eğitim görev personel hariç olmak üzere,
hâkim ve savcı yardımcıları ile hâkim ve savcılar da dahil olmak üzere Adalet
Bakanlığı bünyesinde görev yapan bütün personele yönelik adaylık, hizmet öncesi
ve hizmet içi eğitim programlarını düzenleme ve uygulama görev ve yetkisi
verilmektedir. Söz konusu düzenleme, aşağıda detaylı olarak ele alındığı
şekilde Anayasa’nın birden fazla maddesine aykırıdır.
a.
Anayasanın 104. Maddesine Aykırılık
6771
sayılı Kanun ile getirilen yeni tip Cumhurbaşkanlığı sisteminde yürütmeye
kanunlarla düzenlenmemiş alanlarda norm oluşturma yetkisi getirilmiştir. Bu
hukuki norm yetkisinin somutlaşmış hali olarak da Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi
düzenleme yetkisi Cumhurbaşkanına verilmiştir. Anayasanın 104. Maddesi ile
verilen genel yetkinin yanında bazı alanlarda da özel yetkiler tanınmıştır.
Anayasada erkler arasında hukuki norm oluşturma hususunda ortaya çıkacak
çatışmaları ve hiyerarşik sorunları aşmaya yönelik bir düzenleme yapılarak
kanun koyucunun iradesi olarak tanımlanan yasa ile kararname arasındaki ilişki
ve sınırlar da tanımlanmıştır. Buna göre cumhurbaşkanlığı kararnamesinin
sınırları, temel ilke ve koşulları Anayasa’nın 104. maddesinin 17. fıkrasında
ortaya konulmuştur. Anayasanın 104/17. maddesiyle getirilen CBK ile yürütmeye
tanınan düzenleme alanı oldukça dar ve sınırlıdır. Anayasa CBK’lar için üçlü
bir sınır çizmiştir. Birinci sınır olarak Anayasanın ikinci kısmının birinci ve
ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü
bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevlerin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle
düzenlenemeyeceği belirlenmiştir. İkinci sınır olarak Anayasa’da kanun ile
düzenlenmesi öngörülen konular belirtilebilir. Üçüncü sınır ise, kanun ile
düzenlenmiş konulardır.
Anayasanın
104/17. maddede geçen “münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konular”
ibaresinin Anayasada “kanunla düzenlenir veya kanunla konulur, değiştirilir
veya kaldırılır” vb. ifadelerin bulunduğu maddelere bakarak belirlenmesi
gerekir. Anayasa’nın bu şekilde ortaya çıkan açık sözü, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi
çıkarma yetkisinin konu bakımından sınırını oluşturur. O halde Anayasa’nın bir
maddesinde bir konunun yasayla düzenlenmesi öngörülmüşse o konunun
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenmesi Anayasa’nın 7. ve 104/17.
maddelerine aykırılık oluşturacaktır.
Bu
çerçevede 179 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 1. maddesi ile
değiştirilen 1 sayılı CBK’nin 50. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi ile
Adalet Bakanlığı’nın hizmet birimi olan Eğitim Dairesi Başkanlığı’nın görev ve
yetkilerine eklenen ve İptali talep edilen ibare ile Eğitim Dairesi
Başkanlığına Bakanlığa bağlı ceza infaz kurumları ve tutukevleri personeli
eğitim merkezlerinde eğitim görev personel hariç olmak üzere, hâkim ve savcı
yardımcıları ile hâkim ve savcılar da dahil olmak üzere Adalet Bakanlığı
bünyesinde görev yapan bütün personele yönelik adaylık, hizmet öncesi ve hizmet
içi eğitim programlarını düzenleme ve uygulama görev ve yetkisi verilmesine
ilişkin düzenleme, yukarıda belirtilen anayasal sınırları aşan bir
düzenlemedir.
İlk
olarak Anayasa’nın “hakimlik ve savcılık mesleği” başlıklı 140. maddesinde şu
ilkelere yer verilmiştir: “…Hâkimler, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik
teminatı esaslarına göre görev ifa ederler.
Hâkim
ve savcıların nitelikleri, atanmaları, hakları ve ödevleri, aylık ve
ödenekleri, meslekte ilerlemeleri, görevlerinin ve görev yerlerinin geçici veya
sürekli olarak değiştirilmesi, haklarında disiplin kovuşturması açılması ve
disiplin cezası verilmesi, görevleriyle ilgili veya görevleri sırasında işledikleri
suçlarından dolayı soruşturma yapılması ve yargılanmalarına karar verilmesi,
meslekten çıkarmayı gerektiren suçluluk veya yetersizlik halleri ve
meslek içi eğitimleri ile diğer özlük işleri mahkemelerin bağımsızlığı
ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenlenir.
…Hâkimler
ve savcılar, kanunda belirtilenlerden başka, resmî ve özel hiçbir görev
alamazlar.
Hâkimler
ve savcılar idarî görevleri yönünden Adalet Bakanlığına bağlıdırlar.
Hâkim ve savcı olup da adalet hizmetindeki idarî
görevlerde çalışanlar, hâkimler ve savcılar hakkındaki hükümlere tâbidirler. Bunlar, hâkimler
ve savcılara ait esaslar dairesinde sınıflandırılır ve derecelendirilirler,
hâkimlere ve savcılara tanınan her türlü haklardan yararlanırlar.”
Anayasa
Mahkemesi bir kararında (E.1995/19, K.1995/64, 14.12.1995), “Anayasa'nın 140.
maddesinin üçüncü fıkrasında, hâkim ve savcıların nitelikleri, atanmaları,
hakları ve ödevleri ile diğer özlük işlerinin mahkemelerin bağımsızlığı ve
hakimlik teminatı esaslarına göre yasa ile düzenleneceği öngörülmüştür.”
hükmüne atıf yaparak “nitelikleri” kavramının hakim ve savcıların mesleğe
kabulü öncesi aşamayı da içerdiğini ifade etmiştir. “…Nitelik saptamadan
mesleğe kabul kararı verilemeyeceğine göre, hâkim ve savcıların nitelikleri,
mesleğe kabulden önceki dönemde yani, adaylığa atanma ve adaylık süresi içinde
belirlenecektir. Bu nedenle, hâkim ve savcıların diğer özlük haklarının yanı
sıra niteliklerinin de mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı
esaslarına göre yasa ile düzenleneceğini öngören Anayasa’nın 140.maddesinde
belirtilen ‘hâkim ve savcıların nitelikleri, atanmaları’ ile 159.maddesindeki
‘adlî ve idarî yargı hâkim ve savcılarının mesleğe kabulü ve atanması’nın
‘mahkemelerin bağımsızlığı’ ve ‘hâkimlik teminatı’ esaslarına göre yürütüleceği
yolundaki kuralın adaylığa kabul dönemini de kapsadığının kabulü gerekir.
Anayasa, hâkimlik ve savcılık mesleğine verdiği özel önemin gereği olarak bu
mesleğe girecekleri adaylığa alınış ve adaylık döneminden başlayarak güvenceye
kavuşturmak istemektedir…”
Dolayısıyla
hâkim ve savcıların özlük hakları kapsamında olan nitelikleri ifadesi adaylığa
kabul dönemini kapsayacak şekilde yorumlanmış, bu mesleğe gireceklerin adaylığa
alınış ve adaylık döneminden başlayarak tüm süreçlerinin mahkemelerin bağımsızlığı
ve hâkimlik teminatı esaslarına göre yasa ile düzenleneceği kuralı
benimsenmiştir.
Anayasa’nın
140. maddesinde hâkim ve savcıların “meslek içi eğitimleri ile diğer özlük
işleri mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla
düzenlenir.” denildiğinden bu konunun ancak yasayla düzenlenebileceği
açıktır.
Bu
kapsamda Anayasa’nın 104. maddesinde Anayasa’da münhasıran kanunla düzenlenmesi
öngörülen konularda CBK ile düzenlenme yapılması yasaklanmıştır. Anayasa’nın
açık hükmü ve AYM kararı karşısında 179 sayılı CBK’nin birinci maddesi ile
düzenlenen ve iptali talep edilen ibare ile düzenlenen ve Adalet Bakanlığı
Eğitim Dairesi Başkanlığına, diğer kamu görevlilerinin yanı sıra hakim ve savcı
yardımcıları ile hakim ve savcılar ile idari görevlerde bulunan hakim ve
savcıların adaylık, hizmet öncesi ve hizmet içi eğitimlerini planlama ve
uygulama görev ve yetkisi verilmesine ilişkin konuların yasa ile
düzenlenmesinin zorunlu olduğu açıktır. Yani hâkim ve savcıların gerek adaylık
eğitiminin gerekse meslek içi eğitimleri ile ilgili hususların ve bu konuda
görevli birimlerin CBK ile düzenlenmesi mümkün değildir.
Nitekim,
Anayasa Mahkemesi 34 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin tümünün iptaline
ilişkin kararında hakim ve savcılar ile hakim ve savcı yardımcıları ile idari
görevde bulunan hakim ve savcılara ilişkin gerek hizmet öncesi, gerek hizmet
içi eğitimlerin düzenlenmesi, uygulanması ve planlanması hususlarının
münhasıran kanunla düzenlenmesi gereken hususlardan olduğunu belirtmiş ve
Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemeyeceğini belirlemiştir.
“27. Anayasa’nın 140. maddesinin ikinci fıkrasında, hâkimlerin
mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre görev ifa
edecekleri hükme bağlanmış, üçüncü fıkrasında ise “Hakim ve savcıların
nitelikleri, atanmaları, hakları ve ödevleri, aylık ve ödenekleri, meslekte
ilerlemeleri, görevlerinin ve görev yerlerinin geçici veya sürekli olarak
değiştirilmesi, haklarında disiplin kovuşturması açılması ve disiplin cezası verilmesi,
görevleriyle ilgili veya görevleri sırasında işledikleri suçlarından dolayı
soruşturma yapılması ve yargılanmalarına karar verilmesi, meslekten çıkarmayı
gerektiren suçluluk veya yetersizlik halleri ve meslek içi eğitimleri ile diğer
özlük işleri mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre
kanunla düzenlenir.” denilmiştir.
28. 34 sayılı CBK ile kurulan Akademi, hâkim ve
savcıların meslek içi eğitimlerini düzenlemek konusunda yetkili ve görevli
kılınmıştır. Anayasa’nın 140. maddesinde hâkim ve savcıların “meslek içi
eğitimleri”nin kanunla düzenleneceği hükme bağlandığından bu konunun
kanunla düzenlenmesi gerektiği açıktır.
29. Bunun yanı sıra Akademi, hâkim ve
savcıların meslek içi eğitimlerinin yanı sıra hâkim ve savcı
adaylarının meslek öncesi eğitimlerini gerçekleştirmek konusunda da yetkili ve görevlidir. Bu itibarla hâkim ve savcı
adaylarının meslek öncesi eğitimlerinin münhasıran kanunla düzenlenip
düzenlenmeyeceği hususunun da değerlendirilmesi gerekmektedir.
30. Hâkim ve savcıların diğer özlük haklarının
yanı sıra niteliklerinin de mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı
esaslarına göre kanun ile düzenleneceğini öngören Anayasa'nın 140. maddesinde
belirtilen "hakim ve savcıların nitelikleri” ifadesinin hâkim ve
savcıların adaylığa kabul ve adaylık dönemini de kapsadığının kabulü gerekir.
Zira Anayasa, hâkimlik ve savcılık mesleğine verdiği özel önemin gereği olarak
bu mesleğe girecekleri adaylığa alınış ve adaylık döneminden başlayarak
güvenceye kavuşturmak istemektedir (AYM, E.1995/19, K.1995/64, 07/06/1995).
31. Hâkim ve savcı “nitelikleri”nin
kazanılması ve sürdürülmesinde adaylık döneminde alınan başlangıç eğitimi ve
hizmet içi eğitimin etkisi yadsınamaz. Dolayısıyla
hâkim ve savcıların özlük hakları kapsamında olan nitelikleri ifadesinin
adaylık dönemini de kapsayacak şekilde yorumlanması, bu çerçevede mesleğe
gireceklerin adaylığa alınış ve adaylık döneminden başlayarak tüm süreçlerinin
mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanun ile düzenlenmesi
gerekmektedir.
32. Anayasa’nın 140. maddesinin beşinci
fıkrasında ise “Hâkimler ve savcılar, kanunda
belirtilenlerden başka, resmî ve özel hiçbir görev alamazlar.” düzenlemesine yer verilmiş, maddenin altıncı ve
yedinci fıkralarında ise “Hâkimler ve
savcılar idarî görevleri yönünden Adalet Bakanlığına bağlıdırlar./ Hâkim ve
savcı olup da adalet hizmetindeki idarî görevlerde çalışanlar, hâkimler ve
savcılar hakkındaki hükümlere tâbidirler. Bunlar, hâkimler ve savcılara ait
esaslar dairesinde sınıflandırılır ve derecelendirilirler, hâkimlere ve
savcılara tanınan her türlü haklardan yararlanırlar.” hükmüne yer verilmiştir.
33. Buna göre gerek öğretim elemanı gerekse tetkik hâkimi olarak
Akademi kadrolarında süreli olarak görevlendirilebilecek veya bu kadrolara
atanabilecek adli ve idari yargı mensuplarının görevleri boyunca idari görev
yürütmekte oldukları ifade edilebilir ise de idari görev süreleri içinde hâkim
ve savcı sıfatlarını korumaya devam ettikleri ve Anayasa’nın 140. maddesi
uyarınca hâkim ve savcılar hakkındaki hükümlere tabi oldukları açıktır. Buna
göre idari görev yürüten adli ve idari yargı mensuplarının resmî ve özel görev
almalarının, atanmalarının, hakları ve ödevlerinin, meslekte ilerlemelerinin,
görevlerinin ve görev yerlerinin geçici veya sürekli olarak değiştirilmesi ile
diğer özlük işlerinin de kanunla düzenlenmesi gerekir.
34. Bu itibarla dava konusu CBK bir bütün
hâlinde değerlendirildiğinde esas itibarıyla münhasıran kanunla düzenlenmesi
gereken konularda düzenleme içerdiğinden Anayasa’nın 104. maddesinin on yedinci
fıkrasının üçüncü cümlesine aykırı olduğu anlaşılmaktadır.
35. Açıklanan nedenlerle CBK’nın tümü,
Anayasa’nın 104. maddesinin on yedinci fıkrasının üçüncü cümlesine aykırıdır.
İptali gerekir.” (AYM, E. 2019/72; K. 2023/229; 28/12/2023 tarihli Kararı)
Özetle,
Anayasanın 104. maddesine göre Cumhurbaşkanı yürütme yetkisine ilişkin
konularda cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. Adalet Bakanlığı Eğitim
Dairesi Başkanlığına verilen Adalet Bakanlığı personelinin adaylık, hizmet
öncesi ve hizmet içi eğitimlerini planlama ve uygulama görev ve yetkisi, Hâkim
ve savcı yardımcıları, hakim ve savcılar ile idari görevlerde bulunan hakim ve
savcıların da eğitimlerini içermesi nedeniyle yukarıda detaylı bir şekilde
açıklandığı gibi yürütme yetkisine ilişkin bir husus olmayıp, yargının
niteliğine ilişkin bir konudur ve Anayasa’nın 140. maddesinde açık bir biçimde
kanunla düzenlenmesi gereken bir konu olması nedeniyle Cumhurbaşkanlığı
kararnamesi ile düzenlenmesi söz konusu olamaz.
Bu
nedenle iptali talep edilen düzenleme Adalet Bakanlığındaki personelin yanında
hâkim ve savcı yardımcıları ile hâkim ve savcıların hizmet öncesi ve meslek içi
eğitimini de içermesi nedeniyle Anayasanın 104/17 ve 140. maddelerine aykırı
olup iptali gerekir.
İkinci
olarak Anayasa, hâkimlerin görevlerini yapabilmeleri için adaylık süreci de
dâhil olmak üzere bağımsızlığa ve güvenceye sahip olmaları gerektiğini kabul
eder. Bu bağlamda Anayasa'nın 138. maddesinde "mahkemelerin
bağımsızlığı", 139. maddesinde "hakimlik ve savcılık teminatı",
140. maddesinde de "hakimlik ve savcılık mesleği"ne ilişkin özel
düzenlemelere yer verilmiştir.
“Hukuk
devleti ilkesinin temel bileşenlerinden olan yargı bağımsızlığı, insan
haklarının ve özgürlüklerinin başlıca ve en etkin güvencesidir. Mahkemelerin
bağımsızlığı ilkesi, hâkimlerin görevlerinde bağımsız olduklarını ifade eder.
Hâkimlerin görevlerinde bağımsızlıkları ise onlara tanınan bir ayrıcalık
olmayıp, adaletin dolaylı dolaysız her türlü etki, baskı, yönlendirme ve kuşkudan
uzak dağıtılması amacını gütmektedir. Yargının bir karakteri olan bağımsızlık,
hâkimin, çekinmeden ve endişe duymadan, Anayasa'nın öngördüğü gereklerden başka
herhangi bir dış etki altında kalmadan, yansız tutumla, özgürce karar
verebilmesidir”. E.2014/57 K.2014/81, 10.4.2014
“…Bu
nedenle, demokratik ülkelerin tümünde hâkim bağımsızlığı kabul edilmiş ve
güçler ayırımı ilkesinin doğal bir sonucu olarak bu bağımsızlık öncelikle
yasama ve yürütme organlarına karşı güvenceye bağlanmıştır. Hakimlerin bağımsızlığı,
onların kararlarını verirken özgür olmaları, her türlü kaygıdan maddî ve manevî
baskı ve etkiden uzak bulunmaları ile mümkündür. Hakimlerin yasama ve yürütmeye
karşı bağımsızlığını sağlayabilmek için Anayasa'da çeşitli önlemler
getirilmiştir. (E.1995/19, K.1995/64, 14.12.1995)
Hâkim
ve savcıların adaylık döneminde ve meslekleri sırasında aldıkları eğitimlerin,
doğrudan onların mesleği algılamalarında ve yürütmelerinde etkili olduğu
açıktır. Hâkimlerin, maddî ve manevî kuşkulardan ve her türlü etkilerden uzak
tutularak, Anayasa'ya, yasalara ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine
göre karar vermeleri bir zorunluluktur. Bu ise, hâkim ve savcıların bağımsız ve
tarafsız bir zihin yapısına sahip olmalarıyla, yani ancak diğer erklerden
bağımsız bir eğitim sistemi ile mümkün olabilir. Bu nedenle söz konusu eğitim,
yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkesine göre verilmelidir. Yani
mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı ilkeleri, yargı mensuplarının ve
adayların eğitim faaliyetlerinde de gözetilmesi gerekir. Bağımsız ve objektif
olması gereken bu eğitimlerin, iptali talep edilen düzenlemeyle hiçbir
kısıtlamaya tabi olmaksızın mevzuatı belirleyen yürütme organının etkisi ve
talepleri doğrultusunda gerçekleştirileceği açıktır. Hâkim ve savcıların
eğitimlerinin yürütme organınca belirlenmesi kabul edilemez. Oysa bu
eğitimlerin planlanması ve uygulanmasını bir CBK ile sınırsız bir şekilde
tamamen yürütmeye vermek, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığına önemli bir
müdahale oluşturur.
Yürütme
organının kendisine tanınan sınırlar çerçevesinde yargıyla ilgili bir alanda
atama yapması ile iptali istenen CBK düzenlemesi ile ortaya çıkan durum tamamen
farklıdır. Bu düzenleme ile yürütme (Adalet Bakanlığı) tamamen kendisinin
belirlediği usul ve esaslara göre yargının meslek öncesi ve meslek içi
eğitiminden sorumlu bir hizmet birimi oluşturmakta ve kendi kendisine tanıdığı
bir yetkiyle atamaları yapmaktadır. Başka bir deyişle yürütme, kurallarını
kendisi koymakta, kuralları istediği zaman istediği şekilde değiştirebilmekte,
kuralları uygulayacak kişileri kendisi belirlemekte, ancak buradan bağımsızlığı
ve tarafsızlığı önceleyen ve yetkin bir eğitim verileceğini ummamızı
beklemektedir. Böyle bir iddianın ve beklentinin gerçekçi olmadığı, gerçeklikle
alakası olmadığı açıktır.
Bu
şekilde düzenlenen hâkim ve savcı ve yardımcıları ile idari görevlerde bulunan
hakim ve savcıların hizmet öncesi, adaylık ve hizmet içi eğitim sistemi,
hâkimlik ve savcılık mesleğine alınacakların, bu mesleği yürütenlerin, yürütme
organına karşı bağımsızlığını ortadan kaldıracaktır. Bir siyasi partinin üyesi
ve başkanı olan bir Cumhurbaşkanının hem mevzuatını tek başına belirlediği hem
de tüm yöneticilerini doğrudan ya da dolaylı olarak atadığı bir Bakanlığın
planlayıp uygulayacağı eğitimin Cumhurbaşkanının ve partisinin siyasal
görüşlerinden tamamen bağımsız olmasını beklemenin nafile olduğu açıktır. Böyle
bir eğitime tabi tutulan hâkim ve savcıların kendilerini her türlü maddî ve
manevî etkilerden uzak ve özgür hissetmeleri mümkün değildir. Hâkim ve
savcılar, hâkimliğin gerektirdiği her türlü yüksek nitelikleri taşısalar bile
kamu vicdanında daima tarafsızlıkları konusunda kuşku duyulacaktır. Bu durum
ise, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatını düzenleyen Anayasa’nın
138., 139 ve 140. maddelerine aykırılık oluşturur (benzer yönde
değerlendirmeler için bakınız; E.1995/19, K.1995/64, 14.12.1995).
Yargıçlarla
ilgili düzenlemelerin iki eksen kavramını oluşturan bağımsızlık ve tarafsızlık
kavramlarını birlikte göz önünde bulundurma gereğine de işaret etmek gerekir.
Zira, bağımsızlık, ancak buna elverişli bir statü ile sağlanabilir. Bu nedenle,
bağımsızlık bir statüdür. Buna karşılık, tarafsızlık, bir erdemdir. Bir
yargıcın tarafsız olması için, ona sağlanan bağımsız statü önkoşuldur.
Uluslararası
belgeler de hâkim ve savcıların eğitiminde yürütmenin müdahalesini kabul etmez;
bu eğitimin bağımsız, müdahalelere karşı güvenceli kuruluşlar tarafından yargı
bağımsızlığı ve tarafsızlığı kapsamında ele alınması gerektiği ifade
edilmiştir. Bu açıdan eğitimden sorumlu kuruluşun özerk ve ayrı bir tüzel
kişiliğe sahip olması yeterli değildir, aynı zamanda dış müdahalelere karşı da
güvenceli olması gerekir. Dış müdahalelere karşı güvenceli olması için de
özerk statüye konulması gerekir.
Avrupa
Konseyi Bakanlar Komitesinin Hâkimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği Ve
Sorumlulukları Hakkında Üye Devletlere Yönelik Cm/Rec (2010)12 Sayılı Tavsiye
Kararında “57. Bağımsız bir makam, eğitimin özerkliğini tamamen gözetmek
suretiyle, başlangıç ve hizmet içi eğitim programlarının, yargı görevinin
gerektirdiği açıklık, yetkinlik ve tarafsızlık koşullarına uygun olmasını
sağlamalıdır.” görüşüne yer verilmiştir.
Avrupa
Hâkimleri Danışma Konseyi de Hâkimlerin Magna Carta’sı (Temel ilkeler) olarak
anılan bir belgeyi kabul etmiş ve bu belgede yargı bağımsızlığının eğitimler
için de geçerli olduğunu belirtmiştir: “4. Yargı bağımsızlığı; …eğitimleri,
yargısal dokunulmazlıkları, disiplinleri, maaşları ve finansmanları bakımından teminat
altına alınır.”
…8.
Başlangıç eğitimi ve hizmet içi eğitim, hâkimler için bir hak ve görevdir.
Bunlar, yargının gözetimi altında düzenlenir. Eğitim, yargı sisteminin
kalitesinin ve etkinliğinin yanı sıra hâkimlerin bağımsızlığının korunmasında
da önemli bir unsurdur”.
Görüldüğü
gibi, yargı sisteminin etkinliği ve kalitesi açısından önemli olan aday eğitimi
ve meslek içi eğitimin, aralarında herhangi bir fark gözetmeksizin, yargının
gözetimi altında ve onların bağımsızlığını koruyacak şekilde yürütülmesi
gerektiği belirtilmektedir.
Hâkimlerle
İlgili Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı ve Açıklayıcı Memorandum (Strazburg, 8-10
Temmuz 1998) ise “hâkimlerin bağımsız ve tarafsız kararlar almaya
hazırlanmasında, hem eğitim programlarının içeriğinde hem de bunları uygulayan
organların işleyişinde ehliyet, tarafsızlık ve gerekli açık fikirliliği güvence
altına alan belli önlemler alınmalıdır” demektedir. Memorandumda eğitim
programını yürütecek kuruluşun belirtilen ilkeleri uygulamaya koyma kapasite ve
güvencelerine sahip olması gerektiği belirtilmektedir.
Bütün
bu uluslararası standartların Anayasa’nın 138. maddesinde güvence altına alınan
yargı bağımsızlığı ilkesinin yorumunda dikkate alınması gerektiği açıktır.
Anayasa’nın amaçsal ve gelişmeci yorumu, bu uluslararası standartların anayasal
ilkelerin yorumunda dikkate alınmasını gerektirir.
Hâkim
ve savcıların “nitelikleri”nin kazanılması ve sürdürülmesinde başlangıç eğitimi
ve hizmet içi eğitimin etkisi yadsınamaz. Dolayısıyla bu formasyonun
verilmesinde, yürütmenin ve diğer her türlü muhtemel güçlerin etkisinin en aza
indirilmesi işin doğası gereğidir de. Hâkim ve savcıların özgürlükçü, bağımsız
ve tarafsız niteliği, vatandaşların temel hak ve hürriyetlerinin güvencesini
oluşturur.
Bu
nedenle, Mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı ilkeleri çerçevesinde
görev yapan hâkim ve savcıların meslek öncesi eğitimlerinden sorumlu olan ve
meslek içi eğitimlerinin siyasi müdahalelere karşı korunaklı hale getirilmesi
gerekir. İptali istenen CBK düzenlemesi ile bu eğitimle alakalı bütün hususları
belirleme yetkisi tek başına Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığına
bırakılmaktadır. Zira yukarıda belirtildiği gibi Anayasa tarafından kanunla
düzenlenmesi öngörülmüş olmasına rağmen başlangıç ve hizmet içi eğitim tamamen
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenmesi öngörülmüştür. Bu nedenle iptali
istenen ibare, Anayasanın Anayasa'nın 138., 139. ve 140. maddelerine aykırıdır,
bu nedenle de Anayasa’nın 104/17. Maddesine aykırıdır ve iptali gerekir.
Yine
İptali talep edilen düzenleme, Anayasa’nın 123. maddesinde ifade edildiği üzere
idarenin bütünlüğü içerisinde yer alan Adalet Bakanlığı merkez ve taşra
teşkilatlarında ceza infaz kurumları ve tutukevi personeli eğitim merkezlerinde
eğitim gören personel hariç olmak üzere, görev yapan bütün personelin adaylık,
hizmet öncesi ve hizmet içi eğitim programlarını düzenlemek ve uygulamak görev
ve yetkisinin Eğitim Dairesi Başkanlığına verilmesine ilişkindir.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri,
atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri
ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir. Ancak, malî ve sosyal haklara ilişkin
toplu sözleşme hükümleri saklıdır” hükmü yer almaktadır.
Anayasa’nın
128. maddesinde belirtilen bu hüküm açıkça kamuda çalışmakta olan memurlar ve
diğer kamu görevlilerinin, atama, nitelikleri, hakları ve yükümlülükleri, aylık
ve diğer özlük işleri ile görevlerinin sona erme işlemlerinin kanun ile
düzenlenmesi şartını getirmektedir.
Söz
konusu Bakanlık Anayasa’nın 123. maddesinde ifade edildiği üzere idarenin
bütünlüğü içinde yer almaktadır. Dolayısıyla, yukarıda belirtilen Bakanlıkta
çalışan veya çalışacak olan personelin adaylık, hizmet öncesi ve hizmet içi eğitimleri
doğrudan ve dolaylı olarak bu personelinin nitelikleri, hakları ve
yükümlülükleri ile atanmaları ile görevde yükselme veya görevlerine devam edip
etmeyeceğini belirleyen bir nitelik taşımaktadır. Eğitimlerin programlanması,
düzenlenmesi ve uygulanmasına ilişkin görev ve yetki bu anlamda kamu
görevlilerinin nitelikleri ve atamaları ile doğrudan ilişkili olup, diğer
yandan da görevde yükselmeleriyle de ilişkili olduğundan kanunilik ilkesine
tabidir. Bu kapsamda Anayasa’nın 70. maddesi ile 128. Maddesinde tanımlanan
kanunilik ilkesinin dikkate alınması gerekir. Dolayısıyla Adalet Bakanlığı
personelinin adaylık, hizmet içi ve hizmet öncesi eğitimlerine ilişkin
düzenlemelerin, özlük haklarını doğrudan etkileyen bir düzenleme olması
nedeniyle kanunla yapılması gerektiği aşikârdır. İptal talebine konu olan
Adalet Bakanlığı personelinin eğitimlerine ilişkin hususların söz konusu
personel açısından Anayasa’nın 128. maddesi kapsamında ele alınmaması ise kamu
görevlisinin korunmasına ilişkin anayasal güvenceyi düzenleyen hükmü işlevsiz
kılacaktır.
Bu
nedenle yukarıda belirtilen personelin eğitimlerinin planlanması, düzenlenmesi
ve uygulanmasının kanunla belirlenmesi gerekmekte olup bunun dışında
Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile bu konuda belirleme yapılması mümkün
değildir. Belirtilen nedenlerle, iptal davası konusu CBK düzenlemesi,
Anayasa’nın 128. maddesinde belirtilen kanunla düzenleme yapılması öngörülen
konulardan sayıldığı için Anayasa’nın 128. maddesine aykırıdır. Bu nedenle
iptali gerekir.
Yine
Anayasanın 104/17. Maddesinde, “Kanunda açıkça düzenlenen konularda
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz” kuralı bulunmaktadır. Bir konu yasa
ile açıkça düzenlenmişse Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkartılamaz. Elbette
CBK’lerin çıkarılması için kanun hükmünde kararnamelerde olduğu gibi yasa ile
yetkilendirme gerekmez. Ancak kanun hükmünde kararnameler yasaları
değiştirebilirken CBK’ler yasaların açıkça düzenlediği hususlarda bir düzenleme
yapamamakta, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler
bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanmakta; Türkiye Büyük Millet
Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi
hükümsüz hale gelmektedir. Bu hükümler, açıkça Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin
yasa gücünde olmadığını, Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle yasaların
değiştirilemeyeceğini gösterir. Sonuç olarak, Anayasa’nın 104. maddesinin
onyedinci fıkrasının açık ve bağlayıcı hükümleri karşısında hangi konuda olursa
olsun CBK ile bir yasayı değiştirmek veya yürürlükten kaldırmak mümkün
değildir. Kaldı ki, Anayasa madde 137, Cumhurbaşkanlığı kararnamesini, normlar
hiyerarşisinde yasa altı kademede yer vermiştir.
Bu
çerçevede 179 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 1. maddesi ile
değiştirilen 1 sayılı CBK’nin 50. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi ile
Adalet Bakanlığı’nın hizmet birimi olan Eğitim Dairesi Başkanlığı’nın görev ve
yetkilerine eklenen ve İptali talep edilen ibare ile Eğitim Dairesi
Başkanlığına Bakanlığa bağlı ceza infaz kurumları ve tutukevleri personeli
eğitim merkezlerinde eğitim görev personel hariç olmak üzere, hâkim ve savcı
yardımcıları ile hâkim ve savcılar da dahil olmak üzere Adalet Bakanlığı
bünyesinde görev yapan bütün personele yönelik adaylık, hizmet öncesi ve hizmet
içi eğitim programlarını düzenleme ve uygulama görev ve yetkisi verilmesine
ilişkin düzenleme, yukarıda belirtilen anayasal sınırları aşan bir
düzenlemedir.
Hakim
ve savcı yardımcıları ile hakim ve savcılar ile idari görevlerde bulunan hakim
ve savcılar açısından bunların hizmet öncesi ve hizmet içi eğitimlerine ilişkin
temel kanuni düzenleme, 24/2/1983 tarihli ve 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar
Kanunu’dur. İlgili Kanunun 10. Maddesinde hakim ve savcı yardımcılarının
eğitimlerine ilişkin düzenleme yapılmış ve bunların eğitimlerine ilişkin görev
ve yetkinin Türkiye Adalet Akademisinde olduğu belirlenmiştir. Aşağıda ilgili
madde hükmü bulunmaktadır.
Hâkim ve savcı yardımcılığı süresi ve eğitim:
MADDE 10- (Başlığı ile Birlikte Değişik: 23/6/2022-7413/1 md.)
Hâkim ve savcı yardımcılığı süresi üç yıldır.
Hâkim ve savcı yardımcılığı; temel eğitim dönemi, görev dönemi ve
son eğitim döneminden oluşur. Temel eğitim ve son eğitim Türkiye
Adalet Akademisi tarafından verilir. Görev dönemi ise yargı
mercilerinde fiilen görev yapmak suretiyle geçirilir.
Hâkim ve savcı yardımcıları, atanmalarını müteakip temel eğitime
alınır. Temel eğitim döneminde adli yargı hâkim ve savcı yardımcıları, adli
yargı teşkilatının ihtiyaç durumu ile imkânlar ölçüsünde kendi istekleri göz
önünde bulundurulmak ve Hâkimler ve Savcılar Kurulunun görüşü alınmak
suretiyle, Adalet Bakanlığınca hâkimliğe veya savcılığa atanacak şekilde
ayrılır.
Hâkim ve savcı yardımcıları, temel eğitim döneminin sonunda yazılı
sınava tabi tutulur ve aldıkları puana göre en yüksek puandan başlamak üzere
ayrı ayrı sıralanır. Eşitlik hâlinde hâkim ve savcı yardımcılığı yazılı yarışma
sınavında puanı yüksek olana öncelik tanınır. Eşitliğin devam etmesi hâlinde
kura çekilmek suretiyle sıralama belirlenir. Hâkim ve savcı yardımcıları bu
sıralamaya göre, Adalet Bakanlığınca belirlenen ilk derece yargı yerleri
arasından seçtikleri il veya ilçelere görev dönemini geçirmek üzere atanır.
Hâkim ve savcı yardımcıları görev döneminde
bölge adliye veya bölge idare mahkemeleri ile Yargıtay veya Danıştayda da
görevlendirilir.
Görev döneminde hâkim ve savcı yardımcılarının yetiştirilmesi
amacıyla Adalet Bakanı tarafından tercihen istekli olanlar arasından, ilgili
adalet komisyonları ve Türkiye Adalet Akademisi ile Hâkimler ve Savcılar
Kurulunun görüş ve önerileri alınmak suretiyle, eğitici hâkim ve savcılar
görevlendirilir. Bu görev; atama, terfi, müstemir yetki ve tevzi edilen iş
sayısı gibi hususlar bakımından göz önünde bulundurulur. Eğitici sayısının
birden fazla olduğu yerlerde, eğiticilerden biri koordinasyonu sağlamakla
görevlendirilebilir. Eğitici hâkim ve savcılara Türkiye Adalet Akademisi
tarafından eğitim verilir.
Hâkim ve savcı yardımcıları, eğitici hâkim veya savcıların görev
yaptığı mahkeme ve savcılıklarda ve onların nezaretinde görev yapar. Eğitici
olarak görevlendirilen hâkim ve savcılara, en fazla iki hâkim ve savcı
yardımcısı verilebilir.
Görev döneminde hâkim ve savcı yardımcıları Türkiye Adalet
Akademisinde iki kez ara eğitime alınır. Her ara eğitimin sonunda yazılı sınav
yapılır.
Görev dönemini tamamlayan hâkim ve savcı yardımcıları son eğitime
alınır. Son eğitim dönemini bitiren hâkim ve savcı yardımcıları, yazılı ve
sözlü sınava tabi tutulur. Sözlü sınava girebilmek için son yazılı sınav puanı
ile yazılı sınavlar nihai puanının ayrı ayrı en az yetmiş olması şarttır.
Yazılı sınavlar nihai puanı; temel eğitim döneminin sonunda
yapılan sınavdan alınan puanın %10’u ile görev döneminde yapılan ara
sınavlardan alınan puanların aritmetik ortalamasının %30’u ve son yazılı
sınavdan alınan puanın %60’ının toplamından oluşur.
Temel eğitim ve ara eğitimler yazılı sınav sonuçlarına göre; son
yazılı sınavdan tam puan alsa bile yazılı sınavlar nihai puanının yetmiş ve
üzerinde olma ihtimali kalmayan hâkim ve savcı yardımcıları, on beş gün içinde
yeniden ikinci ara eğitim yazılı sınavına alınır. Bu sınav sonucuna göre de
yazılı sınavlar nihai puanının yetmiş ve üzerinde olma ihtimali kalmayanların,
hâkim ve savcı yardımcılıklarına Adalet Bakanlığınca son verilir.
Son yazılı sınav puanı ile yazılı sınavlar nihai puanı en az
yetmiş olmayanlar, en geç iki ay içinde yeniden son yazılı sınava alınır. Bu
sınav sonucuna göre de başarılı olamayanlar hakkında onaltıncı fıkra hükümleri
uygulanır.
Hâkim ve savcı yardımcılığı sonunda başarılı
sayılmak için yazılı sınavlar nihai puanının %50’si, sözlü sınav puanının %25’i
ile görev ve eğitim dönemlerinde verilen puanların aritmetik ortalamasının
%25’inin toplamının en az yetmiş olması şarttır.
Yazılı sınavlar; hâkim ve savcı yardımcılarına ders verenler
arasından Türkiye Adalet Akademisi Başkanınca seçilen başkan ile dört asıl ve
iki yedek üyeden oluşan yazılı sınav kurulu tarafından yapılır.
Sözlü sınav; Türkiye Adalet Akademisi Başkanının başkanlığında,
Teftiş Kurulu Başkanı ve Personel Genel Müdürü ile hâkim ve savcı
yardımcılarına ders verenler arasından ilgili bakan yardımcısınca seçilen iki
asıl ve bir yedek üyeden oluşan sözlü sınav kurulu tarafından yapılır.
Hâkim ve savcı yardımcılığı sonunda başarılı olamayanlar,
talepleri hâlinde Adalet Bakanlığınca merkez veya taşra teşkilatında genel
idare hizmetleri sınıfında bir kadroya atanabilir, aksi hâlde bunların hâkim ve
savcı yardımcılığına Adalet Bakanlığınca son verilir.
Hâkim ve savcı yardımcılığı süresini tamamlamadan görevden
ayrılanlar ile bu süreyi tamamlayıp, mesleğe kabul edildikten sonra hâkim ve
savcı yardımcılığı süresi kadar çalışmadan görevden ayrılanlar, bu süre
zarfında kendilerine ödenen aylık, ödenek, tazminatlar ile her türlü ödemenin,
mecburi hizmetin eksik kalan kısmı ile orantılı miktarını iki kat olarak ödemek
zorundadırlar.
Hâkim ve savcı yardımcılığı dönemleri, hâkim
ve savcı yardımcılarının hâkimliğe veya Cumhuriyet savcılığına atanacak şekilde
ayrılması, görev yerlerinin tespiti, eğitici hâkim ve savcıların belirlenmesi
ve görevleri ile bu maddenin uygulanmasına ilişkin diğer hususlar Hâkimler ve
Savcılar Kurulunun görüşü; görev döneminin Yargıtay ve Danıştayda geçirilmesine
ilişkin hususlar ise Yargıtay ve Danıştayın görüşleri alınmak suretiyle Adalet
Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle; eğitimlerin uygulama esasları ile yazılı
ve sözlü sınavlara ilişkin hususlar Türkiye Adalet Akademisince çıkarılacak
yönetmelikle düzenlenir.
Yine
2802 sayılı Kanunun 21. ve 37. Maddelerinde de hakim ve savcılar açısından
hizmet içi eğitimler düzenlenmiştir. Söz konusu düzenlemeler açısından
bakıldığında Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığına bu eğitimleri
düzenleme ve uygulama yetkisi verilmediği gibi, başka birimler bu hususta yetkili
kılınmıştır. Aşağıda ilgili maddeler verilmiştir.
Derece yükselmesinin koşulları:
Madde 21 – (Değişik: 22/12/2005 - 5435/8 md.)
Hâkimlik ve savcılık mesleğinde bulunanların
derece yükselmelerinin yapılabilmesi için;
a) Derecesi içinde iki yıl bulunmuş veya bu Kanuna göre bulunmuş
sayılmaları,
b) Yükselmeye engel kesinleşmiş mahkeme hükmü
veya disiplin cezalarının bulunmaması,
c) Ahlakî gidişleri, meslekî bilgi ve anlayışları, gayret ve
çalışkanlıkları, gördükleri işlerin birikmesine sebep olup olmadıkları,
çıkardıkları işlerin miktar ve mahiyetleri, alternatif uyuşmazlık çözüm
yöntemlerinin uygulanmasına ilişkin çalışmaları, göreve bağlılıkları ve
devamları, üst merciler ve müfettişlerce haklarında düzenlenen hâl kâğıtları ve
sicil fişleri, kanun yolu incelemesinden geçen işleri, kanun yolu değerlendirme
formları, örnek karar ve mütalâaları ve varsa meslekî eser ve yazıları ile
katıldıkları meslek içi ve uzmanlık eğitimleri göz önünde tutularak Hâkimler ve
Savcılar Yüksek Kurulunca ilân edilen derece yükselme ilkelerinde aranan
koşulları taşımaları,[30][31][32]
Gerekir.
Adalet Bakanlığı merkez kuruluşuna atama şartları ve şekli:[44][45]
Madde 37 – (Değişik: 22/12/2005 - 5435/18 md.)
Adalet Bakanlığı merkez kuruluşunda:
a) Bakanlık tetkik hâkimliğine, hâkimlik ve
savcılık mesleğinde fiilen en az beş yıl görev yapmış ve üstün başarısı ile
Bakanlık hizmetlerinde yararlı olacağı anlaşılmış bulunanlar arasından
muvafakatları ile Adalet Bakanı tarafından atama yapılır.
b) (Değişik: 2/7/2018 – KHK/703/136
md.) Adalet müfettişliğine, hâkimlik ve savcılık mesleğinde fiilen en
az beş yıl görev yapmış ve üstün başarısı ile adalet müfettişliği hizmetinde
yararlı olacağı anlaşılmış bulunanlar arasından muvafakatları alınarak atama
yapılır.
c) (Ek: 2/7/2012-6352/72 md.) Bakanlık iç
denetçiliğine, 10/12/2003 tarihli ve 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol
Kanunundaki atama şartlarına tabi olmaksızın, hâkimlik ve savcılık mesleğinde
fiilen en az altı yıl görev yapmış ve üstün başarısı ile iç denetim
hizmetlerinde yararlı olacağı anlaşılmış bulunanlar arasından, muvafakatları
alınarak, Müsteşarın teklifi üzerine Bakan tarafından atama yapılır. Bu şekilde
atananlar İç Denetim Koordinasyon Kurulu tarafından en az iki aylık eğitime
tabi tutulur ve eğitim sonunda bunlara kendi idarelerinde geçerli Kamu İç
Denetçi Sertifikası verilir.
Bu
alandaki ikinci kanuni düzenleme ise 13/2/2025 tarihli ve 7540 sayılı Türkiye
Adalet Akademisi Kanunu’dur. Söz konusu Kanunun Akademinin görevlerini düzenleyen
4. Maddesinde açık bir biçimde hakim ve savcı yardımcıları ile hakim ve
savcılar açısından eğitimlerin planlaması, hazırlanması, yayımlanması ve
uygulanması Akademinin görevi ve yetkisi olarak tanımlanmıştır. Söz konusu 4.
Madde şu şekildedir:
Akademinin görevleri
MADDE 4- (1) Akademinin görevleri şunlardır:
a) Hâkim ve savcı yardımcıları ile hâkim
ve savcılara yönelik eğitim planlarını hazırlamak, yayımlamak ve uygulamak.
b) Talepleri hâlinde noterler ve avukatlar ile eğitim ve öğretim
hizmetlerinden faydalanması uygun görülen diğer kişilere yönelik eğitim
programları hazırlamak ve uygulamak.
c) Hukuk ve adalet alanında; araştırma ve bilimsel çalışmalar
yapmak, ihtiyaçları tespit etmek, uluslararası gelişmeleri takip etmek, proje
geliştirmek ve uygulamak.
ç) Hukuk ve adalet alanını ilgilendiren konularda uzmanlık ve
sertifika programları ile kurs, seminer, sempozyum, konferans ve benzeri
etkinlikleri düzenlemek, bilgi bankası ve kütüphane kurmak, yayımlar yapmak.
d) Eğitim ve öğretim faaliyetleriyle ilgili strateji ve hedefleri
belirlemek.
e) Görev alanına giren konularda yurt içinde ve yurt dışında
bulunan kurum ve kuruluşlarla iş birliği yapmak.
f) Hâkim ve savcı yardımcıları ile hâkim ve savcıların lisansüstü
ve yabancı dil eğitim ve öğretimlerini desteklemek amacıyla ilgili kurum ve
kuruluşlarla iş birliği yapmak.
g) Hukuk ve adalet alanını ilgilendiren eğitim ve öğretim
faaliyetleri hakkında ilgili kurum ve kuruluşlara görüş bildirmek.
ğ) Kanunlarla verilen diğer görevleri yapmak.
Görüldüğü
üzere, gerek 2802 sayılı Kanun, gerekse 7540 sayılı Kanun ile hakim ve savcı
yardımcıları ile hakim ve savcılar ile idari görevdeki hakim ve savcıların
adaylık, hizmet öncesi ve hizmet içi eğitimlerine yönelik düzenlemeler yapılmış
ve bu hususta görev ve yetkiler tanımlanmıştır. Bu nedenle, iptali talep edilen
düzenleme, yukarıda belirtilen kanunlarla verilmiş olan görev ve yetkileri de
içerecek şekilde düzenlemeler ihtiva etmekte, hatta görev ve yetki gaspı da
yapmaktadır.
Görüldüğü
üzere, ihtilaflı kural, kanunda açıkça düzenlenmiş konuları düzenlemenin
ötesinde, mer’i kanunlara aykırılıklar da içermektedir.
Bu
cihetle; ihtilaflı kural, Anayasa’nın 104. Maddesinin 17. fıkrası uyarınca
kanun ile düzenlenmiş konularda CBK ile düzenleme yapılamayacağına ilişkin
hükme aykırılık teşkil ettiğinden; konu bakımından yetkisizlik sebebiyle
Anayasa’nın 104. maddesine aykırıdır.
b.
Anayasa’nın 138., 139. ve 140. Maddelerine Aykırılık
Anayasa’nın
“hakimlik ve savcılık mesleği” başlıklı 140. maddesinde şu ilkelere yer
verilmiştir: “…Hâkimler, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı
esaslarına göre görev ifa ederler.
Hâkim
ve savcıların nitelikleri, atanmaları, hakları ve ödevleri, aylık ve
ödenekleri, meslekte ilerlemeleri, görevlerinin ve görev yerlerinin geçici veya
sürekli olarak değiştirilmesi, haklarında disiplin kovuşturması açılması ve
disiplin cezası verilmesi, görevleriyle ilgili veya görevleri sırasında
işledikleri suçlarından dolayı soruşturma yapılması ve yargılanmalarına karar verilmesi,
meslekten çıkarmayı gerektiren suçluluk veya yetersizlik halleri ve meslek içi
eğitimleri ile diğer özlük işleri mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik
teminatı esaslarına göre kanunla düzenlenir.
…Hâkimler
ve savcılar, kanunda belirtilenlerden başka, resmî ve özel hiçbir görev
alamazlar.
Hâkimler
ve savcılar idarî görevleri yönünden Adalet Bakanlığına bağlıdırlar.
Hâkim
ve savcı olup da adalet hizmetindeki idarî görevlerde çalışanlar, hâkimler ve
savcılar hakkındaki hükümlere tâbidirler. Bunlar, hâkimler ve savcılara ait
esaslar dairesinde sınıflandırılır ve derecelendirilirler, hâkimlere ve
savcılara tanınan her türlü haklardan yararlanırlar.”
Anayasa
Mahkemesi bir kararında (E.1995/19, K.1995/64, 14.12.1995), “Anayasa'nın 140.
maddesinin üçüncü fıkrasında, hâkim ve savcıların nitelikleri, atanmaları,
hakları ve ödevleri ile diğer özlük işlerinin mahkemelerin bağımsızlığı ve
hakimlik teminatı esaslarına göre yasa ile düzenleneceği öngörülmüştür.”
hükmüne atıf yaparak “nitelikleri” kavramının hakim ve savcıların mesleğe
kabulü öncesi aşamayı da içerdiğini ifade etmiştir. “…Nitelik saptamadan
mesleğe kabul kararı verilemeyeceğine göre, hâkim ve savcıların nitelikleri,
mesleğe kabulden önceki dönemde yani, adaylığa atanma ve adaylık süresi içinde
belirlenecektir. Bu nedenle, hâkim ve savcıların diğer özlük haklarının yanı
sıra niteliklerinin de mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı
esaslarına göre yasa ile düzenleneceğini öngören Anayasa’nın 140.maddesinde
belirtilen ‘hâkim ve savcıların nitelikleri, atanmaları’ ile 159.maddesindeki
‘adlî ve idarî yargı hâkim ve savcılarının mesleğe kabulü ve atanması’nın
‘mahkemelerin bağımsızlığı’ ve ‘hâkimlik teminatı’ esaslarına göre yürütüleceği
yolundaki kuralın adaylığa kabul dönemini de kapsadığının kabulü gerekir.
Anayasa, hâkimlik ve savcılık mesleğine verdiği özel önemin gereği olarak bu
mesleğe girecekleri adaylığa alınış ve adaylık döneminden başlayarak güvenceye
kavuşturmak istemektedir…”
Dolayısıyla
hâkim ve savcıların özlük hakları kapsamında olan nitelikleri ifadesi adaylığa
kabul dönemini kapsayacak şekilde yorumlanmış, bu mesleğe gireceklerin adaylığa
alınış ve adaylık döneminden başlayarak tüm süreçlerinin mahkemelerin
bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre yasa ile düzenleneceği kuralı
benimsenmiştir.
Anayasa’nın
140. maddesinde hâkim ve savcıların “meslek içi eğitimleri ile diğer özlük
işleri mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla
düzenlenir.” denildiğinden bu konunun ancak yasayla düzenlenebileceği
açıktır.
Bu
kapsamda Anayasa’nın 104. maddesinde Anayasa’da münhasıran kanunla düzenlenmesi
öngörülen konularda CBK ile düzenlenme yapılması yasaklanmıştır. Anayasa’nın
açık hükmü ve AYM kararı karşısında 179 sayılı CBK’nin birinci maddesi ile
düzenlenen ve iptali talep edilen ibare ile düzenlenen ve Adalet Bakanlığı
Eğitim Dairesi Başkanlığına, diğer kamu görevlilerinin yanı sıra hakim ve savcı
yardımcıları ile hakim ve savcılar ile idari görevlerde bulunan hakim ve
savcıların adaylık, hizmet öncesi ve hizmet içi eğitimlerini planlama ve
uygulama görev ve yetkisi verilmesine ilişkin konuların yasa ile
düzenlenmesinin zorunlu olduğu açıktır. Yani hâkim ve savcıların gerek adaylık
eğitiminin gerekse meslek içi eğitimleri ile ilgili hususların ve bu konuda
görevli birimlerin CBK ile düzenlenmesi mümkün değildir.
Nitekim,
Anayasa Mahkemesi 34 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin tümünün iptaline
ilişkin kararında hakim ve savcılar ile hakim ve savcı yardımcıları ile idari
görevde bulunan hakim ve savcılara ilişkin gerek hizmet öncesi, gerek hizmet
içi eğitimlerin düzenlenmesi, uygulanması ve planlanması hususlarının
münhasıran kanunla düzenlenmesi gereken hususlardan olduğunu belirtmiş ve
Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemeyeceğini belirlemiştir.
“27.
Anayasa’nın 140. maddesinin ikinci fıkrasında, hâkimlerin mahkemelerin
bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre görev ifa edecekleri hükme
bağlanmış, üçüncü fıkrasında ise “Hakim ve savcıların nitelikleri, atanmaları,
hakları ve ödevleri, aylık ve ödenekleri, meslekte ilerlemeleri, görevlerinin
ve görev yerlerinin geçici veya sürekli olarak değiştirilmesi, haklarında
disiplin kovuşturması açılması ve disiplin cezası verilmesi, görevleriyle
ilgili veya görevleri sırasında işledikleri suçlarından dolayı soruşturma
yapılması ve yargılanmalarına karar verilmesi, meslekten çıkarmayı gerektiren
suçluluk veya yetersizlik halleri ve meslek içi eğitimleri ile diğer özlük
işleri mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre kanunla
düzenlenir.”
denilmiştir.
28.
34 sayılı CBK ile kurulan Akademi, hâkim ve savcıların meslek içi eğitimlerini
düzenlemek konusunda yetkili ve görevli kılınmıştır. Anayasa’nın 140.
maddesinde hâkim ve savcıların “meslek içi eğitimleri”nin kanunla düzenleneceği
hükme bağlandığından bu konunun kanunla düzenlenmesi gerektiği açıktır.
29.
Bunun yanı sıra Akademi, hâkim ve savcıların meslek içi eğitimlerinin yanı sıra
hâkim ve savcı adaylarının meslek öncesi eğitimlerini gerçekleştirmek konusunda
da yetkili ve görevlidir. Bu itibarla hâkim ve savcı adaylarının meslek öncesi
eğitimlerinin münhasıran kanunla düzenlenip düzenlenmeyeceği hususunun da
değerlendirilmesi gerekmektedir.
30.
Hâkim ve savcıların diğer özlük haklarının yanı sıra niteliklerinin de
mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanun ile
düzenleneceğini öngören Anayasa'nın 140. maddesinde belirtilen "hakim ve
savcıların nitelikleri” ifadesinin hâkim ve savcıların adaylığa kabul ve
adaylık dönemini de kapsadığının kabulü gerekir. Zira Anayasa, hâkimlik ve
savcılık mesleğine verdiği özel önemin gereği olarak bu mesleğe girecekleri
adaylığa alınış ve adaylık döneminden başlayarak güvenceye kavuşturmak
istemektedir (AYM, E.1995/19, K.1995/64, 07/06/1995).
31.
Hâkim ve savcı “nitelikleri”nin kazanılması ve sürdürülmesinde adaylık
döneminde alınan başlangıç eğitimi ve hizmet içi eğitimin etkisi yadsınamaz.
Dolayısıyla hâkim ve savcıların özlük hakları kapsamında olan nitelikleri
ifadesinin adaylık dönemini de kapsayacak şekilde yorumlanması, bu çerçevede
mesleğe gireceklerin adaylığa alınış ve adaylık döneminden başlayarak tüm
süreçlerinin mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre
kanun ile düzenlenmesi gerekmektedir.
32.
Anayasa’nın 140. maddesinin beşinci fıkrasında ise “Hâkimler ve savcılar,
kanunda belirtilenlerden başka, resmî ve özel hiçbir görev alamazlar.”
düzenlemesine yer verilmiş, maddenin altıncı ve yedinci fıkralarında ise
“Hâkimler ve savcılar idarî görevleri yönünden Adalet Bakanlığına bağlıdırlar./
Hâkim ve savcı olup da adalet hizmetindeki idarî görevlerde çalışanlar,
hâkimler ve savcılar hakkındaki hükümlere tâbidirler. Bunlar, hâkimler ve
savcılara ait esaslar dairesinde sınıflandırılır ve derecelendirilirler,
hâkimlere ve savcılara tanınan her türlü haklardan yararlanırlar.” hükmüne yer
verilmiştir.
33.
Buna göre gerek öğretim elemanı gerekse tetkik hâkimi olarak Akademi
kadrolarında süreli olarak görevlendirilebilecek veya bu kadrolara atanabilecek
adli ve idari yargı mensuplarının görevleri boyunca idari görev yürütmekte
oldukları ifade edilebilir ise de idari görev süreleri içinde hâkim ve savcı
sıfatlarını korumaya devam ettikleri ve Anayasa’nın 140. maddesi uyarınca hâkim
ve savcılar hakkındaki hükümlere tabi oldukları açıktır. Buna göre idari görev
yürüten adli ve idari yargı mensuplarının resmî ve özel görev almalarının,
atanmalarının, hakları ve ödevlerinin, meslekte ilerlemelerinin, görevlerinin
ve görev yerlerinin geçici veya sürekli olarak değiştirilmesi ile diğer özlük
işlerinin de kanunla düzenlenmesi gerekir.
34.
Bu itibarla dava konusu CBK bir bütün hâlinde değerlendirildiğinde esas
itibarıyla münhasıran kanunla düzenlenmesi gereken konularda düzenleme
içerdiğinden Anayasa’nın 104. maddesinin on yedinci fıkrasının üçüncü cümlesine
aykırı olduğu anlaşılmaktadır.
35.
Açıklanan nedenlerle CBK’nın tümü, Anayasa’nın 104. maddesinin on yedinci
fıkrasının üçüncü cümlesine aykırıdır. İptali gerekir.” (AYM, E. 2019/72;
K. 2023/229; 28/12/2023 tarihli Kararı)
Özetle,
Anayasanın 104. maddesine göre Cumhurbaşkanı yürütme yetkisine ilişkin
konularda cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. Adalet Bakanlığı Eğitim
Dairesi Başkanlığına verilen Adalet Bakanlığı personelinin adaylık, hizmet
öncesi ve hizmet içi eğitimlerini planlama ve uygulama görev ve yetkisi, Hâkim
ve savcı yardımcıları, hakim ve savcılar ile idari görevlerde bulunan hakim ve
savcıların da eğitimlerini içermesi nedeniyle yukarıda detaylı bir şekilde
açıklandığı gibi yürütme yetkisine ilişkin bir husus olmayıp, yargının
niteliğine ilişkin bir konudur ve Anayasa’nın 140. maddesinde açık bir biçimde
kanunla düzenlenmesi gereken bir konu olması nedeniyle Cumhurbaşkanlığı
kararnamesi ile düzenlenmesi söz konusu olamaz.
Bu
nedenle iptali talep edilen düzenleme Adalet Bakanlığındaki personelin yanında
hâkim ve savcı yardımcıları ile hâkim ve savcıların hizmet öncesi ve meslek içi
eğitimini de içermesi nedeniyle Anayasanın 140. maddesine aykırı olup iptali
gerekir.
İkinci
olarak Anayasa, hâkimlerin görevlerini yapabilmeleri için adaylık süreci de
dâhil olmak üzere bağımsızlığa ve güvenceye sahip olmaları gerektiğini kabul
eder. Bu bağlamda Anayasa'nın 138. maddesinde "mahkemelerin
bağımsızlığı", 139. maddesinde "hakimlik ve savcılık teminatı",
140. maddesinde de "hakimlik ve savcılık mesleği"ne ilişkin özel
düzenlemelere yer verilmiştir.
“Hukuk
devleti ilkesinin temel bileşenlerinden olan yargı bağımsızlığı, insan
haklarının ve özgürlüklerinin başlıca ve en etkin güvencesidir. Mahkemelerin
bağımsızlığı ilkesi, hâkimlerin görevlerinde bağımsız olduklarını ifade eder.
Hâkimlerin görevlerinde bağımsızlıkları ise onlara tanınan bir ayrıcalık
olmayıp, adaletin dolaylı dolaysız her türlü etki, baskı, yönlendirme ve
kuşkudan uzak dağıtılması amacını gütmektedir. Yargının bir karakteri olan
bağımsızlık, hâkimin, çekinmeden ve endişe duymadan, Anayasa'nın öngördüğü
gereklerden başka herhangi bir dış etki altında kalmadan, yansız tutumla,
özgürce karar verebilmesidir”. (AYM, E.2014/57 K.2014/81, 10.4.2014)
“…Bu
nedenle, demokratik ülkelerin tümünde hâkim bağımsızlığı kabul edilmiş ve
güçler ayırımı ilkesinin doğal bir sonucu olarak bu bağımsızlık öncelikle
yasama ve yürütme organlarına karşı güvenceye bağlanmıştır. Hakimlerin bağımsızlığı,
onların kararlarını verirken özgür olmaları, her türlü kaygıdan maddî ve manevî
baskı ve etkiden uzak bulunmaları ile mümkündür. Hakimlerin yasama ve yürütmeye
karşı bağımsızlığını sağlayabilmek için Anayasa'da çeşitli önlemler
getirilmiştir.
(E.1995/19, K.1995/64, 14.12.1995)
Hâkim
ve savcıların adaylık döneminde ve meslekleri sırasında aldıkları eğitimlerin,
doğrudan onların mesleği algılamalarında ve yürütmelerinde etkili olduğu
açıktır. Hâkimlerin, maddî ve manevî kuşkulardan ve her türlü etkilerden uzak
tutularak, Anayasa'ya, yasalara ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine
göre karar vermeleri bir zorunluluktur. Bu ise, hâkim ve savcıların bağımsız ve
tarafsız bir zihin yapısına sahip olmalarıyla, yani ancak diğer erklerden
bağımsız bir eğitim sistemi ile mümkün olabilir. Bu nedenle söz konusu eğitim,
yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkesine göre verilmelidir. Yani
mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı ilkeleri, yargı mensuplarının ve
adayların eğitim faaliyetlerinde de gözetilmesi gerekir. Bağımsız ve objektif
olması gereken bu eğitimlerin, iptali talep edilen düzenlemeyle hiçbir
kısıtlamaya tabi olmaksızın mevzuatı belirleyen yürütme organının etkisi ve
talepleri doğrultusunda gerçekleştirileceği açıktır. Hâkim ve savcıların eğitimlerinin
yürütme organınca belirlenmesi kabul edilemez. Oysa bu eğitimlerin planlanması
ve uygulanmasını bir CBK ile sınırsız bir şekilde tamamen yürütmeye vermek,
yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığına önemli bir müdahale oluşturur.
Yürütme
organının kendisine tanınan sınırlar çerçevesinde yargıyla ilgili bir alanda
atama yapması ile iptali istenen CBK düzenlemesi ile ortaya çıkan durum tamamen
farklıdır. Bu düzenleme ile yürütme (Adalet Bakanlığı) tamamen kendisinin
belirlediği usul ve esaslara göre yargının meslek öncesi ve meslek içi
eğitiminden sorumlu bir hizmet birimi oluşturmakta ve kendi kendisine tanıdığı
bir yetkiyle atamaları yapmaktadır. Başka bir deyişle yürütme, kurallarını
kendisi koymakta, kuralları istediği zaman istediği şekilde değiştirebilmekte,
kuralları uygulayacak kişileri kendisi belirlemekte, ancak buradan bağımsızlığı
ve tarafsızlığı önceleyen ve yetkin bir eğitim verileceğini ummamızı
beklemektedir. Böyle bir iddianın ve beklentinin gerçekçi olmadığı, gerçeklikle
alakası olmadığı açıktır.
Bu
şekilde düzenlenen hâkim ve savcı ve yardımcıları ile idari görevlerde bulunan
hakim ve savcıların hizmet öncesi, adaylık ve hizmet içi eğitim sistemi,
hâkimlik ve savcılık mesleğine alınacakların, bu mesleği yürütenlerin, yürütme
organına karşı bağımsızlığını ortadan kaldıracaktır. Bir siyasi partinin üyesi
ve başkanı olan bir Cumhurbaşkanının hem mevzuatını tek başına belirlediği hem
de tüm yöneticilerini doğrudan ya da dolaylı olarak atadığı bir Bakanlığın
planlayıp uygulayacağı eğitimin Cumhurbaşkanının ve partisinin siyasal
görüşlerinden tamamen bağımsız olmasını beklemenin nafile olduğu açıktır. Böyle
bir eğitime tabi tutulan hâkim ve savcıların kendilerini her türlü maddî ve
manevî etkilerden uzak ve özgür hissetmeleri mümkün değildir. Hâkim ve
savcılar, hâkimliğin gerektirdiği her türlü yüksek nitelikleri taşısalar bile
kamu vicdanında daima tarafsızlıkları konusunda kuşku duyulacaktır. Bu durum
ise, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatını düzenleyen Anayasa’nın
138., 139 ve 140. maddelerine aykırılık oluşturur (benzer yönde
değerlendirmeler için bakınız; E.1995/19, K.1995/64, 14.12.1995).
Yargıçlarla
ilgili düzenlemelerin iki eksen kavramını oluşturan bağımsızlık ve tarafsızlık
kavramlarını birlikte göz önünde bulundurma gereğine de işaret etmek gerekir.
Zira, bağımsızlık, ancak buna elverişli bir statü ile sağlanabilir. Bu nedenle,
bağımsızlık bir statüdür. Buna karşılık, tarafsızlık, bir erdemdir. Bir
yargıcın tarafsız olması için, ona sağlanan bağımsız statü önkoşuldur.
Uluslararası
belgeler de hâkim ve savcıların eğitiminde yürütmenin müdahalesini kabul etmez;
bu eğitimin bağımsız, müdahalelere karşı güvenceli kuruluşlar tarafından yargı
bağımsızlığı ve tarafsızlığı kapsamında ele alınması gerektiği ifade
edilmiştir. Bu açıdan eğitimden sorumlu kuruluşun özerk ve ayrı bir tüzel
kişiliğe sahip olması yeterli değildir, aynı zamanda dış müdahalelere karşı da
güvenceli olması gerekir. Dış müdahalelere karşı güvenceli olması için de
özerk statüye konulması gerekir.
Avrupa
Konseyi Bakanlar Komitesinin Hâkimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği Ve
Sorumlulukları Hakkında Üye Devletlere Yönelik Cm/Rec(2010)12 Sayılı Tavsiye
Kararında “57. Bağımsız bir makam, eğitimin özerkliğini tamamen gözetmek
suretiyle, başlangıç ve hizmet içi eğitim programlarının, yargı görevinin
gerektirdiği açıklık, yetkinlik ve tarafsızlık koşullarına uygun olmasını
sağlamalıdır.” görüşüne yer verilmiştir.
Avrupa
Hâkimleri Danışma Konseyi de Hâkimlerin Magna Carta’sı (Temel ilkeler) olarak
anılan bir belgeyi kabul etmiş ve bu belgede yargı bağımsızlığının eğitimler
için de geçerli olduğunu belirtmiştir: “4. Yargı bağımsızlığı; …eğitimleri,
yargısal dokunulmazlıkları, disiplinleri, maaşları ve finansmanları bakımından
teminat altına alınır.”
…8.
Başlangıç eğitimi ve hizmet içi eğitim, hâkimler için bir hak ve görevdir.
Bunlar, yargının gözetimi altında düzenlenir. Eğitim, yargı sisteminin
kalitesinin ve etkinliğinin yanı sıra hâkimlerin bağımsızlığının korunmasında
da önemli bir unsurdur”.
Görüldüğü
gibi, yargı sisteminin etkinliği ve kalitesi açısından önemli olan aday eğitimi
ve meslek içi eğitimin, aralarında herhangi bir fark gözetmeksizin, yargının
gözetimi altında ve onların bağımsızlığını koruyacak şekilde yürütülmesi
gerektiği belirtilmektedir.
Hâkimlerle
İlgili Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı ve Açıklayıcı Memorandum (Strazburg, 8-10
Temmuz 1998) ise “hâkimlerin bağımsız ve tarafsız kararlar almaya
hazırlanmasında, hem eğitim programlarının içeriğinde hem de bunları uygulayan
organların işleyişinde ehliyet, tarafsızlık ve gerekli açık fikirliliği güvence
altına alan belli önlemler alınmalıdır” demektedir. Memorandumda eğitim
programını yürütecek kuruluşun belirtilen ilkeleri uygulamaya koyma kapasite ve
güvencelerine sahip olması gerektiği belirtilmektedir.
Bütün
bu uluslararası standartların Anayasa’nın 138. maddesinde güvence altına alınan
yargı bağımsızlığı ilkesinin yorumunda dikkate alınması gerektiği açıktır.
Anayasa’nın amaçsal ve gelişmeci yorumu, bu uluslararası standartların anayasal
ilkelerin yorumunda dikkate alınmasını gerektirir.
Hâkim
ve savcıların “nitelikleri”nin kazanılması ve sürdürülmesinde başlangıç eğitimi
ve hizmet içi eğitimin etkisi yadsınamaz. Dolayısıyla bu formasyonun
verilmesinde, yürütmenin ve diğer her türlü muhtemel güçlerin etkisinin en aza
indirilmesi işin doğası gereğidir de. Hâkim ve savcıların özgürlükçü, bağımsız
ve tarafsız niteliği, vatandaşların temel hak ve hürriyetlerinin güvencesini
oluşturur.
Bu
nedenle, Mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı ilkeleri çerçevesinde
görev yapan hâkim ve savcıların meslek öncesi eğitimlerinden sorumlu olan ve
meslek içi eğitimlerinin siyasi müdahalelere karşı korunaklı hale getirilmesi
gerekir. İptali istenen CBK düzenlemesi ile bu eğitimle alakalı bütün hususları
belirleme yetkisi tek başına Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığına
bırakılmaktadır. Zira yukarıda belirtildiği gibi Anayasa tarafından kanunla
düzenlenmesi öngörülmüş olmasına rağmen başlangıç ve hizmet içi eğitim tamamen
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenmesi öngörülmüştür. Bu nedenle iptali
istenen ibare, Anayasanın Anayasa'nın 138., 139. ve 140. maddelerine aykırıdır,
bu nedenle de Anayasa’nın 104/17. Maddesine aykırıdır ve iptali gerekir.
c)
Anayasanın 128. Maddesine Aykırılık
İptali
talep edilen düzenleme, Anayasa’nın 123. maddesinde ifade edildiği üzere
idarenin bütünlüğü içerisinde yer alan Adalet Bakanlığı merkez ve taşra
teşkilatlarında ceza infaz kurumları ve tutukevi personeli eğitim merkezlerinde
eğitim gören personel hariç olmak üzere, görev yapan bütün personelin adaylık,
hizmet öncesi ve hizmet içi eğitim programlarını düzenlemek ve uygulamak görev
ve yetkisinin Eğitim Dairesi Başkanlığına verilmesine ilişkindir.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları,
görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer
özlük işleri kanunla düzenlenir. Ancak, malî ve sosyal haklara ilişkin toplu
sözleşme hükümleri saklıdır” hükmü yer almaktadır.
Anayasa’nın
128. maddesinde belirtilen bu hüküm açıkça kamuda çalışmakta olan memurlar ve
diğer kamu görevlilerinin, atama, nitelikleri, hakları ve yükümlülükleri, aylık
ve diğer özlük işleri ile görevlerinin sona erme işlemlerinin kanun ile
düzenlenmesi şartını getirmektedir.
Söz
konusu Bakanlık Anayasa’nın 123. maddesinde ifade edildiği üzere idarenin
bütünlüğü içinde yer almaktadır. Dolayısıyla, yukarıda belirtilen Bakanlıkta
çalışan veya çalışacak olan personelin adaylık, hizmet öncesi ve hizmet içi
eğitimleri doğrudan ve dolaylı olarak bu personelinin nitelikleri, hakları ve
yükümlülükleri ile atanmaları ile görevde yükselme veya görevlerine devam edip
etmeyeceğini belirleyen bir nitelik taşımaktadır. Eğitimlerin programlanması,
düzenlenmesi ve uygulanmasına ilişkin görev ve yetki bu anlamda kamu
görevlilerinin nitelikleri ve atamaları ile doğrudan ilişkili olup, diğer
yandan da görevde yükselmeleriyle de ilişkili olduğundan kanunilik ilkesine
tabidir. Bu kapsamda Anayasa’nın 70. maddesi ile 128. Maddesinde tanımlanan
kanunilik ilkesinin dikkate alınması gerekir. Dolayısıyla Adalet Bakanlığı
personelinin adaylık, hizmet içi ve hizmet öncesi eğitimlerine ilişkin
düzenlemelerin, özlük haklarını doğrudan etkileyen bir düzenleme olması
nedeniyle kanunla yapılması gerektiği aşikârdır. İptal talebine konu olan
Adalet Bakanlığı personelinin eğitimlerine ilişkin hususların söz konusu
personel açısından Anayasa’nın 128. maddesi kapsamında ele alınmaması ise kamu
görevlisinin korunmasına ilişkin anayasal güvenceyi düzenleyen hükmü işlevsiz
kılacaktır.
Bu
nedenle yukarıda belirtilen personelin eğitimlerinin planlanması, düzenlenmesi
ve uygulanmasının kanunla belirlenmesi gerekmekte olup bunun dışında
Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile bu konuda belirleme yapılması mümkün
değildir. Belirtilen nedenlerle, iptal davası konusu CBK düzenlemesi,
Anayasa’nın 128. maddesinde belirtilen kanunla düzenleme yapılması öngörülen
konulardan sayıldığı için Anayasa’nın 128. maddesine aykırıdır. Bu nedenle
iptali gerekir.
d.
Anayasa’nın 6. ve 8. Maddelerine Aykırılık
Anayasa’nın
8. maddesine göre; “Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı tarafından,
Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir”.
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, yürütme yetkisi olarak, Anayasa ve kanunlar
çerçevesinde kullanılmalıdır. Oysa, 179 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin
1. maddesi ile değiştirilen 1 sayılı CBK’nin 50. maddesinin birinci fıkrasının
(a) bendi ile Adalet Bakanlığı’nın hizmet birimi olan Eğitim Dairesi
Başkanlığı’nın görev ve yetkilerine eklenen ve İptali talep edilen ibare ile
Eğitim Dairesi Başkanlığına Bakanlığa bağlı ceza infaz kurumları ve tutukevleri
personeli eğitim merkezlerinde eğitim görev personel hariç olmak üzere, hâkim
ve savcı yardımcıları ile hâkim ve savcılar da dahil olmak üzere Adalet Bakanlığı
bünyesinde görev yapan bütün personele yönelik adaylık, hizmet öncesi ve hizmet
içi eğitim programlarını düzenleme ve uygulama görev ve yetkisi verilmesine
ilişkin düzenleme yapılmıştır.
Yukarıda
belirtildiği üzere bir CBK ile kanunla düzenlenmesi öngörülen bir alanda
düzenleme yapılması suretiyle kanun koyucunun alanına müdahale edilmesi,
anayasal çerçeve dışında yetki kullanımını ortaya koymaktadır. Bu itibarla 179
sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 1. maddesi ile değiştirilen 1 sayılı
CBK’nin 50. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendindeki ibare, Anayasa’nın 8.
maddesine de aykırıdır, iptali gerekir.
Öte
yandan, Anayasa’nın 6. maddesine göre, ”Hiçbir kimse veya organ kaynağını
Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz”. Ancak iptali talep edilen
düzenleme ise açık bir biçimde kanun ile düzenlenmesi gerektiği belirtilen bir
alanda yasama erkinin ve yürütme erkinin yetkisi alanına müdahale etmektedir.
Haliyle, itiraz konusu ibare, Anayasa’nın 8. maddesine olduğu kadar 6.
maddesine de aykırıdır, iptali gerekir.
e.
Anayasa’nın 7. Maddesinde Belirlenen Yasama Yetkisinin Devredilemezliği
İlkesine Aykırılık
Yürütme
organı Anayasada öngörülmüş durumlar dışında kanunların düzenlemediği bir
alanda kendiliğinden kural koyamaz. Ya da bir kanuna aykırı olarak bir kural
koyamaz.
179
sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 1. maddesi ile değiştirilen 1 sayılı
CBK’nin 50. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi ile Adalet Bakanlığı’nın
hizmet birimi olan Eğitim Dairesi Başkanlığı’nın görev ve yetkilerine eklenen
ve İptali talep edilen ibare ile Eğitim Dairesi Başkanlığına Bakanlığa bağlı
ceza infaz kurumları ve tutukevleri personeli eğitim merkezlerinde eğitim görev
personel hariç olmak üzere, hâkim ve savcı yardımcıları ile hâkim ve savcılar
da dahil olmak üzere Adalet Bakanlığı bünyesinde görev yapan bütün personele
yönelik adaylık, hizmet öncesi ve hizmet içi eğitim programlarını düzenleme ve
uygulama görev ve yetkisi verilmesi hususu düzenlenmektedir.
Söz
konusu düzenleme ile Anayasa’nın 128.,138.,139. ve 140. maddelerinde yasa ile
düzenlenmesi öngörülmüş bir alanda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenleme
yapılmaktadır. Yürütme organı Anayasada öngörülmüş durumlar dışında hukuki norm
hiyerarşisini ortadan kaldırarak kendiliğinden kural koyamaz.
Dolayısıyla,
yürütmeye Anayasa’ya aykırı bir yetki tanımlanması, yasama yetkisinin veya CBK
ile düzenleme yapma yetkisinin sınırının aşıldığını ve yürütmenin yasamanın
yetki alanına müdahale ettiğini göstermektedir. Bu nedenle, söz konusu madde,
Anayasa’nın 7. maddesinde belirlenen yasama yetkisinin devredilemezliği
ilkesine aykırıdır, iptali gerekir.
f.
Anayasa’nın Başlangıç İlkelerine ve 2., 6., 11. ve 104/2. Maddelerine
Aykırılık
Başlangıçta
belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk
Devleti” olan Cumhuriyet, erkler ayrılığı ilkesinde somutlaşır: “Kuvvetler
ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip,
belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı
medeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve
kanunlarda bulunduğu;” (Başlangıç, prg.4). Anayasa’nın 7., 8. ve 9. maddeleri
de; yasama, yürütme ve yargı yetkilerini ayrı ayrı düzenlemektedir.
179
sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 1. maddesi ile değiştirilen 1 sayılı
CBK’nin 50. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendindeki ibare ile, yukarıda
açıklanan nedenlerle, erkler ayrılığı ilkesini somutlaştırdığı şekliyle
“Anayasa ve kanunların üstünlüğü” ilkesini ihlal ettiğinden, Anayasa’nın 2.
maddesine ve Başlangıç prg. 4’e de aykırılık oluşturmaktadır.
Bu
aykırılık durumu, “kaynağını Anayasa’dan almayan Devlet yetkisi kullanma
yasağı” (md.6) karşısında ve Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü ilkesi
(md.11) ile daha belirgin hale gelmektedir. Dahası, CB’nin, “Anayasanın
uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını temin” etme
yükümlülüğü (md.104/2), aykırılık durumunu, aşikâr olmanın ötesinde tehlikeli
hale getirmektedir. Bu sebeplerle, erkler ayrılığı ilkesini çiğnemek suretiyle
Anayasa’ya aykırı bir yetki kullanımını öngören iptali istenen düzenleme;
Başlangıç kısmındaki ilkelerle beraber Anayasa’nın 2., 6., 11. ve 104/2.
maddelerine de aykırılık teşkil etmektedir.
Yukarıda
belirtilen nedenlerle 179 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 1. maddesi ile
değiştirilen 1 sayılı CBK’nin 50. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendindeki
ibare, Anayasa’nın, Başlangıç ilkelerine, 2., 6., 7., 8., 11., 104/2, 104/17.,
128., 138., 139. ve 140. maddelerine aykırı olması nedeniyle iptali talep
edilmektedir.
2) 179 sayılı Bazı
Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Cumhurbaşkanlığı
Kararnamesi’nin 3. maddesi ile ekli listenin Anayasaya Aykırılığı
179
sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 3. maddesi ile Türkiye Adalet Akademisi
merkez teşkilatı için ekli listede bulunan kadrolar ihdas edilmiş ve 2 sayılı
CBK’nin eki (I) sayılı Cetvele Türkiye Adalet Akademisi bölümü olarak
eklenmesine ilişkin düzenleme yapılmıştır. Söz konusu madde ve ekli liste,
aşağıdaki açılardan Anayasa’ya aykırıdır.
a) Anayasa’nın
104. maddesine konu bakımından yetki yönünden Aykırılık
Söz
konusu düzenleme, konu bakımından yetki yönünden Cumhurbaşkanlığı
Kararnamelerinin sınırlarını aşması nedeniyle Anayasa’nın 104. maddesine
aykırıdır. Anayasanın 104/17. maddede geçen “münhasıran kanunla düzenlenmesi
öngörülen konular” ibaresinin Anayasa’da “kanunla düzenlenir veya kanunla
konulur, değiştirilir veya kaldırılır” vb. ifadelerin bulunduğu maddelere
bakarak belirlenmesi gerekir. Anayasa Mahkemesi, Anayasa’da salt bir kanunla
düzenleme kaydının bulunmasının, ilgili konuyu cumhurbaşkanlığı kararnamesinin
konu bakımından yetki alanından çıkarmak açısından yeterli olduğunu ifade
etmiştir: “... Anayasa’da münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen
konularda CBK çıkarılamayacağı hüküm altına alınmıştır. Ancak Anayasa’da hangi
konuların münhasıran kanunla düzenleneceğine ilişkin özel bir hüküm
bulunmamaktadır. Bununla birlikte Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihadında
anayasa koyucunun kanunla düzenlenmesini öngördüğü konuların bu kapsamda
görülmesi gerektiği kabul edilmektedir (AYM, E.2016/150, K.2017/179,
28/12/2017, § 57; E.2016/180, K.2018/4, 18/1/2018, § 17; E.2017/51, K.2017/163,
29/11/2017, § 13; E.2016/139, K.2016/188, 14/12/2016, § 9; E.2013/47,
K.2013/72, 6/6/2013). Buna göre Anayasa’da kanunla düzenleneceği belirtilen
alanlarda Cumhurbaşkanı’nın CBK çıkarma yetkisi bulunmamaktadır”. (AYM,
E.S. :2018/125, K.S.:2020/4, K.T.:22/1/2020, R.G. Tarih – Sayı: 13/5/2020 –
31126, §11). O halde Anayasa’nın bir maddesinde bir konunun yasayla
düzenlenmesi öngörülmüşse o konunun Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile
düzenlenmesi, Anayasa’nın 7. ve 104/17. maddelerine aykırılık oluşturacaktır.
İptali
talep edilen düzenleme, Anayasa’nın 123. maddesinde ifade edildiği üzere
idarenin bütünlüğü içerisinde yer alan Siber Güvenlik Başkanlığı merkez
teşkilatı için ekli listede belirtilen sınıf ve derecesi ile sayısı belirlenen
kadroların ihdasına ilişkindir.
Anayasa
Mahkemesi bir kararında, “Kadro unvanı, personelin niteliğini ifade etmenin
yanında, o personelin yerine getireceği görev ve yetkileri, hakları ve
yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ile diğer özlük haklarını da ifade
etmektedir. Kadro derecesi ile personelin özellikle aylık ve ödenekleri ve
diğer özlük hakları bakımından sıkı bir bağ bulunmaktadır.”
değerlendirmesinde bulunmuştur (AYM, E.2005/139, K.2007/33, 22/3/2007). Anayasa
Mahkemesinin (AYMK, E.2005/145 K.2009/112, 23.7.2009; AYMK, E. 2018/73,
K.2019/65, 24.7.2019) kararlarında da belirtildiği üzere, bu hususlar
Anayasa’nın 128. maddesi kapsamındadır.
Bu
nedenle bu kadro ve pozisyon iptali veya ihdasına ilişkin kuralların da
Anayasa’nın 128. maddesi uyarınca kanunla düzenlenmesi gerekir. Nitekim,
Anayasa Mahkemesi, E. 2018/73, K.2019/65, 24.7.2019 kararının 139 ila 141.
paragraflarında memurların kadro ihdas ve iptal işlemlerinin kanun ile
düzenlenmesi öngörülen alanlardan olduğunu belirterek, bu kadroların ihdas ve
iptallerine ilişkin olarak Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile düzenleme
yapılamayacağını da dolaylı olarak tanımlamıştır.
Anayasa’nın
104/17. maddesine göre kanunla düzenlenmesi öngörülen konular CBK ile
düzenlenemez. Dolayısıyla söz konusu düzenleme konu bakımından yetki açısından
CBK ile düzenlenebilecek konulardan değildir. Nitekim, Anayasa Mahkemesi, 65
sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesine ilişkin verdiği kararda bazı yüksek
öğretim kurumlarının kadro ihdas ve iptallerin ilişkin düzenlemenin Anayasa’nın
130. Maddesi kapsamında münhasıran kanun ile düzenlenmesi gereken konulardan
olduğunu belirterek üniversitelerin kadro ihdaslarına ilişkin düzenlemeyi iptal
etmiştir (AYM, E. 2020/71, K.2021/33, 29/04/2021).
Bu
nedenle iptali talep edilen düzenleme, Anayasa’nın 128. maddesinde belirlenen
kanunilik ilkesine ve dolayısıyla Anayasa’nın 104/17. Maddesine aykırıdır,
iptali gerekir.
Dolayısıyla,
yukarıda belirtilen Türkiye Adalet Akademisi merkez teşkilatı için ekli listede
belirtilen sınıf ve derecesi ile sayısı belirlenen kadroların ihdasına ilişkin
ihtilaflı düzenleme, Anayasa’nın 104/17. maddesinde belirlenen sınırları aşarak
kanun ile düzenlenmesi öngörülen alanda düzenleme yapması nedeniyle; konu
bakımından yetkisizlikle maluldür ve Anayasa’nın 104/17. fıkrasına aykırıdır.
Bu cihetle, ihtilaflı kuralın iptali gerekir.
b) Anayasa’nın
128. maddesine aykırılık
Yine
İptali talep edilen düzenleme, Anayasa’nın 123. maddesinde ifade edildiği üzere
idarenin bütünlüğü içerisinde yer alan Türkiye Adalet Akademisi merkez
teşkilatı için ekli listede belirtilen sınıf ve derecesi ile sayısı belirlenen
kadroların ihdasına ilişkindir.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri,
atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri
ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir. Ancak, malî ve sosyal haklara ilişkin
toplu sözleşme hükümleri saklıdır” hükmü yer almaktadır. Anayasa Mahkemesi, son
olarak 43 sayılı CBK’ye ilişkin olarak bu bağlamda verdiği ihlal kararında şu
tespiti yapmıştır: “Anayasa’nın 128. maddesine göre memurlar ve diğer kamu
görevlilerinin görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülüklerinin kanunla
düzenlenmesi gerekmekte olup kuralla hazine ve maliye başmüfettişleri,
müfettişler ve müfettiş yardımcılarının görev, yetki ve sorumluluklarına
yönelik bir düzenleme öngörülmektedir … Bu itibarla Anayasa’nın 128. maddesi
uyarınca münhasıran kanunla düzenlenmesi gereken bir konuda düzenleme yapan
kuralın Anayasa’nın 104. maddesinin on yedinci fıkrasının üçüncü cümlesine
aykırı olduğu anlaşılmaktadır” (AYM, E.2019/96, K.2022/17, 24/02/2022,
§60-61).
Anayasa’nın
128. maddesinde belirtilen bu hüküm açıkça kamuda çalışmakta olan memurlar ve
diğer kamu görevlilerinin, atama, nitelikleri, hakları ve yükümlülükleri, aylık
ve diğer özlük işleri ile görevlerinin sona erme işlemlerinin kanun ile
düzenlenmesi şartını getirmektedir. Söz konusu Kurum Anayasa’nın 123.
maddesinde ifade edildiği üzere idarenin bütünlüğü içinde yer almaktadır.
Dolayısıyla, yukarıda belirtilen Kurumda çalışan personelin atanması, görev ve
yetkileri, iş akitlerinin sona ermesi veya bunların tayin, nakil gibi özlük
haklarını doğrudan etkileyen bir düzenlemenin de kanunla yapılması gerektiği
aşikârdır. Söz konusu personelin kadrosunun ihdası ve iptali de atanması ile
doğrudan bağlantılı olan bağlı bir düzenlemedir. Anayasa Mahkemesi de bir
kararında “Kadro unvanı, personelin niteliğini ifade etmenin yanında, o
personelin yerine getireceği görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri,
aylık ve ödenekleri ile diğer özlük haklarını da ifade etmektedir. Kadro
derecesi ile personelin özellikle aylık ve ödenekleri ve diğer özlük hakları
bakımından sıkı bir bağ bulunmaktadır.” değerlendirmesinde bulunmuştur
(AYM, E.2005/139, K.2007/33, 22/3/2007).
Aynı
şekilde Anayasa Mahkemesi’nin E. 2018/73, K.2019/65, 24.7.2019 tarihli
kararında bu durum açıkça belirlenmiştir. Mahkeme söz konusu kararında;
“139.
Adı geçen kurumlar Anayasa'nın 123. maddesinde ifade edildiği üzere idarenin
bütünlüğü içinde yer almaktadır. Bu kurumlarda genel idare esaslarına göre
yürütülmekte olan kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevleri ifa
eden personel Anayasa'nın 128. maddesi kapsamında olduğundan bunların
kadrolarına, bu kadroların ihdas ve iptaline ilişkin kuralların da Anayasa'nın
128. maddesi uyarınca kanunla düzenlenmesi gerekir.
140.
Dava konusu kuralda ise anılan idarelerin 2017 yılı fiilî kadrolarının 2016
yılı sonuna kadar TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunca belirlenmesi öngörülmüştür.
Kural bu hâliyle yasama yetkisinin devri sonucunu doğurmakta, kamu
görevlilerinin statülerinin kanunla düzenlenmesi yolundaki anayasal kurala
aykırılık oluşturmaktadır.
141.
Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nın 7. ve 128. maddelerine aykırıdır. İptali
gerekir.”
saptaması
ile kadro ve pozisyonların ihdas ve iptalinin de Anayasa’nın 128. maddesinin 2.
fıkrası kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir.
Yine
Anayasa Mahkemesi, 36 sayılı CBK’ye ilişkin açılan iptal davasında, 2019/78 Esas,
2020/6 Karar sayılı Kararında:
“20.
Genel idare esaslarına göre yürütülen asli ve sürekli kamu hizmetlerinde kadro
ve pozisyon esastır. Bu hizmetleri yürüten memur ve diğer kamu görevlileri
kendilerine özgü statüye sahiptir. Görevleri dışında da kamu hizmetleri
statüsünün bir bölümü olan bu statü hükmüne tabi olurlar ve resmî sıfat ve
yetkilerini korurlar. Oysa Kurul, Cumhurbaşkanlığı teşkilatı içinde
Cumhurbaşkanına bağlı icrai bir karar alma ve bunu uygulatma yetkisi olmayan
tamamıyla istişari nitelikte bir birim olarak düzenlenmiştir. Kurul üyelerinin
ancak kurul hâlinde çalıştıkları, tek başlarına bir hizmet yapmadıkları, kamu
hizmetlerine geçici ve arızi olarak katıldıkları, görevin ifası sırasında
devletin emredici gücünün kullanılmadığı, Kurulda yer alacak üyeler için kadro
ve pozisyonun belirlenmediği, bu üyeler ile merkezî idare arasında tam bir
statüer ilişkinin kurulmadığı, söz konusu Kurul üyelerinin Kurul üyeliği
dışında başka meslek ve uğraşlarına devam edebildikleri anlaşılmaktadır. Bu itibarla
Kurul üyelerinin yaptıkları görev, Anayasamın 128. maddesi anlamında devletin,
kamu iktisadi teşebbüslerinin ve diğer kamu tüzel kişilerinin genel idare
esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetinin gerektirdiği asli
ve sürekli bir görev niteliğinde değildir. Dolayısıyla Kurul üyelerinin
belirlenmesi hususu münhasıran kanunla düzenlenmeyi gerektiren bir konu
değildir.”
şeklindeki
tespitiyle memur ve kamu görevlisi statüsünde olan personelin kadro ihdas ve
iptallerinin Anayasanın 128. maddesinde belirlenen şekilde kanun ile
düzenlenmesi gerektiğini vurgulamıştır.
Kadrolar
konusunda; Anayasa Mahkemesine göre, kamu görevlilerinin “kadrolarına, bu
kadroların ihdas ve iptaline ilişkin kuralların da Anayasa’nın 128. maddesi
uyarınca kanunla düzenlenmesi gerekir” (AYM, E.2018/73, K.2019/65,
24/7/2019, § 139).
Ancak,
Anayasa Mahkemesi, 53 sayılı CBK’nin bazı maddelerinin iptali talebiyle yapılan
başvuruda, kadro ihdas ve iptaline ilişkin düzenlemelerin bakanlıklar nezdinde
teşkilat yapılarıyla doğrudan bağlantılı olduğu hasebiyle Anayasa’nın 106.
maddesinin 11. fıkrası kapsamında Cumhurbaşkanı Kararnameleriyle
düzenlenebileceğini belirtmiştir. (AYM, E.2020/8, K.2021/25, 31/3/2021).
Kararın ilgili bölümü şu şekildedir:
“22.
Bu bağlamda Anayasa’nın CBK tarafından düzenleneceğini özel olarak öngördüğü
yukarıda belirtilen bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve
yetkileri, teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulması ile
düzenlenmesi kapsamında, bu konularla sınırlı olmak üzere Anayasa’nın 106.
maddesinin anılan hükmünde belirtilen hususlarda CBK ile düzenleme yapılabilir.
23.
Bu çerçevede, kuralların Anayasa’nın 106. maddesinin on birinci fıkrasında CBK
ile düzenlenmesi öngörülen Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının
teşkilat yapısına ilişkin olduğu anlaşılmaktadır. Zira yukarıda da belirtildiği
üzere kadro ile teşkilat arasında yakın bir ilişki olup kadro belirlenmeden bir
kurum ve kuruluşun teşkilatlanmasından söz edilmesi zordur. Bu itibarla
kuralların Anayasa’nın 106. maddesinin on birinci fıkrasıyla bağlantılı olarak
104. maddesinin on yedinci fıkrasının üçüncü cümlesine aykırı bir yönü de
bulunmamaktadır (AYM, E.2018/119, K.2020/25, 11/6/2020, § 28).”
AYM,
yukarıda belirtilen kararının sonunda da, “Kurallar Anayasa’nın 123. maddesi
bağlamında 104. maddesinin on yedinci fıkrasının üçüncü cümlesi yönünden
incelendiğinden ayrıca 128. maddesi bağlamında anılan fıkra yönünden
incelenmesine gerek görülmemiştir.” şeklindeki görüşüyle konunun sadece
yetki açısından 104. madde kapsamında ele alındığını belirtirken, daha önceki
diğer kararlarıyla çelişen bir karar vermiştir. Yukarıda da belirtildiği üzere
kadro ve pozisyon ihdası veya iptali, sadece teşkilat yapısının bir parçası
olarak değerlendirilemez. Söz konusu düzenlemeler, kamu görevlilerinin
özellikle memurların görevlerine atanması veya görevlerinin sona ermesi ile
doğrudan bağlantılı bir konudur. Bu nedenle Anayasa’nın 128. maddesinin 2.
fıkrası kapsamında ele alınması gereken bir konudur. Yürütme erkine, bakanlıklar
açısından kadro ihdas ve iptal yetkisinin verilmesi, kamu görevlilerinin
görevlerini ifa etmelerinde yürütme erkinin etkisi altında kalmaları riskini
doğurduğu gibi; yürütme erki açısından, memurların görev ve yetkilerini
kullanamamasının bir yolu olarak görülebilir. Dolayısıyla, yürütme erkinin
anılan yetkiye sahip olduğunun kabulü halinde, memurların görevlerini yaparken
siyasi etkilerden korunması amacıyla düzenlenen Anayasa’nın 128. maddesinin
ikinci fıkrası hükümleri fiilen etkisini yitirmiş olacaktır.
Diğer
yandan, söz konusu kadro ihdasları aynı zamanda kamu görevlilerinin özlük
haklarıyla doğrudan bağlantılıdır. Kadro derecesine ve pozisyonuna göre aylık
ve diğer hakları hesaplanan kamu görevlilerine kamu kurum veya kuruluşu
tarafından yapılacak harcamalar ve ödenekler de ilgili yıl bütçesi ile
belirlendiğinden kadro ve pozisyon ihdası veya iptali aynı zamanda bir
bütçeleme konusudur. Dolayısıyla Anayasa’nın 161. maddesi çerçevesinde de ele
alınması gereken bir konudur. Anayasa’nın 128. maddesi ve 161. maddesine
bakıldığında ise bu alanda yapılacak düzenlemelerin kanunilik ilkesine uygun
olması zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Anayasa Mahkemesi, “münhasıran kanunla
düzenlenmesi gereken konular” arasında sayılan bu hususları göz ardı etmemelidir.
Nitekim,
65 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesine ilişkin verdiği kararda bazı yüksek
öğretim kurumlarının kadro ihdas ve iptallerin ilişkin düzenlemenin Anayasa’nın
130. Maddesi kapsamında münhasıran kanun ile düzenlenmesi gereken konulardan
olduğunu belirterek üniversitelerin kadro ihdaslarına ilişkin düzenlemeyi iptal
etmiştir (AYM, E. 2020/71, K.2021/33, 29/04/2021). Anayasa’nın 130. maddesi
çerçevesinde üniversitelerde görev yapan kamu görevlileri açısından kadro
ihdasının görev ve yetkileri, unvanları, mali işleri ve özlük hakları ile
doğrudan bağlantılı olarak değerlendirilirken Bakanlıklar nezdinde görevlerini
yürütmekte olan memurlar açısından Anayasa’nın 128. maddesi kapsamında ele
alınmaması ise kamu görevlisinin korunmasına ilişkin anayasal güvenceyi
düzenleyen hükmü işlevsiz kılacaktır. Bu bakımdan; Anayasa’nın tutarlı şekilde
yorumlanma gereği de Anayasa’nın 128. maddesinin ihtilaflı düzenlemeye
uygulanmak gerektiğini işaret etmektedir.
Yasama
yetkisinin genelliği ve CBK çıkarma yetkisinin istisnailiği ile birlikte;
Anayasa’nın sistematik yorumu uyarınca, Anayasa’nın 106. maddesini 128.
maddeyle tutarlı şekilde yorumlama gereği de dikkate alındığında, kadro ve
pozisyon ihdası ve iptali konusunu “teşkilat yapısı” kavramı içerisinde
addetmenin mümkün olmaması gerekir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda anılan
kararları, kadro ve pozisyon ihdası ve iptali konusuna Anayasa’nın 128.
maddesinin uygulandığını açık şekilde ortaya koymaktadır. Buna karşın;
Anayasa’nın 106. maddesini kadro ve pozisyon ihdası ve iptali konusu bakımından
128. maddeye nazaran lex specialis olarak kabul etmek mümkün değildir;
zira, 106. maddede yer alan ve bakanlıkların kurumsal örgütlenmesine ilişkin
“teşkilat yapısı” kavramı, “kamu görevlilerinin” “atanmaları” ve “diğer özlük
işleri”ne ilişkin 128. maddeyle konu bakımından kesişmemektedir. Kadro ve
pozisyon ihdası ve iptali konusu; Anayasa’nın kurumsal mercekli 106. ve (kadro
ihdasına uygulandığı AYM kararlarıyla sabit) statü mercekli 128. maddelerinin
kurumsal yapıya ve kamu görevlileri rejimine ilişkin farklı uygulanma alanları
dikkate alındığında, Anayasa’nın 128. maddesi bünyesinde ele alınması gereken
bir konudur. Öyle ki, Anayasa koyucu eğer isteseydi, Anayasa’nın 106.
maddesinin son fıkrasına, 128. madde bakımından istisna oluşturacak bir hükmü
açık ve tereddüde yer vermeyecek biçimde koyardı.
Bu
nedenle yukarıda belirtilen Türkiye Adalet Akademisinin merkez teşkilatı için
genel idare esaslarına göre yürütülmekte olan kamu hizmetlerinin gerektirdiği
asli ve sürekli görevleri ifa etmek için ekli listelerde belirtilen kamu
görevlilerinin kadro ihdaslarının kanunla belirlenmesi gerekmekte olup bunun
dışında Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile bu konuda belirleme yapılması mümkün
değildir. Belirtilen nedenlerle, iptal davası konusu CBK düzenlemesi,
Anayasa’nın 128. maddesinde belirtilen kanunla düzenleme yapılması öngörülen
konulardan sayıldığı için Anayasa’nın 128. maddesine aykırıdır. Bu nedenle
iptali gerekir.
c)
Anayasa’nın 161. Maddesine Aykırılık
Yukarıda
da belirtildiği üzere, Türkiye Adalet Akademisinin merkez teşkilatı için genel
idare esaslarına göre yürütülmekte olan kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve
sürekli görevleri ifa etmek için ekli listede belirtilen kamu görevlilerinin
kadro ihdasları aynı zamanda kamu görevlilerinin, atanma ve özlük haklarıyla
doğrudan bağlantılıdır. Kadro derecesine ve pozisyonuna göre aylık ve diğer
hakları hesaplanan kamu görevlilerine kamu kurum veya kuruluşu tarafından
yapılacak harcamalar ve ödenekler de ilgili yıl bütçesi ile belirlendiğinden
kadro ihdası veya iptali aynı zamanda bir bütçeleme konusudur. Dolayısıyla
Anayasa’nın 161. maddesi çerçevesinde kanunilik ilkesine tabi olarak ele
alınması gereken bir konudur. İhtilaflı CBK düzenlemesi, bu açıdan da
Anayasa’nın 161. maddesine aykırıdır.
d)
Anayasa’nın 153. Maddesine Aykırılık
Anayasa’nın
153. maddesinin son fıkrası uyarınca: “Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede
hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını,
gerçek ve tüzelkişileri bağlar.”
Anayasa
Mahkemesi kararlarında Anayasa'nın 153’üncü maddesinde belirtilen bağlayıcılık
ilkesine aykırılıktan söz edilebilmesi için iptal edilen kuralla dava konusu
yeni düzenlemenin içerik ve kapsam bakımından aynı ya da benzeri olması
gerektiği belirtilmektedir (Anayasa Mahkemesi’nin 12.11.1991 tarihli ve 1991/7
E.: 1991/43 K. sayılı kararı).
Yukarıda
iptali istenen kuralla içerik ve kapsam bakımından benzer kuralların Anayasa’ya
aykırılığına, Anayasa Mahkemesi tarafından daha önce hükmedilmiştir (Bkz.
yukarıdaki başlıklarda alıntılanan kararlar ve bu cümleden olarak özellikle:
AYM, E.2018/73, K.2019/65, 24.7.2019, §§139-141; AYM, E.:2018/125, K.S.:2020/4,
K.T.:22/1/2020, R.G. Tarih – Sayı: 13/5/2020 – 31126, §11; AYM, 2019/78
E.2020/6, K.T.:23/01/2020; AYM, E. 2020/71, K.2021/33, 29/04/2021; E.2019/96,
K.2022/17, 24/02/2022, §60-61).
Yukarıda
gösterildiği üzere, AYM’nin daha önceki kararlarında saptadığı bir Anayasa
ihlalini aynı şekilde devam ettiren ihtilaflı kural, bu cihetle, Anayasa’nın
153. maddesine de aykırıdır.
e)
Anayasa’nın 7. Maddesinde Belirlenen Yasama Yetkisinin Devredilemezliği
İlkesine Aykırılık
Yürütme
organı (ya da idare), Anayasada öngörülmüş durumlar dışında kanunların
düzenlemediği bir alanda kendiliğinden kural koyamaz ya da bir kanuna aykırı
olarak bir kural koyamaz.
179
sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 3. maddesi ile Türkiye Adalet Akademisi
merkez teşkilatı için ekli listedeki kadrolar ihdas edilmiş ve 2 sayılı CBK’nin
eki (I) sayılı Cetveline bölüm olarak eklenmesine ilişkin düzenleme
yapılmıştır.
Söz
konusu düzenleme ile Anayasa’nın 128. maddesinde ve yasa ile düzenlenmesi
öngörülmüş bir alanda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile personel kadrosu ihdası
düzenlemesi yapılmaktadır. Bu şekilde; yürütme, fonksiyon gaspı yapmak
suretiyle, Anayasa tarafından kanun koyucunun konu bakımından yetki alanına
inhisar ettirilen bir alanda düzenleme yapmıştır. Yürütme organı (ya da idare),
Anayasada öngörülmüş durumlar dışında kanunların düzenlemediği bir alanda
kendiliğinden kural koyamaz.
Dolayısıyla
kamu görevlilerinin kadrolarının ihdası ve iptalinin atanmalarının bir parçası
olması nedeniyle kanunla düzenlenmesi yolundaki Anayasa kuralına aykırı bir
düzenleme yapılması ve yürütmeye Anayasa’ya aykırı bir yetki tanımlanması,
yasama yetkisinin devrine ilişkin sınırın aşıldığını ve yürütmenin yasamanın
yetki alanına müdahale ettiğini göstermektedir. Bu nedenle, söz konusu madde,
Anayasa’nın 7. maddesinde belirlenen yasama yetkisini devretme yasağına
aykırıdır, iptali gerekir.
f)
Anayasa’nın 8. Maddesine Aykırılık
Anayasa’nın
8. maddesine göre; “Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı tarafından,
Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir”.
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, yürütme yetkisi olarak, Anayasa ve kanunlar
çerçevesinde kullanılmalıdır. Oysa, 179 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin
3. maddesi ile Türkiye Adalet Akademisi merkez teşkilatı için ekli listedeki
kadrolar ihdas edilmiş ve 2 sayılı CBK’nin eki (I) sayılı Cetveline bölüm
olarak eklenmesine ilişkin düzenleme yapılmıştır.
Yukarıda
belirtildiği üzere bir CBK ile kanunla düzenlenmesi öngörülen bir alanda
düzenleme yapılması suretiyle kanun koyucunun alanına müdahale edilmesi,
anayasal çerçeve dışında yetki kullanımını ortaya koymaktadır. Bu itibarla 179
sayılı CBK’nin 3. maddesi ve ekli liste, Anayasa’nın 8. maddesine de aykırıdır,
iptali gerekir.
g)
Anayasa’nın 2. Maddesine ve Başlangıç İlkelerine Aykırılık
Başlangıçta
belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk
Devleti” olan Cumhuriyet, erkler ayrılığı ilkesinde somutlaşır: “Kuvvetler
ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip,
belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı
medeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve
kanunlarda bulunduğu;” (Başlangıç, prg.4). Bu çerçevede; Anayasa’nın 7., 8. ve
9. maddeleri de yasama, yürütme ve yargı yetkilerini ayrı ayrı düzenler.
179
sayılı CBK’nin 3. maddesi ve ekli liste, yukarıda açıklanan nedenlerle,
“Anayasa ve kanunların üstünlüğü” ilkesini ihlal ettiğinden, Anayasa’nın 2.
maddesine ve Başlangıç prg. 4’e de aykırılık oluşturmaktadır.
Bu
aykırılık durumu, “kaynağını Anayasa’dan almayan Devlet yetkisi kullanma
yasağı” (md.6) karşısında ve Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü ilkesi
(md.11) ile daha belirgin hale gelmektedir. Başta yasama, yürütme ve yargı
organlarının saygı göstermesi gelmek üzere, “Anayasanın üstünlüğü ve
bağlayıcılığı” hükmünün etkililiği, Anayasa Mahkemesi’nin bu kuralın biricik
bekçiliğini yapması ölçüsünde mümkündür. Her vesile ile bu hükmü anlamlandırmak
ve güncellemek, hukuk devleti (md.2) açısından yaşamsaldır. Bu bakımdan,
yürütme tekeline sahip olan makamın, yasama yetkisinin devredilmezliği kuralına
saygı göstermesi, “Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı” hükmünün sürekli
gözetilmesi ölçüsünde mümkündür.
Dahası,
Cumhurbaşkanı’nın, “Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve
uyumlu çalışmasını temin” etme yükümlülüğü (md.104/2), aykırılık durumunu,
aşikâr olmanın ötesinde tehlikeli hale getirmektedir. Bu nedenle, söz konusu
düzenleme, Anayasa’ya aykırı olarak bir yetki kullanımını düzenlediğinden ve
yukarıda belirtilen nedenlerle Anayasa’nın 6., 11. ve 104/2. Maddelerine de
aykırılık teşkil etmektedir.
Yukarıda
belirtilen nedenlerle 179 sayılı CBK’nin 3. maddesi ve ekli liste, Anayasanın
Başlangıç ilkelerine, 2., 6., 7., 8., 11., 104/2, 104/17., 128., 153. ve 161.
maddelerine aykırı olması nedeniyle iptali talep edilmektedir.
III. YÜRÜRLÜĞÜ
DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ
Cumhurbaşkanlığı
Kararnameleri, 6771 sayılı Anayasa Değişikliği Kanunu ile Anayasada yapılan
değişikliklerle hukuk sistemimize girmiş ve 24 Haziran Seçimleri sonucunda
Cumhurbaşkanının yemin ederek görevine başlamasıyla yürürlüğe girmiştir.
Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile ilk defa yürütme organına, dayanağını
doğrudan Anayasadan alan bir düzenleme yetkisi tanınmıştır. Anayasa’da önemli
sınırlamalar getirilerek tanınmış olan bu yetkinin, anayasal sınırlar
çerçevesinde kullanılması, kötüye kullanılmaması ve yasama yetkisinin devri
niteliği taşımaması, Anayasa’nın başta 6., 7. ve 8. maddeleri gereği olup,
örgütlenmesi, erkler ayrılığına dayanan demokratik hukuk devletinin yaşama
geçirilmesi açısından hayati önem taşımaktadır. Oldukça güçlü yetkilerle
donatılmış ve doğrudan halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanının Anayasa’da
kendisine tanınan sınırlı alanı aşarak her konuda düzenlemeler yapması,
demokratik hukuk devletinin özünü oluşturan denge ve denetleme mekanizmalarını
işlevsiz hale getirecek, sistemi yürütmenin keyfi yönetimine dönüştürecektir.
Göreve
başlamasının hemen ardından Cumhurbaşkanınca oldukça kapsamlı pek çok CBK
çıkarıldığı görülmektedir. Gerekçesiz bu CBK’lerin pek çoğunda da çerçevesini
Anayasa’nın açıkça çizdiği yetki sınırlarının aşıldığı, Anayasanın CBK ile
düzenlenmesini yasakladığı alanlarda düzenlemeler yapıldığı görülmektedir.
Yukarıda iptali istenen kural da Anayasanın cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile
düzenlenmesini yasakladığı alanlara ilişkin bir düzenleme oluşturmaktadır. Bu
nedenle ultra vires geçersizlikle maluldür. Bu bakımdan Anayasa
Mahkemesince ivedilikle incelenerek yetki dışı düzenlemelerin iptal edilmesi ve
hukuk sisteminden ayıklanması, normlar hiyerarşisine dayanan hukuk düzeninin
devamlılığı bakımından hayati önem taşımaktadır.
26/2/2025
tarihli ve 179 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin iptali istenen
hükümlerinin açıkça Anayasa’ya aykırı olduğu yukarıda etraflı bir şekilde
açıklanmıştır.
Anayasa’nın
temel ilkelerine, insan hakları, hukuk devleti ve demokrasi değerlerine ağır bir
saldırı oluşturan kuralların yürürlüğünün derhal durdurulması, hayati önem
taşımaktadır.
Anayasal
gereklere uymadan kabul edilen ve iptal edilmesi gereken bir kuralın
uygulanması halinde telafisi imkânsız zararların doğacağı açıktır. O kadar ki;
iptali istenen kurallar, demokratik hukuk devletinin esasını ortadan
kaldıracaktır.
Diğer
taraftan, Anayasal düzenin hukuka aykırı kural ve düzenlemelerden en kısa
sürede arındırılması, hukuk devletinin temel gereğidir. Anayasa’ya
aykırılıkların sürdürülmesi, özenle korunması gereken hukukun üstünlüğü
ilkesini de zedeleyecektir. Hukukun üstünlüğünün sağlanamadığı bir düzende,
kişi hak ve özgürlükleri güvence altında sayılamayacağından, bu ilkenin
zedelenmesi, hukuk devleti yönünden giderilmesi olanaksız durum ve zararlara
yol açacaktır.
Ayrıca,
burada tekrar vurgulanmalıdır ki; Anayasa’nın çerçevesini ve sınırlarını
sınırlı sayı ilkesiyle (numerus clausus) belirlemiş olduğu yetki alanı
dışında çıkarılan cumhurbaşkanlığı kararnameleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerine
inşa edildiği erkler ayrılığı ilkesinin ve bu çerçevede Devletin yönetim
biçimine ilişkin emredici ve yasaklayıcı Anayasa hükümlerinin ihlal edilmesi
sonucunu doğurduğu kadar, Devlet’in hukuki yapılanmasının çerçevesini oluşturan
normlar hiyerarşisinin de bozulmasına sebep olmaktadır. Siyasi rejimin, hesap
verebilir hükümet sistemine dayanan demokrasiden, hesap verebilirlik
ilkesinden arındırılan ve yürütmenin, yani hükümet etme yetkisinin tek başına
Devlet başkanına tevdi edildiği monokrasiye kaydırıldığı, yargının
bağımsızlığını yitirdiğine ilişkin çok ciddi iddia ve tespitlerin bulunduğu bir
tarihsel zaman diliminde (bu son nokta hakkında bkz. Türkiye’nin AİHS’nin 18.
maddesini ihlal ettiğine karar veren müteakip karar: AİHM, Kavala/Türkiye,
başvuru no: 28749/18, 10 Aralık 2019, p.197-232), AYM’nin, açık şekilde
Anayasa’nın çizdiği yetki çerçevesinin dışına çıkan cumhurbaşkanlığı
kararnamesi maddelerinin yürürlüklerinin durdurulmasına karar vermesi;
Anayasa’nın tanımladığı şekliyle Devlet düzeninin sağlıklı işleyişi, hukuk
devletini ilkesinin asgari gereklerinin işletilmesi ve demokrasinin devamı
açısından yaşamsal olduğu kadar, Anayasa Mahkemesi’nin varlık sebebi açısından
da bir zorunluluktur.
Yukarıda
sayılan türde zarar ve durumların doğmasını önlemek amacıyla, Anayasaya açıkça
aykırı olan söz konusu maddelerin iptal davası sonuçlanıncaya kadar
yürürlüğünün de durdurulması istenerek Anayasa Mahkemesine dava açılmıştır.
IV.
SONUÇ VE İSTEM
26/2/2025
tarihli ve 179 sayılı Bazı Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinde Değişiklik
Yapılmasına Dair Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin;
1)
1. maddesi ile değiştirilen 1 sayılı CBK’nin 50. maddesinin birinci fıkrasının
(a) bendindeki ibarenin, Anayasa’nın, Başlangıç ilkelerine, 2., 6., 7., 8.,
11., 104/2, 104/17., 128., 138., 139. ve 140. maddelerine,
2)
3. maddesi ile ekli listenin, Anayasanın Başlangıç ilkelerine, 2., 6., 7., 8.,
11., 104/2, 104/17., 128., 153. ve 161. maddelerine,
aykırı
olması nedeniyle iptallerine ve dava sonuçlanıncaya kadar yürürlüğünün
durdurulmasına, karar verilmesine ilişkin istemimizi saygı ile arz ederiz.”