"...
“Dava, kayıt kabul davası olup gerek yasal düzenlemeler ve gerekse Yargıtay uygulaması gereği adli tatilde görülebilen davalardandır.
Basit yargılama usulüne tâbi olan bu davalarda verilecek gerekçeli kararların ise kanun gereği belli bir süre içinde yazımı zorunludur.
Nitekim 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun m.321/f.2-son cümle hükmüne göre "Bu durumda gerekçeli kararın en geç bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkartılması gerekir".
O halde kayıt kabul davalarında Kanunun öngörmüş olduğu şekilde kararın tefhimi durumunda tefhimden başlayarak bir ay içinde gerekçeli kararın yazılması gerekir.
Somut olayda karar tarihi 27/06/2024 olup adli tatil olsa dahi gerekçeli kararın basit yargılama usulüne tabi olan bu davada 27/07/2024 tarihine kadar yazılması yasal zorunluluktur.
Kayıt kabul davalarının adli tatile tabi olmadığı hususu ile ilgili (Kapatılan) Yargıtay 23.HD'nin oluşturmuş olduğu ilamda da belirtildiği üzere "6100 sayılı HMK'nın 104. maddesi “Adli tatile tabi olan dava ve işlerde, bu Kanunun tayin ettiği sürelerin bitmesi tatil zamanına rastlarsa, bu süreler ayrıca bir karara gerek olmaksızın adli tatilin bittiği günden itibaren bir hafta uzatılmış sayılır.” hükmünü içermektedir. HMK'nın 104. maddesine göre bitmesi adli tatile rastlayan sürelerin yedi gün daha uzatılmış sayılması, sadece, adli tatilde bakılamayacak olan iş ve davalara ilişkin olup, HMK'nın tayin ettiği süreler içindir. Başka kanunların, özellikle maddi hukuka ilişkin kanunların tayin ettikleri hak düşürücü süreler ile zamanaşımı sürelerinin bitmesi adli tatile rastlarsa, bunların adli tatilin bitmesinden itibaren yedi gün daha uzatılmış sayılmasına imkân yoktur. (Bkz. Prof. Dr. Baki Kuru, "Hukuk Muhakemeleri Usulü" 6. Baskı Cilt: 5, sh. 5508 vd.) Dairemizin 16.04.2014 tarih ve 2013/8984 E.,2014/2998 K. sayılı ilamı da bu yöndedir. Somut olayda, temyiz tarihi itibariyle yürürlükte olan 6100 sayılı HMK'nın 103/1-e bendi uyarınca bu davalar adli tatilde görülebileceğinden, temyiz süresi adli tatilde işlemeye devam ettiği gibi, dava açma süresi İİK'nda düzenlendiğinden, adli tatilde işlemeye devam eder, adli tatil bitiminden 7 gün sonrasına uzamaz."
Bu şartlarda somut olayda, kayıt kabul davasına konu olan gerekçeli karar yönünden bir aylık yasal sürenin son günü adli tatile rastlamış olsa dahi bu surenin adli tatilin bitiminden itibaren yedi gün sonrasına kadar uzaması yasal açıdan mümkün değildir. Bu durumda somut olayda HMK gereği mahkeme başkanının/hâkimin henüz bir aylık gerekçeli kararı yazdırma süresi sona ermediği halde mahkeme başkanı HSK kararı gereği 20/07/2024 tarihi itibariyle zorunlu olarak adli tatile ayrılmıştır. Bu durum ise gerekçeli kararın süresi içinde yazılamamasına yol açmıştır.
2-AÇIKLAMALAR:
Öncelikle belirtmek gerekir ki "Türk Milleti Adına" karar veren hâkim, bir yargı mensubudur. Sonuç olarak yapmış olduğu faaliyet açısından "çalışan" kişi konumunda olduğu da açıktır.
Esasen mevcut kanuni düzenlemeler gereği sosyal güvenlik hakları dahi olmak üzere hâkimlerin dinlenme haklarının mevcut olduğu, adli tatil dönemi içinde ise bu hakkın kullanıldığı ise izahtan varestedir.
Nitekim Anayasa m.50/f.3 hükmü "Dinlenmek çalışanların hakkıdır" düzenlemesi ile bu hakkı anayasal teminat altına almıştır.
HMK m.321/f.2 son cümlesi gereği, somut olayda kararın verildiği 27/06/2024 tarihinden itibaren bir ay içinde gerekçeli kararın yazılması zorunludur. Ancak HMK m.298 gereği hükmü yazacak olan mahkeme başkanının 20/07/2024 tarihi itibariyle adli tatile ayrıldığı, anayasal dinlenme hakkının bu tarih itibariyle başladığı, gerekçeli kararın 20/07/2024 tarihi itibariyle mahkeme başkanı tarafından yazdırılamadığı, bu kararın yazdırılması açısından mahkeme başkanının dinlenme hakkının başladığı dönem içinde gerekçeli kararı yazdırmak zorunda bulunduğu, bu konuda HMK m.321/f.2-son cümle hükmünün emredici olduğu anlaşılmaktadır.
O halde HMK m.321/f.2-son cümlenin Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına aykırı olup olmadığı irdelenmelidir.
"Demokratik toplumlarda temel hak ve özgürlükler yönünden serbestlik asıl, sınırlama ise istisnadır. Anayasalar temel hak ve özgürlüklerin hangi nedenlerle ve ne ölçüde sınırlandırılabileceğini belirlemektedir. Bu anlamda, Anayasa'nın 13. maddesinde temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasına ilişkin kurallara yer verilmiştir.
Öte yandan, Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihat hâlini alan kararlarında belirtildiği üzere, her temel hak ve özgürlüğün doğasından kaynaklanan sınırları da bulunmaktadır. Birlikte yaşamanın zorunlu sonucu olarak, hak ve özgürlüklerin başkalarının aynı hak ve özgürlüklerden faydalanmasını engelleyici, başkalarına zarar verici mahiyette kullanılmaması gerekir. Ayrıca, Anayasa'nın başka maddelerinde yer alan kuralların da temel hak ve hürriyetin bir diğer sınırını oluşturabilmesi mümkündür.
Anayasa'nın m.50 hükmünde düzenlenen dinlenme hakkı sosyal bir hak olarak güvence altına alınmıştır. Maddede, çalışanların bu hakkını kısmen veya tamamen kullanmamasına dair herhangi bir düzenleme yapılmamıştır.
Söz konusu dinlenme hakkı temel bir haktır. Bu temel hak ve özgürlüklerin sınırlanması elbette mümkündür. Ancak temel hak ve özgürlükler açısından dokunulamayacak "öz", her temel hak ve özgürlük açısından farklılık göstermekle birlikte kanunla getirilen sınırlamanın hakkın özüne dokunmadığının kabulü için temel hakların kullanılmasını ciddî surette güçleştirip, amacına ulaşmasına engel olmaması ve etkisini ortadan kaldırıcı bir nitelik taşımaması gerekir.
Temel hak ve özgürlüklerin özlerine dokunulmaksızın yapılan sınırlamalar yönünden ise bu sınırlamaların, demokratik toplum düzeninin gerekleri ile ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı belirtilmiştir. Bir başka deyişle, öze dokunan sınırlamalar, "demokratik toplum düzeninin gerekleri" ve "ölçülülük" ilkelerine evleviyetle aykırı olacağından, temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunan sınırlamalar yönünden "demokratik toplum düzeninin gerekleri" ve "ölçülülük" ilkeleri bakımından ayrıca inceleme yapılmasına gerek bulunmamaktadır.
Öze dokunma yasağını ihlal etmeyen müdahaleler yönünden gözetilmesi öngörülen "demokratik toplum düzeninin gerekleri" kavramı, öncelikle ilgili hak yönünden getirilen sınırlamaların zorunlu ya da istisnai tedbir niteliğinde olmalarını, başvurulabilecek en son çare ya da alınabilecek en son önlem olarak kendilerini göstermelerini gerektirmektedir. "Demokratik toplum düzeninin gerekleri"nden olma, bir sınırlamanın demokratik bir toplumda zorlayıcı bir toplumsal ihtiyacın karşılanması amacına yönelik ve ölçülü olmasını ifade etmektedir.
Anayasa'nın 13. maddesinde ifade edilen "ölçülülük ilkesi", temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin başvurularda dikkate alınması gereken bir diğer ilkedir. Demokratik toplum düzeninin gerekleri ve ölçülülük ilkeleri, iki ayrı kriter olarak düzenlenmiş olmakla birlikte bu iki kriter arasında sıkı bir ilişki vardır. Temel hak ve özgürlüklere yönelik herhangi bir sınırlamanın, demokratik toplum düzeni için gerekli nitelikte, başka bir ifadeyle öngörülen kamu yararı amacını gerçekleştirmekle birlikte, temel haklara en az müdahaleye olanak veren ölçülü bir sınırlama niteliğinde olup olmadığının incelenmesi gerekir.
Ölçülülük, temel hak ve özgürlüklerin sınırlanma amaçları ile sınırlama araçları arasındaki ilişkiyi yansıtır. Ölçülülük denetimi, ulaşılmak istenen amaçtan yola çıkılarak bu amaca ulaşılmak için seçilen aracın denetlenmesidir. Bu sebeple, kuralın hedeflenen amaca ulaşabilmek için elverişli, gerekli ve orantılı olup olmadığı değerlendirilmelidir.
Belirtilen nitelikleri gereği, Anayasa'nın 13. maddesinde yer alan ve aralarında sıkı bir ilişki bulunan, "temel hak ve hürriyetlerin özü", "demokratik toplum düzeninin gerekleri" ve "ölçülülük ilkesi" kavramları, bir bütünün parçaları olup, "demokratik bir hukuk devleti"nin özgürlükler rejiminde gözetilmesi gereken temel ölçütleri oluşturmaktadır." (Anayasa Mahkemesinin 2015/96E. 2016/9K.sayılı kararından hareket edilmiştir)"
O halde çalışanların dinlenme hakkı demokratik toplum açısından güvence altına alınması gereken bir haktır. Ancak bunun için gerekli yasal düzenlemelerin varlığı zorunludur. İptale konu hükmün varlığının kayıtsız ve şartsız olarak devam etmesi durumunda, yasal süre içinde gerekçeli kararın yazılmasının kimi zaman ve somut olayda olduğu üzere ancak adli tatil döneminde yazılabileceği açıktır. Bu durum dinlenme hakkının kullanılmasına getirilmiş fiili ve yasal bir sınırlama niteliğindedir.
İptal talebine konu düzenleme, adli tatile tabi olmayan ve basit yargılama usulüne tabi davalarda gerekçeli kararın kısa kararın açıklanmasından itibaren bir ay içinde yazılması sonucunu doğurmaktadır. Bu sürenin adli tatile tabi olmayan ve basit yargılamaya tabi davalar yönünden yargılamanın hızlandırılması için getirildiği açıktır. Ancak HMK'daki bu sürenin son gününün adli tatilin bitiminden itibaren ve HMK m.104 hükmünün uzatılmaması demokratik toplum düzeninin sağlanması açısından zorlayıcı bir hal değildir.
Bu noktada gerekçeli kararın yazım tarihinin son gününün adli tatile isabet etmesi halinde, sürenin adli tatilden itibaren ve HMK m.104 hükmüne göre yedi gün uzatılması durumunda mahkeme başkanının yararlanması gereken adli tatilden tam ve eksiksiz bir şekilde yararlandırılması ise mümkün olabilecektir. Nitekim adli tatile tabi olmayan ve yazılı yargılama usulüne göre görülen davalarda da HMK m.294/f.4 gereği "gerekçeli kararın tefhimden başlayarak bir ay içinde yazılması" zorunlu olsa da HMK m.104 ile getirilen imkan ile başkanın adli tatile çıkması durumunda dinlenme hakkının engellenmesi için yasal imkan yaratılmıştır.
Bir başka deyişle somut davada kısa karardan itibaren kararın bir ay içinde yazdırılmasının zorunlu olması, bu sürenin adli tatilin bitiminden itibaren bir hafta kanunen uzamaması adil yargılanma hakkının alt unsuru olan makul süre içinde davanın bitirilmesi açısından kanuna dayalıdır. Ancak düzenlemede orantılılık yoktur. Zira aynı sonuca başka bir yöntemle yani adli tatilin bitiminden itibaren sürenin bir hafta uzatılması ile çözüm bulunabilecektir. Genel yargılama süreleri dikkate alındığında, adli tatil sonrası yasal sürenin bir hafta uzaması, Anayasa ile korunan dinlenme hakkının ihlal edilmemesi açısından gerekli ve yeterli olacaktır. Kaldı ki yargılamanın devam etmiş olduğu zaman dilimi karşısında uzayacak sürenin yargılama süresini makul olmayan ölçüde uzatacak bir niteliğinin bulunmadığı ise aşikardır.
O halde Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m.50/f.3 hükmünde belirtilen dinlenme hakkını ortadan kaldıran bu sınırlamanın, başka bir yasal yol ve önlem ile önüne geçilebilmesi mümkündür.
Ne var ki HMK, somut olayda olduğu üzere adli tatile tabi olmayan Mahkeme başkanının/hâkimin anayasal dinlenme hakkını tam olarak kullanması için alternatif yöntem dahi içermemektedir. (Anayasa Mahkemesinin 01/02/2024 tarihli ve 2022/154E. 2024/33K.sayılı kararı)
3-SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle, niteliği gereği HMKm.104 hükmü uyarınca adli tatile tabi olmayan, süre uzatımı mümkün bulunmayan ve basit yargılama usulüne tabi kayıt kabul davasında bir ay içinde gerekçeli kararın yazdırılması kanunen zorunludur. Sürenin son gününün başkanın/hâkimin izinli olduğu adli tatile isabet etmesi dahi yasal olarak bu zorunluluğu ortadan kaldırmamaktadır. Bu nedenle HMK m.321/f.2-son cümlesinde yer alan "Bu durumda gerekçeli kararın en geç bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkartılması gerekir" cümlesinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m.50/f.3 hükmüne aykırı olduğu değerlendirilmektedir. Hal böyle olunca bu cümlenin iptali gerekir".”
ANAYASA MAHKEMESİ KARARI
Esas Sayısı:2025/97
Karar Sayısı:2025/186
Karar Tarihi:10/9/2025
R.G.Tarih-Sayı:23/12/2025-33116
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN: İstanbul 2. Asliye Ticaret Mahkemesi
İTİRAZIN KONUSU: 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 321. maddesinin (2) numaralı fıkrasının üçüncü cümlesinin Anayasa’nın 50. maddesine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir.
OLAY: İflastaki sıra cetveline yönelik kayıt kabul davasında itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur.
I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKMÜ
Kanun’un itiraz konusu kuralın da yer aldığı 321. maddesi şöyledir:
“Hüküm
MADDE 321- (1) Tahkikatın tamamlanmasından sonra, mahkeme tarafların son beyanlarını alır ve yargılamanın sona erdiğini bildirerek kararını tefhim eder. Taraflara beyanda bulunabilmeleri için ayrıca süre verilmez.
(2) Kararın tefhimi, mahkemece hükme ilişkin tüm hususların gerekçesi ile birlikte açıklanması ile gerçekleşir. Ancak zorunlu hâllerde, hâkim bu durumun sebebini de tutanağa geçirmek suretiyle, sadece hüküm özetini tutanağa yazdırarak kararı tefhim edebilir. Bu durumda gerekçeli kararın en geç bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkartılması gerekir.”
II. İLK İNCELEME
1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Kadir ÖZKAYA, Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR ve Metin KIRATLI’nın katılımlarıyla 22/4/2025 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
III. ESASIN İNCELENMESİ
2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Mehmet AKTEPE tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
A. Anlam ve Kapsam
3. 6100 sayılı Kanun’un 316 ila 322. maddelerinin yer aldığı Altıncı Kısmı’nda basit yargılama usulü düzenlenmiştir. Anılan Kanun’un 316. maddesinde kanunlarda açıkça belirtilenler ile söz konusu madde kapsamında sayılan dava ve işlerde bu usul hükümlerinin uygulanacağı hükme bağlanmıştır. Basit yargılama usulünün uygulandığı dava ve işlerde verilecek hükme ilişkin düzenlemeler ise Kanun’un 321. maddesinde öngörülmüştür.
4. Anılan maddenin (1) numaralı fıkrasında tahkikat tamamlandıktan sonra mahkemenin tarafların son beyanlarını alacağı ve yargılamanın sona erdiğini taraflara bildirerek kararını tefhim edeceği belirtilmiştir.
5. Maddenin (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde kararın tefhiminin mahkemece hükme ilişkin tüm hususların gerekçesi ile birlikte açıklanmasıyla gerçekleşeceği; ikinci cümlesinde ancak zorunlu durumlarda hâkimin sebebini tutanağa geçirerek sadece hüküm özetini tutanağa yazdırmak suretiyle kararı taraflara tefhim edebileceği düzenlenmiştir.
6. Söz konusu fıkranın itiraz konusu üçüncü cümlesinde ise hüküm özetinin tutanağa yazdırılarak tefhim edildiği durumda gerekçeli kararın en geç bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkartılması gerektiği hükme bağlanmıştır.
7. Öte yandan 102. maddenin (1) numaralı fıkrasında adli tatilin, her yıl 20 Temmuz’da başlayacağı, 31 Ağustos’ta sona ereceği, yeni adli yılın 1 Eylül’de başlayacağı düzenlenmiştir. 103. maddede de adli tatilde görülecek dava ve işler sayılmıştır. 104. maddenin (1) numaralı fıkrasında ise adli tatile tabi olan dava ve işlerde, bu Kanun’un tayin ettiği sürelerin bitmesinin tatil zamanına rastlaması hâlinde bu sürelerin ayrıca bir karara gerek olmaksızın adli tatilin bittiği günden itibaren bir hafta uzatılmış sayılacağı hükme bağlanmıştır.
8. Dolayısıyla 103. maddede ya da farklı kanunlarda belirtilen ve basit yargılama usulünün uygulandığı bazı davaların adli tatilde görülmeye devam edileceği ve bu davalarda Kanun’da öngörülen sürelerin işlemeye devam edeceği anlaşılmaktadır.
B. İtirazın Gerekçesi
9. Başvuru kararında özetle; 6100 sayılı Kanun’un 104. maddesine göre adli tatile tabi davalarda sürelerin adli tatilin bitiminden itibaren yedi gün uzamasının düzenlendiği, adli tatile tabi olmayan davalarda ise bu maddenin uygulanmadığı, bu itibarla adli tatile tabi olmayan basit yargılama usulünün uygulandığı davalarda itiraz konusu kuralda yer alan bir aylık sürenin adli tatil içerisinde sona erebileceği, mahkeme hâkiminin adli tatilden yararlanması için izne ayrılması hâlinde ise kural gereğince gerekçeli kararı adli tatil içinde yazmak zorunda kalacağı, bu durumun dinlenme hakkının ihlâl edilmesine neden olduğu belirtilerek kuralın Anayasa’nın 50. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
C. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
10. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 36., 141. ve 142. maddeleri yönünden incelenmiştir.
11. Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında herkesin adil yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiş ancak gerekçeli karar hakkından açıkça söz edilmemiştir. Bununla birlikte Anayasa’nın 141. maddesinin üçüncü fıkrasında “Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır.” denilerek mahkemelere kararlarını gerekçeli olarak yazma yükümlülüğü yüklenmiştir.
12. Anayasa’nın 36. maddesi, 141. maddenin üçüncü fıkrası ışığında yorumlandığında adil yargılanma hakkının gerekçeli karar hakkını da güvence altına aldığı anlaşılmaktadır. Ayrıca adil yargılanma hakkı doğası gereği gerekçeli karar hakkını içermektedir. Bu itibarla gerekçeli karar hakkının Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının temel güvencelerinden biri olduğu sonucuna ulaşılmaktadır (Hilmi Kocabey ve diğerleri [1. B.], B. No: 2018/27686, 17/11/2021, § 77).
13. Gerekçeli karar hakkı, kişilerin yargılama sürecini denetlemelerini ve bu suretle adil bir şekilde yargılanmalarını sağlamaktadır. Ayrıca söz konusu hak, tarafların muhakeme sırasında ileri sürdükleri iddialarının kurallara uygun biçimde incelenip incelenmediğini bilmeleri ve kendi adlarına verilen yargı kararlarının sebeplerini toplumun öğrenmesinin sağlanması için gereklidir (Sencer Başat ve diğerleri [GK], B. No: 2013/7800, 18/6/2014, §§ 31, 34).
14. Gerekçeli karar hakkı mahkemelerin yargılamada ileri sürülen her türlü iddia ve savunmaya karar gerekçesinde ayrıntılı bir şekilde cevap verme yükümlülüğü öngörmemektedir. Ancak mahkemelerin kararlarında davanın esas sorunlarının incelendiğini göstermeleri gerekmektedir (Yasemin Ekşi [1. B.], B. No: 2013/5486, 4/12/2013, § 56).
15. Bir kararda tam olarak hangi unsurların bulunması gerektiği davanın niteliğine ve koşullarına bağlıdır. Yargılama sırasında açık ve somut bir biçimde öne sürülen iddia ve savunmaların davanın sonucuna etkili olması, başka bir deyişle davanın sonucunu değiştirebilecek nitelikte bulunması hâlinde davayla doğrudan ilgili olan bu hususlara mahkemelerce makul bir gerekçe ile cevap verilmesi zorunludur (Sencer Başat ve diğerleri, § 35).
16. Yargılamaların hızlı sonuçlandırılmasının bir gereği olarak basit yargılama usulünün uygulandığı davalarda hükmün gerekçesiyle tefhiminin öngörüldüğü anlaşılmaktadır.
17. Öte yandan uyuşmazlıkların seri bir şekilde sonuçlandırılması, yargının görevi olduğu kadar tarafların tüm iddia ve savunmalarının özenle cevaplandırıldığı ve bu suretle davanın etkili ve nitelikli şekilde sonuçlandırıldığını gösteren bir gerekçeli kararın ortaya konulması da önem taşımaktadır. Bu husus, aynı zamanda tarafların karara karşı etkili bir şekilde denetim yoluna başvurmalarına imkân tanımakta ve yargılamanın hakkaniyeti üzerinde doğrudan etki doğurmaktadır. Dolayısıyla karmaşık ve kapsamlı dosyalarda gerekçeli kararın hazırlanması için belli bir zamana ihtiyaç duyulması mümkündür. Bu itibarla belli durumlarda gerekçeli kararın kısa kararın verildiği tarihten belli bir süre sonra açıklanmasına imkân tanınması yargılamaların etkili ve hakkaniyete uygun olarak sonlandırılması amacına hizmet etmektedir.
18. Diğer yandan Anayasa’nın 141. maddesinde mahkeme kararlarının gerekçesinin mutlaka duruşma devresinin sonunda yazılmasına dair bir anayasal zorunluluk öngörülmemiştir. Hüküm özetinin açıklandığı bir davada dosyanın kapsamlı ve karmaşık olması, taraf sayısının fazlalığı gibi nedenlerle bazı durumlarda gerekçeli kararın belli bir sürede yazılması söz konusu olabilir.
19. Dolayısıyla basit yargılama usulüne tabi davalarda gerekçeli kararın zorunlu durumlarda bir ay içinde açıklanmasına imkân tanıyan kuralın davadaki tüm delillerin tarafların iddia ve savunmalarını karşılar şekilde gerekçede tartışılarak taraflarca ulaşılan sonucun sebebinin açık, net ve anlaşılır bir şekilde öğrenilmesi amacına hizmet ettiği anlaşılmaktadır.
20. Ayrıca 6100 sayılı Kanun’un 321. maddesinin itiraz konusu kuralın da yer aldığı (2) numaralı fıkrasında ancak zorunlu hâllerde, hâkimin bu durumun sebebini de tutanağa geçirmek suretiyle, sadece hüküm özetini tutanağa yazdırarak kararı tefhim etmek suretiyle gerekçeli kararı en geç bir ay içinde yazarak tebliğe çıkarabileceği, dolayısıyla gerekçeli kararın daha sonra yazılmasının belli şartlara bağlandığı, gerekçenin duruşma sonunda tutanağa geçirilemediği durumda ortaya çıkacak eksikliği telafi edecek bir güvence niteliğinde olduğu da anlaşılan söz konusu azami sürenin makul olduğu gözetildiğinde kuralla belirlenen bir aylık sürenin düzenleyici nitelikte olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
21. Öte yandan Anayasa’nın 142. maddesinde “Mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir.” hükmüne yer verilmiştir. Hukuk devletinde kanun koyucu, Anayasa’nın temel ilkelerine ve Anayasa’da öngörülen kurallara bağlı kalmak koşuluyla yargılama usullerinin belirlenmesi konusunda takdir yetkisine sahiptir (AYM, E.2017/120, K.2018/33, 28/03/2018, § 19).
22. Kuralın Anayasa’nın anılan maddesinde öngörülen yargılama usulü kavramı içinde yer aldığı gözetildiğinde basit yargılama usulüne tabi dava ve işler bakımından zorunlu hallerde hüküm özeti tefhim edildikten sonra gerekçeli kararın en geç bir ay içinde yazılmasına ilişkin düzenlemenin kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamında yargılama usulüne ilişkin öngörebileceği tedbirlerden biri olduğu anlaşılmaktadır.
23. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 36., 141. ve 142. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir.
Kuralın Anayasa'nın 50. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
IV. HÜKÜM
12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 321. maddesinin (2) numaralı fıkrasının üçüncü cümlesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE 10/9/2025 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
Başkan
Kadir ÖZKAYA
Başkanvekili
Hasan Tahsin GÖKCAN
Basri BAĞCI
Üye
Engin YILDIRIM
Rıdvan GÜLEÇ
Recai AKYEL
Yusuf Şevki HAKYEMEZ
Yıldız SEFERİNOĞLU
Selahaddin MENTEŞ
İrfan FİDAN
Kenan YAŞAR
Muhterem İNCE
Yılmaz AKÇİL
Ömer ÇINAR