ANAYASA MAHKEMESİ KARARI
Esas Sayısı:1969/30
Karar Sayısı:1969/65
Karar günü:18/11/1969
Resmi Gazete tarih/sayı:29.11.1970/13682
İtiraz
yoluna başvuran : Kemalpaşa Sulh Ceza Mahkemesi
İtirazın
konusu : Hayvan Hırsızlığının Men'i hakkındaki 22 Mart 1950 günlü, 5617 sayılı
Kanunun 18. maddesindeki 1322 sayılı Kanuna gönderme yapan hüküm doğrudan
doğruya mahkemece Anayasa'nın 12. maddesine aykırı görülmüş ve Türkiye
Cumhuriyeti Anayasası'nın 151.. maddesine dayanılarak Anayasa Mahkemesine
başvurulmuştur.
I.
OLAY :
Büyükbaş
hayvan hırsızlığından dolayı Türk Ceza Kanununun 491/5.. ve 525. ve 5617 sayılı
Kanunun 13. maddeleri uyarınca cezalandırılmaları istemiyle sanıklar hakkında
açıklanan ve Kemalpaşa Sulh Ceza Mahkemesinin 1969/26 esas sayısını alan
dâvanın duruşması sırasında 28/5/1969 günlü 4. oturumda mahkeme, 5617 sayılı
Kanunun 18. maddesindeki ilân konusunda 1322 sayılı Kanunun 11. maddesine
gönderme yapan hükmü Anayasa'nın 12. maddesine aykırı görerek Anayasa
Mahkemesine başvurulmasına ve duruşmanın geri bırakılmasına karar vermiştir.
III.
YASA METİNLERİ
1-
İtiraz konusu hüküm :
Hayvan
Hırsızlığının Men'i hakkındaki 22 Mart 1950 günlü, 5617 sayılı Kanunun itiraz
konusu 18. maddesi şöyledir:
(Madde
18- Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer ve ilâm hususunda 1322 sayılı
Kanunun 11. maddesi uygulanır.)
2-
İtiraz konusu ile ilgili hüküm :
5617
sayılı Kanunun 18. maddesinde sözü geçen 23/5/1928 günlü, 1322 sayılı Kanunun
11. maddesi şöyledir:
(Madde
11- Cezaya, vergiye, askerliğe ve halkı alâkalandıran diğer hususlara ait
kanun, nizamname ve saire derhal şehir veya kasabalarda mutat veçhile
belediyeler ve köylerde muhtarlar vasıtasiyle ilân ettirilir ve keyfiyet zabıt
varakasiyle tespit edilerek dosyasında saklanır.)
3-
Dayanak olarak ileri sürülen Anayasa maddesi:
İtiraz
konusu hükmün Anayasaya aykırı olduğu yolundaki görüşü desteklemek üzere
mahkemece ileri sürülen Anayasa'nın 12. maddesi aşağıdadır :
Madde
12- Herkes, dil ırk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep
ayırımı gözetilmeksizin, kanun önünde eşittir.
Hiç
bir kişiye, aileye zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.)
IV.
İLK İNCELEME :
Anayasa
Mahkemesi içtüzüğünün 15. maddesi uyarınca 26/6/1969 gününde yapılan ilk
incelemede, dosyanın eksiği bulunmadığı anlaşıldığından Anayasa'nın 151. ve
22/4/1962 günlü, 44 sayılı Kanunun 27. maddelerine uygunluğu görülen işin
esasının incelenmesine oybirliğiyle karar verilmiştir.
V.
ESASIN İNCELENMESİ :
İtirazın
esasına ilişkin rapor, Kemalpaşa Cumhuriyet Savcılığının 29/5/1969 günlü,
1969/1148 sayılı yazısına bağlı olarak gelen o yer sulh ceza mahkemesinin
gerekçeli kararı ve ekleri, Anayasa'ya aykırılığı ileri sürülen hüküm,
aykırılık görüşüne dayanaklık eden Anayasa maddesi; bunlarla ilgili gerekçeler
ve Meclis görüşme tutanakları ve konu ile ilişkisi bulunan öteki metinler
okunduktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü :
l- Anayasa'ya
aykırılık iddiasının daha önce başka bir itiraz dolayısiyle incelenmiş
bulunması durumu :
5617
sayılı Kanunun 18. maddesinde yer alan (.. ve ilânı hususunda 1322 sayılı
Kanunun 11. maddesi uygulanır.) hükmünün Anayasa'ya aykırı olduğu yolundaki iddia
daha önce 1967/9 esas sayılı iş dolayısiyle incelenmiş; hükmün Anayasa'ya
aykırı olmadığına ve itirazın reddine 21/11/1967 gününde 1967/41 sayı ile karar
verilmişti. (18/6/1968 günlü, 12927 sayılı Resmî Gazete ve Anayasa Mahkemesi
Kararlar Dergisi - sayı 5, sayfa: 184-195)
Görüşmelerin
başında Şeref Hocaoğlu ve Muhittin Gürün şu duruma ve Anayasa'nın, Anayasa
Mahkemesi kararlarının kesinliğini ve bağlayıcılığını saptayan 152. maddesi
hükmüne göre konunun yeniden incelenmiyeceğini ileri sürmüşlerdir.
Anayasa'nın
152. maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesi kararlan kesindir. Kesin yargı karan,
kararı veren mahkemece veya başka bir yargı yerince yeniden incelenip
değiştirilmesi olanağı bulunmayan karar demektir. Anayasa Mahkemesinin
Anayasa'ya aykırılık iddialarına ilişkin kararları Anayasa'nın 149. veya 151.
maddelerine dayanılarak yapılmış belli istemler üzerine verilebileceğinden her
kararın kesinliği de o kararın verilmesini gerektiren belli dâva veya itiraz
açısından söz konusu olabilir. Bu durumun sonucu olarak belirli bir dâva veya
itirazın karara bağlanması aynı konuda bir başka dâva veya itirazın Anayasa
Mahkemesine gelmesine ve incelenmesine engellik edemez.
İptal
kararlariyle dâva veya itirazın reddine ilişkin kararlar arasında açık bir
ayırım vardır, iptal kararlan karar gününde ve eğer ayrıca yürürlük günü
belirtilmişse o günde iptal konusu hükümleri yürürlükten kaldırır. Yürürlükte
bulunmayan bir kanunun Anayasa'ya aykırılığı ileri sürülemiyeceğine göre
böylece çözümlenmiş konuların bir daha mahkemeye gelmesi düşünülemez. Gelse de
yeniden incelemenin gereği ve konusu olmaz ve iş karar verilmesine yer olmadığı
yolunda bir sonuçla kapanır. Dâvanın veya itirazın reddi ile sonuçlanmış
kararlara konu olan hükümler ise yürürlükte kalmış ve kararlar belirli
durumlara ve koşullara dayanmakta bulunmuştur. Kararın bağlayıcılığı da bu
kapsam içinde, belirli bir dâva ve itiraz bakımındandır. Durumların ve
koşulların değişmesi halinde sonucun da değişik olması gerekir. Böyle bir
değişmenin bulunup bulunmadığı ise ancak yeni dâva veya itirazın incelenmesi,
sonunda anlaşılabilir.
Bir
dâva veya itiraz redle sonuçlanırsa aynı konuda gelecek başka dâvaların ve
itirazların incelenemiyeceği yolunda bir görüş kimi hükümlere dokunulmazlık
tanımak, bu hükümler hakkında yargı mercilerinin yetkilerini kullanmalarını
önlemek, hukukî görüşleri dondurup kalıplaştırmak olur. Türkiye Cumhuriyeti
Anayasa'sının böyle bir ereği bulunduğu düşüncesini destekliyecek, doyurucu bir
kanıtın ileri sürülmesi olanaksızdır.
Şu
duruma göre itiraz konusu hükmün daha önce başka bir itiraz dolayısiyle
incelenmiş ve Anayasa'ya aykırı görülmiyerek itirazın reddine karar verilmiş
bulunmasının konunun 1969/30 sayılı dosyada yeniden incelenmesine engellik
edemeyeceğine Şeref Hocaoğlu ve Muhittin Gürün'-ün karşı oyları ile ve
oyçokluğu ile karar verilecek esas sorunun görüşülmesine geçildi.
2-
İtiraz konusu hükmün Anayasa'ya aykırı olup olmadığı sorunu :
Kanunların
ve nizamnamelerin sureti neşir ve ilâm ve mer'iyet tarihi hakkındaki 23 Mayıs
1928 günlü, 1322 sayılı Kanunun Resmî Gazete ile neşri mecburî mevat,
kanunların ve nizamnamelerin mer'iyet tarihi "başlığım taşıyan birinci
kısmında (Madde 3) kanun ve tüzükleri için kabul edilen yürürlük koşulu, kural
olarak, yalınızca Resmî Gazete'de yayımlama zorunluğunun yerine getirilmesinden
ibarettir. Bu kanunun 3. ve 4. maddelerine göre kanunlar ve tüzükler,
metinlerinde başkaca sarahat bulunmadıkça, Resmî Gazete ile yayımı izleyen
günün başlangıcından hesap edilmek üzere 45. günün bitiminden başlayarak
Türkiye'nin her yerinde aynı zamanda yürürlüğe girer. Resmî Gazete'nin bir
sayısına sığmayan uzun kanun ve tüzüklerin yayımının en çok beş sayıda
bitirilmesi zorunludur ve yürürlüğün hesabında son yayım gününe itibar olunur.
Cezaya,
vergiye, askerliğe ve halkı ilgilendiren öteki konulara ilişkin kanun ve
tüzüklerin ve başkalarının derhal kentlerde ve kasabalarda alışılmış yollarla
belediyelerce; köylerde muhtarlar aracılığı ile duyurulması ve durumun
tutanakla saptanması hakkındaki 11. madde hükmü ise 1322 sayılı kanunun
"Kanun ve nizamnamelerin tabı ve tevzileri" başlıklı ikinci kısmında
yer almıştır, ve kanunun, bu hükmü bir yürürlük koşulu saymadığı, ve kimi
önemli konularda halkın uyarılması ereği ile metni içine aldığı tartışmayı,
hatta açıklamayı gerektirmeyecek bir kesinlikle ortadadır.
Bir
yasanın, 1322 sayılı Kanunun genel kural olarak koyduğu yürürlük koşulu yerine
ne getirdiğini anlamak için o yasanın yürürlük maddesinin ele alınması
gerekecektir. 5617 sayılı Kanunun yürürlüğü düzenleyen 18. maddesine bakıldıkta
şu açık ve kesin hükümle karşılaşılır: (Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe
girer.) 56İ7 sayılı Kanunun yürürlük koşulu bundan, yani Resmî Gazete ile
yayımı yolundan ibarettir. Aynı maddede yer alan ve ilân konusunda 1322 sayılı
Kanunun 11. maddesinin uygulanacağını belirleyen hükmün ise yürürlük koşulu
olma niteliği ile uzak yakın bir ilişkisi bulunduğu düşünülemez.
İtiraz
konusu hükmün, Resmî Gazete'de yayın yolu ile yürürlük koşuluna bir de ilân
yolu ile yürürlük koşulu eklediğini, böylece bu kanun için iki yürürlük
koşulunun birden öngörüldüğünü kabule herşeyden önce maddenin yazılışı engel
bulunmaktadır. Çünkü kanunun yayımı gününde yürürlüğe gireceğini belirten
hükümle ondan sonra gelen "... ve ilânı hususunda 1322 sayılı Kanunun 11.
maddesi uygulanır." hükmü arasında yürürlük koşulu olabilme bakımından bir
bağlantı kurmak olanağı yoktur. Az önce de açıklandığı üzere 11. madde ile bir
yürürlük hükmü değil uyarma hükmü konulmuştur, itiraz konusu hükümde yer alan
sözlerle bu maddeye açık bir gönderme yapılarak o hükmün uygulanacağı
belirtilmekle yetinilmiş bulunduğundan, burada dahi ilân yolu ile halkın
uyarılması ereğinin güdüldüğü anlaşılmakta; başka bir biçimde anlayış, hükmün
yazılışına uygun düşmemektedir.
Öte
yandan, kanunların yorumlanmasında kanun koyucunun ereğine göre, yorum, bugün
gerek doktrinde gerek uygulama alanında benimsenen bir yorum kuralıdır. Tasanda
bulunmadığı halde, sonradan eklenen ilân hükmüne ilişkin Adalet Komisyonu
gerekçesinde "... kanunun yayımına taallûk eden 17. maddede (kanun : madde
18) köylerimizde bu hükümlerin iyice duyurulmasını temin maksadı ile ilânın
1322 sayılı Kanunun 11. maddesinde yazılı şekilde olması maksada daha uygun
mütalaa olunmuştur..." denilmektedir.
Görülüyor
ki hükmün maddeye konulması ile, yürürlüğe girmesinden önce hayvan çalma
suçlarına verilen cezaların bu kanunla ağırlaştırılmış bulunması karşısında,
1322 sayılı Kanunun 11. maddesinin uygulanmasında belirmiş olan aksaklıklara
meydan verilmemesi, duyurma ve uyarma hükmünün her halde uygulanması ereği
güdülmüştür.
5617
sayılı Kanunun 18. maddesindeki gönderme hükmüne rağmen 11. madde uyarınca
kanunun duyurulmadığı yerlerin halâ bulunduğu anlaşıldığına göre kanun
koyucunun bu konudaki titizliğinin isabeti daha açık belirmektedir. O halde,
anılan hükmün bir yürürlük koşulu olarak yorumlanması kanunların, kanun
koyucunun ereğine göre yorumlanması kuralına da uygun değildir.
Yargıtayca,
5617 sayılı Kanunun uygulanmasında ilân bir yürürlük koşulu olarak kabul
edildiği için burada bir kanun hükmünün yüksek mahkemelerce uygulanış veya
yorumlanış biçiminin kanunların Anayasa'ya uygunluğunun denetiminde bağlayıcı
nitelikte olup olmadığına da değinmek yerinde olacaktır.
Anayasa
Mahkemesinin, Anayasa'ya uygunluk denetimi görevini yaparken bir kanun hükmünün
yüksek mahkemelerce uygulanmasında benimsenen içtihatlarla bağlı olduğunu
gösteren bir hüküm ne Anayasa'da ne de Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve
Yargılama Usulleri hakkındaki 44 sayılı Kanunda yer almıştır. Esasen yüksek
mahkeme içtihatlarının değişmez olmadığı; zaman zaman içtihat değişikliklerinin
ortaya çıktığı; yüksek mahkeme daireleri ile genel kurul kararlarının aynı
kuruluş içindeki öteki daireleri dahi bağlayıcı niteliği bulunmadığı gözönünde
tutulunca, bunların, Anayasa Mahkemesini bağlayacağını savunabilmek için haklı
bir hukuki neden gösterilemez. Bu açıklamalarda şu sonuç çıkmaktadır : Anayasa
Mahkemesi, gerek iptal dâvası gerekse itiraz yolu ile Anayasa'ya aykırılığı öne
sürülen bir kanun hükmünün anlamım, kendi hukuk görüş ve anlayışı açısından
incelemeli ve o hükmün bu anlam içinde Anayasa'ya uygunluğu denetlenmelidir.
Özetlenecek
olursa : 5617 sayılı Kanunun 18. maddesinde yer alan itiraz konusu hüküm, bir
yürürlük koşulu değildir. Kanım Resmî Gazete'de yayımlanmakla yürürlüğe girmiş
ve Türkiye'nin her yerinde uygulanma olanağı ve zorunluğu doğmuştur. 1322
sayılı Kanunun 11. maddesine göre ilân yapılmış veya yapılmamış bulunması
yasanın uygulanmasına engel olamıyacağından hukuki durumları aynı olan kişiler
arasında eşitsizlik ve imtiyaz doğacağından söz edilemez. Şu duruma göre 5617
sayılı Kanunun 18. maddesindeki inceleme konusu hüküm Anayasa'ya aykırı
değildir; itirazın reddi gerekir. Muhittin Gürün bu görüşe; Fazlı Öztan, Fazıl
Uluocak, Şahap Arıç, Recai Seçkin ve Ziya Önel gerekçeye katılmamışlardır.
VI-
S O N U Ç :
22
Mart 1950 günlü, 5617 sayılı Kanunun 18. maddesinde yer alan "... ve ilânı
hususunda 1322 sayılı Kanunun 11. maddesi uygulanır." hükmünün Anayasa'ya
aykırı olmadığına ve bu hükme yöneltilmiş bulunan itirazın reddine Muhittin
Gürün'ün esasta; Fazlı Öztan, Fazıl Uluocak, Şahap Arıç, Recai Seçkin ve Ziya
Önel'in gerekçede karşı oylariyle ve oyçokluğu ile 18/11/1969 gününde karar
verildi.
|
|
|
|
Başkanvekili
Lütfi
Ömerbaş
|
Üye
Feyzullah
Uslu
|
Üye
A.
Şeref Hocaoğlu
|
Üye
Fazlı
Öztan
|
|
|
|
|
Üye
Hakkı
Ketenoğlu
|
Üye
Fazıl
Uluocak
|
Üye
Avni
Givda
|
Üye
Muhittin
Taylan
|
|
|
|
|
Üye
Şahap
Arıç
|
Üye
Recai
Seçkin
|
Üye
Ahmet
Akar
|
Üye
Halit
Zarbun
|
|
|
|
Üye
Ziya
Önel
|
Üye
Mustafa
Karaoğlu
|
Üye
Muhittin
Gürün
|
KARŞI
OY
Hâkim,
itirazında, 5617 sayılı Hayvan Hırsızlığının Men'i Hakkındaki Kanunun 18. inci
maddesinin atıfta bulunduğu 1322 sayılı Kanun'un 11 inci maddesindeki ilân
şeklinin kanunun yürürlüğe girmesi için şart koşulduğuna, halbuki ülkenin her
yerinde bu ilânın yapılmadığının duruşmalarda meydana çıktığına, bu halin ise,
ceza uygulamalarında eşitsizlikler yarattığına işaretle, "Kanunların ve
Nizamnamelerin Sureti Neşir ve ilânı Mer'iyet Tarihi Hakkındaki" 1322
sayılı Kanunun 11 inci maddesinin, Anayasa'nın 12 nci maddesine aykırı
düştüğünü iddia ve bu maddenin iptaline karar verilmesini istemiştir.
Çoğunluğun
karar gerekçesinde şu hususlar yer almaktadır : Hayvan Hırsızlığının Men'i
Hakkındaki Kanun'un 18 inci maddesi, "Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe
girer" şeklindeki hükmü ile, maddenin yürürlük prensibini koymuştur. Bu
maddenin 2 nci cümlesindeki "ve ilân hususunda 1322 sayılı Kanun'un 11
inci maddesinin uygulanacağına" dair hüküm bir uygulama koşulu olmayıp,
uyarma niteliği taşır. Bu bakımdan, 5617 sayılı Kanun'un, ceza hükümlerinin
uygulamaları konusunda atıfta bulunduğu 1322 sayılı Kanun'un 11 inci maddesi
yürürlük koşulu getirmediğinden, eşitsizlik yaratmamakta ve bu nedenle de
iptali gerekmemektedir.
Çoğunluğun
kararının dayandığı bu gerekçeye aşağıda açıklanan nedenlerle, ve ceza
hükümleri getiren 5617 sayılı kanunun 1322 sayılı Kanunun 11 inci maddesinin
zorunlu kıldığı şekilde ilânı yapılmadan uygulanamayacağı düşüncesiyle karşı
oydayım.
Şöyle
ki, :
A -
1322 sayılı Kanun "Kanunların ve Nizamnamelerin Sureti Neşir ve İlânı
Mer'iyet Tarihi Hakkında Kanun" adı altında, 4/6/1928 tarihinde
yayınlanmıştır. O tarihte yürürlükte olan Teşkilâtı Esasiye Kanunu'nun 35 inci
maddesinde, Meclis'ce kabul edilen kanunları Cumhurbaşkanı 10 gün zarfında ilân
eder" denilmektedir. 334 sayılı yeni Anayasa'da 93 üncü maddesinde
Meclis'ce kabul edilen kanunların 10 gün içinde Cumhurbaşkanı tarafından
yayınlanacağından bahseder. Bu iki madde arasında bir fark yoktur. Yalnız
Teşkilâtı Esasiye Kanunu kanunların ilânından, yeni Anayasa ise
yayınlanmasından bahseder. Metinlerden, her iki terime de farklı anlam
verilmediği anlaşılmaktadır. Şimdi, 5617 sayılı Kanun'un 18. maddesindeki
"yayın" teriminin yerine ilan kelimesini koyunca, söz konusu 18.
madde "Bu kanun ilân tarihinde yürürlüğe girer ve ilân hususunda 1322
sayılı Kanun'un 11. maddesi uygulanır" şeklini alır ki, bu haliyle metin
mahkemelerin içtihatları istikametinde bir anlayışı gerekli kılar. Bu durumda
5617 sayılı Kanun'un hükümleri. derhal şehir ve kasabalarda, belediyelerde
mutat veçhile ve köylerde muhtar vasıtasıyle yapılacak ilânla yürürlüğe girer.
B -
Kararın iki numaralı paragrafında, 1322 sayılı Kanun'nun maddeleri üzerinde
inceleme yapılırken, 11. maddeye Kanu'nun ikinci kısmında, "kanun ve
nizamnamelerin tab'i ve tevzilerinden" bahseden maddeler arasında yer
verilmesinin, bu madde hükmünün yürürlük koşulu olmadığını gösterdiği ileri
sürülmektedir. Bu, yanlış bir istidlal olsa gerektir. 5617 sayılı Kanun'un 18.
maddesinin, kanunun yürürlüğe girmesi bakımından 11. maddeye atıfta bulunmakla,
bu maddeyi kendi bünyesine almış ve onu yürürlük şartı yapmış olduğu açıktır.
11.
maddeye göre, cezaya, vergiye, askerliğe ve halkı ilgilendiren diğer hususlara
ait kanunların derhal şehir ve kasabalarda, belediyelerde mutad veçhile ve
köylerde muhtarlar vasıtasıyle yapılan ilân ile yürürlüğe girer ve keyfiyet
zabıt varakası ile tesbit edilerek dosyasında saklanır denilmektedir. Bu
maddenin son cümlesindeki, ilân yapıldığının bir zabıt varakası ile tespitini
ve dosyasında saklanmasını zorunlu kılan hükmü işin önemi oranında
değerlendirmek gerekir, ilân yapıldığının bir zabıt varakası ile tevsiki, bu
ilânın bir uygulama koşulu olduğunun delilidir. 1l. maddeyi bir uyarma maddesi
şeklinde yorumlamak maddenin şevkine hâkim olan prensibe de aykırı düşmektedir.
Bu Kanun'un 11. maddesinde sözü edilen idare âmirleri ve muhtarlar tarafından,
ilânın "derhal" yapılması yolundaki kanun emri ile, ilânın
yapıldığına dair bir zabıt varakası tutulması ve dosyasında saklanması
mecburiyetine dair hükümler, kanun koyucunun özel şekilde öngördüğü ilân
gereğinin sadece bir uyarma niteliğinde olmadığını açıkça göstermekte ve 14
üncü maddedeki, kanunu tehirle ilân eden idare amirleri ve belediye başkanları
ile köy muhtarları hakkında Türk Ceza Kanunu' nün 230 uncu maddesine göre
takibat yapılacağına dair olan hüküm ise, 11. maddenin taşıdığı ilân hükmünün
bir uygulama şartı olduğunu belirtmektedir.
C -
Yasama Meclislerinden çıkan bir kanun Cumhurbaşkanı tarafından Resmi Gazete'de
yayınlanmadıkça uygulama niteliği kazanmaz. Yayımın maksat ve gayesi kanun
hükümlerinden vatandaşın haberdar olmasını sağlamaktır. 1322 sayılı Kanun, 3 ve
4. maddelerinde, bir kanunun metninde yürürlük gününü belli etmemesi halinde, o
kanunun Resmî Gazete ile yayımını izleyen günün başlangıcından hesap edilmek
üzere 45 günün sona ermesiyle Türkiye'nin her yerinde ve aynı zamanda yürürlüğe
gireceği belirtilmiş, böylece bir kanunun ancak yayımından 45 gün sonra ülkede
yürürlük kazanacağı kabul edilmiş ve bu süre bilmek ve öğrenmek için karine
sayılmıştır. Türk Ceza Kanunu, "Kanunu bilmemek mazeret sayılmaz"
hükmünü cezaya ehliyet faslının ilk maddesine almıştır. Buradaki ehliyet ceza
sorumluluğunu çekecek manevî seviyede olmakdır. Ceza ehliyeti olmayan kimseye
ceza vermek keyfilik ve zulüm olur. Zamanımızda "kanunu bilmemek mazeret
sayılmaz" kuralı doktirindeki değerini bir hayli kaybetmiş ve Türk Ceza
mevzuatında da genel kasıttan başka, cezalandırmak için sanığın kanunun hükmünü
"bilerek" suçu işlemesi çok yerde aranmıştır. Alman Ceza Kanununda
"cezai müstelzim bir fiilî işlediği zamanda kanunî unsur veya cezayı
arttırıcı hususları teşkil eden halleri bilmeyen sanığa bu haller tahmil
edilemez" denilmektedir ki, bu madde cezalandırmak hakkının
insanileştirmesinde gösterilen gayretin ciddî bir işaretidir.
Türk
Yasama Organı 4/6/1928 tarihinde çıkardığı Kanunların ve nizamnamelerin Sureti
Neşir ve îlânı ye Mer'iyet Tarihi hakkındaki Kanun'un 11. maddesi, cezayı,
askerliği, vergiyi ve halkı alâkalandıran diğer kanunların ilânında
"derhal" yapılmak kaydiyle özel bir ilân şekli getirmiş, zaman ve
mekân bakımından kanun uygulamalarını insanileştirmek ve hususileştirmekte isabetli
bir prensibi mevzuata sokmuştur. Şimdi 5617 sayılı Kanun'un 18. maddesinin
"bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer ve ilân hususunda 1322 sayılı
Kanun'un 11. maddesi uygulanır" şeklindeki hükmün birinci cümlesinin
kanunun yürürlüğü için yeterli sayılacağının, ikinci cümledeki "-ve ilân
hususunda 1322 sayılı Kanunun 11. maddesi uygulanır-" hükmünün yürürlük
için şart olmadığının kabulü halinde, herhangi bir kanunun Resmî Gazete ile
yayımının yapıldığı günün ertesinde Türkiye'de her yerde ve aynı zamanda
yürürlüğe girdiği sonucu doğar. Bu durumda, mesken müştemilâtından sayılan bir
yerden geceleyin büyük baş bir hayvan çalan iki sanık hakkında 10 sene ile 15
sene arasında hapis ve ayrıca sürgün cezası verilecektir. Sanık duruşmada:
"Kanunun ilânını, taşıyan Resmî Gazete Sason ilçesine yaz aylarında en az
10 gün sonra gelir; benim bu arada işlediğim hayvan çalmak suçunun cezasının
arttırıldığı ve yeni cezalarla ağırlaştırıldığından haberim yoktu. Anayasa'da
Reisicumhur'a verilen kanunları yaymak görevi mücerret Resmî Gazete'de ilândan
ibaret bir merasim olmasa gerek. Böyle bir anlayış insan haklarına ve hukuk
devleti olmak niteliğine uymaz" tarzında yapacağı savunmanın, merciince
değerlendirilmesinin olumsuz karşılanacağı kabul olağan olmaz düşüncesindeyim.
Vakıa mahkemenin itirazı bu yolla Anayasa Mahkemesi'ne gelmemiştir. Fakat, 1322
sayılı Kanun'un 11. maddesinde atıf ta bulunan 5617 sayılı Kanun'un 18.
maddesinin ikinci cümlesine çoğunluğun verdiği mananın bu sonuçla birlikte
incelenmesi icabederdi.
SONUÇ
:
5617
sayılı Kanun'un 18. maddesinin atıf yapmak suretiyle bünyesine aldığı 1322
sayılı Kanun'un 11. maddesi, Hayvan Hırsızlığının Men'ine Dire Kanun'un
uygulama şartıdır. Mahkemelerin bu yoldaki yerleşmiş içtihadı da bu görüşü
teyid eder. Ancak idare amirlerinin belediye başkanlarının, köy muhtarlarının
kanunla kendilerine verilen görevi yerine getirmemelerinden dolayı çıkan ve
eşitsizlik yarattığı ileri sürülen, mahkeme kararlarındaki çelişmeler, kanunun
Anayasa'ya aykırılığını teşkil etmiyeceği nedeniyle itirazın reddi sonucunu
doğru buluyorum. Çoğunluğun kararında ileri sürülen gerekçeye açıkladığım
sebeplerle katılmıyorum; karşı oydayım.
KARŞI
OY YAZISI
İTİRAZIN
KONUSU :
5617
sayılı Hayvan Sirkatinin Men'i hakkındaki Kanunun 18. maddesinde yer alan
"... ve ilânı hususunda 1322 sayılı Kanunun 11. maddesi uygulanır"
hükmünün Anayasa'nın 12. maddesine aykırı bulunduğu hususudur.
Kararda
çoğunluğun dayandığı gerekçelerden yalnız itiraz konusu hükmün kanunun yürürlük
koşulu olmadığı, yolundaki görüşe katılmadığımdan aşağıdaki izahatım yalnız bu
yöne ilişkin bulunmaktadır.
5617
sayılı Kanunun 18. maddesi : "Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer ve
ilânı hususunda 1322 sayılı Kanunun 11. maddesi uygulanır" şeklindedir.
Sözü geçen 18. maddede anılan 11. maddede ise : "Cezaya, vergiye,
askerliğe ve halkı alâkalandıran diğer hususlara ait kanun nizamname ve saire
derhal şehir ve kasabalarda mutad veçhile belediyeler ve köylerde muhtarlar
vasıyasıyla ilân ettirilir ve keyfiyet zabıt varakası ile tespit edilerek
dosyasında saklanır." denilmektedir.
Anayasa'mıza
kanunların yayımlanması hakkındaki 93. maddede, "Cumhurbaşkanının, Türkiye
Büyük Millet Meclisince kabul edilen kanunları 10 gün içinde yayınlayacağı
belirtilmektedir. Bu yayımın da 1322 sayılı Kanun ve nizamnamelerin sureti
neşir ve ilânı ve mer'iyet tarihi hakkındaki kanunun 1. maddesi hükmünce Resmî
Gazete ile yapılması mecburî kılınmıştır. Bu hükümlere göre kanunların Resmî
Gazete ile yayınlanması genel bir yürürlük koşulu olarak kabul edilmektedir.
Ancak Anayasa'da yayımlanacak kanunun hükümlerinin özelliğine göre, ilâve
yürürlük koşullan konulmasını men'eden bir hüküm bulunmamaktadır.
1322
sayılı Kanunun 1. maddesinde kanunların Resmi Gazete ile yayımlanması mecburî
kılınmış ve 3., 4. maddelerinde de kanunun ne vakit yürürlüğe gireceği
açıklanmış olduğu halde 11. maddesinde de ayrıca cezaya ait kanunların, maddede
gösterildiği şekilde, ilân edileceği emredilmiştir. Bu durumda, 11. maddeye bu.
ilân hükmünün, cezaya dair olan kanun hükümlerinin halka muhakkak surette
duyurulması ve halkın uyarılması maksadı ile konulduğu anlaşılmaktadır.
Buna
rağmen 5617 sayılı Kanunun bir yürürlük maddesi olan 18. maddesine "Bu
kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer" denildikten sonra ayrıca "ve
ilânı hususunda 1322 sayılı Kanunun 11. maddesi uygulanır" şeklindeki
itiraz konusu hükmün konulması, halkı uyarma maksadına değil, maddeye bir
yürürlük koşulu ilâvesi maksadına dayandığını ifade etmektedir, itiraz konusu
hükmün 18. maddeye mücerret halkı uyarma maksadı ile konulmasına lüzum ve
zaruret de yoktur. Zira ceza hükümlerini taşıyan kanunların, halkı uyarma
maksadıyla, bu şekilde ilân edilmesi zorunluğu 1322 sayılı Kanunun 11.
maddesinde esasen yer almış bulunmakta olup bu kânun da halen yürürlüktedir.
Bu
açıklamaların sonucuna göre 5617 sayılı Kanunini 11. maddesi hükmünce, ilân
yapılmış olan yerlerle henüz ilân edilmemiş yerlerde, bu kanunun yürürlüğe
girmiş olup olmadığına göre sanık olan kimseler arasında bir ayrım meydana
gelmesi 5617 sayılı Kanunun 18. maddesinde kabul edilen itiraz konusu hükmün
bir sonucudur. Ancak bu sonucun itirazda dayanılan Anayasa'nın 12. maddesindeki
eşitlik esasına aykırı bir yönü mevcut değildir. Zira, Anayasa Mahkemesinin bir
çok kararlarında da kabul edildiği gibi eşitlik ilkesi aynı hukukî durumda
olanlar hakkında uygulanması gereken bir ilke olup hukukî durumları başka başka
olan kimseler, hadisemizde olduğu gibi itiraz konusu hükümdeki ilânın yapıldığı
yerlerle henüz yapılmadığı yerlerdeki sanıklar, hakkında bir ayrım yapılması
eşitlik ilkesine aykırılık teşkil etmez. Aksi görüşün kabulü bizi, hukukî
durumları aynı olmayan kimselere aynı cezaların verilmesi gerekeceği şeklinde
bir sonuca götürür ki, asıl eşitliğe aykırılık burada meydana gelir.
SONUÇ
:
5617
sayılı Kanunun 18. maddesinde yer alan itiraz konusu hükmün, yukarıda açıklanan
gerçeklere göre, Anayasa'ya aykırı olmadığı görüşündeyim.
Sayın
Şahap Arıç'ın düşüncelerine iştirak ediyorum.
KARŞIOY
YAZISI
Mahkememizin
Esas 1967/9, Karar 1967/41 sayılı, 21/11/1967 günlü kararı için yazmış olduğum
karşıoy yazısında (18/6/1968 günlü, 12927 sayılı Resmî Gazete - Anayasa
Mahkemesi Kararlar Dergisi Cilt 5, Sahife 188 -190) açıklanan gerekçelere göre,
Mahkememizce verilen aynı nitelikteki bu kararın gerekçesine katılmıyorum ve
anılan karşıoy yazısındaki gerekçelerden ötürü itiraz konusu Yasa kuralının
Anayasa'ya aykırı olmadığı görüşündeyim.
KARŞIOY
YAZISI
İtiraz
yoluna başvuran mahkeme, 5617 sayılı Kanunun 18. maddesinde yer alan (bu kanun
yayımı tarihinde yürürlüğe girer ve ilânı hususunda 1322 sayılı Kanunun 11.
maddesi uygulanır) hükmünün, ilâna ilişkin kısmı da, yürürlük koşulu
olduğundan, ilân yapılmış olup olmadığına göre, değişik kanun ve cezaların
uygulanması gerektiği cihetle, Anayasanın 12. maddesinde yazılı eşitlik
ilkesini zedelediğinden, maddenin, (ve ilânı hususunda 1322 sayılı Kanunun 11.
maddesi uygulanır) kısmının iptaline karar verilmesini istemiştir.
Çoğunluk,
ilân uyarma niteliğinde olup, yürürlük koşulu olmadığından, kanun ve ceza
uygulamaları bakımından değişik ve farklı bir durum meydana gelmez, bu nedenle
eşitsizlik ve Anayasa'ya aykırılıktan söz edilemez gerekçesiyle, itirazın
reddine karar vermiştir.
Kısaca
Anayasa'ya aykırılık iddiasının gerekçesi, ilânın yürürlük koşulu olduğu ve
çoğunluğun ret gerekçesi ise, bu ilânın yürürlük koşulu olmadığı nedenine,
diğer bir deyişle, maddenin yorumundaki zıt görüşlere dayanmaktadır.
Kanunların
yorumunun, o kanunu uygulayan mahkemelerle, kararlarını denetleyen üst yargı
mercilerinin görev ve yetkilerinden olduğu görüşünde bulunduğum için, maddenin
nasıl yorumlanması gerektirdiği üzerinde durmayı gerekli görmüyorum. Ancak
konuyu aydınlığa kavuşturmak ve görüşümüzü daha iyi açıklıyabilmek için
çoğunluğun gerekçesini eleştirmenin yararlı olacağı kanısındayım.
Çoğunluk,
Anayasa Mahkemesinin redde ilişkin kararlarım, belirli bir dava ve belli durum
ve koşullar için bağlayıcı olduğunu, durumun ve koşulların değişmesi halinde
sonucunda değişik olması gerektiğini, değişiklik bulunup bulunmadığının ise
yeni dâva ve itirazın incelenmesiyle anlaşılabileceğini, bir dava veya itiraz
redle sonuçlanırsa, aynı konuda gelecek başka dava ve itirazların incelenemiyeceği
yolundaki bir görüşün, kimi hükümlere dokunmazlık tanımak, bu hükümler hakkında
yargı mercilerinin yetkilerim kullanmalarını önlemek ve hukukî görüşleri
dondurup kalıplaştırmak demek olacağını, mahkemelerin yorum konusundaki
görüşlerinin değişebileceğini, bu sebeple de, Anayasa Mahkemesinin, kendi görüş
ve kanısına göre yorum yaparak, Anayasa'ya uygunluğunu denetlemesi gerektiğini
açıklamıştır.
Anayasa
Mahkemesi kararlarının belirti bir dava ve belli durum ve koşullar için
bağlayıcı olduğu kabul edilirken, aynı konuda başka dava ve itirazların
incelenemiyeceği yolundaki görüşün, kimi hükümlere dokunmazlık tanımak ve bu
hükümler hakkında yargı merciilerinin yetkilerini kullanmalarım önlemek demek
olacağından bahisle, aynı konu hakkında dava ve itiraz yollarını açık tutmak,
bir yandan çelişikliğe düşmekten başka, sakıncalı sonuçlara da yol açmaktadır.
Çünkü itiraz konusu dava, 5617 sayılı Kanunun uygulanmasında, ilânın yürürlük
koşulu olup olmadığı noktasında toplanmaktadır ki, inceleme konumuz bakımından,
belli durum ve koşulu olan belirli ve tek tip bir davadır ve değişik başka bir
tipi söz konusu değildir. Şimdi bu konudaki çoğunluk kararı mahkemeleri
bağlıyacak ise, o takdirde gerekçenin 2. bölümünde benimsenen görüşe aykırı
olarak yargı mercilerinin yetkilerini kullanma olanağı ortadan kalkmaktadır.
Bağlayıcı olmıyacak ise, bir ölçüde Anayasa'ya uygunluğu tetkik ve hükme
bağlamağa yetkili mahkemelerin, Anayasa'ya aykırılık gibi bir sonuca varması
olanağına yol verilmiş olur. (Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden
başlamak üzere üç ay İçinde kararını verir. Bu süre içinde karar verilmezse
mahkeme, Anayasa'ya aykırılık iddiasını, kendi kanısına göre çözümlüyerek,
davayı yürütür. -(Anayasa Madde 151 fıkra 2 ve 3).
Aynı
konuda birbirine zıt kararların ceza ve kanun uygulamaları bakımından yarattığı
geniş ölçüdeki farklı sonuçlar sosyal hayatın her alanında inkâr edilemiyecek
ve sayılamıyacak kadar sakıncalı sonuçlar doğurur.
Anayasa
Mahkemesi kararlarının sonuç kısmını bağlayıcı olduğu düşüncesi de doğru bir
görüş olarak kabul edilemez. Gerçekten, hukukî anlamda ve genel olarak karar,
yargı mercilerine intikal eden işleri sonuca bağlayan belgeler olarak
tanımlanır. Kararda nelerin yer alacağı ceza ve Hukuk Usulü Muhakemeleri
Kanunlarında açıklandıktan başka, Anayasa'nın 135. maddesiyle, bütün
mahkemelerin her türlü kararlarının, gerekçeli olarak yazılacağı açık ve kesin
olarak emredilmiştir. Bu buyurucu hükmün, ilgililerin ve toplumun tatmin
edilmesi, tam bir güven ve rahatlık içinde gelişmesinin sağlanması ereği ile
konulmuş olduğu gözönünde tutulursa, gerekçeden yoksun bir hüküm ve sonuçtan
söz edilmemek gerekir. Gerekçe, hükme varmanın yoludur. Gerekçe kaldırılırsa
hukukî anlamda bir karar varsayılamaz. O kadar ki, tek gerekçeli kararlarda
gerekçeyi sonuç veya hüküm kısmında dahil kabul etmek zorunluğu vardır. Onun
içindir ki, Anayasa'nın 152. maddesi düşünülerek, gerekçe ve sonuç ayırımı
yapılmaksızın, Anayasa Mahkemesi Kararları bağlayıcıdır şeklinde
düzenlenmiştir. Söz buraya gelmişken, Anayasa Mahkemesi kararlarının, bütünü
ile, ilişkin olduğu konu bakımından, yasama, yürütme ve yargı organlarını
bağladığının çok açık ve kesin olarak sözü edilen 152. maddede ifade edildiğini
belirtmek yerinde olur. Gerçekten maddenin 4. fıkrası, Anayasa Mahkemesi, diğer
mahkemelerden gelen Anayasa'ya aykırılık iddiaları üzerine verdiği hükümlerin,
o-layla sınırlı ve yalnız tarafları bağlayıcı olduğuna karar verilebilir
şeklindeki istisnai hükmü ile, asıl kurala, hiç bir kuşkuya yer vermiyecek açık
ve seçiklik kazandırmıştır.
Yorum
konusuna gelince; kuvvetler ayrılığını benimsiyen Anayasa'mızın 7. maddesi
yargı yetkisinin, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağı
ilkesini koymuş, 132. maddesinde de hâkimler görevlerinde bağımsızdır.
Anayasa'ya Kanuna, Hukuka ve vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler. Hiç bir
makam, mercii veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve
hâkimlere emir ve tali mat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde
bulunamaz şek: imdeki açıklamasiyle, 7. maddede öngörülen ilkeyi
daha da açıklığa kavuşturmuş ve bu suretle yargı yetkisinin kullanılmasında her
türlü etki ihtimallerini önlemek istemiştir.
Bilindiği
gibi yargı alanı, adlî idarî ve askerî bölümlere ayrılmış ve her birinin
sınırları ve bu sınırlar içinde yargı yetkisinin, yukarıda açıklanan ilke ve
esaslara uygun olarak ne suretle kullanılacağı ayrıca özel kanunlarla, usul
kanunlarında belirtilmiştir. Bunun dışında Anayasa denetimi olarak tanımlanan
diğer bir yargı alanı ve bu denetimi yapacak Anayasa Mahkemesi kuruluşu verdir
ki, onunda görev ve yetkileri, Anayasa'nın 147. maddesiyle, 44 sayılı Kanunda
tespit edilmiştir. Doğru bir yargıya varabilmek için yetki konusu üzerinde
durmak lâzımdır.
Genel
olarak yürürlükte olan kanunlar, ilişkin oldukları yargı alanına göre, adlî,
idarî ve askerî mahkemelerce uygulanır. Kural olarak davaları hükme bağlayarak
sonuçlandırmak ilk mertebe mahkemelerin görev ve yetkilerindendir. Bu görev ve
yetki, kanunların yorumu yetkisini de zorunlu kılmaktadır, o kadar ki, birçok
ahvalde yorum yapılmadan uygulama yapılmasına ve karar verilmesine imkân
yoktur. Çünkü kanun, sözü ve özüyle neyse o dur, söz ve özün anlamını tayin ve
tespit ise yorumudur. Mahkemelerin yorumdan kaçınarak davayı durdurmaları,
görevden kaçınma olur. Ancak doğrudan doğruya veya yorum yoluyla bir kanunun
Anayasa'ya aykırılığı kanısına varılırsa, dava durdurularak, bu konuda bir
karar verilmesi için Anayasa Mahkemesine başvurulur.
Bu
suretle iş Anayasa Mahkemesine gelince, Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkisi,
mahkemenin yorumiyle bağlı olarak bu anlamıyla Kanunun, Anayasa'ya uygun olup
olmadığını denetlemekten ibarettir. Çünkü yukarda değindiğimiz gibi mahkemeler
yorum yetkisine sahiptir ve yorum yapmaları zorunludur. Kanun koyucunun ayrı
yargı mercilerine aynı konuda yorum yetkisi tanıyarak, çelişik ve sakıncalı
sonuçlara yol açacağı düşünülemez. Onun içindir ki Anayasa'nın 147. maddesi,
Anayasa Mahkemesi, kanunların Anayasa'ya uygunluğunu denetler hükmünü
koymuştur. Anayasa denetimi vesilesiyle bunun ötesinde, kanunun kendi görüş ve
kanısına göre yorumluyarak, olayda olduğu gibi yüzde yüz farklı sonuca
varılması, mahkemeler üzerinde kendi görüş ve idaresini doğrudan doğruya hâkim
kumaşa bile, dolaylı olarak ve bir ölçüde mahkeme kararlarını etkiliyeceğinde
şüphe yoktur. Bu sonucunsa Anayasa'nın 7 ve 132. maddelerinde ifadesini bulan
mahkemelerin bağımsızlığı ilkesini zedeliyeceği inkâr edilemez.
Mahkemelerin
yorum konusundaki görüşlerinin değişmesi ihtimali de bir sakınca olmaktan
uzaktır. Çünkü, itiraz kabul edilirse iptal nedeniyle yorum söz konusu olamaz,
ret halinde ise, yeniden baş vurmayı engelliyen bir hüküm yoktur. Diğer
taraftan Anayasa Mahkemesi görüşünün de aynı ölçüde değişmiyeceği ileri
sürülemez.
Son
olarak 147. maddenin müzakeresi sırasında sorulan sorulara komisyon sözcüsü
tarafından verilen cevapta, kanunların mahkemelerce yorumlanacağı yolunda cevap
verildiği ve bundan sonra oya başvurularak maddenin kabul edildiğini eklemek
yerinde olur.
Sonuç
: Yukarda açılanan sebeplerle çoğunluğun gerekçesine katılmıyorum. Anayasa
Mahkemesi kararlarının bütünüyle ilişkin bulunduğu konular bakımından bütün
makam ve mercileri bağlayıcı olduğu ve ancak aynı nitelikteki diğer işlerin
yeniden incelenmesine manî bulunmadığı, kanunların yorumu yetkisinin, o kanunu
uygulayan mahkemelerle, kararlarını denetliyen üst yargı mercilerinin
yetkilerine dahil olup, Anayasa Mahkemesinin maddenin yorumla beliren anlamına
göre Anayasa'ya uygunluk denetimi yapması lâzım geldiği kanısındayım ancak ilân
yapılmış olup olmaması değişik koşullar ifade ettiğine ve bu takdirde değişik
uygulamalarında doğal olup, eşitsizlik olarak nitelendirilemeyeceğine göre,
Anayasa'ya aykırılık söz konusu olamıyacağı cihetle, bu bakımdan itirazın reddî
gerektiği düşüncesindeyim.
Karşı
oy yazısı
1-
5617 sayılı Kanunun 18. maddesinin bu dosyaya konu olan hükmü, daha önce bir
başka mahkemenin itirazı üzerine incelenerek Anayasa'ya aykırı olmadığına karar
verilmiştir. (Anayasa Mahkemesi kararı : 21/11/1967, sayı : 1967/9-1967/41;
Resmî Gazete : 18/6/1968, sayı : 12927.)
Anayasa'nın
152. ve Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama usulleri hakkındaki 44
sayılı Kanunun 50 ve 51. maddelerinde, Anayasa Mahkemesi kararlarının, hiçbir
ayırım yapılmaksızın, kesin, yasama, yürütme, yargı organlarını, idare
makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlayıcı olduğu, herhangi bir
duraksamaya yer vermiyecek derecede açıklıkla belirtilmiş bulunduğuna göre, şu
veya bu düşünce ile bu açık hükümlere aykırı davranılması ve bu nedenle de aynı
hükmün tekrar incelenerek yeni bir karara konu yapılması mümkün değildir.
Bu
hususa ilişkin ayrıntılı düşüncelerim, 28/6/1966, 14/2/1967, 30/9/1969 günlü ve
1963/132-1966/29, 1963/144-1967/6, 1969/17-1969/49 sayılı Anayasa Mahkemesi
kararlarına ilişkin karşı oy yazılarında geniş olarak açıklanmış bulunmaktadır.
(Resmî Gazete : 27 Haziran 1967, sayı : 12632, sahife : 8, 9, 14, 18 Mayıs
1970, sayı : 13497, sahife : 9)
Burada
tekrarını gerekli görmediğim aynı düşüncelerle yukarıki kararda uygulanan usulü
yanlış bulmaktayım.
2-
22/3/1950 günlü ve 5617 sayılı Kanunun 18. maddesinde yer alan "....... ve
ilânı hususunda 1322 sayılı Kanunun 11. maddesi uygulanır. Hükmü Anayasa'ya
aykırı olduğundan iptaline karar verilmesi gerekir.
Bu
konuya ilişkin düşüncelerim, 21/11/1967 günlü ve 1967/9-1967/41 sayılı Anayasa
Mahkemesi kararına ilişkin karşıoy yazısında geniş olarak açıklanmış
bulunduğundan burada tekrarından sakınılmıştır. (Resmî Gazete: 18 Haziran 1968,
sayı : 12927, sahife ; 4-5)
Orada
açıklanan sebeplerle yukarıki kararın esasına da katılmamaktayım.
Sayın
Muhittin Gürün'ün karşı oyunun l No. lu fıkrasına katılıyorum.