ANAYASA MAHKEMESİ KARARI
Esas Sayısı:1968/15
Karar Sayısı:1968/13
Karar günü:3, 4 ve 6 Mayıs 1968
Resmi Gazete tarih/sayı:24.10.1968/13035
İptal
dâvasını açan : Türkiye İşçi Partisi Millet Meclisi Grubu.
İptal
dâvasının konusu: 23/3/1968 günlü ve 12856 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan
(Seçimlerle ilgili kanunların bazı maddelerinin yürürlükten kaldırılması ve 306
sayılı Milletvekili Seçimi Kanununa bazı maddeler eklenmesi) hakkındaki
20/3/1968 günlü ve 1036 sayılı Kanunun Anayasa'nın 2., 11., 55., 56., 57., 84.,
85., ve 89. maddeleri hükümleri ve temel ilkeleri karşısında Anayasa'ya aykırı
olduğu ileri sürülmüş ve yine Anayasa'nın 149. ve 150. maddelerine dayanılarak
iptali İstenilmiştir.
l-
İlk İnceleme:
1-Dâvada
belge eksikliği:
Anayasa
Mahkemesi İçtüzüğünün 15. maddesi gereğince 26/3/1968 gününde yapılan ilk
inceleme toplantısında dâva dilekçesinin Anayasa Mahkemesi Genel
Sekreterliğince 23/3/1968 gününde kaleme havale edildiği; ancak Türkiye İşçi
Partisi Millet Meclîsi Grubunun dâva açma kararını belirten tutanakta Yusuf
Ziya Bahadırlı'nın imzasının eksik olduğu ve tutanağın düzenlendiği 23/3/1968
gününde Türkiye İşçi Partisi Millet Meclisi Grubuna dahil milletvekillerinin ad
ve soyadlarını gösteren Millet Meclisi Başkanlığınca onanlı bir belgenin dâva
dilekçesine bağlı bulunmadığı görülmüş ve eksiklerin 15 gün içinde tamamlanması
için 22/4/1962 günlü ve 44 sayılı Kanunun 26. maddesi uyarınca Partinin Millet
Meclisi Grubu Başkanlığına tebligat yapılmasına ve ayrıca dâvanın incelenmesine
yararlı belgelerin gerekli yerlerden istenmesi için Başkanlığın yetkili
kılınmasına oybirliği ile karar verilmiştir.
2-
Adalet Partisi Cumhuriyet Senatosu Grubu Başkanlığının başvurması:
Bu
arada Adalet Partisi Cumhuriyet Senatosu Grubu Başkanlığı 27/3/1968 gününde
Anayasa Mahkemesine verdiği dilekçe ile, sözlü açıklama isteminde bulunup
bulunmama hakkında bir karar verilebilmesi için 1036 sayılı Kanun aleyhindeki
dâvalara ilişkin dilekçelerin örneklerini istemiştir.
Başvurma,
Başkan İbrahim Senil, Başkan Vekili Lütfi Ömerbaş, Üye İhsan Keçecioğlu, Salim
Başol, Fazlı Öztan, Celâlettin Kuralmen, Hakkı Ketenoğlu, Fazıl Uluocak, Avni
Givda, Muhittin Taylan, İhsan Ecemiş, Recai Seçkin, Halit Zarbun, Ziya Önel ve
Muhittin Gürün'ün katıldıkları 28/3/1968 günlü oturumda görüşülmüştür.
Üyelerden
İhsan Keçecioğlu, İhsan Ecemiş, Halit Zarbun ve Ziya Önel konunun, esası
incelenmesi kararından önce görüşülmesine yer olmadığı görüşünü ileri
sürmüşlerse de, ivediliği nedeniyle işin bu toplantıda görüşülmesi oyçokluğu
ile ve yukarıda adları geçen üyelerin karşı oylariyle kararlaştırıldıktan sonra
Adalet Partisi Cumhuriyet Senatosu Grubunun dâva konusu kanun üzerinde 44
sayılı Kanunun 30. maddesinin son fıkrası uyarınca yazılı düşünce vermeği tasarladığı
takdirde dâva dilekçesi kapsamından bilgi edinilebileceğine ve bilgi edinmenin,
grup başkanının veya onun belge vereceği temsilcinin dâva dilekçelerini Anayasa
Mahkemesinde incelemesi yolu ile sağlanmasına oyçokluğu ile karar verilmiştir.
Başkan İbrahim Senil, üyelerden Fazlı Öztan, Avni Givda, İhsan Ecemiş ve
Muhittin gürün dilekçenin sözü edilen 30. maddeye uygun bir durum ve tutumu
bulunmadığından kendisine dâva dilekçesinden bilgi verilmesinin gerekip
gerekmiyeceğinin düşünülmesine yer olmadığını ve yine Başkan İbrahim Senil,
Başkan Vekili Lütfi Ömerbaş, Üyelerden Fazıl Uluocak, İhsan Ecemiş ve Ziya Önel
bilgi edinmenin dâva dilekçeleri örneklerinin gönderilmesi suretiyle
sağlanmasının gerektiğini ileri sürerek ilk gruptakiler bu kararın birinci ve
ötekiler ikinci bölümlerine muhalif kalmışlardır.
Bundan
sonra Adalet Partisi Cumhuriyet Senatosu Grubu Başkanlığı 11/4/1968 ve Millet
Meclisi Grubu Başkan Vekilliği 13/4/1968 günlerinde yazılı mütalâalarını
vermişlerdir.
3-
Eksiklerin tamamlanması:
26/3/1968
günlü karar, davacı Partice süresi dolmadan önce yerine getirilmiş ve biri
Ankara 4. Noterliğinin 27/3/1968 günlü ve 4972 sayılı şerhi ile onanlı ve
ötekisi Millet Meclisi Başkanının imzasını taşıyan iki belge, bir de imza
eksiği tamamlanan Türkiye İşçi Partisi Millet Meclisi Grubunun 23/3/1968 günlü
toplantısı tutanağı 28/3/1968 gününde Anayasa Mahkemesine verilmiştir. Noterden
onanlı belge, Türkiye İşçi Partisi T.B.M.M. Grubunun 2. dönem 3. toplantı
yılına ait defterin 31. ve 32. sayfalarında yazılı 23/3/1968 günlü ve 17
toplantı sayılı kararın bir örneğidir.
Millet
Meclisi Başkanının imzasını taşıyan belgeye göre Türkiye İşçi Partisi Millet
Meclisi Grubunun ikinci döneni üçüncü toplantı yılında on dört üyesi vardır.
Bunlardan sekizinin 23/3/1968 günlü ve 17 sayılı toplantıya katıldığı ve bu
toplantıda mevcudun oybirliğiyle 1036 sayılı kanun aleyhine iptal dâvası
açılmasına karar verildiği yukarıda sözü geçen tutanağın ve karar örneğinin
incelenmesinden anlaşılmaktadır. Karar ve dâvanın açılışı 44 sayılı Kanunun 25.
maddesinin 2 sayılı bendi hükmüne uygundur.
Dosyadaki
eksikler böylece tamamlanmış olduğundan Anayasa'nın 149. ve 150. ve 44 sayılı
Kanunun 21, 22, 25 ve 26. maddelerine uygun bulunduğu sonucuna varılan dâvanın
esasının incelenmesine 2/4/1968 gününde oybirliği İle karar verilmiştir.
Dâvanın
incelenmesine ilişkin gündemlerin düzenlenmesinde işin ivediliği dolayısiyle,
Anayasa Mahkemesi içtüzüğünün 33. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarının
ikinci hükümlerine göre işlem yapıldığının burada açıklanması yerinde
olacaktır.
II-
Metinler ve özetler:
1-
Dâva konusu 1036 sayılı Kanunun metni:
Seçimlerle
ilgili kanunların bazı maddelerinin yürürlükten kaldırılması ve 306 sayılı
Milletvekili Seçimi Kanununa bazı maddeler eklenmesi hakkındaki 1036 sayılı ve
20/3/1968 günlü Kanunun metni şöyledir:
(Madde
1- 25 Mayıs 1961 tarihli ve 306 sayılı Milletvekili Seçimi Kanununun:
32
nci maddesini değiştiren 13/2/1965 gün ve 533 sayılı Kanunun 7 nci;
33
üncü maddesini değiştiren 13/2/1965 gün ve 533 sayılı Kanunun 8 inci maddesini
tadil eden 14/7/1965 gün ve 656 sayılı Kanunun 12 nci;
38
inci maddesine fıkralar ekliyen 13/2/1965 gün ve 533 sayılı Kanunun 9 uncu;
13/2/1965
gün ve 533 sayılı Kanunun 12 nci maddesiyle değiştirilen 35 inci maddesini
tadil eden 14/7/1965 gün ve 656 sayılı Kanunun 16 ncı ve
Cumhuriyet
Senatosu Üyeleri Seçimi Kanununun değiştirilmesine dair olan 17/4/1964 gün ve
447 sayılı Kanunun 1 inci maddesine 2 fıkra ekliyen 14/7/1965 gün ve 656 sayılı
Kanunun 13 üncü;
Maddeleri
yürürlükten kaldırılmış ve aşağıda yazılı 32., 33. ve 35 inci maddeler, 25
Mayıs 1961 tarih ve 306 sayılı Milletvekili Seçimi Kanununa 32., 33. ve 35 inci
maddeler olarak eklenmiştir.
Madde
32- Siyasî partilerin ve bağımsız adayların elde ettikleri milletvekilliği
sayısı, aşağıdaki şekilde hesaplanır:
Seçime
katılmış olan siyasî partilerin ve bağımsız adayların adları alt alta ve
aldıkları muteber oy sayıları da hizalarına yazılıdır. Bu rakamlar, önce bire,
sonra ikiye, sonra üçe... ilâ, o çevrenin çıkaracağı milletvekili sayısına
ulaşıncaya kadar bölünür. Elde edilen paylar, parti ayırımı yapılmaksızın en
büyükten en küçüğe doğru sıralanır. Milletvekilleri bu payların sahibi olan
partilere ve bağımsız adaylara, rakamların büyüklük sırasına göre tahsis
olunur.
Son
kalan milletvekilliği için bir birine eşit rakamlar bulunduğu takdirde, bunlar
arasında ad çekilmek suretiyle tahsis yapılır.
Bir
seçim çevresinde, kullanılan muteber oy pusulaları toplamının, o çevreden
çıkacak milletvekili sayısına bölünmesiyle elde edilecek sayıdan az oy alan
siyasî partilere ve bağımsız adaylara milletvekilliği tahsis edilemez. Bu gibi
hallerde, milletvekilliği elde edemiyen siyasî partiler veya bağımsız adaylar
ve aldıkları oylar nazara alınmaksızın milletvekillikleri geriye kalan partiler
ve bağımsız adaylar arasında yukarıki fıkra gereğince paylaştırılır.
Şayet
seçime katılan siyasî partilerden ve bağımsız adaylardan hiç biri yukarıki
fıkrada gösterilen sayı kadar oy almamışlarsa, milletvekillikleri gene ikinci
fıkra hükümlerine göre paylaştırılır.
Madde
33- Siyasî parti adaylarından seçilenler, aşağıdaki şekilde tespit edilir:
32
nci madde gereğince, her partinin kazandığı milletvekilliği sayısı tespit
edildikten sonra, her parti için ayrı ayrı olmak üzere; adayların adları, parti
aday listesindeki sıraya göre alt alta yazılıdır. Yüksek Seçim Kuruluna verilen
aday listelerindeki sıra, seçimlerde partilerin kazandıkları Milletvekillerinin
sırasının tesbitinde esas olur ve her seçim çevresinde 32 nci madde gereğince
partilere düşen milletvekilliği sayısı kadar milletvekili, her parti listesinin
başından itibaren sayılmak suretiyle seçilmiş sayılır.
Bu
işlemler açık olarak yapılır ve adaylarla müşahitler hazır bulunabilirler.
İl
seçim kurulu başkanı, milletvekilliğine seçilenleri gösteren tutanağın bir
suretini, o seçim çevresinde derhal ilân ettirir; diğer bir suretini de bir
hafta süre ile il seçim kurulu kapısına astırır.
Madde
35- Yukarıki maddenin birinci fıkrası gereğince İl Seçim Kurullarından bilgi
verildikçe. Yüksek Seçim Kurulu, bu bilgileri bekletmeden radyo ile derhal
yayınlar.
Yukarıki
maddenin birinci fıkrası gereğince bütün illerden verilecek bilgiler tamamlanır
tamamlanmaz, tasdikli tutanak suretlerinin alınması veya itiraz varsa bu
itirazların incelenerek karara bağlanması beklenmeksizin, her partinin
kazandığı milletvekili sayısı ve milletvekili seçilenlerin ad ve soyadları
Yüksek Seçim Kurulunca Türkiye Radyoları ile derhal ilân olunur.
Seçim
sonuçlarını gösteren tutanakların bütün illerden gönderilmesi üzerine, Yüksek
Seçim Kurulu, en kısa zamanda Türkiye Radyoları ve Resmî Gazete ile ikinci bir
bildiri yayınlayarak, iller itibariyle, milletvekili seçilenlerin ad ve
soyadlarını, seçmen sayısını, oy kullanan seçmen sayısını, seçime katılma
oranını, muteber oy pusulası sayısını, her partinin ve bağımsız adayların
kazandıkları oy pusulası sayısını açıklar.
Devlete
ait bütün ulaştırma ve haberleşme araçları, seçim kurulları arasında araç,
gereç, haber, yazı ve bilgilerin ulaştırılmasında öncelikle kullanılır.
25
Mayıs 1961 tarihli ve 306 sayılı Milletvekili Seçimi Kanununa yukarıda, eklenen
32., 33. ve 35 inci maddeler hükmü, Cumhuriyet Senatosu üyelerinin seçimlerinde
de uygulanır.
Madde
2- Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
Madde
3- Bu kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.)
2-
Davacının dayandığı Anayasa hükümleri:
Davacının
dayandığı Anayasa hükümleri şunlardır:
(Madde
2- Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel
ilkelere dayanan, millî, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.
Madde
11- Temel hak ve hürriyetler, Anayasa'nın sözüne ve ruhuna uygun olarak ancak
kanunla sınırlanabilir.
Kanun,
kamu yararı, genel ahlâk, kamu düzeni, sosyal adalet ve millî güvenlik gibi
sebeplerle de olsa bir hakkın ve hürriyetin özüne dokunamaz.
Madde
55- Vatandaşlar, kanunda gösterilen şartlara uygun olarak, seçme ve seçilme
hakkına sahiptir.
Seçimler,
serbest, eşit, gizli, tek dereceli genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına
göre yapılır.
Madde
56- Vatandaşlar siyasî parti kurma ve usulüne göre partilere girme ve çıkma
hakkına sahiptir.
Siyasî
partiler, önceden izin almadan kurulur ve serbestçe faaliyette bulunurlar.
Siyasî
partiler, ister iktidarda ister muhalefette olsunlar, demokratik siyasî hayatın
vazgeçilmez unsurlarıdır.
Madde
57- Siyasî partilerin tüzükleri, programlan ve faaliyetleri, insan hak ve
hürriyetlerine dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine ve Devletin
ülkesi ve milletiyle bölünmezliği temel hükmüne uygun olmak zorundadır. Bunlara
uymayan partiler temelli kapatılır.
Siyasî
partiler, gelir kaynakları ve giderleri hakkında Anayasa Mahkemesine hesap
verirler.
Partilerin
iç çalışmaları, faaliyetleri, Anayasa Mahkemesine ne suretle hesap verecekleri
ve bu Mahkemece malî denetimlerinin nasıl yapılacağı, demokrasi esaslarına
uygun olarak kanunla düzenlenir.
Siyasî
partilerin kapatılması hakkındaki dâvalara Anayasa Mahkemesinde bakılır ve
kapatma karan ancak bu Mahkemece verilir.
Madde
84- Meclislerin Başkanlık Divanları, o meclisteki siyasî parti .gruplarının
kuvvetleri ölçüsünde Divana katılmalarını sağlayacak şekilde kurulur.
Millet
Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu Başkanları, kendi Meclislerince üye tamsayısının
üçte iki çoğunluğu ve gizli oy ile ikişer yıl için seçilirler; ilk iki oylamada
bu çoğunluk sağlanamazsa, salt çoğunlukla yetinilir. Meclis Başkanlıkları için
Meclisteki siyasî parti grupları aday gösteremezler.
Başkanlar
ve Başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasî partilerin veya siyasî parti
gruplarının Türkiye Büyük Millet Meclisinin İçinde veya dışındaki
faaliyetlerine ve görevlerinin yerine getirilmesini gerektiren haller dışında,
Meclis tartışmalarına katılamazlar; Başkan oy kullanamaz.
Türkiye
Büyük Millet Meclisinin birleşik toplantılarında Başkanlık Divanı, Millet
Meclisi Başkanlık Divanıdır.
Madde
85- Türkiye Büyük Millet Meclisi ve meclisler, çalışmalarını, kendi yaptıkları
içtüzüklerin hükümlerine göre yürütürler.
İçtüzük
hükümleri, siyasî parti gruplarının. Meclislerin bütün faaliyetlerine
kuvvetleri oranında katılmalarını sağlayacak yolda düzenlenir. Siyasî parti
grupları, en az on üyeden meydana gelir.
Meclisler,
kendi kolluk işlerini Başkanları eliyle düzenler ve yürütürler.
Madde
89- Gensoru yetkisi yalnız Millet Meclisinindir.
Milletvekillerince
veya bir siyasî parti grubunca verilen gensoru önergesinin gündeme alınıp
alınmayacağı, verilişinden sonraki ilk birleşimde görüşülür. Bu görüşmede, ancak
önerge sahibi veya önerge sahiplerinden biri, siyasî parti grupları adına birer
milletvekili, Bakanlar Kurulu adına Başbakan veya bir Bakan konuşabilir.
Gündeme
alma kararı ile birlikte gensorunun görüşülme günü de belli edilir.
Gensorunun
görüşülmesi, gündeme alma karan tarihinden başlıyarak iki gün geçmedikçe
yapılamaz ve yedi günden sonraya bırakılamaz.
Gensoru
görüşmeleri sırasında üyelerin verecekleri gerekçeli güvensizlik önergeleri
veya Bakanlar Kurulunun güven isteği, bir tam gün geçtikten sonra oylanır.
Bakanlar
Kurulunun veya bir bakanın düşürülebilmesi, üye tamsayısının salt çoğunluğuyla
olur.)
4-
Adalet Partisi Millet Meclisi Grubu Başkanlığının yazılı mütalâası özeti:
Adalet
Partisi Millet Meclisi Grubu Başkanlığının 44 sayılı Kanunun 30. maddesinin son
fıkrası uyarınca verdiği 13/4/1968 günlü ve 1128 sayılı yazılı mütalâanın özeti
aşağıdadır :
A-
Yazılı mütalâada önce davacının, Millet Meclisi Başkanlık Divanının Anayasa'nın
84. maddesine uygun olarak kurulmadığı ve bunun da iptal nedeni olacağı
yolundaki gerekçesi üzerinde durularak şöyle denilmektedir:
a)
Anayasa Mahkemesi, Başkanlık Divanının kuruluşu şekline ilişkin 2/11/1966 günlü
Millet Meclisi kararını iptal etmiştir. Bugünkü Başkanlık Divanı ise,
10/11/1967 günlü karara göre kurulmuştur ve bu karar halen yürürlüktedir.
b)
Türkiye işçi Partisi, Millet Meclisinin 2. Döneminin 3. Toplantısı için
Başkanlık Divanı kurulurken kendisine düşmesi muhtemel kâtip üyelikten
vazgeçtiği gibi, daha sonra Divanda boşalan bir kâtip üyelik kendilerine
düştüğü halde bu açık üyeliğe aday göstermeği de kabul etmemiştir.
c)
Anayasa'nın 147. maddesine göre Anayasa Mahkemesi kanunların ve Türkiye Büyük
Millet Meclisi içtüzüklerinin Anayasa'ya uygunluğunu denetler. Meclisçe alınan
kararlar, bu denetimin dışındadır. Bir hükmün kanun veya içtüzük hükmü
olabilmesi, o hükmün konulmasında belirli şekil ve usullerin uygulanmasına
bağlıdır. Bu şekil ve usuller dışında çakınları kararların, bir hüküm veya
kural niteliğinde olsalar dahi, kanun veya içtüzük hükmü sayılmalarına imkân
yoktur. Bu çeşit kararları denetime tabi tutmak Anayasa Mahkemesinin denetim
alanının 147. maddeye aykırı olarak genişletmek anlamına gelir. Biz, Anayasa'nın
81. maddesindeki istisnaî hal dışında. Meclis kararlarının, Anayasa
Mahkemesinin denetimine tabi olmadığı kanısındayız.
ç)
Anayasa'nın 84. maddesini, Mecliste grubu olan bütün siyasî partilerin
behemahal Başkanlık Divanına katılması gerektiği anlamında kabul eden bir
görüşe katılamayız. Anayasa koyucunun ereği bu olsaydı 84. maddeyi ona göre
düzenler; önce katılma mükellefiyetini sonra katılma oranını belirtirdi. Böyle
yapmamakla Anayasa, siyasî parti gruplarının güçleri elverdiği oranda divana katılmalarını,
güçleri elvermediği takdirde katılmamaların; öngörmüştür.
84.
madde, Divana katılmanın zorunlu olduğu şeklinde kabul edilirse on kişilik bir
siyasî parti grubunun Divanda yer alabilmesi için Dîvanın otuzdan fazla üye ile
kurulması gerekecektir. Buna fiilen imkân yoktur; çünkü içtüzük hükümlerine
göre Başkanlık Divanı on üç kişidir. Bu sayının artırılabileceği düşünüldüğü
takdirde Anayasa'nın 85. maddesi işletilemez duruma düşecektir.
Çünkü
aynı görüş 85. maddenin uygulanmasında da hâkim olacağına göre, siyasî par ti
gruplarının meclislerin bütün faaliyetlerine ve bu arada bütün daimî
komisyonlara mutlaka katılmaları gerekecektir. Bu durumda en kişilik bir grubun
bir üyesi Başkanlık Divanında, birer üyesi Karma Bütçe ve Karma Dilekçe
komisyonlarında görev alacak; geri ye kalan yedi üye, bir üye iki komisyondan
fazlasına giremiyeceği için, ancak ondört komisyona katılma İmkânını bulacak ve
katılamadıkları on komisyon ise Anayasa'ya aykırı kurulmuş duruma düşecektir.
Milletvekillerinin üç dört komisyonda birden görev almaları belki
düşünülebilir. Bu görüş komisyonların birer ihtisas topluluğu olması vakıası
ile bağdaşamıyacağı gibi, milletvekillerinin asıl görevlerini yapamaz ve
iktidarı denetliyemez hale gelmelerine de yol açacaktır. Kaldı ki komisyon
üyeleri sayısını böylece artır maya Anayasa'nın 67 maddesi ile sınırlandırılmış
milletvekili sayısı karşısında imkân da yoktur.
d)
84. ve 85. maddeler, katılmaya, mutlaka yerine getirilmesi gerekli, vazgeçilmez
bir ödev niteliği vermekte değildir. Bu, bir gruplara imkân tanıma hükmüdür.
İmkândan yararlanıp yararlanmamak o grubun önce gücüne sonra da gücü elverirse
serbest iradesine bağlıdır. Başka bir deyimle 84. ve 85. maddelerin siyasî
parti gruplarına tanıdığı imkânlar bir içtüzük hükmü ile bertaraf edilemez.
Ancak gruplar kendilerine tanınan imkânlardan her zaman vazgeçebilirler.
Gruplara
Meclîs faaliyetlerine güçleri oranında katılma İmkânının sağlanması yolundaki
Anayasa buyruğunu, gruplara her faaliyete katılma mecburiyetinin yüklenmesi ile
karıştırmamak gerekir. Aksini düşünmek Başkanlık Divanına veya bir komisyona,
üye sayısının yetmemesi gibi bir maddî imkânsızlıktan ötürü yahut bir grubun
bunlara üye göndermekten kaçınması veya üyelerin buralardan sık, sık istifaya
zorlanması yüzünden Parlâmentonun keşmekeş içine düşmesine cevaz vermek olur.
Öte
yandan söz konusu imkânları ödev saymak, onları yerine getirecek müeyyideleri
de gerekli kılar. Siyasî partileri Başkanlık Divanına veya komisyonlara
katılmaya zorlayacak ne merci ne de müeyyide vardır.
e)
Yukarıdanberi açıklananlar bir yana, Başkanlık Divanında bir kuruluş hatasının
varlığı, bir an için, kabul edilse dahi bu hatanın, yasanın iptalini
gerektirebilmesi için Millet Meclisinin iradesini ifsat edici nitelikte olması
gerekir. Aksi halde Millet Meclisi İradesinin serbestçe teşekkül etmesi
Komisyonun ve Başkanlık Divanının kuruluşundaki şekil noksanlarını düzeltir.
Sonuç:
Davacının iptal nedeni olarak ileri sürdüğü Başkanlık Divanının kuruluş tarzına
ilişkin iddiaları yerinde değildir; reddi gerekir.
B-
Adalet Partisi Millet Meclisi Grubu Başkanlığının yazılı mütalâasında;
davacının, Anayasa'nın 89. maddesine göre gensoruların görüşülmesi gereken
birleşimde kanunun görüşülüp kabul edilmesinin iptal nedeni olacağı yolundaki
gerekçesi üzerinde de şöyle denilmektedir.
a)
Anayasa'nın 89. maddesinde (Milletvekillerince veya bir siyasî parti grubunca
verilen gensoru önergesinin gündeme alınıp alınmıyacağı, verilişinden sonraki
ilk birleşimde görüşülür. Bu görüşmede, ancak Önerge sahibi veya önerge sahiplerinden
biri, siyasî parti grupları adına birer milletvekili Bakanlar Kurulu adına
Başbakan veya bir Bakan konuşabilir) diye yazılıdır.
89.
maddedeki birinci cümle île ikinci cümlenin birbirinden ayrı mütalâasına imkân
yoktur. "Veriliş" in ne zaman tamamlanacağını ikinci cümle
belirtmektedir. Önerge üzerinde, sahibinden başkasının konuşabilmesi, hele grup
görüşlerinin açıklanabilmesi, içindekilerden görüş açıklayabilecek derecede
bilgi edinmekle mümkün olur. Bu da zaman ister. Kaldı ki milletvekillerinin, sonunda
güven oyunun söz konusu olduğu çok ciddî bir sorunda oylarını gereği gibi
kullanabilmeleri için önerge içindekilerini sadece öğrenmeleri değil, ona nüfuz
etmeleri de zorunludur.
Öyle
ise "veriliş" ten erek önergenin okunmak yoliyle Meclisin bilgisine
sunulması dır. Görüşme ancak bundan sonra yapılabilecektir. Mecliste yedi
yıllık uygulama da böyledir, önergelerin birleşimden önce bastırılıp
dağıtılması da düşünülebilir. Ancak bu, her zaman mümkün olamaz. Nitekim olayda
gensoru önergeleri Meclis toplantısından kısa bir süre önce Başkanlığa verilmiş
ve Başkanlık önergeleri birleşimden önce bastırmak zaman ve imkânını
bulamamıştır. Başkanlık, önergeleri o birleşimde okutmak suretiyle Meclisin
bilgisine sunarak "veriliş" eylemini tamamlamış; sonraki ilk birleşimde
de önergeler konuşulmuştur.
"Veriliş"
I Türkiye işçi Partisi gibi anlamak; Anayasa koyucunun gensoru önergelerinin
uzun süre gündeme alınmamakla kaçılan ifratı bertaraf eylemek isterken,
sorumlulukları ileri sürülenleri, ne olduklarını bilmedikleri önergeler
üzerinde konuşmak ve milletvekillerini de anlamadan oy kullanmak zorunda
bırakma yoliyle tefrike düştüğünü kabul etmek olur. Bu itibarla Türkiye İşçi
Partisinin görüşü yerinde değildir.
b)
Bir an için Anayasa'nın 89. maddesinin Türkiye İşçi Partisinin görüşüne uygun
olarak anlaşılması gerektiği; o birleşimde önergeler üzerinde konuşularak
gündeme alınıp alınmamalarını karara bağlamak icap ederken okunmaları ile
yetinildiği ve sonra iptali istenilen kanunun görüşülmesine geçildiği kabul
edilse bile, bu halin kanun tasarısının kanunlaşma törenine ilişkin bulunan ve
kanunun iptalini gerektiren bir keyfiyet olmadığı açıktır. Gensoru önergesinin
görüşülmesi usulündeki aykırılık, daha sonra usulünce görüşülen ve kabul edilen
kanuna bulaşmaz. Her usul hatası, yapıldığı konuya maksur ve münhasırdır.
Sonuç:
İptal isteminin bu bakımdan da uygun olmadığı kanısındayız.
5.
Adalet Partisi Cumhuriyet Senatosu Grubu, Başkanlığının yazılı mütalâası Özeti:
Adalet
Partisi Cumhuriyet Senatosu Grubu Başkanlığının 44 sayılı Kanunun 30.
maddesinin son fıkrası uyarınca verdiği 11/4/1968 günlü ve 26 sayılı yazılı
mütalâanın özeti aşağıdadır.
A-
Şekil bakımından :
a)
İptali istenen 1036 sayılı Kanunun Cumhuriyet Senatosu incelemeleri evresindeki
Geçici Komisyonun bünyesi ile ilgili şekle ilişkin itirazların yersizliğini
Anayasa Mahkemesinin 1966/1 sayılı kararına dayanarak derhal ortaya koymak
mümkündür.
1966/1
sayılı kararla Anayasa'ya aykırı olmadığı açıklanan 447 sayılı Kanunun Geçici
Komisyona havalesine karar veren Cumhuriyet Senatosu Genel Kurulu 93 yerine 73
kişi ile toplanmış ve böylece Anayasa'nın 86. maddesi açıkça ihlâl edilmiş
bulunuyordu. Bu aykırılığın dahi sonradan yine Genel Kurul karariyle giderilmiş
bulunduğu 1966/1 sayılı kararda kabul edilmiştir ki, olayımıza böylesine ağır
bir İhlâl atfedilemez.
Öte
yandan 447 sayılı Kanunun çıkarılması ile ilgili Geçici Komisyon da Anayasa ve
Adalet Komisyonu ile İçişleri Komisyonu Başkanlıklarınca ayrılan üyelerden
kurulmuş ve grupumuzun itirazları Genel Kurulca reddedilmiştir. (Cumhuriyet
Senatosu Tutanak Dergisi, Cilt: 19, sayfa: 78, 781). iptal dâvalarında
ilgililerin gerekçeleri ile bağlı bulunmayan Anayasa Mahkemesi, 447 sayılı
Kanun aleyhine açtığımız dâvada bu noktayı bir şekil eksikliği saymamıştır.
Böylece 1036 sayılı Kanuna varıncaya kadar Cumhuriyet Senatosu tarihinde 124
kez uygulanan bu usul, Anayasa Mahkemesince de ilişilmediği için, yürürlükte
kalmıştır. Esasen Anayasa'nın 85. maddesi karşısında bütün komisyon seçimleri
inşaî değil izharî bir nitelik almaktadır.
Cumhuriyet
Senatosu İçtüzüğünün 20. maddesi uyarınca üçer gün ara ile yapılacak
toplantılarda Borçlar ve Hukuk Usulü Muhakemeleri kanunlarındaki mehillerin
hesabına ilişkin hükümlerin uygulanmasına yer olmadığından Geçici Komisyon
toplantılarında bu bakımdan içtüzüğe aykırılık yoktur. Esasen içtüzüğe aykırı
haller bir kanunun iptali dâvasında söz konusu edilemiyeceği için bu gibi
noktalar üzerinde fazla, durulmamış; sadece iddiaların yersizliği gösterilmek
istenilmiştir.
b)
Olayımızın emsal tuttuğumuz 447 sayılı Kanun olayından değişik gibi görülen
yönü istifalar sorunudur.
İlk
toplantıya çağrılmakla Geçici Komisyona ayrıldıklarını öğrenen, ilk toplantıdan
önce görev kabul etmediklerini bildirmeleri gibi, ikinci toplantı gününde de
itirazda bulunmayan, ancak sonuncu toplantı günü ana komisyonlardan ve
dolayısiyle Geçici Komisyondan da çekildiklerini bildirir dilekçeleri veren
Cumhuriyet Halk Partili üç üyenin, mücerret bu çekiliş beyanlarıyla Komisyondaki
Anayasa'nın 85. maddesine uygun orantının bozulduğu, önce orantıyı düzeltecek
seçimin yapılması gerektiği ileri sürülmektedir.
Hiç
bir çekilme, beyan ile birlikte ani olarak gerçekleşip görevliye işi bırakma
hakkı vermez. Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünün 161. maddesinde üyelikten
çekilmenin, Genel Kurulun ıttılaı gününde kesinleşeceği yazılıdır.
Komisyonlardan çekilmelerde de bu kuralın uygulanması tabiidir. Çekilen
komisyon üyesinin, çekilme Genel Kurul ıttılaına varıncaya kadar Komisyona
devam etmemesi, Komisyondan çekilmemiş bir üyenin devamsızlığından farksızdır.
Bîr
veya bir kaç komisyon üyesi her ne suretle olursa olsun çalışmalara katılmamış
ise, bu durum Komisyonun yeter sayısı ile yaptığı toplantıda alınan kararları
etkilemez. Anayasa'nın 85. maddesinin İkinci fıkrası, komisyonların sadece
kuruluşlarına ilişkin bir buyruktur. Birleşim ve karar yeter sayılarını
kapsamaz. Senato komisyonlarında söz gelimi sadece bir üyenin çekilmesi veya
gelmemesi ve onun da zaten tek üye bulunduran kontenjan grubu gibi bir gruptan
olması halinde hiç bir görüşme yapılamıyacaksa bunun, öteki sonuçları bir yana,
Anayasa'nın toplantı ve karar yeter sayısına ilişkin 86. maddesinin de fiilen
iptali demek olacağı meydandadır. Kaldı ki istifa, mücerret beyan ile görevi
sahipsiz kılacak ve bu boşalma İle 85. maddenin buyurduğu orantı bozulmuş
sayılacaksa, bu görüş, on kişilik bir muhalefet grubunun bütün bir yasama
dönemi içinde Senatoya tek bir karar aldırmaması, Millet Meclisinden gelen
bütün metinlerin Anayasa'nın 92. maddesi uyarınca kendiliğinden kanunlaşması ve
ikinci meclisin iptal edilmiş duruma düşmesi yolunu açacaktır. Aynı durum
Millet Meclisi çalışmaları için de söz konusudur.
Bütün
bunlar bir yana, Geçici Komisyon raporunda yöneltilen bütün itirazlar, Senato Genel
Kurulunda yapılmış ve görüşmeler sonunda itirazlar reddedilerek Millet
Meclisinden gelen metin kanunlaşmış bulunduğuna göre Anayasa Mahkemesinin
1966/1 sayılı karardaki gerekçeler karşısında 1036 sayılı Kanunun şekil
bakımından iptali için hiç bir neden düşünülemez.
c)
Yasama meclislerindeki komisyonların niteliğine gelince:
İçtüzüklerde
yer alan komisyonların çoğu Anayasa hükümlerinin kurulmasını zorunlu kıldığı
komisyonlar değildir. Bunlar gelenek ve göreneklere göre içtüzüklerle
yaratılmış varlıklardır. Kaynağını herhangi bir kanundan alan komisyonlar da
olabilir. Kamu iktisadî teşebbüslerinin düzenlenmesi hakkındaki 468 sayılı
Kanunun gerektirdiği ve yasama değil, bir denetleme organı olan karma komisyon
gibi.
Anayasa'da
Bütçe Kanunu dışındaki herhangi bir kanun tasarısının önceden bir takım
komisyonlardan geçirilmesini gerektirecek hiç bir hüküm yoktur. 91. maddenin
ikinci fıkrasındaki (Üyeler kendi tekliflerini her iki meclisin ilgili
komisyonunda savunabilirler) hükmü ile kanun tekliflerinin bir komisyon
çalışması safhasından geçmesi zorunlu kılınmış sayılabilirse bu sonucun sadece
üyelerce verilmiş kanun tekliflerine hasrı gerektiğini ve "mefhumu
muhalif" yoliyle de kanun tasarıları hakkında böyle bir zorunluluğun
Anayasa'ca öngörülmediğini kabul etmek yerinde olur.
Gerçekten
de Hükümetçe Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan kanun tasarıları, teknik
bilgiye sahip bakanlık bürolarınca hazırlanmış ve çeşitli ihtisas İncelemeleri
safhalarından geçirilerek olgunlaştırılmıştır. İçtüzükte yapılacak bir
değiştirme ile bunların Genel Kurulda doğrudan doğruya görülmesinin sağlanması
ve daimî komisyonların sadece kanun tekliflerini incelemeye tahsisi Anayasa'ya
aykırı düşmez.
Öte
yandan Anayasa, nerede bir komisyon incelemesini zorunlu görmüşse onu İçtüzüğün
kurup kurmamakta muhtar olacağı komisyonlara bırakmadan kendi metninde açıklamıştır.
90. maddenin ikinci fıkrasında Meclis soruşturması için her iki meclisten eşit
sayıda seçilecek üyelerden kurulu komisyon, 91. maddenin ikinci fıkrasında söz
konusu üyelerin kanun tekliflerini inceleyecek komisyonlar, 92. maddede
Cumhuriyet Senatosunca yapılacak değiştirmeyi Millet Meclisinin benimsememesi
halinde her iki meclisin ilgili komisyonlarından seçilecek eşit sayıdaki
üyelerle kurulacak komisyon, 94. maddede bütçe tasarılarını inceleyecek
komisyon. Anayasa müessesesi olan komisyonlar listesini tamamlar.
92.
maddeye göre "her iki meclisin ilgili komisyonları söz konusu olunca 91.
madde uyarınca kanun teklifleri için kurulmuş komisyonlar bu işi görebileceği
gibi, gerektiğinde meclislerce birer geçici komisyon kurularak bunların
birleşiminden 92. maddenin istediği komisyon meydana getirilebilir.
Demek
ki iptali dâva edilen kanun, doğrudan doğruya meclislerce görüşülüp kabul
edilmiş olsaydı gene de Anayasa'ya aykırılığı ileri sürülemezdi. Kaldı ki dâva
konusu kanunun tasarı halinde iken önce komisyonlarca incelenmiş bulunması
içtüzük hükmü gereğidir. Komisyonun gerek kuruluşunda gerekse karar verişinde
bir şekil noksanı varsa bu noksan, siyasî partilerin güçleri oranı veya
toplantı ve karar yeter sayısı gibi Anayasa'nın koyduğu kurallara ilişkin
bulunsa bile, meclislerin kabulleriyie tekemmül eyleyen yasada şekil bakımından
bir Anayasa aykırılığı söz konusu edilemiyecektir. Çünkü öne sürülen şekil
noksanı, esasen Anayasa'nın değil, İçtüzüğün getirdiği bir komisyon safhasına
münhasırdır.
Gerçi
Anayasa Mahkemesinin 1966/1 sayılı kararında: (...... yetkili komisyonlardan
geçmeksizin veya usulünce kurulmamış bir komisyondan geçerek kabul edilmiş
bulunan kanun tasarısının iptal nedeni olacak bir şekil eksikliği ile malûl
sayılması gerektiği sonucuna varılır) denilmekte ise de daha sonra (......
Cumhuriyet Senatosu Genel Kurulunun yukarıda açıkladığımız iradesi, evvelce
toplanma yeter sayısı gözetilmeksizin kurulmasına karar verilmiş Geçici
Komisyonu ve bu komisyonun çalışmalarını benimseyerek şekil eksikliğini ortadan
kaldırmış bulunmaktadır) denilerek 447 sayılı Kanunda şekil eksikliği
bulunmadığı gerekçesiyle dâvanın bu iddiaya yönelen bölümünün reddine karar
verilmiştir.
Madem
ki sonucu tayin edecek, Cumhuriyet Senatosu Genel Kurulunun nihaî iradesi
olacaktır; madem ki olayımızda muhalefet sözcüleri komisyonla ilgili şekil
noksanı İddialarını Genel Kurulda ileri sürmelerine rağmen usule ilişkin
itirazlar ayrıca görüşülüp reddedilmiş ve kanun tasarısı kabul olunmuştur. Şu
halde önceki hazırlık safhalarına ait şekil eksikliği üzerinde durulmasına yer
kalmamıştır. 1966/1 sayılı kararla sabittir ki, hazırlayıcı nitelikteki bir
komisyon safhası, şekil noksanlariyle muallel olduğu halde, Meclis Genel
Kurulunun nihaî iradesi eksikliği giderici ve ıslâh edici bir etki yapar ve
bundan muteber bir tasarruf doğar.
B-
Maddî bakımından:
Davacının
1036 sayılı yasanın esas yönünden de Anayasa'ya aykırı olduğu yolundaki
iddiaları Anayasa'nın 55. maddesinin İkinci fıkrasındaki ilkeler bakımından hiç
bir ayrılık delili taşımamaktadır. 1036 sayılı Kanunun Anayasa'ya uygunluğu
tartışmasız olan 1961 esaslarına rücuu tazammun etmesi itibariyle de dâva
yersizdir.
Türkiye
İşçi Partisi Millet Meclisi Grubu, dâva dilekçesinde sarfettiği bazı sözlerle
(Bu kararda: II-3-B-c den sonraki fıkrada) nasıl bir ruh haleti İçinde
olduklarını belirtmektedir. Partimizin niyetlerine ilişkin varsayımları
gülünçtür. Kaldı ki Anayasalar değişebilir olduklarını kendi metinleriyle
açıklarlar. Anayasa'nın öngördüğü bu tabiî hali korkunç bir olay gibi tasvir
etmek hukukî ve haklı sayılamaz.
Anayasa'nın
55 maddesine "seçimler herhangi bir siyasî partinin Anayasa'yı
değiştirebilecek bir çoğunluğu elde edememesini sağlayacak ve küçük partileri
çoğaltacak esaslara göre yapılır" mealinde bir fıkrayı yargı İçtihat ve
yorumu yoliyle sokmağa çalışmak da yersizdir. Anayasa Mahkemesinin 1966/1
sayılı kararında aynen şöyle denilmektedir :
(Türkiye
Cumhuriyeti Anayasa'sının seçme ve seçilme hakkını ve seçimlerde uygulanması
gerekli temel kuralları belirten 55. maddesi, en küçük bir tereddüde ve yanlış
anlaşılmaya yer bırakmayan bir açıklık ve kesinliktedir. Bu madde seçimlerin
"serbest, eşit, gizli, tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm"
esaslarına göre yapılmasını hükme bağlamakta, bu esasların dışında kalan bütün
şartları ve nitelikleri kanun koyucunun takdirine bırakmaktadır. O halde
serbest, eşit, gizli, tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarından
ayrılmamak şartiyle kanun koyucunun meclislerden herhangi biri için uygun
gördüğü seçim sistemi Anayasa'nın da makbulüdür.)
(...
Anayasa koyucusu, seçim sistemi gibi çok önemli bir konuda bir kural getirmeyi
öngörmüş olsaydı, bunu hiç bir zaman dolaylı bir yoldan ve herhangi bir yasaya
atıf suretiyle yapmaz, o kurala doğrudan doğruya kendi metni içinde yer
verirdi.)
Türkiye
İşçi Partisi, dünyanın hiç bir yerinde bulunmayan bir "ulusal artık"
usulü ite Parlâmentodaki sandalyelerini sağlamış bulunduğu için bir varlık
dâvasında olabilir. 1036 sayılı Kanun ile tekrar kurulmasına çalışılan normal
seçim, öteki bazı küçük partilerin de işine gelmiyebilir. Ancak bu vakıalar bir
iptal nedeni olamaz.
C-
Sonuç:
1036
sayılı Kanuna karşı gerek şekil bakımından ve gerekse maddî bakımdan
yöneltilmiş bulunan Anayasa'ya aykırılık iddiaları yersiz ve dayanaksızdır.
III-
Esasın İncelenmesi:
İncelemeye
başlamadan önce dâva dilekçesindeki sözlü açıklama istemi üzerinde durularak,
sözlü açıklamalarının dinlenmesi için ilgililerin çağırtmalarına yer olmadığı
oybirliği ile kararlaştırıldıktan ve dâvanın esasına ilişkin rapor, dâva
dilekçesi ve ekleri. Adalet Partisi Cumhuriyet Senatosu ve Millet Meclisi
grupları başkanlıklarının yazılı mütalâaları, ilgili mercilerden getirilen
bilgi ve belgeler, Anayasa'ya aykırılığı ileri sürülen kanun hükümleri,
davacının dâvasına dayanak yaptığı Anayasa maddeleri ve bunlara ilişkin
gerekçeler ve Meclis görüşme tutanakları okunduktan sonra gereği görüşülüp
düşünüldü :
A-
Şekil yönünden aykırılık iddialarının incelenmesi:
1-
Millet Meclisi Başkanlık Divanının kuruluş biçimi:
a)
Millet Meclisi Başkanlık Divanının kuruluş biçimine ilişkin iddianın,
Anayasa'nın 84. ve 85. maddeleri açısından ele alınması gerekir.
84.
maddenin birinci fıkrasında "Meclislerin Başkanlık Divanları, o Meclisteki
siyasî parti gruplarının kuvvetleri ölçüsünde Divana katılmalarını sağlayacak
şekilde kurulur" denilmektedir.
85.
maddenin birinci ve ikinci fıkraları ise şöyledir:
"Türkiye
Büyük Millet Meclisi ve Meclisler çalışmalarını, kendi yaptıkları içtüzüklerin
hükümlerine göre yürütürler.
İçtüzük
hükümleri, siyasî parti gruplarının, meclislerin bütün faaliyetlerine
kuvvetleri oranında katılmalarını sağlayacak yolda düzenlenir. Siyasî parti
grupları, en az on üyeden meydana gelir."
84.
maddenin birinci fıkrası, yalnız Başkanlık Divanlarının kuruluşuna ilişkin özel
bir hükümdür. 85. maddenin yukarıda açıklanan hükümleri ise gerek meclislerin
başkanlık divanlarının kuruluşu, görev ve yetkilen, gerekse meclislerin öteki
faaliyetleri konusunda yasama meclislerinin içtüzüklerinde öngörülecek ilkeyi
belirtmekte ve genel bir nitelik taşımaktadır.
84.
maddenin açık ve kesin olan birinci fıkrası, meclislerde grubu bulunan siyasî
partilerin, güçleri ne olursa olsun, meclislerin başkanlık divanlarında yer
alabilmelerini ve katılmanın grupların güçleri oranında olmasını zorunlu kılar.
Anayasa koyucusunun bu hükümle güttüğü başlıca erek, divanların görevlerinde
yansız davranmalarının sağlanmasıdır. Böyle olduğuna göre başkanlık
divanlarının kuruluş biçimi tespit edilirken, bütün siyasî parti gruplarına,
güçleri oranında üyelikler ayrılmalıdır. Bu ilkeye uyulmadan kurulan divanlar
Anayasa'ya aykırı düşer. Divanların Anayasa'ya aykırı bulunmasına yol açan
içtüzük hükümlerinin veya o nitelikteki Meclis kararlarının, bunlara karşı
Anayasa Mahkemesine başvurulduğunda iptal edilmeleri gerekir. Nitekim bunun yakın
bîr örneği de vardır.
Millet
Meclisinde 1966 yılına kadar olan uygulamalarda Başkanlık Divanına bütün siyasî
parti gruplarından güçleri oranında üye alınmakta idi. 1966/1967 yasama yılının
başında Anayasa'nın 84. maddesine siyasî parti gruplarından, ancak güçleri
elverdiği hallerde başkanlık divanına üye alınabileceği yolunda anlam verilerek
1/11/1966 ve 2/11/1966 günlü kararlarla Türkiye İşçi Partisi Grubu Başkanlık
Divanı dışında bırakıldı.
İlgili
partinin dâva açması üzerine, Millet Meclisi Başkanlık Divanının Türkiye İşçi
Partisi Grubundan üye alınmaksızın kurulmasına ilişkin bulunan ve içtüzük hükmü
niteliğini taşıyan bu iki Millet Meclisi kararı Anayasa Mahkemesinin 27/2/1968
günlü ve E. 1967/6-K. 1968/9 sayılı kararı ile iptal edilmiştir.
b)
İptal dâvasına konu olan 1036 sayılı Kanunun Millet Meclisinde görüşülüp kabul
edildiği sıralarda görevli Başkanlık Divanının bünyesi içine Türkiye İşçi
Partisi Grubundan yine üye alınmamış olduğu görülmektedir. Bu divan, Anayasa
Mahkemesince iptal edilen 1/11/1966 ve 2/11/1966 günlü kararların benzeri bir
kararla, Millet Meclisinin 10/11/1967 günlü karan ile kurulmuştur. Bu itibarla
10/11/1967 günlü Millet Meclisi kararının hukukî değer ve etkisi üzerinde
durulması yerinde olacaktır.
Görüşmelerin
bu evresinde, Anayasa Mahkemesi Başkanlığından gönderilip Millet Meclisi
Başkanlığı kalemine 1.3.1968 günü saat 16.45 de verildiği anlaşılan Anayasa
Mahkemesinin 1967/6-1968/9 sayılı iptal kararına ilişkin yazının Millet Meclisi
Başkanına hangi gün ve saatte duyurulduğunun sorulması gerektiği ileri
sürülmüştür.
Anayasa'nın
152. maddesinde; Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının, kararda başkaca bir
gün belirtilmemişse, karar tarihinde hüküm ifade edeceği yazılıdır. Yayın,
tebliğ, ıttıla gibi hususların bu bakımdan herhangi bir etkisi düşünülemez. Öte
yandan aşağıda açıklananlardan anlaşılacağı üzere böyle bir soruya gelecek
karşılığın sonuçta bir değişiklik yapamıyacağı da meydandadır. Bu nedenlerle
Anayasa Mahkemesi Başkanlığının 1967/6-1968/9 sayılı ve 27.2.1968 günlü iptal
kararına ilişkin yazısının Millet Meclisi Başkanına. hangi gün ve saatte
duyurulduğunun Millet Meclisi Başkanlığından sorulmasına yer olmadığı oyçokluğu
ile kararlaştırılmıştır. Üyelerden Feyzullah Uslu, Celâlettin Kuralmen, Recai
Seçkin, Halit Zarbun ve Muhittin Gürün karara muhalif kalmışlardır.
c)
Anayasa Mahkemesinin yukarıda sözü geçen 27.2.1968 günlü ve 1967/6-1968/9
sayılı kararında gerekçesiyle açıklandığı ve kabul edildiği üzere Başkanlık
Divanının kuruluşuna ilişkin Millet Meclisi kararları, bir içtüzük hükmü
niteliğindedir ve bu nitelikleri dolayısıyle de Anayasa'nın 85. maddesinin
kapsamına girmektedir. Millet Meclisinin 1.1.1966 ve 2.11.1966 günlü
toplantılarında Başkanlık Divanının kuruluşuna dair verilen kararlar. Anayasa
Mahkemesince iptal edildiğinden artık ortada Başkanlık Divanının kuruluşu ile
ilgili ve İçtüzük hükmü niteliğinde olarak sadece Millet Meclisinin 10.11.1967
gününde verdiği karar vardır. Bu karar, süresi içinde ve usulünce açılmış bir
dâva üzerine iptal edilmemiş olduğundan 1036 sayılı Kanunun Millet Meclisinde
görüşülmesi ve kabul edilmesi sırasında yürürlükte bulunmuştur.
1.11.1966
ve 2.11.1966 günlü kararların iptal edilmesiyle ortaya çıkan durumun 10.11.1967
günlü son kararın yürürlük ve geçerliği üzerinde etkisi olabileceği
düşünülemez. Gerçi 10.11.1967 günlü karar ötekilerle aynı, esasa dayanmakta ve
aynı niteliği taşımaktadır; ancak onlardan ayrı, müstakil bir karardır. Millet
Meclisinin hangi kararlarının iptal edildiği ise Anayasa Mahkemesi kararında
açıkça gösterilmiştir. İptal kararının etkisinin kendi kapsamı ile sınırlı
kalacağında şüphe yoktur. Bu İtibarla Anayasa Mahkemesinin daha önceki Millet
Meclisi kararlarının iptaline ilişkin karan elbette ki son Millet Meclisi
kararının geçerli, sayılmaması sonucunu doğuramaz.
Öte
yandan Anayasa Mahkemesinin, bütün parti gruplarına bünyesinde yer verilmeyen
bir başkanlık divanının kuruluşuna ilişkin kararın Anayasa'ya aykırılığı
yüzünden iptal edilmesi gerektiği yolundaki görüşü karşısında, uyarınca bir
tutuma geçilmesi ve 10.11.1967 günlü Millet Meclisi kararının Anayasa'ya uygun
duruma getirilmesi icap eylediği ileri sürülebilir. Ancak olayda, bu yön
üzerinde durmağa yer yoktur. Zira Anayasa Mahkemesinin görüşüne uyulması, o
görüşün bilinmesine bağlıdır. Oysa Anayasa Mahkemesinin görüşünü belirten
karar, Millet Meclisinin, Başkanlık Divanının kuruluşuna ilişkin kararı verdiği
gün üzerinden üç dört ay geçtikten sonra çıkmıştır. 27.2.1968 gününde belirecek
bir görüşün 10.11.1967 gününde bilinmesi elbette ki mümkün değildir.
Anayasa
Mahkemesinin görüşünü Millet Meclisi Başkanlığının 1036 sayılı Kanuna ilişkin
tasarının genel kurulda görüşülmesine başlanırken veya görüşme sırasında
öğrendiği farzedilse dahi Başkanlığın tasarının görüşülmesini durdurarak Divan
kuruluşunun Anayasa'nın 84. maddesine uygun biçime konulmasını sağlaması
gerektiği savunulamaz. Zira Millet Meclisi İçtüzüğünün 4. maddesine göre
Başkanlık Divanının görev süresi (başkan hariç) bir yıldır. Olayda bu sure 1968
yılı Kasım ayında sona erecektir. Süre bitmeden, Başkanlık Divanının
kuruluşunda, Divana katılmamış partiden üye alınmak suretiyle değişiklik
yapılması İçtüzük hükmüne aykırı düşerdi. İçtüzükte öngörülen bir yıllık süre
Başkanlık Divanında istikran koruma ereğine dayanmaktadır. Başkanlık Divanında
istikrarsızlık, Millet Meclisinin çalışmalarını da aksatabilir. Bu nedenlerle
Millet Meclisi Başkanlık Divanının, Anayasa Mahkemesinin görüşünü öğrendikten
sonra da, evvelce kurulduğu şekilde görevini sürdürmüş olması, İçtüzüğün
ereğine uygun bir tutumdur. Anayasa Mahkemesinin görüşüne uyulması ancak
Başkanlık Divanının yeniden seçilmesi sırasında söz konusu olabilir,
ç)
Millet Meclisinin 10.11.1967 günlü kararı, başka deyimle bir içtüzük hükmü, bir
yana bırakılarak Anayasa Mahkemesince olayda Anayasa'nın 84. maddesinin
doğrudan doğruya uygulanması ileri sürülebilirse de, böyle bir görüş kolayca
karşılanabilir. Gerçi Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını
idare makamlarını ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. (Anayasa Madde
8). Ancak bir kanun veya İçtüzüğün Anayasa'ya uygun olmaması halinde izlenecek
yolu yine Anayasa göstermiş ve bunların iptali için dâva veya itiraz yoliyle
Anayasa Mahkemesine başvurulmasını öngörmüştür. (Madde 149 ve 151) 10.11.1967
günlü kararın, bu yollar dışında ve doğrudan doğruya Anayasa'ya uygunluk
bakımından denetlenmesi ve hükümsüz sayılması mümkün değildir.
d)
Yukarıdan beri açıklanan nedenlerle Millet Meclisinin İçtüzük niteliğindeki
10.11.1967 günlü kararına dayanılarak kurulan Başkanlık Divanının, İçtüzük
gereğince yenileneceği tarihe kadar geçerli bir kuruluş gibi kabulü gerekir. Şu
duruma göre de bu Başkanlık Divanının 1036 sayılı Kanuna ilişkin tasarının
görüşüldüğü birleşimi yönetmiş olması, kanunun şekil yönünden iptalini haklı
gösteremez.
Öte
yandan davacı, 1036 sayılı Kanuna ilişkin tasarının, Millet Meclisinde
görüşülmesi sırasında Başkanlık Divanının, Millet Meclisince kabul edilen dâva
konusu kanun üzerinde etkili olacak nitelikte Anayasa'ya ve İçtüzüğe aykırı bir
tutumu geçtiği yolunda herhangi bir iddia öne sürmediği gibi, incelenen Millet
Meclisi tutanaklarından da böyle bir davranışa rastlanmamıştır. Bu itibarla o
yönden de kanunun iptalini gerektiren bir neden yoktur.
Üyelerden
Salim Başol, Fazlı Öztan, Avni Givda, Recai Seçkin, Ahmet Akar, Ziya Önel ve
Muhittin Gürün, Millet Meclisi Başkanlık Divanının kuruluş biçiminin 1036
sayılı Kanunun iptalini gerektirdiği düşüncesiyle yukarıki görüşe
katılmamışlardır.
2-
Gensoru önergeleriyle ilgili iddia :
Davacı,
Anayasa'nın 89. maddesine göre gensoru önergelerinin gündeme alınıp
alınmıyacağının görüşülmesinin gerekli bulunduğu birleşimde dâva konusu kanuna
ilişkin tasarının görüşülüp kabul edildiğini, bunun da şekil bakımından bir
iptal nedeni olduğunu ileri sürmektedir.
Olayda
kanun tasarısı, gerçekten gensoru önergelerinin gündeme alınıp alınmıyacağının
görüşülmesi gerekli bir birleşimde görüşülüp kabul edilmişse Anayasaya aykırı
davranış ancak gensoru önergeleri bakımındandır ve bunlara yönelmiştir. Böyle
bir tutum o birleşimde görüşülüp kabul edilen Kanun tasarısına iptali
gerektirir bir şekil bozukluğu veremez. Bu itibarla olayda gensoru
önergelerinin Anayasa'ya uygun veya aykırı olarakmı görüşüldüklerinin
incelenmesi gerekli bulunmadığı gibi aynı nedenle Anayasa'nın 89. maddesini
uygulama biçiminin kararda tartışılmasına da yer yoktur.
Başkan
İbrahim Senil, üyelerden Salim Başol, Hakkı Ketenoğlu, Sait Koçak, Recai
Seçkin, Ziya Önel ve Muhittin Gürün Anayasa'nın 89. maddesinin uygulanma
biçiminin kararda tartışılması gerekmediği görüşüne katılmamışlardır.
3-
Cumhuriyet Senatosundaki Geçici Komisyonun, Komisyon Başkanlarınca belirtilen
üyelerden kurulmuş olması durumu:
1036
sayılı Kanuna ilişkin tasarının, Millet Meclisince kabul edilerek, Cumhuriyet
Senatosuna verilmesi üzerine, Anayasa ve Adalet Komisyonu ile İçişleri
Komisyonuna havale edildiği; ancak Cumhuriyet Senatosu Genel Kurulunun 5.3.1968
günlü 39. Birleşiminde tasarının, "çalışmaların bir an önce bitirilmesi
için" Anayasa ve Adalet Komisyonu ile İçişleri Komisyonundan seçilecek
dokuzar üyeden kurulu geçici bir komisyonda görüşülmesinin kabul edildiği;
fakat Geçici Komisyon üyelerinin seçilmeleri yerine bunların ilgili
komisyonların başkanlarınca belirtilmesi yolunda gidildiği ve komisyonun
böylece kurulduğu anlaşılmaktadır.
Davacı
bu durumun bir iptal nedeni olduğunu ileri sürmüştür.
a]
Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'sı demokratik hukuk devleti ilkesini kabul etmiştir.
(Madde 2.] Seçim usulünün üstün tutulması ve her gerekli yerde uygulanması bu
ilkenin başlıca icaplarından biridir. Nitekim Anayasa'da, yasama meclisleri
başkanlarının, Anayasa'nın öngördüğü komisyonların belli edilmesinde, seçime
gidileceğini açıklayan hükümler vardır. (84., 90., 92. maddelerde olduğu gibi.)
Meclislerin içtüzüklerinde de gerek başkanlık divanlarının, gerekse genel
olarak komisyonların kurulmasında seçim usulü kabul edilmiştir. Anayasa'nın ve
İçtüzüğün benimsediği bu usulün daimî komisyonların bünyelerinde de uygulanması
ve bu komisyonlardan genel kurulca kurulmasına karar verilen karma veya geçici
komisyonlara katılacak üyelerin seçimle belli edilmesi, demokratik hukuk
devleti düzenin tabiî bir sonucudur. Öte yandan Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünün
111. maddesinde, genel kurulda ve komisyonlarda yapılacak seçimlerde nasıl
davranılacağının açıklanması, komisyonların bünyelerinde de seçim usulünün
benimsenmiş bulunduğunu ayrıca gösterir. Bu güne kadar geçici komisyonlara
katılacak üyelerin komisyonların başkanlarınca belli edilmekte olmasının hukukî
bir dayanağı yoktur ve komisyon başkanlarına içtüzükte böyle bir yetki tanınmış
değildir. Bu yolda bir uygulama hukukça değeri olan, geçerli bir gelenek
meydana getiremez.
Su
duruma göre geçici komisyonun kuruluş biçimi, içtüzüğe aykırıdır. Ayrıca
Cumhuriyet Senatosu Genel Kurulunun geçici komisyonun kurulmasına ilişkin
olarak 39. birleşimde verdiği karara da uymamaktadır. Zira Genel Kurulca
verilen karar, Adalet Bakanının teklifinin kabulü şeklinde olmuştur. Adalet
Bakanının teklifinde ise "iki komisyondan seçilecek dokuzar üye" den
söz edilmektedir. (Cumhuriyet Senatosu Tutanak Dergisi. Cilt: 46-Sayfa: 8 ve
12).
Sonuç,
geçici komisyonun kuruluş biçiminin muallel olduğu yolunda özetlenebilir. Üyelerden
Hakkı Ketenoğlu ve Halit Zarbun bu görüşe katılmamışlardır.
b)
Bu konunun görüşülmesinde geçici komisyon üyelerinin Anayasa ve Adalet
Komisyonu ile İçişleri Komisyonunca mı yoksa Cumhuriyet Senatosu Genel
Kurulunca mı seçilmesi gerektiği de tartışılmıştır.
Anayasa
ve Adalet Komisyonu ile içişleri Komisyonu üyeleri esasen her iki yılda bir
genel kurulca ve gizli oyla seçilmektedir. (Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğü -
Madde 17). Genel Kurul bu üyeler hakkında daha önce tercihini ve İradesini
kullandığına göre geçici komisyonun kurulmasında, genel kurulun kurulmaya
ilişkin iradesini açıklamaktan başka bir işi olmamak gerekir ve geçici
komisyona girecek üyelerin seçilmeleri mensup bulundukları komisyonlara düşer.
Üyelerden
Feyzullah Uslu, Fazlı Öztan, Celâlettin Kuralmen, Hakkı Ketenoğlu, Recai
Seçkin, Ziya Önal ve Muhittin Gürün geçici komisyon üyelerinin Cumhuriyet
Senatosu Genel Kurulunca seçilmeleri gerektiğini ileri sürerek bu görüşe
katılmamışlardır.
c)
Anayasa'da kimi hallerde kurulması öngörülen karma komisyonlar dışında, kanun
tasarı veya tekliflerinin önce komisyonlarda sonra meclisler genel kurullarında
İnceleneceği hakkında zorunluk koyan bir kural yoktur.
Her
ne kadar Anayasa'nın kimi maddelerinde (Madde 91 ve 92) meclislerin ilgili
komisyonlarından söz edilmekte ise de bunlar kanun tasarı ve tekliflerinin
mutlak surette komisyonlardan geçirilmesi zorunluğunu koyan birer Anayasa
kuralı niteliğinde değildirler ve genellikle yasama meclislerinde varoldukları
bilinen komisyonlardan, o maddelerde öngörülen hallere münhasır olmak üzere, ne
biçimde yararlanılacağını belirtmekten öteye bir anlam taşımamaktadırlar.
Komisyon
çalışmalarının kanun tasarı ve tekliflerini, meclislerin genel kurulları adına
inceleyerek düşüncelerini bildirmekten başka bir anlamı bulunmadığı; sonunda
konuya meclislerin tüm hâkim oldukları ve kendi İradelerine göre tam bir
serbestlik içinde işi karara bağladıkları bilinen bir gerçek olup bir kanun
tasarısı veya teklifinin ilgili komisyonda incelenmesinin veya hiç
incelenmemesinin Meclis iradesinin gereği gibi belirmesine engellik edeceğinin
düşünülmesi de mümkün değildir.
Bu
açıklamalardan da anlaşılacağı üzere Anayasa'nın kurulmasını buyurduğu
komisyonlar dışında kalan komisyonlar, birer içtüzük düzenlemesidir. Cumhuriyet
Senatosu İçtüzüğünün 36. maddesinde belirtildiği gibi kimi hallerde komisyon
çalışmalarından vazgeçilmesi ve konunun doğruca Senato Genel Kurulunda
görüşülerek sonuçlandırılabilmesi de bunu göstermektedir. Zira komisyon
çalışmaları Anayasa kuralının gereği bulunsaydı, herhangi bir zorunluluk
yüzünden dahi bu yoldan vazgeçilmesi mümkün olamazdı.
Şu
sonuca göre birer içtüzük düzenlemesi olan ve meclislerce kabul edilen
kanunların sıhhati bakımından da şart bulunmayan komisyonların çalışmalarına
veya kuruluşlarına ilişkin olarak işlenen hatalar veya usulsüzlükler kanunların
Anayasa'ya aykırı sayılabilmeleri için yeter sebep değildir.
Başkan
Vekili Lûtfi Ömerbaş, Üyelerden İhsan Keçecioğlu, Salim Başol, Fevzullah Uslu,
Celâlettin Kuralmen, Halit Zarbun ve Muhittin Gürün yukarıdaki nedenlerle 1036
sayılı Kanuna ilişkin tasarının incelenmesi için Cumhuriyet Senatosunca Anayasa
ve Adalet Komisyonu ile İçişleri Komisyonu üyeleri arasından seçilmek suretiyle
kurulması gereken geçici komisyonun kuruluşunun içtüzük hükümlerine aykırı
bulunmasına dayanılarak dâva konusu kanunun Anayasa'ya aykırı sayılmasının
mümkün olmadığı görüşünde bulunmuşlardır.
Öte
yandan Başkan İbrahim Senil aşağıda yazılı görüşü İleri sürmüştür:
Anayasa
Mahkemesinin 13.1.1966 günlü ve E. 1964/26-K. 1966/1 sayılı kararında
belirtildiği üzere (Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi sayı: 4, Sayfa: 21-Resmî
Gazete gün 31.5.1966 sayı : 12310) yetkili komisyonlardan geçmeksizin veya
usulünce kurulmamış bir komisyondan geçerek kabul edilmiş bir kanunun, iptal
nedeni olacak bir şekil eksikliği ile malûl sayılması gerekir.
Ancak
olayda geçici komisyonun kurulması genel kurulun karan üzerine olmuş, kanun
tasarısı bu komisyonun yeter sayılı toplantısında incelenmiş ve hazırlanan
rapor genel kurulda görüşülmüştür. Muhalefet grupları genel kurulda görüşlerini
açıklamak imkânını bulmuşlardır. Geçici komisyonun kuruluş biçiminde bir
eksiklik olmasaydı dahî sonucun değişmiyeceği aşikârdır; başka bir değimle,
komisyonun kuruluş biçimi dâva konusu Kanunun Cumhuriyet Senatosu Genel Kurulunda
kabulü işlemini etkiliyecek bir nitelikte olmamıştır. Bu itibarla geçici
komisyonun kuruluş biçimi yüzünden kanunun iptaline gidilmemek gerekir.
Böylece
bu konuda ileri sürülen nedenlerin, 1036 sayılı Kanunun iptalini gerektirmediği
sonucu üzerinde yukarıda adları yazılı Başkan, Başkan vekili ve üyelerin tümü
ve Hakkı Ketenoğlu yani mahkeme heyetinin çoğunluğu birleşmişlerdir. Ancak
Hakkı Ketenoğlu burada açıklanan gerekçelere katılmamıştır.
Üyelerden
Fazlı Öztan, Sait Koçak, Avni Givda. Recai Seçkin Ahmet Akar ve Ziya Önal
geçici komisyonun kuruluş biçimi yüzünden 1036 sayılı Kanunun iptali
gerektiğini ileri sürerek yukarıda açıklanan görüşe katılmamışlardır.
4-
Geçici Komisyonun İçtüzükte belirtilen aralara uyulmaksızın toplanmış olması
durumu :
Davacı
tarafından öne sürülmemekle birlikte Anayasa Mahkemesi bu yön üzerinde de
durmayı gerekli görmüştür.
Geçici
Komisyonun, 6.3.1968 günü toplandığı fakat üçte iki çoğunluğun sağlanamadığı;
daha sonra 9.3.1968 günü toplanıldığı ve yine üçte iki çoğunluğun
sağlanamadığı; bunun üzerine 14.3.1968 gününde salt çoğunlukla toplanarak önce
Başkanlık Divanını seçtiği sonra da kanun tasarısını görüşüp kabul ettiği
anlaşılmaktadır.
Cumhuriyet
Senatosu İçtüzüğünün 20.. maddesine göre, komisyonlar Cumhuriyet Senatosu
Başkanının üyelerden her birine yapacağı yazılı davet üzerine üye tam
sayılarının en az üçte ikisiyle toplanarak kendilerine gizli oyla ve salt
çoğunlukla bir başkan, bir sözcü, bir kâtip ve gerekirse bir başkan vekili
seçerler. Üçer gün ara ile yapılacak iki toplantıda yeter sayı sağlanamazsa
üçüncü toplantı üye tam sayısının salt çoğunluğu ile yapılır.
Olayda
üçte iki çoğunluğun sağlanamadığı 6.3.1968 ve 9.3.1968 günlü toplantılar
arasında İçtüzüğün zorunlu kıldığı üç gün ara yoktur. Şu duruma göre 14.3.1968
günlü toplantının, içtüzüğe uygun ikinci toplantı sayılması ve bu toplantıda
üçte iki çoğunluk aranması gerekirdi. Oysa bu toplantıda salt çoğunluk yeter
görülmüş ve başkanlık divanının seçilmesine, sonra da kanun tasarısının
görüşülmesine geçilmiştir. Bu davranışın İçtüzüğün 20. maddesine aykırılığı
apaçıktır.
Ancak
Başkan Vekili Lütfi Ömerbaş, üyelerden İhsan Keçecioğlu, Salim Başol, Feyzullah
Uslu, Celâllettin Kuralmen, Hafit Zarbun ve Muhittin Gürün yukarıdaki 3 sayılı
bendin c işaretli fıkrasına ilk kesiminde açıklanan nedenlerden ötürü geçici
komisyonun içtüzükte belirtilen aralara uyulmaksızın toplanmış olması durumunun
1036 sayılı Kanunun, Anayasa'ya aykırılığından söz edilerek iptaline gidilmesi
için yeter neden sayılması mümkün olmayacağı görüşünde bulunmuşlardır.
Öte
yandan Başkan İbrahim Senil, üyelerden Hakkı Ketenoğlu aşağıda yazılı görüşü
ileri sürmüşlerdir.
Anayasa
Mahkemesinin 16/11/1965 günlü ve E. 1964/38-K. 1965/59 sayılı kararında da
belirtildiği üzere (12/1/1966 günlü ve 12200 sayılı Resmi Gazete'de) İçtüzük
hükümleri genellikle şekle ait kuralardır. Burada hatıra gelen soru bir kanun
yapılırken içtüzüklerin herhangi bir hükmüne aykırılığın, iptal nedeni sayılıp
sayılmıyacağıdır. Bu hükümler içinden yasama meclislerince verilen bir kararın
sıhhati üzerinde etkili olabilecek nitelik taşıyanlar bulunduğu gibi, bu derece
önemli olmayanlar da vardır. Birinci kategoriye girenler aykırılığın iptal
nedeni teşkil edeceği, buna karşılık öteki şekil kurallarına riayetsizliğin
iptali gerektirmeyeceği kabul edilmelidir. Anayasa'da gösterilmeyen ve yalnız
içtüzüklerde bulunan şekil kuralları arasında bu ayırımı yapmak Anayasa'nın
ereğine uygun düşer. Zira içtüzüklerdeki şekil kurallarına aşırı bağlılık
yasama meclislerinin çalışmalarını gereksizce aksatır. İçtüzük hükümlerine
aykırı düşen işlemlerden hangilerinin iptal nedeni sayılacağı, uygulanacak
içtüzük hükmünün önemine ve niteliğine göre çözümlenecek ve dâva ve itirazların
incelenmesi sırasında Anayasa Mahkemesince takdik edilecek bir konudur.
İmdi
olayda, İçtüzüğün 20 maddesindeki sürelere uyulmasının kanunun iptalini gerekli
kılacak derecede ağır bir aykırılık sayılamıyacağı ortadadır. Geçici
komisyonun, başkanlık divanını seçtiği oturumda kanun tasarısını görüşmeğe
başlamasına gelince; İçtüzükte bu tutumu engelleyici bir hüküm bulunmadığı
gibi, yine İçtüzüğün 28. maddesini ivedi işlerin hemen ivedi olmayan işlerin
havaleden 48 saat sonra görüşülmesine cevaz veren hükmü karşısında 5/3/1968
gününde geçici komisyona havale edilmiş sayılması gereken bu işin 14/3/1968
gününde görüşülmesine başlanmasında ivedilik değil gecikme bulunduğu bile
düşünülebilir.
Özetlenecek
olursa; geçici komisyonun içtüzükte belirtilen aralara uyulmaksızın toplanmış
ve çalışmış olması kanunun iptalini gerektirecek bir nitelik taşımamaktadır.
Böylece
bu konuda ileri sürülen nedenlerin, 1036 sayılı Kanunun iptalini gerektirmediği
sonucu üzerinde yukarda adları yazılı Başkan, Başkan Vekili ve üyelerin tümü,
yani Mahkeme heyetinin çoğunluğu birleşmişlerdir.
Üyelerden
Fazlı Öztan, Sait Koçak, Avni Givda, Recai Seçkin, Ahmet Akar ve Ziya Önel
geçici Komisyonunun içtüzükte belirtilen esaslar uyarınca çalışmamış olduğu
nedeniyle bu çalışmalar sonucunda kabul edilen 1036 sayılı Kanunun iptali
gerektiğini ileri sürerek yukarıda açıklanan görüşlere katılmamışlardır.
5-
Geçici Komisyondan üç üyenin çekilmiş olması durumu :
Geçici
Komisyona üye olarak ayrılan Cumhuriyet Halk Partisi Grubundan üç Cumhuriyet
Senatosu üyesinin, Geçici Komisyonun seçimle kurulmamış bulunduğunu ileri
sürerek, Geçici Komisyonun 3. toplantısından önce 9.3.1968 günü saat 12,45 de
Cumhuriyet Senatosu Başkanlığına çekilme yazılarını verdikleri anlaşılmaktadır.
Davacı,
çekilme üzerine işlem yapılmamış ve Anayasa'nın 85. maddesi uyarınca,
komisyonda bozulan parti güçleri oranının düzeltilmemiş bulunduğunu ve kanun
tasarısının böyle bir komisyonda görüşülmesinin İptal nedeni olacağını ileri
sürmüştür.
Başkan
Vekili Lütfi Ömerbaş, üyelerden İhsan Keçecioğlu, Salim Başol, Feyzullah Uslu,
Celâlettin Kuralmen, Halit Zarbun ve Muhittin Gürün geçici komisyonunun
kuruluşu ve çalışmaları ile ilgili olarak öne sürülen şu iddialar haklı bulunsa
bile, yukarda 3 sayılı bendin c işaretli fıkrasının ilk kesiminde açıklanan
nedenlerden ötürü bu halin 1036 sayılı Kanunun, Anayasa'ya aykırılığından söz
edilerek iptaline gidilmesi için yeter neden sayılması mümkün olamıyacağı
görüşünde bulunmuşlardır.
Öte
yandan Başkan İbrahim Senil, üyelerden Hakkı Ketenoğlu ve Ziya Önal aşağıda
yazılı görüşü ileri sürmüşlerdir:
Kimi
kanun tasarılarının geçici komisyonlarda görüşülmesiyle yetinilmesi, bunların
ivediliği yüzünden kısa süre içinde incelenerek genel kurula bir an önce
getirilebilmeleri ereğine dayanır. Nitekim 1036 sayılı Kanuna ilişkin tasarının
Anayasa ve Adalet Komisyonu ile içişleri Komisyonundan seçilecek dokuzar üyeden
kurulu geçici bir komisyonda görüşülmesi Cumhuriyet Senatosu Genel Kuruluna
teklif edilirken de tasarı üzerindeki çalışmaların bir an önce bitirilmesinin
sağlanması lüzumu gerekçe olarak ileri sürülmüştür.
Bu
itibarla geçici komisyonun üyeleri belli olduktan sonra ortaya çıkan
çekilmelerin, komisyon çalışmalarına engel olacak nitelikte bir olay
sayılmaması gerekir. Böyle durumlarda yeter sayı sağlanabildiği takdirde
komisyonun çalışmalarını sürdürmesi tabiî görülmelidir. Aksi halde geçici
komisyonun kurulmasındaki erek ortadan kalkacağı gibi ivedili bir işin böylece
uzun zaman sürüncemede kalması daima beklenebilir.
Olayda
geçici komisyonun, toplanma ve karar yeter sayısı bulunması dolayısiyle,
Cumhuriyet Halk Partisi Grubuna mensup üç üyenin çekilmelerine rağmen,
çalışmalarını sürdürmesi, haklı ve yerinde bir davranış olmakla birlikte
çekilen üyeler çalışmalara katılsalar bile sonucu etkileyemeyecekleri aşikâr
bulunduğundan ve muhalefetin görüşü de genel kurulda açıklandığından kimi
üyelerin komisyondan çekilmeleri yüzünden ortaya çıkan durumun kanunun iptaline
yol açmaması gerekir.
Böylece
bu konuda ileri sürülen nedenlerin, 1036 sayılı Kanunun İptalini gerektirmediği
görüşü üzerinde yukarda adları yazılı Başkan, Başkan Vekili ve üyelerin tümü,
yani mahkeme heyetinin çoğunluğu birleşmişlerdir.
Üyelerden
Fazlı Öztan, Sait Koçak, Avni Givda, Recai Seçkin ve Ahmet Akar kimi üyelerin
geçici komisyondan çekilmeleri dolayısiyle ortaya çıkan durumun kanunun
iptalini gerektirdiğini ileri sürerek yukarıda açıklanan görüşlere
katılmamışlardır.
B-
Esas yönünden aykırılık durumunun incelenmesi:
1-
1036 sayılı Kanunun kapsamı:
Metninin
incelenmesinden anlaşılacağı üzere, (Bu kararda l - U dâva konusu olan
(Seçimlerle ilgili kanunların bazı maddelerinin yürürlükten kaldırılması ve 306
sayılı Milletvekili Seçimi Kanununa bazı maddeler eklenmesi) hakkındaki 20.3.1968
günlü ve 1036 sayılı Kanun üç maddedir. 1. maddede önce:
13.2.1963
günlü ve 533 sayılı Kanunun 25.5.1961 günlü ve 306 sayılı Milletvekili Seçimi
Kanununun 32. maddesini değiştiren ve 38. maddesine fıkralar ekleyen hükümleri;
14.7.1965
günlü ve 656 sayılı Kanunun; 25.5.1961 günlü ve 306 sayılı Milletvekili Seçimi
Kanununun 533 sayılı Kanunla değiştirilmiş 33. ve 35, maddelerini değiştiren ve
24.5.1961 günlü ve 304 sayılı Cumhuriyet Senatosu Üyelerinin Seçimi Kanununun
17.4.1964 günlü ve 447 sayılı Kanunla değiştirilmiş 1. maddesine iki fıkra
ekleyen hükümleri;
Kaldırılmakta;
sonra üç yeni madde metni konularak bunlar 32., 33. ve 35. maddeler olmak üzere
306 sayılı Milletvekili Seçimi Kanununa eklenmektedir. 1036 sayılı Kanunun 2.
maddesi, yürürlük tarihine, 3. maddesi ise, yasayı yürütecek mercie ilişkindir.
Görülüyor
ki 1036 sayılı Kanun, aslında kesin anlamda bir ilga kanun değil, kimi
kanunların kimi maddelerini değiştiren bir kanundur. Bu kanun, 306 sayılı
Kanunun 32., 33. ve 35. maddelerini tüm olarak değiştirmekte; yine aynı kanunun
38. maddesini, buna 533 sayılı Kanunla eklenmiş fıkraları çıkartarak eski
metniyle ve 304 sayılı Kanunun 1. maddesini, 656 sayılı Kanunla eklenmiş
fıkraları çıkartarak, 447 sayılı Kanunun getirdiği metniyle bırakmaktadır. 306
sayılı Kanunun 38. maddesinin 1036 sayılı Kanunla dokunulmayan bölümü 30.5.1961
gününden ve 304 sayılı Kanunun 1. maddesinin yine 1036 sayılı Kanunla
dokunulmayan bölümü, 22.4.1964 gününden beri yürürlüktedir.
Şu
duruma göre 1036 sayılı Kanunun Anayasa'ya aykırı olup olmadığını karara
bağlayabilmek için sadece bu kanunun 1. maddesiyle getirilen yeni hükümlerin,
yani 306 sayılı Kanuna eklenen 32., 33. ve 35. maddelerin incelenmesi
gerekecektir.
2-
306 sayılı Kanuna 1036 sayılı Kanunla eklenen 32. madde: a) Seçim konusunda
kanun koyucuyu bağlayan kayıtlar:
Seçim
düzeniyle ilgili bir hükmün, Anayasa'ya aykırılığı iddia edilince karşı görüşü
savunanların öne sürecekleri ilk itiraz tabiatiyle Türkiye Cumhuriyeti
Anayasa'sının belirli ve değişmez bir seçim düzenini öngörmediği yolunda
olacaktır.
Gerçekten
Anayasa, Cumhuriyet Senatosu ve Millet Meclisi üyelerinin seçimlerinde
uygulanacak düzenin ne olması gerektiğini bir kural ile tespit etmemiştir.
Anayasa'nın kimi maddelerine ilişkin gerekçelerde seçim düzenlerine değinen
bazı işaretlere rastlanmakta isede konunun bir temel kurala bağlanarak Anayasa
metnine geçirilmesinden sakınıldığı ve seçim düzenlerinin tesbiti işinin,
gelecekteki kanun koyuculara bırakıldığı görülmektedir. Nitekim Anayasa'nın 55.
maddesinin ilk fıkrasında "Vatandaşların kanunda gösterilen şartlara uygun
olarak, seçme ve seçilme haklarına sahip oldukları" açıklanmak suretiyle
seçme ve seçilme haklarının ancak kanunda gösterilen şartlara göre kullanabileceğinde
şüphe bırakılmamıştır.
Seçim
düzenleri, seçme ve seçilme haklarının ilgili ülkenin koşullarına,
gerçeklerine, gereklerine ve yararlarına göre en iyi ve doğru biçimde
kullanılmalarını sağlamak üzere düşünülmüş bir takım yöntemlerdir. O halde
kanun koyucunun belli seçim düzenlerinden birini Kanunlaştırmakta yahut ülkenin
koşullarına, gerçeklerine ve yararlarına uygun göreceği, yeni bir düzeni ortaya
koymakta takdir serbestliğine sahip bulunduğunu kabul etmek gerekir. Ancak bu
takdir serbestliğini sınırsız düşünmek mümkün değildir. Çünkü Anayasa'nın 55.
maddesinin ikinci fıkrası birinci fıkrasındaki yetkiye ilk sınırı şöylece
koymaktadır: (seçimler serbest eşit,'gizli, tek dereceli genel oy, açık sayım
ve döküm esaslarına göre yapılır.)
Bunlar
seçimler için Anayasa'nın getirdiği özel kurallardır. Kanunkoyucu seçim düzen
ve yöntemlerini koyarken, önce bu ilkelere uymak zorundadır. Bu ilkeleri saklı
tutmayan bir seçim Kanununun Anayasa'ya aykırılığından şüphe edilemez.
Kanun
koyucuyu bağlayan sadece 55. madde değildir. Bir "Bedahat" olduğu
için ayrıca belirtmesi gerekli bulunmamakla birlikte hatırlatılmasında yarar
umulan husus şudur : Kanun koyucunun, Anayasa'nın 5. maddesiyle tanınan, yasama
yetkisini kullanırken, yine Anayasa'nın 8. maddesinde belirtilen (Kanunların Anayasa'ya
aykırı olamıyacağı; Anayasa hükümlerinin yasama, yürütme ve yargı organlarını,
idare makamlarını ve kişiler bağlayan temel hukuk kuralları olduğu) ilkesini ve
bu ilke dolayısiyle de, tüm Anayasa kurallarını gözönünde bulundurması gerekir.
Kanun koyucu, bütün yasama işlemlerinde olduğu gibi seçim kanunlarını yapar ve
bu kanunlarla seçim düzenlerini kurarken de
Anayasa'da
yer alan ve konu ile ilişkisi bulunan bütün kuralları gözönünde tutmak ve
onların sınırları içinde kalmak durumundadır,
Anayasa
Mahkemesinin, yine bir seçim düzeni yasası olan 447 sayılı Kanun aleyhine nisbî
temsil düzeninin Cumhuriyet Senatosu üyelerinin seçiminde de uygulanmasının
Anayasa'ya aykırı olduğu gerekçesiyle açılan dâvaya ilişkin 13.1.1966 günlü ve
E. 1964/26 -K. 1966/1 sayılı kararında gerçi 447 sayılı Kanunun öteki kanunlar
gibi Anayasa'nın ilgili temel kurallarına uygun olmasının olağan bulunması
dolayısiyle, bu noktanın üzerine ayrıca parmak basılmasına yer görülmemiştir.
Ancak işin, iddialar da gözönünde bulundurularak, 55. maddeden başka
Anayasa'nın özellikle 8., 11., 70., 86. ve geçici 10. maddelerine değinen
yönlerinin de incelenmesine ve tartışılmasına gidilmiş; kararda aynen
açıklandığı üzere : Anayasa'nın ne sözü geçen maddelerine ne de başka herhangi
bir maddesine aykırılık görülmeyerek dâva reddolunmuştur. Yine 306 sayılı
Milletvekili Seçimi Kanununun kimi maddelerine yöneltilen bir dâva sonunda
verilen 5.3.1965 günlü ve E. 1963/171 K. 1965/13 sayılı kararda da (13.11.1965
günlü ve 12150 sayılı Resmî Gazete) sorunun, 55. maddenin dışında, Anayasa'nın
özellikle 10., 11., 12., 56. ve 68 maddeleri ve temel ilkeleri yönlerinden
incelenip tartışılmış olduğu görülecektir. Anayasa Mahkemesinin, seçim
kanunları konusunda, yalnız 55. maddeyi değil, bir kural halinde açıkça
belirtmeyi gereksiz görmekle birlikte, Anayasa'nın öteki ilgili hükümlerini de
ele almakta olduğunu bu iki örnek göstermeye yeterlidir.
Şu
açıklamalardan sonra, 306 sayılı Kanuna 1036 sayılı Kanunla eklenen 32.
maddenin incelenmesine geçilmesi yerinde olacaktır.
b)
32. maddenin ilk üç fıkrası:
Sözü
geçen maddenin birinci, ikinci ve üçüncü fıkraları hükümleri bir seçim sonunda
siyasî partilerle bağımsız adayların sağladıkları geçerli oylara göre elde
ettikleri milletvekilliği sayısının nasıl hesaplanacağını göstermektedir.
Maddenin
ikinci fıkrasiyle kabul edilmiş olan düzen, nisbî temsil fikrîne dayanan seçim
düzenlerinden bulucusunun adiyle anılmakta olan D'Hondt düzeninin bir
biçiminden ibarettir.
Bu
hesap yönetimine göre milletvekillikleri, bağımsızlarla siyasî partiler
arasında kazandıkları geçerli oylarla orantılı olarak bölüştürülmektedir.
Böylece seçmenin oyları, verildikleri doğrultuda değerlendirilmekte ve her
siyasî parti veya bağımsız aday, kendisine verilen oylara sahip olmakta; onların
gücüne göre milletvekilliğini kazanmakta yahut başkaca herhangi bir dış
müdahaleye uğratmaksızın, kendi gücü yetişmediği takdirde de milletvekilliğini
kazanamamaktadır.
Belirtilen
şu sonucuna göre düzen, Anayasa'nın 55. maddesindeki ilkeleri zedelemediği gibi,
Anayasa'nın başka kurallariyle de çelişme durumunda değildir.
c)
32. maddenin dördüncü ve beşinci fıkraları :
Maddenin
dördüncü fıkrasında yer alan ve aradaki bağlantı dolayısîyle beşinci fıkrayı da
kapsamı içine sokan hükümler, yukarıda incelenen seçim düzenini büsbütün başka
bir yöne götürmekte ve ona tüm değişik bir nitelik vermektedir.
Maddenin
dördüncü fıkrasında; bir seçim çevresinde seçime katılan siyasî partilerle
bağımsız adaylara milletvekilliği tahsis edilebilmesi için bunların, o çevrede
kullanılan geçerli oyların toplamının çevrenin çıkaracağı milletvekili sayısına
bölünmesiyle elde edilecek sayı kadar veya daha çok oy almalarının gerektiği;
daha az oy alırlarsa kendilerine verilen oyların nazara alınamıyacağı, böyle
bir durumda o çevredeki milletvekillerinin, söz konusu sayıyı bulan yahut aşan
partilerle bağımsız adaylar arasında paylaştırılacağı hükümleri yer almıştır.
Bu
hükümler, bir seçim çevresinde her biri ayrı ayrı olmak üzere bir milletvekili
çıkacak kadar oy toplayamamış, başka bir deyimle, engeli aşamamış bulunan
siyasî partilerle bağımsız adayların meclislerde temsil edilmelerini önleyecek;
buna karşılık ancak bir milletvekili çıkaracak kadar oy kazanmış bir siyasî
partiye de o çevrenin çıkartacağı bütün milletvekilliklerinin verilmesine ve
mecliste sadece o partinin temsil edilmesine yol açacak bir niteliktedir. Düzen
adil olmadıktan başka, aşağıda açıklanacağı üzere bir çok hukukî sakıncalar ve
ülkenin siyasî bünyesini demokratik olmayan bir düzene yöneltme olanağı
taşımaktadır.
ç)
Dördüncü fıkra hükmünün doğrultusu :
Maddenin
dördüncü fıkrasında söz konusu engeli seçim düzeni, bir seçim çevresindeki
engel sayısını az bir farkla aşabilmiş bir siyasî partinin, o çevrede seçime
giren öteki partilerin, engelin altında kalmaları halinde çevrenin çıkaracağı
bütün milletvekilliklerini elde etmesine yol açabilmektedir. Böylece başka
partilere veya bağımsız adaylara oy vermiş seçmenlerin toplamı bir seçim
çevresinde geçerli oy kullanan kimseler toplamının üçte ikisini hatta beşte
dördünü bulsa, bu oylar, çeşitli partiler ve bağımsızlar arasında bölünmek
dolayısiyle engel geçilemediği için, o seçmenler kendilerini Mecliste temsil
ettirmek hakkından yoksun kalacak; çevredeki seçmen çoğunluğunu teşkil
ettikleri halde, azınlığın seçtiği milletvekillerinin, kendilerini de temsil
etmelerine katlanmaları gerekecektir.
Bir
seçim çevresi için alınan bu örneği, aynı koşullarla çoğaltarak bütün ülkeye
teşmil etmek mümkündür. Çünkü inceleme konusu engelli seçim düzeni, böyle bir
olanağa kapıları açık tutmaktadır. Bu yoldan, seçmen azınlığının seçtiği
milletvekilleri, Mecliste sayı çoğunluğu sağlayarak ülke yönetiminin başına
geçme olanağını bulabileceklerdir. Şüphesiz bu düşünce tarzı, inceleme konusu
engelli seçim düzeninin mutlaka böyle bir sonucu doğuracağı gibi bir hükme
dayanmakta değildir. Ancak bu, uzak ve güç de olsa gene de gerçekleşmesi mümkün
bir ihtimaldir.
Nitekim
pek de uzak sayılmayacak bir geçmişte, 1957 seçimlerinde, başka bir seçim
düzeniyle Türkiye'de aynı sonucun ortaya çıktığı görülmüş; yurt çapında seçmen
azınlığının oylarını toplayabilmiş bir siyasî parti, seçim düzeninin sonucu
olarak Millet Meclisindeki koltukların çoğunu elde etmiş, böylece aslında
azınlıkta kaldığı halde Mecliste sağlayabildiği çoğunluğa dayanarak ülkenin
yönetimini elinde tutmuştur.
d)
Engelli seçim düzeninin demokratik hukuk devleti ilkesiyle karşılaştırılması:
Anayasa'nın
2. maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri sayılırken (Türkiye Cumhuriyeti
demokratik bir hukuk devletidir.) denilmektedir. Kanun koyucu, yapacağı her
kanunda, özellikle siyasî rejim ile pek sıkı ilişkisi bulunan seçim
kanunlarında Anayasa'nın bu ilkesini gözönünde bulundurmak, kuracağı seçim
düzeniyle iş başına gelecek meclisin demokratik bîr nitelikte olmasına itina
göstermek zorunluğundadır. Kanunun kurduğu seçim düzeni, demokratik
sayılamıyacak bir idareyi iş başına getirebilecek nitelikte ise, böyle bir
düzeni koyan kanun, Anayasa'ya aykırı düşer.
Demokratik
idarenin "halkın, halk tarafından, halk yararına yönetilmesi demek
olduğunda şüphe yoktur. Buradaki, özellikle "halk tarafından" deyimi
eldeki konuyu yakından ilgilendirmektedir. Devletlerin sosyal durumlarında
çağlardan beri süre gelen değişiklik ve gelişmeler, halkın, yönetimi bizzat
elde tutmasına maddî ve fiilli imkân vermediğinden, temsilciler yoliyle idareye
katılmaları zorunluluğunun ortaya çıktığı ve temsilî rejimlerin bu zorunluğunun
sonucu olarak kurulduğu bilinen vakıalardır. Doğrudan doğruya halk idaresinde
halkı, nasıl halkın çoğunluğu yönetmekte idiyse, temsili rejimlerde de yine
halkın çoğunluğunu temsil edenlerin, yönetimin başında bulunmaları
gerekmektedir. Ancak böyle bir temsilî rejimin "demokratik" niteliği
var sayılabilir. Halkın azınlığını temsil eden bir topluluğun yönetimine
"demokratik idare" vasfını vermek mümkün değildir.
Kaldı
ki demokratik idare anlayışı, içinde bulunduğumuz yüzyılda daha da gelişmiş ve
toplumda beliren bütün fikir topluluklarının elverdiği oranda meclislerde
temsillerine olanak tanınması; böylece sağlanan çoğunluk iktidar, azınlık da,
muhalefet olarak bütün eğilimlerin ülkenin yönetiminde etkilerini
göstermelerinin sağlanması, demokratik bir idarenin belli başlı nitelikleri
arasında sayılmağa başlanmıştır.
Yukarıda
da değinildiği üzere, 32. maddenin dördüncü fıkrasında yer alan engelli seçim
düzeni, seçmen azınlığına dayanan temsilcilerin Mecliste çoğunluk sağlayarak
yurt yönetiminin başına geçmelerine yol açabileceğinden, Anayasa'nın 2.
maddesindeki "demokratik hukuk devleti" ilkesine aykırı
bulunmaktadır.
e)
Seçme ve seçilme hakkı bakımından durum :
Anayasa'ya
göre her vatandaşın seçme ve seçilme hakkı vardır. (Madde 55/1) kanun, bu
hakkın nasıl kullanılacağını, Anayasa kurallarının sınırı içinde kalmak
şartiyle, düzenleyecektir. Ama bu yetki, düzenleme diye hakkın büsbütün yok
edilmesine yol açabilir. Hükümlerin kanunlaştırılmasına varacak derecede
sınırsız ve sorumsuz değildir.
İnceleme
konusu dördüncü fıkra ile, seçim işlerinin tabiî bir sonucu olmaksızın, sırf
kanun koyucunun takdirî ile, sunî olarak bir "engel sayısı"
yaratılmış ve bu sayının altında kalan yurttaş oylarının nazara alınmıyacağı
hükme bağlanmıştır. Böylece engel sayısı altında kalan yurttaşların, oy vermiş
olmalarına rağmen, dolayısiyle, seçme hakları kullandırtmamakta oyları alan
siyasî partilerle bağımsız adayların seçilme haklan da bir yana itilmektedir.
Şüphesiz
seçimde kullanılan her oyun, bir milletvekili çıkarması veya her oy alan
kişinin, milletvekili seçilmesi düşünülemez. Bir seçim çevresinden çıkacak
milletvekili sayısı bellidir. Bu durumda kullanılan oyların siyasî partiler ve
bağımsız adaylar arasındaki dağılışına göre-bir oyun, etkisini ve sonucunu oy
sahibinin tutumu ve öteki oyların karşı etkileri belli edeceğinden-kimi oyların
milletvekili çıkaramaması veya bir bölüm siyasî partilerin veya bağımsız
adayların seçilememesi olağandır. Ancak üzerinde durulacak husus oyların
etkisiz kalmasının sırf takdire dayanan nedenlerle ortaya konulmuş sunî bir
engel sonucu olmamasıdır. Seçimin tabiî koşullan içinde geçişi sonunda siyasî
partilerle bağımsız adaylar üzerinde birleşen seçmen oylarının sayısı,
seçilecek milletvekili sayısına oranla ne kadar milletvekili çıkarmak gücünde
ise, o kadar milletvekili çıkartabilmelidir. Bir başka deyimle, bir seçim
çevresinde seçime katılan bir siyasî partinin topladığı geçerli oy sayısının, o
çevrede kullanılan geçerli oyların toplamı içindeki oranı kadar o çevrede
çıkacak milletvekili sayısı İçinde hakkı olmalıdır.
Yukarıdaki
açıklamalardan anlaşılacağı üzere dördüncü fıkrada öngörülen "seçim
engeli" düzeninin, olağan seçim sonuçlarını, sunî bir müdahale ile
değiştirdiği ve Anayasa'nın 55. maddesindeki seçme ve seçilme hakkını zedeler
nitelikte bir hukukî sakınca taşıdığı, bu yüzden de Anayasa'ya aykırı olduğu
ortadadır.
f)
Serbestlik ilkesi bakımından durum :
"Engel
sayısı" na ilişkin hükümler Anayasa'nın 55. maddesinin ikinci fıkrasında
yer alan "serbestlik" ilkesine de aykırıdır.
Serbest
oy esasına göre yapılan seçim, seçmenin oyunu baskıya, kanun dışı bir
müdahaleye uğramadan kullanılabildiği bir seçimdir. Ancak bir eylemin serbest
oy esasını zedelemesi İçin baskının mutlaka fiilî ve maddî olması gerekmez.
"Serbestlik" ilkesi aynı zamanda seçmen iradesine dolaylı yollardan
müdahalede bulunacak veya etki yapacak bir engel ve tedbirin seçmen karşısına
çıkartılmamasını da zorunlu kılar.
Oysa
dördüncü fıkrada yer alan hüküm, seçmene kendisiyle aynı doğrultuda kullanılan
oyların belli bir sayıyı doldurmaması halinde bu oyların tümünün nazara
alınamıyacağını önceden bildirmekte ve seçmen daha başlangıçta bir ruhî baskı
altına ve tereddüt içine düşmektedir. Bu bir müdahaledir ve her ne kadar
kanunun içinde yer almışsa da meşru olmayan bir müdahaledir.
g)
Çok partili düzen bakımından durum :
Ananasa
siyasî parti kurmayı, partilere girmeyi ve çıkmayı bir hak olarak tanımış;
bunların kuruluşunu herhangi bir izne bağlamadığı gibi kurulduktan sonra da
serbestçe faaliyette kalmalarını teminat altına almış ve siyasî partileri,
ister iktidarda ister muhalefette olsunlar, demokratik siyasî hayatın
vazgeçilmez unsurları saymıştır. (Madde 56)
"Serbestçe
faaliyette bulunma" deyiminden ereğin siyasî partilerin davranışları
karşısına bir takım fiilî engeller ve müdahaleler çıkartılmaması olduğu gibi,
bunların Anayasa ile tanınmış haklarını kullanmalarının, kanunlarla dahi
engellenmemesi olduğu ortadadır. Siyasî partiler seçim yollarından iktidara
gelerek ülkeyi kendi tüzük ve programlarının doğrulusunda yönetmek ereği ile
kurulurlar. Böylece bir partinin seçimde topladığı oyların, gücü oranında
değerlendirilerek öteki siyasî partiler ve bağımsız adaylar arasındaki gerine
oturtulmak suretiyle hakkının verilmesi gerekirken, bir takım kanun engelleri
çıkartılarak bu oyların sayılmaması yoluna gidilmesi dolaylı olarak siyasî
partinin serbest faaliyetini zedeler. Bu davranış aynı zamanda yukarıda
değinilen "siyasî partilerin ister iktidarda ister muhalefette bulunsunlar
demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları olduğu" yolundaki ilkeye
de aykırı bir tutumdur. Zira bir bölüm siyasî partilerin topladığı oylan nazara
almamak ve onların payına düşen milletvekilliklerini öteki partiler arasında
bölüştürmek, bu bölüm siyasî partilerin, demokratik siyasî hayatın vazgeçilir
unsurları sayılması sonucunu doğurur.
Öte
yandan Anayasa'nın bu hükmü, çok partili siyasî hayatın ülkede hâkim olması
erek ve isteinin ifadesinden başka bir şey değildir. Anayasa'nın sözüyle ve
ruhiyle ülkedeki siyasî hayatın çok partili bir düzene dayanmasını istediği
açıkça görülmektedir. Oysa gerek 3Î6 sayılı Kanunun gerekse dâva konusu 1036
sayılı Kanunun görüşülmesi sırasında siyasî partilerin çoğalması, kaçınılması
gerekli bir konu gibi ortaya atılmış; seçim kazandırmamak suretiyle partilerin
gelişmelerinin önlenmesi ve çoğalmamalarının sağlanması için seçim kanunlarına
hükümler koymak yoluyla Anayasa'daki "çok partili siyasî hayat" ve
"siyasî partilerin serbestçe faaliyette bulunması" ilkelerine,
dolaylı olarak karşı çıkılmak istenmiştir.
Bu
nedenlerle dördüncü fıkra hükmünü Anayasa'nın 56. maddesiyle de bağdaştırmak
mümkün değildir.
h)
Türkiye Büyük Millet Meclisine üye seçilme yeterliği bakımından durum:
Dördüncü
fıkra hükmü Anayasa'nın 68. maddesine ve 72. maddesinin birinci fıkrasına
aykırıdır.
68.
maddede otuz yaşını dolduran her Türkün milletvekili seçilebileceği kuralı yer
almakta, seçilemeyecekler, maddenin öteki fıkralarında gösterilmektedir. 72.
maddenin birinci fıkrasında ise, Cumhuriyet Senatosu üyesi seçilebilmek İçin
kırk yaşını doldurmuş ve yüksek öğrenim yapmış bulunmak koşulu konulmuş ve
milletvekili seçilmeğe engel durumlar, Cumhuriyet Senatosu üyelikleri için de
geçerli sayılmıştır.
Şu
hale göre durumu bu maddelere uygun her Türkün, seçimlere girebilmesi ve araya
başka bir engel sokulmaksızın, topladığı oyların gücü oranında, seçilip
seçilmediğinin belli olması gerekmektedir.
Oysa
dördüncü fıkradaki engel hükmü, seçim sonuçlarının değerlendirilmesini, olağan
şartlardan başka bir de tamamen kanun koyucunun takdiriyle yaratılmış sun'î bir
koşulun tahakkukuna bağlamıştır. Böylece 68. ve 72. maddelerdeki seçilme
yeterliğine ilişkin hükümlere kanunla yeni bir kayıt eklenmiş olmaktadır. Kanun
koyucunun beyle bir hüküm çıkarabileceğini kabul etmek mümkün değildir.
1)
Beşinci fıkranın durumu :
32.
maddenin beşinci fıkrasına gelince; bu fıkrada seçime katılan siyasî
partilerden ve bağımsız adaylardan herbirinin dördüncü fıkrada gösterilen engel
sayısı kadar oy alamamaları halinde nasıl davranılacağı açıklanmıştır. Beşinci
fıkra, dördüncü fıkraya bağlı ve ancak onunla birlikte uygulanabilecek engelli
seçim düzenine ilişkin bir hükümdür. Dördüncü fıkra ile birlikte ele alınması
ve Anayasa'ya aykırılık ve uygunluk bakımından o fıkranın akibetine bağlı
bulunması tabiidir. Bu nedenle beşinci fıkra üzerinde ayrıca durulması ve
dördüncü fıkra için söylenenlerin bir daha tekrarlanması yersiz olur.
i)
1036 sayılı Kanunla Kurucu Meclisin kabul ettiği esaslara dönüldüğü yolundaki
görüş :
Şimdi
dâva konusu kanunun, tercihli oy dışında, Kurucu Meclisçe 25/5/1961 gününde
kabul edilen 306 sayılı Kanundaki esaslara dönüş niteliği taşıdığı görüşüne biraz
değinmenin sırası gelmiştir.
Hatırlanacağı
üzere Temsilciler Meclisindeki görüşmelere esas olan Milletvekili Seçimi
Hakkındaki Kanunun 32. maddesi, basit D'Hondt seçim düzenine göre hazırlanmış
ve burada bir engel sayısına yer verilmemişti. Temsilciler Meclisindeki birinci
görüşmeler sırasında bu düzenden yana ve bu düzene karşı olarak bir çok
konuşmalar yapılmış; değiştirme önergeleri verilmiş ve bu arada engelli seçim
düzeni de teklif edilmiş; fakat D'Hondt düzeninin engelsiz biçiminin, en âdil
ve ülke yararına en uygun seçim düzeni olduğu yolunda, üyeler ve komisyon
sözcülerince yapılan savunmalar sonunda önergeler reddedilerek engelsiz D'Hondt
seçim düzeni komisyondan geldiği biçimde onaylanmıştı (Temsilciler Meclisi
Tutanak Dergisi: Cilt 5, Sayfa: 287-298).
Ancak
tasarının Temsilciler Meclisindeki ikinci görüşülmesi sırasında ilk görüşmedeki
önergelere benzer yeni önergeler verilmesi üzerine Komisyon Sözcüsü basit
D'Hondt düzeninden yana olan ısrarlı tutumunu bırakarak yeni bir teklif
getirmek üzere önergeleri ve maddeyi Komisyona geri almıştır. Komisyon engel
sayısı esasını koyan iki fıkra hazırlamış ve bunların 32. maddeye dördüncü ve
beşinci fıkralar olarak eklenmesini ileri sürmüş; açıklamalardan sonra da
Temsilciler Meclisi 32. maddeyi yeni biçimiyle kabul etmiştir. (Temsilciler
Meclisi Tutanak Dergisi: Cilt 5, Sayfa: 376, 378 ve 384-388).
Bu
kez dâva konusu 1036 sayılı Kanuna ilişkin Hükümet gerekçesinde ve ondan
aktarılarak Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu raporlarında, 306 sayılı
Kanuna ilişkin Temsilciler Meclisi Seçim Komisyonu raporunda yazılı olduğu
söylenen gerekçelerle engelli seçim düzeninin savunulmasına gidilmiştir. Ancak
bu gerekçeler, 306 sayılı Kanunun 32. maddesinde yer alan engelli D'Hondt seçim
düzenine değil; tam tersine; Temsilciler Meclisi Seçim Komisyonunca ilk önce
âdil ve memleket koşullarına ve yararlarına en uygun diye nitelendirilerek
teklif edilen engelsiz D'Hondt seçim düzenine ilişkindir. Engelli seçim
düzenini desteklemek üzere ileri sürülen bu delil geçmişteki vakıalara
uymamaktadır.
Öte
yandan bir kanunun Kurucu Meclisten çıkmış bulunması, onun mutlaka Anayasa'ya
aykırı olmamasını gerektirmez. Kurucu Meclis de, Anayasa'yı kendisi hazırlamış
olmakla birlikte, öteki yasama meclisleri gibi bir hükmün Anayasa'ya uygunluğu
konusunda yanılmış veya ters yoruma düşmüş olabilir. Yahut aradan geçen zaman
içinde görüşlerde önemli gelişmeler yer almış bulunabilir. Engelli D'Hondt
seçim düzeninin Kurucu Meclisçe çıkartılan 306 sayılı Kanunun 32. maddesiyle
getirilmiş bulunması bu seçim esasının Anayasa'ya uygunluğunun teminatı olamaz.
Kaldı ki Kurucu Meclisin çıkardığı kanunların Anayasa'ya uygunluğu kural
olsaydı, bunların aleyhine Anayasa Mahkemesine başvurulması gerekmez ve
Anayasa'nın 153. ve geçici dördüncü maddelerindekilere benzeyen bir hükümle bu
yol kapatılırdı.
306
sayılı Kanunun 32. maddesinin engelli D'Hondt seçim düzenini kabul eden
metniyle bir süre yürürlükte kalmasının da bu düzenin Anayasa karşısındaki
durumuna bir etkisi olamaz. Anayasa Mahkemesine, Anayasa'nın 147. maddesiyle
verilen kanunların ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüklerinin Anayasa'ya
uygunluğunu denetleme görevi ve yetkisi, ancak yine Anayasa'nın 149. ve 151.
maddelerinde gösterilen yollardan işler. Bir kanun Anayasa'ya aykırı olabilir;
fakat bu yollardan Anayasa Mahkemesinin denetimine ulaşamadıkça yıllarca
yürürlükte kalır.
J)
Dördüncü ve beşinci fıkralar üzerinde varılan sonuç:
Yukarıdan
beri açıklandığı üzere 1036 sayılı Kanunla 306 sayılı Kanuna eklenen 32.
maddenin "bir seçim çevresinde" diye başlayan dördüncü ve
"şayet" diye başlayan beşinci fıkraları, Anayasa'ya aykırı
olduğundan, bunların iptal edilmeleri gereklidir.
k)
Kararın anlam ve kapsamı:
Burada
Anayasa Mahkemesinin bu kararının anlam ve kapsamı üzerinde durulmasında yarar
vardır.
Kararda
Anayasa Mahkemesinin "millî kalıntılı seçim düzeni" ve bu düzenin
kaldırılması üzerindeki görüşüne dair bir İşaret aranmamalıdır. Çünkü bu dâva
dolayısiyle yapılan görüşmelerde ve verilen kararda tabiatiyle 1036 sayılı
Kanunla kaldırılan hükümler değil, bunların yerine getirilen hükümler inceleme
ve tartışma konusu olmuştur. Öte yandan Anayasa Mahkemesi belli bir seçim
düzenini de teklif veya telkin etmek veya koymak durumunda değildir.
ı)
İptal görüşüne katılmayanlar:
32.
Maddenin dördüncü ve beşinci fıkralarının iptali gerektiği yolundaki görüşe
Başkan İbrahim Senil, Üyelerden İhsan Keçecioğlu, Celâlettin Kuralmen, Hakkı
Ketenoğlu ve Halit Zarbun katılmamışlardır.
3-
1036 sayılı Kanunla 306 sayılı kanuna eklenen 33. madde:
Bu
maddede siyasî parti adaylarından seçilenlerin nasıl tespit edileceği
belirtilmiştir. Maddenin ikinci fıkrasına göre : Yüksek Seçim Kuruluna verilen
aday listelerindeki sıra, seçimlerle partilerin kazandıkları
milletvekilliklerinin tesbiti için esas olur ve her seçim çevresinde 32. madde
gereğince partilere düşen milletvekilliği sayısı kadar milletvekili her parti
listesinin başından itibaren sayılmak suretiyle seçilmiş sayılır.
Burada
seçmenin, oylarının değerlendirilmesinde şahsî bir etkisi olmaması; bir başka
deyimle, seçmen oylarının seçilecek milletvekillerinin ancak partisini ve
sayısını ortaya koyabilmesi ve seçilmiş kimselerin bu sayı uyarınca parti aday
listesindeki sıraya göre kendiliğinden belirmesi gibi bir durum vardır.
Bilindiği
gibi her parti bir fikir, bir program beraberliğinin ve bunları yürütebilme
gücünün ifadesidir. Nispî seçimde değeri olan budur. Nispî seçim düzeninde
seçmen oylarının çoğu kişilere değil; fikirlere, programlara yönelir; yönelmesi
gereklidir. Bir seçmenin oyunun, bir siyasî partinin aday listesine yönelmesi
genel olarak seçmenin partinin temsil ettiği fikir ve programı yeğ tuttuğunu
gösterir. Burada adayların kimlikleri ve kişilikleri tabiatiyle ikinci alanda
kalacaktır. Bir seçmen, fikir ve program gibi en önemli bir unsurda bir siyasî
parti ile beraberse, onun ülküsünü ve tutumunu benimsediği partinin aday
listesinde düzenlenen sıradaki önceden bilinen görüşüne de katılmış bulunması
beklenir. Hele siyasî partilerin demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez
unsurları sayıldığı bir ortamda böyle bir davranışı yadırgamak ve kınamak
mümkün değildir. Bu durumun seçme ve seçilme serbestliğine dokunduğu da ileri
sürülemez. Bir adayın bir parti listesinde yer alması, bîr seçmenin bir partiye
oy vermesi kendi iradeleri ile olur. Ancak bu serbest davranış eşyanın tabiatı
daha açıkçası yukarıda değinilen siyasî parti kavramının özel niteliği yüzünden
seçmenin de adayın da yöneldikleri partinin görüş ve tutumu ile bağlanmaları
gibi bir sonucu kendiliğinden doğurur.
Şu
duruma göre 306 sayılı Kanuna 1036 sayılı Kanunla eklenen 33. maddenin ikinci
fıkrasında Anayasa'ya aykırılık yoktur. Üyelerden Sait Koçak, Recai Seçkin ve
Muhittin Gürün bu görüşe katılmamışlardır.
Maddenin
birinci, üçüncü ve dördüncü fıkralarında Anayasa'ya aykırı bir yön
görülmemektedir.
4-
306 sayılı Kanuna 1036 sayılı Kanunla eklenen 35. madde:
Bu
maddenin birinci, ikinci üçüncü ve dördüncü fıkraları, seçim sonuçlarının nasıl
açıklanacağı hakkındadır. Anayasa'ya aykırı bir yönleri yoktur.
Maddenin
son fıkrasında 306 sayılı Kanuna eklenen 32, 33. ve 35. maddeler hükmünün,
Cumhuriyet Senatosu üyelerinin seçimlerinde de uygulanacağı açıklanmaktadır.
Bunlardan 32. maddenin iptal edilmeyen fıkralarının Cumhuriyet Senatosu
üyelerinin seçimlerinde uygulanması gerekecektir. 1036 sayılı Kanunla getirilen
ve Anayasa'ya aykırı olmadıkları sonucuna varılan hükümlerin, Cumhuriyet
Senatosu üyelerinin seçimlerinde de uygulanmasında Anayasa'ya bir aykırılık düşünülemez.
Bu itibarla son fıkra hakkında başkaca bir karar verilmesine yer olmamak
gerekir.
5-
1036 sayılı Kanunun tümünün iptali gerektiği yolundaki görüş :
Üyelerden
Recai Seçkin 1036 sayılı Kanunun tümünün iptali gerektiği görüşünü ileri
sürmüştür. 1036 sayılı Kanunun getirdiği hükümlerden 32. maddenin dördüncü ve
beşinci fıkralarının iptali öngörülmüş ve bu kararın III bölümünün başında
açıklanan yönlerde yapılan incelemelerde, yeri geldikçe ayrı ayrı belirtildiği
üzere görüşülen öteki hükümler Anayasa'ya aykırı görülmemiş olduğundan çoğunluk
Recai Seçkin'in görüşünü benimsememiştir.
VI-
Sonuç:
A)
1- 1036 sayılı Kanunun, Millet Meclisi Başkanlık Divanının kuruluş biçimi
dolayısiyle iptali gerekmediğine üyelerden Salim Boşal, Fazlı Öztan, Avni
Givda, Recai Seçkin, Ahmet Akar, Ziya Önel, ve Muhittin Gürün'ün karşı
oylarıyla ve oyçokluğu ile;
A)
2- a) Anayasa'nın 89. maddesinin uygulanma biçiminin kararda tartışılması
gerekmediğine Başkan İbrahim Senil, üyelerden Salim Başol, Hakkı Ketenoğlu,
Sait Koçak, Recai Seçkin, Ziya Önel ve Muhittin Gürün'ün karşı oylarıyla ve
oyçokluğu ile;
b)
Gensoru önergelerinin gündeme alınıp alınmaması konusu görüşülmeden 1036 sayılı
Kanuna ilişkin tasarının görüşülüp kabul edilmesinin iptal nedeni olamıyacağına
oybirliğiyle;
A) 3-
a) Cumhuriyet Senatosu Geçici Komisyonunun, Komisyon Başkanınca belirtilen
üyelerle kurulmasının İçtüzüğe aykırı bulunduğuna üyelerden Hakkı Ketenoğlu ve
Halit Zarbun'un karşı oylan ile ve oyçokluğu ile;
b)
Geçici Komisyonun Anayasa ve Adalet Komisyonu ile İçişleri Komisyonunca
seçilmesi gerektiğine üyelerden Feyzullah Uslu, Fazlı Öztan, Celâlettin
Kuralmen, Hakkı Ketenoğlu, Recai Seçkin, Ziya Önel ve Muhittin Gürün'ün
üyelerin Cumhuriyet Senatosu Genel Kurulunca seçilmeleri gerektiği yolundaki
karşı oylarıyla ve oyçokluğu ile;
c)
Geçici Komisyonun kuruluş biçiminin kanunun iptalini gerektirmediğine üyelerden
Fazlı Öztan, Sait Koçak, Avni Givda, Recai Seçkin, Ahmet Akar ve Ziya Önel'in
karşı oylariyle ve oyçokluğu ile;
A)
4- Geçici Komisyonun İçtüzükte belirtilen aralara uyulmaksızın toplanmış
olmasının kanunun iptalini gerektirmediğine üyelerden Fazlı Öztan, Sait Koçak,
Avni Givda, Recai Seçkin, Ahmet Akar ve Ziya Önel'in karşı oylariyle ve
oyçokluğu ile;
A)
5- Kimi üyelerin Geçici Komisyondan çekilmeleri dolayısiyle ortaya çıkan
durumun kanunun iptalini gerektirmediğine üyelerden Fazlı Öztan, Sait Koçak,
Avni Givda, Recai Seçkin ve Ahmet Akar'ın karşı oylariyle ve oyçokluğu ile;
B)
1- 306 sayılı Milletvekili Seçimi Kanununa 1036 sayılı Kanunun 1. maddesiyle
eklenen 32. maddenin "Bir seçim çevresinde" diye başlayan dördüncü ve
"Şayet" diye başlayan beşinci fıkralarının, Anayasa'ya aykırı
olduklarından, iptallerine Başkan İbrahim Senil, üyelerden İhsan Keçecioğlu,
Celâlettin Kuralmen, Hakkı Ketenoğlu, ve Halit Zarbun'un karşı oylariyle ve
oyçokluğu ile;
B)
2- Aynı kanunla eklenen 33. maddenin ikinci fıkrası hükmünün Anayasa'ya aykırı
olmadığına üyelerden Sait Koçak, Recai Seçkin ve Muhittin Gürün'ün karşı
oylariyle ve oyçokluğu ile;
B)
3- Aynı kanunla eklenen 35. maddenin şort fıkrası hakkında 32. maddenin iptal
edilmeyen fıkralarının, bu fıkra hükmü uyarınca Cumhuriyet Senatosu üyelerinin
seçiminde de uygulanması gerekeceğinden, başkaca karar verilmesine yer
olmadığına oybirliği ile;
B)
4- Aynı kanunun yukarıda belirtilen hükümleri dışında kalan Öteki hükümlerinin
Anayasa'ya aykırı olmadığına üyelerden Recai Seçkin'in karşı oyu ile ve
oyçokluğu ile;
3, 4
ve 6 Mayıs 1968 günlerinde yapılan görüşmeler sonunda Anayasa'nın 147., 149.,
150. ve 152. maddeleri gereğince karar verildi.
|
|
|
|
Başkan
İbrahim
Senil
|
Başkanvekili
Lütfi
Ömerbaş
|
Üye
İhsan
Keçecioğlu
|
Üye
Salim
Başol
|
|
|
|
|
Üye
Feyzullah
Uslu
|
Üye
Fazlı
Öztan
|
Üye
Celâlettin
Kuralmen
|
Üye
Hakkı
Ketenoğlu
|
|
|
|
|
Üye
Sait
Koçak
|
Üye
Avni
Givda
|
Üye
Recai
Seçkin
|
Üye
Ahmet
Akar
|
|
|
|
Üye
Halit
Zarbun
|
Üye
Ziya
Önel
|
Üye
Muhittin
Gürün
|
KARŞI
OY YAZISI
Mahkemece,
306 sayılı Kanuna 1036 sayılı Kanunla eklenen 32. maddenin dördüncü ve beşinci
fıkralarının, Anayasa'ya aykırı olduklarından iptallerine karar verilmiş
bulunmaktadır.
Bu
maddenin ikinci fıkrasında, nisbî seçim usulünün bir türü olan D'Hondt sistemi
kabul edilmiştir. Dördüncü fıkrasında ise, bir seçim çevresinde, kullanılan
muteber oy puslaları toplamının, o çevreden çıkacak milletvekili sayısına
bölünmesi ile elde edilecek sayıdan az oy alan siyasî partilere ve bağımsız
adaylara milletvekilliği tahsis edilmiyeceği, bu gibi hallerde, milletvekilliği
elde edemiyen siyasî partiler veya bağımsız adaylar ve aldıkları oylar nazara
alınmaksızın milletvekillerinin geriye kalan partiler ve bağımsız adaylar
arasında yukarıki fıkra gereğince paylaştırılacağı hükmü vardır. Maddenin
beşinci fıkrasında da seçime katılan siyasî partilerden ve bağımsız adaylardan
hiçbiri yukarıki fıkrada gösterilen sayı kadar oy alamamışlarsa Millet
Vekilliklerinin ikinci fıkra hükümlerine göre paylaştırılacağı yazılıdır.
Kısa
bir deyimle, 32. madde engelli D'Hondt sistemi diye adlandırılan bir seçim
sistemi koymuştur. Engeli ve bunun uygulama şeklini, maddenin dördüncü ve
beşinci fıkraları düzenlemektedir.
Anayasa'da
seçimler hakkındaki hükümler. 55. maddede bulunmaktadır. Bu maddede :
"Vatandaşlar,
kanunda gösterilen şartlara uygun olarak seçme ve seçilme hakkına sahiptir.
Seçimler,
serbest, eşit, gizli tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına
göre yapılır" denilmektedir.
32.
maddenin ikinci fıkrasında öngörülen nisbî seçim sistemini, bir engel tesis
etmek suretiyle sınırlayan dördüncü fıkradır. Beşinci fıkrada, dördüncü fıkraya
gönderme yapılarak, hiçbir siyasî partinin engeli aşmaması halinde
milletvekilliklerinin nasıl paylaştırılacağı gösterilmekte olup bu maddenin
Anayasa karşısındaki durumu, bu yönden, dördüncü fıkra hakkında varılacak
sonuca bağlıdır. Şu halde incelemede dördüncü fıkranın ele alınması gerekir. Bu
inceleme, önce seçim ilkesini koyan, Anayasa'nın 55 : maddesi bakımından
yapılmalıdır.
Bu
maddenin anlamı, Mahkememizin kararları ile daha önce açıklanmıştır.
Bir
siyasî parti tarafından, 306 sayılı Milletvekilleri Seçimi Kanununun bazı
maddelerinin, Anayasa'ya aykırılığı ileri sürülerek iptali İsteği ile
Mahkememize açılan Esas 1963/171 sayılı dâva dolayısiyle verilen 5/3/1965 günlü
ve K: 1965/13 sayılı kararda, Anayasa'nın 55. maddesine de değinilmiş ve aynen
şu görüş kabul edilmiştir:
"Türkiye
Cumhuriyeti Anayasa'sı vatandaşlara seçme ve seçilme hakkını kayıtsız ve
şartsız olarak vermiş değildir. Tam tersine bu hakkı, ancak kanunda gösterilen
şartlara uygun bulunması halinde tanımıştır. (Anayasa Madde 55) seçimlerin,
serbest eşit, gizli, tek dereceli ve genel oy ve açık sayım ve döküm esasları
dışında kalan bütün şartları ve nitelikleri kanun koyucunun takdirine
bırakılmıştır.
Başka
bir siyasî parti tarafından Cumhuriyet Senatosu Üyeleri Seçimi Kanununun
değiştirilmesine dair olan ve çoğunluk sistemi yerine nisbî temsil sistemini öngören
447. sayılı Kanunun Anayasa'ya aykırı olduğu iddiası ile Mahkememize açılan
Esas, 1964/26 sayılı dâvada verilen 13/1/1966 günlü ve 1966/1 sayılı kararda da
aynı görüş daha etraflı bir şekilde tekrarlanmış, bir kanunun gerekçesine ve bu
kanun üzerindeki Meclis görüşmelerine de dayanan davacı iddialarına temas
edilerek aynen : "Yasaların ancak açıklıktan yoksun hükümleri, uygulamalar
sırasında bir ışık tutmasını gerektirir ve böyle bir durumda o ışık, yasanın
gerekçesinde ve Meclis görüşme tutanaklarında aranır. Açık ve kesin metinler
için aydınlatma ve yorumlama söz konusu olamayacağı gibi gerekçelere ve Meclis
görüşme tutanaklarına başvurulması da düşünülemez. Türkiye Cumhuriyeti
Anayasa'sının seçme ve seçilme hakkını ve seçimlerde uygulanması gerekli temel
kuralları belirten 55 inci maddesi, en küçük bir tereddüde ve yanlış
anlaşılmaya yer bırakmayan bir açıklık ve kesinliktedir. Bu madde seçimlerin
"serbest, eşit, gizli, tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm"
esaslarına göre yapılmasını hükme bağlamakta, bu esasların dışında kalan bütün
şartlan ve nitelikleri kanun koyucunun takdirine bırakmaktadır. O halde
serbest, eşit, gizli, tek dereceli; genel oy, açık sayım ve döküm esaslarından
ayrılmamak şartiyle kanun koyucunun meclislerden herhangi biri için uygun
gördüğü seçim sistemi Anayasa'nın makbulüdür. Eğer Anayasa koyucusu, Cumhuriyet
Senatosu seçimleri için belirli ve değişmez bir sistemi öngörmüş olsaydı,
böylesine önemli bir görüşü davacının iddia ettiği gibi gerekçedeki
yorumlanmaya hattâ zorlanmaya muhtaç bir takım beyanlarla değil yasanın metni
içinde yer alacak buyurucu ve bağlayıcı bir hükümle açıklayacağında şüphe
yoktur" denilmiştir.
Böylece,
Mahkememiz, Anayasa'nın 55. maddesinin anlamını, başkaca gerekçe aramağa lüzum
kalmayacak şekilde açıklamış bulunmaktadır. Bu görüş şöyle özetlenebilir:
Anayasa koyucusu, yurdumuzda uygulanacak seçim sisteminin tayinini, maddede
gösterilen esaslardan ayrılmamak şartiyle kanun koyucuya bırakmıştır.
Çoğunluk,
bu görüşten ayrılarak Anayasa'nın 55. maddesi dışındaki ilkelerin de seçim
kanununda nazara alınması gerektiğini kabul etmekte ve iptal edilen fıkraların,
Anayasa'nın, 2., 8., 56., 68. ve 72. maddelerine ve ayrıca 55. maddesindeki
esaslardan seçme ve seçilme hakkı ile serbestlik esaslarına aykırı olduğu
sonucuna varmaktadır.
Anayasa'nın
8. maddesi karşısında, 55. maddesi dışındaki ilkelerin seçim sisteminde de
uygulanması gerektiği kabul edilebilir. Bununla birlikte söz konusu fıkralar,
kararda gösterilen maddelere de aykırı değildir. Bunun nedenleri, kararın B
işaretli "Esas yönünden aykırılık durumunun incelenmesi" başlığını
taşıyan kısmındaki sıra izlenerek aşağıda açıklanacaktır.
1-
Kararın c, ç ve d bentlerinde, özetle, dördüncü fıkradaki engelin, bunu
aşamamış olan siyasî partilerle bağımsız adayların Mecliste temsil edilmelerini
önleyeceği, bir seçim çevresinde engel sayısını az bir farkla aşabilmiş bir
partinin, öteki partilerin engel altında kalmaları halinde o çevredeki bütün
milletvekilliklerini elde edeceği, bu örneği bütün çevrelere teşmil etmek
mümkün olduğu, böylece seçmen azınlığının seçtiği milletvekillerinin Mecliste
sayı çoğunluğunu sağlayarak, ülke yönetiminin başına geçebileceği, uzak ve güç
de olsa bu İhtimalin gerçekleşebileceği ve bu sonucun, Anayasa'nın 2.
maddesindeki demokratik hukuk devleti düzeni ilkesine aykırı bulunduğu beyan
edilmektedir.
Dördüncü
fıkrada öngörülen seçim sisteminin, bir seçim çevresinde farazi bir sonucunu
bütün yurda teşmil etmek suretiyle azınlığın seçtiği temsilcilerin Mecliste
çoğunluğu elde ederek ülke yönetiminin başına geçebilecekleri, inandırıcı bir
neden değildir. Zira, tüm siyasî partilerin bütün seçim çevrelerinde aynı güçte
oldukları kabul edilemez. Partilerin durumu, seçim çevrelerine göre değişir.
Bu, herşeyden önce, partilerin tutumuna, seçmenlerin eğilimine ve ayrıca seçime
katılan seçmenlerin ve engelde geçerli sayılan seçim puslalarının sayısına
bağlıdır. Böylece hiç bir siyasî partinin engeli aşamaması da mümkün olmakla
birlikte, normal ve tabiî olan durum, kimi siyasî partilerin, bazı çevrelerde
engeli aşamamaları, başka çevrelerde ise bunu aşmalarıdır ve engeli aşacak olan
partiler de kuşkusuz en kuvvetli olan partiler olacaktır. Bunun sonucu olarak,
kimi partiler engeli aşmasa ve temsilci kazanmasa bile engeli aşacak olan
kuvvetli partilerin elde edecekleri milletvekillikleri ile yasama meclislerinde
gene de seçmen çoğunluğunun temsil edilmesi olağandır. Nitekim iptal edilen
dördüncü fıkra hükmü 306 sayılı Kanunda da aynen bulunduğu halde bu hükmün
uygulandığı 1961 yılı seçimlerinde dört parti engeli aşmış ve aldıkları oylarla
kazandıkları milletvekillikleri arasında tam bir denge ve orantı sağlanmıştır.
Bu güne kadar, arada geçen zaman içinde partilerin ve seçmenlerin durumunda
bazı değişiklikler olmuş olsa bile aynı sistemin, kararda farzedilen sonuçlan
verebileceğini düşünmek isabeti olmasa gerekir.
Bu
gün demokratik birer hukuk devleti olan batılı demokrasilerde uygulanan çeşitli
seçim sistemlerinde de kimi partilerin, yasama meclislerinde hiç temsil
edilmedikleri veya aldıkları oy oranında milletvekilliği elde edemedikleri
vakidir. Çoğunluğun ileri sürdüğü en uzak ve güç ihtimallere göre tahminler
yürütülürse bu durum her seçim sisteminde meydana gelebilir. Mükemmel bir
temsil eşitliği sağlayan yani her seçmenin oyunun aynı ağırlıkta olduğu tek
sistem, tam (İnteğral) nisbî seçim sistemidir ki bu da hiç bir yerde
uygulanmamaktadır. (Maurice Duverger - İnstitons politiques et droit
Constituti-onnel - 1963, sayfa 97). Şu halde çoğunluğun dayandığı uzak ve güç
ihtimal esas alınacak olursa, bunun gerçekleşmemesi için memleketimizde kanun
koyucunun ancak bu tam nisbî temsil sistemini kabul edebileceği sonucuna
varılır ki bu takdirde seçim sistemi dondurulmuş olur. Bu ise memleketimizde,
ileride belirecek siyasî ve sosyal şartlara uygun olmayabileceği gibi
Anayasa'nın 55. maddesinin yukarıda izah edilmiş olan ereğine ve kapsamına
aykırı düşer ve dolayısiyle yasama organının takdirine müdahale anlamını taşır.
Durum
1957 seçimleriyle mukayese edilemez. Zira o seçimler basit çoğunluk sistemine
göre yapılmıştır. O sistemde ise bir fazla oy alan parti bütün
milletvekilliklerini almakta idi. Halbuki söz konusu engelli D'Hondt sisteminde
her parti engeli aşabilir ve bunu aştığı ölçüde, kendisinden daha fazla oy alan
parti bulunsa bile gene de milletvekillikleri elde eder.
Seçim
sisteminin, bugünkü anlamında demokratik bir rejimin kurulmasında ve
korunmasında esaslı vasıtalardan biri olduğu şüphesizdir. Bu itibarla
benimsenecek seçim sisteminde bu ilkenin zedelenmemesinin gözönünde tutulması
gereklidir.
Bir
seçim çevresinde kullanılan tüm geçerli oy puslaları toplamının o çevreden
çıkacak milletvekilliği sayısına bölünmesiyle tesbit edilen ve şu suretle
kanunda belli bir esasa bağlanmış ve bu karşı oy yazısında açıklandığı üzere,
Devlet yönetiminde İstikrarın sağlanması amacıyla kabul edilmiş olan (Engel)
hükmünün eşit koşullar içinde geçen bir seçim sonucu uygulandığına göre,
demokratik sayılmaması doğru değildir. Bu durumun, idare edenlerin hukuka ve
yargı denetimine tâbi olduğu anlamını kapsayan hukuk devleti kavramıyla da
bağdaşmadığı ileri sürülemez.
Yukarıda
açıklanan nedenlerle, iptal edilen fıkralar hükümlerinin seçimlerde uygulanması
ile, Anayasa'nın 2. maddesinde öngörülen demokratik hukuk devleti ilkesinin
zedelenmesi sonucunun doğması söz konusu olmadığı ve bu itibarla bu fıkraların
Anayasa'nın bu maddesine de aykırı olmadıkları kanısındayız.
2-
Kararın e ve g bentlerinde ise özetle, dördüncü fıkradaki engel usulünün,
olağan seçim sonuçlarını sun'î bir müdahale ile değiştirerek Anayasa'nın 55. maddesindeki
seçme ve seçilme hakkını ve serbestlik ilkesini zedelediği, kimi partilerin
engeli aşamaması halinde oyların tümünün nazara alınmayacağı önceden
bildirilmekle seçmenin daha başlangıçta bir ruhî baskı altında bırakıldığı,
bunun bir müdahale olduğu ve yasada yer almışsa da meşru olmadığı
savunulmaktadır.
Bütün
seçim sistemlerinde çeşitli sınırlamalar ve engeller vardır ve bunlar, elbette
ki, uygulanan sistemin özelliklerine ve gereklerine göre kanun koyucular
tarafından konulmaktadır. Bu İtibarla aslında sunidirler. Tabiî haklar gibi,
tabiî seçim kuralları yoktur. 1036 sayılı Kanunun 32. maddesinin ikinci ve
dördüncü fıkralarında kanun koyucu, Anayasa'nın 55. maddesinin verdiği yetkiyi
kullanarak oyların değerlendirilmesi usulünü tayin etmiştir. Bir bütün teşkil
eden bu usulde, ikinci fıkrayı tabiî, engeli koyan fıkrayı ise sun'î diye
nitelendirmek olağan bir ayırım sayılmaz.
Anayasa'nın
55. maddesinin birinci fıkrası gereğince vatandaşlar kanunda gösterilen
şartlara uygun olarak seçme ve seçilme hakkına sahiptir. Böylece, Anayasa
koyucusu, seçme ve seçilme şartlarının tayinini kanuna bırakmıştır ve bu hakkı,
kanunda gösterilen şartlara uygun bulunması halinde, tanımıştır. Bu görüş, sözü
geçen 5/3/1965 günlü kararımızda da aynen yer almıştır. Seçme ve seçilme hakkı
kanun koyucu tarafından, tarafsız ve objektif bir şekilde düzenlenmiştir.
Seçimde başarı kazanmak, yani engeli aşmak bütün adaylar için aynı derecede
mümkündür. Bu engel seçme ve seçilme hakkına bir müdahale değil, Anayasa'nın
55. maddesinin birinci fıkrasının kanun koyucuya verdiği takdir yetkisine
dayanmaktadır ve bu itibarla meşrudur,
Daha
önce de belirtildiği, gibi iptal edilen dördüncü fıkra 1961 yılında da aynen
uygulanmış, dört parti engeli aşmış ve aldıkları oylarla orantılı milletvekillikleri
kazanmışlardır. Demek ki o zaman seçmenler engel yüzünden ruhî bir baskı
altında kalmamışlar ve oylarını serbestçe kullanmışlardır. Şimdi bu hüküm
yüzünden ruhî bir baskı altında kalacaklarını beyan etmenin gerçeğe uymadığı ve
seçimin niteliği ile bağdaşmadığı söylenebilir.
Seçmenler,
oyunu kullanırken bu oyların nasıl değerlendirileceğini bilirse, daha dikkatli
davranacak ve engelin doğurabileceği sonuçları önleyecek şekilde eğilimlerine
göre hareket edeceklerdir. Önceden bilinen seçim kuralları bir ruhî baskı
değil, belki bir uyarma teşkil eder.
Kararın
e ve f bentlerinde sadece sun'î müdahale ve ruhî baskı üzerinde durulmuş ve
bunlardan, engelin Anayasa'ya aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.
Yukarıda
belirtildiği üzere ortada sun'î müdahale ve ruhî baskı diye
nitelendirilebilecek şartlar söz konusu değildir. Bu itibarla iptal edilen
fıkrada seçme ve seçilme hakkına ve serbestlik ilkesine de aykırı bir hal
yoktur.
3- g
bendinde, özetle siyasî partiler hakkında Anayasa'da yer alan hükümlere ve partilerin
ereklerine değinildikten sonra, bir takım kanun engelleri çıkarılarak
partilerin aldıkları oyların sayılmamasının, serbest faaliyetlerini ve
demokratik hayatın vaz geçilmez unsurları oldukları ilkesini zedelediği ve
siyasî partilerin çoğalmasının, kaçınılmaz bir konu gibi ortaya atıldığı
görüşleri öne sürülmektedir.
Anayasa
siyasî partilere büyük önem vermiş ve bunu, koyduğu hükümlerde belli etmiştir.
Ancak 1036 sayılı Kanunda ve bu meyanda kanunun 32. maddesinin dördüncü
fıkrasında bu hükümleri zedeleyen bir yön yoktur. Kanun hükümleri tamamen
objektiftir ve bütün partiler için şartlar aynıdır. Dördüncü fıkrada öngörülen
engeli aşabilen her siyasî parti, aldığı oyların oranına göre milletvekilliği
kazanacaktır. Engeli aşmak her partinin, programı etrafında toplayabileceği
seçmenlere bağlıdır. Bunu sağlamak için kanun dairesinde çaba sarfetmekte
serbesttir. Başarı sağlayamazsa bunun nedeni kendisinde ve seçim sistemi
dışında aranmalıdır.
İptal
edilen dördüncü fıkrada öngörülen engel usulü, özellikle, yeni kurulmuş veya
henüz gelişememiş Partilerin Mecliste temsil edilmeleri olanağını, 32. maddenin
ikinci fıkrasında öngörülen nisbî sisteme oranla azaltabilir.
Bu
usul, siyasî partilerin Mecliste sınırsız bir şekilde temsil edilmelerinin,
Meclis çalışmalarını ve istikrarı zedeliyeceği düşüncesi ile Kanun Koyucu
tarafından kabul edilmiş olabilir. Bazı batılı demokrasilerde de aynı
düşünceden hareketle, seçim sistemleri ile tedbirler alındığı bir gerçektir.
Partilerin çoğalması veya azalması konusu, seçim sistemleri etrafında öteden
beri devam edegelen mücadelelerin nedenlerinden biridir. Anayasamız, partileri
demokratik sistemin vazgeçilmez unsurları telâkki etmektedir. Fakat partilerin
aşırı derecede Mecliste temsil edilmelerinden doğabilecek istikrarsızlığı
kolaylaştırmak, teşvik etmek istediğini savunmak da güçtür.
Kanun
koyucunun, Anayasa'nın 55. maddesinin, kendisine verdiği yetki içinde kalmak
şartile kabul ettiği Seçim Kanunu, Meclislerde partilerin aşırı derecede temsil
edilmelerini sınırlandırmak sonucunu doğurursa kanunun bu yönden Anayasa'ya
aykırılığının öne sürülemeyeceği kanısındayız.
Zira
Siyasî Partilerin, demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları olmaları ve
serbestçe faaliyette bulunmaları ilkeleri, hepsinin mutlaka yasama
meclislerinde temsil edilmelerini gerektirmez. Yasama meclisleri dışında da
fonksiyonlarını yapmaları ve memleketin siyasî hayatında yararlı olmaları
mümkündür. Sözü geçen 28/5/1965 günlü Mahkememiz Kararının ilişkin bulunduğu
dâvada 306 sayılı Millet Vekili Seçimi Kanununun 10. maddesinin değişik son
fıkrasında Siyasî Partilerin seçime katılabilmeleri için en az on beş ilde en
az altı ay önce il ve ilçe teşkilâtını kurmuş olmalarını şart koşan hükmünün
Anayasa'ya aykırı olduğu öne sürülmüş ise de Mahkememizin o kararında "öte
yandan sîyasî partilerin faaliyetleri yalnızca seçimlere girmekten ibaret
sayılamaz. Nitekim başlıca erekleri iktidara geçmek olan siyasî partilerin,
bütün faaliyetlerini bu yöne çevirdikleri halde yıllarca ereklerine
kavuşamamalarının serbestçe faaliyette bulunmalarını durdurduğu veya
sınırladığı nasıl düşünülemezse, bir partinin, kanunun koyduğu belirli seviyeye
henüz varamadığı için bir süre seçimlere girememesinin, onun niteliğine
eksiklik, parti faaliyetlerine aksaklık getireceği düşüncesine de yer
verilemez" denilmiştir. Çok yerinde olan bu gerekçeye dayanarak, bazı
siyasî partilerin, engeli hiçbir seçîm çevresinde aşamamaları dolayısiyle
yasama meclislerinde temsilci elde edememeleri halinde bu engel yüzünden,
siyasî faaliyette bulunmamak veya demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez
unsurları sayılmamak gibi bir duruma düşürülmüş olacakları kabul edilemez.
Bu
nedenlerle, iptaline karar verilen dördüncü fıkra hükmünün Anayasa'nın 56.
maddesini de ihlâl etmediği sonucuna varılmaktadır.
4-
(h) Bendinde, özetle, Anayasa'nın 68. ve 72. maddelerinde yer alan seçilme
yeterliğine değinilerek dördüncü fıkrada seçim sonuçlarının
değerlendirilmesinin suni bir koşulun tahakkukuna bağlandığı, Kanun Koyucunun
böyle bir hüküm koyabileceğinin kabul edilemiyeceği beyan edilmektedir.
Kararın
başka bir bendinde de dördüncü fıkranın sun'î bir koşul koyduğu yolunda öne
sürülmüş olan görüş yukarıda karşılanmıştır. Gene bu karşı oyun 2 ve 3 işaretli
kısımlarında gösterilen gerekçeler kararın (h) bendindeki görüşe cevap teşkil
ettiğinden, seçilme yeterliği konusu üzerinde ayrıca durulmağa lüzum
görülmemektedir.
İptal
dilen dördüncü fıkrada Anayasa'nın 68. ve 72. maddelerine de aykırı bir yön
yoktur.
Bu
fıkra Anayasa'ya aykırı olmadığından, bu fıkraya ilişkin olan ve bunun bir
sonucu olan 5. fıkranın da Anayasa'ya aykırılığının söz konusu olmadığı
meydandadır. Bu itibarla, 5. fıkra üzerine başkaca bir gerekçe eklenmesine yer
görülmemiştir.
Bu
nedenlerle, 306 sayılı Kanuna 1036 sayılı Kanunla eklenen 32. maddenin dördüncü
ve beşinci fıkralarının iptaline ilişkin çoğunluk görüşüne katılmıyoruz ve
dâvanın reddine karar verilmesi gerektiği kanısındayız.
|
|
|
Başkan
İbrahim
Senil
|
Üye
İhsan
Keçecioğlu
|
Üye
Celâlettin
Kuralmen
|
|
|
Üye
Hakkı
Ketenoğlu
|
Üye
Halit
Zarbun
|
|
|
|
|
AÇIKLAMA
Millet
Meclisi Başkanlık Divanının kuruluşunun düzenlenmesine ilişkin 1/11/1966 ve
2/11/1966 günlü Meclis kararlarının iptaline dair Mahkememizin 27/1/1968 günlü
esas 1967/6 ve karar 1968/9 sayılı kararında belirttiğimiz aykırı düşünceyi
mahafaza etmekteyiz. Ancak bu nitelikteki kararlar hakkında takarrür eden
mahkeme görüşünün, dâva konusu kanunun müzakere ve kabul olunduğu oturumu idare
eyleyen Başkanlık Divanının kuruluşunu düzenlemiş olan 10/11/1967 günlü Meclis
kararı hakkında da uygulanmasına, bu kararın aynı nitelikte bulunması
dolayısile muhalefet edilmemiştir.
|
|
|
|
Üye
İhsan
Keçecioğlu
|
Üye
Celâlettin
Kuralmen
|
Üye
Hakkı
Ketenoğlu
|
Üye
Halit
Zarbun
|
KARŞI
DÜŞÜNCE AÇIKLAMASI
(Seçimlerle
ilgili kanunların bazı maddelerinin yürürlükten kaldırılması ve 306 sayılı
Milletvekili Seçimi Kanununa bazı maddeler eklenmesi) hakkındaki 20/3/1968 gün
ve 1036 sayılı Kanunun şekil ve esas yönlerinden iptali istenmiştir.
1-
Şekil bakımından iptal sebeplerinden biri, Millet Meclisi Başkanlık Divanının
Anayasa'nın 84 üncü maddesine uygun olarak kurulmadığı ve dâva konusu kanunun
da böyle bir oturumda çıkmış olduğudur.
Anayasa'nın
84/1 de (Meclislerin Başkanlık Divanları, o meclisteki siyasî parti gruplarının
kuvvetleri ölçüsünde divana katılmalarını sağlayacak şekilde kurulur)
denilmiştir.
Bu
hükme göre Başkanlık Divanının tarafsızlığını ve görüşmelerin selâmetini
sağlamak için meclislerdeki siyasî parti gruplarının Başkanlık Divanına
katılmaları öngörülmüştür. Önce katılma, sonra da bu katılma, siyasî parti
gruplarının kuvvetleri ölçüsünde olması gerekmektedir.
Açılan
bir iptal dâvası dolayısiyle Anayasa Mahkemesi Millet Meclisi Başkanlık
Divanının Kuruluşuna ilişkin 1/11/1966 ve 2/11/1966 tarihli kararlarını içtüzük
niteliğinde görmüş ve işçi partisi Millet Meclisi Grubunu Başkanlık Divanı
dışında bırakan bu iki kararın Anayasa'nın 84 üncü maddesine aykırı olduğunu
tespit ederek 27/2/1968 gün ve esas 967/6, karar 968/9 sayılı karariyle
iptaline karar vermiştir.
Şimdi
iptal dâvasına konu olan 1036 sayılı Kanunun Millet Meclisinde görüşülüp kabul
edildiği sıralardaki görevli Başkanlık Divanı, bünyesi içine işçi Partisi
grubundan yine üye almamıştır. Bu itibarla 10/11/1967 günlü karar iptal edilen
1966 tarihli kararların bir devamıdır. Başkanlık Divanının Kuruluşuna ait sözü
geçen 1966 tarihli kararlar içtüzük niteliğinde bulunmuş ve Anayasa
Mahkemesince de o nitelikte görülmüş olduğuna göre hilâfına bir karar
verilmedikçe Başkanlık Divanının aynı şekilde kurulması gerekir. Nitekim 1967
yılında da İşçi Partisi Grubundan yine üye alınmamak suretiyle kurulmuştur.
Kararda ileri sürüldüğü gibi 10/11/1967 tarihli karar, müstakil bir karar
sayılamaz. Amacı ve niteliği aynıdır.
Adalet
Partisi Millet Meclisi Grubu Başkanlığı 44 sayılı Kanunun 30 uncu maddesi
gereğince bu dâva dolayısiyle Anayasa Mahkemesine verdiği yazılı mütalâasında
"Millet Meclisi Başkanlık Divanlarının kararları Anayasa Mahkemesinin
denetimi dışında olduğundan bahsile Başkanlık Divanının kuruluşuna ait ve Anayasa
Mahkemesince iptaline karar verilmiş olan 1/11/1966 ve 2/11/1966 tarihli
kararlardaki görüşte direnmektedir. Halbuki Anayasa'nın 152 nci maddesine göre
"Anayasa Mahkemesi Kararları Devletin yasama, yürütme ve yargı
organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar."
Başkanlık
Divanının Kuruluşu 1/11/1966 ve 2/11/1966 tarihli kararlarda olduğu gibi bu gün
dahi devam etmektedir.
Kararda
bir de "İçtüzüğün 4 üncü maddesine göre Başkanlık Divanının görev süresi
(Başkan hariç) bir yıldır, olayda bu süre 1968 yılı Kasım ayında sona
erecektir" denilmiştir. Başkanlık Divanının Kuruluşu Anayasa'ya uygun
olduğu takdirde böyledir. Anayasa'nın geçici 3 üncü maddesine göre Millet
Meclisi İçtüzüğü yapılıncaya kadar Millet Meclisi Toplantısı ve çalışmaları
için Türkiye Büyük Millet Meclisinin 27 Ekim 1957 tarihinden Önce yürürlükte
olan İçtüzüğü hükümleri uygulanır. Yani Anayasa karşısında uygulanacağı
nisbette uygulanır. Anayasa'nın 84 üncü maddesi Anayasa'nın 8 inci maddesine
göre bağlayıcı teme! bir hukuk kuralıdır. Kuruluş, 84 üncü maddeye aykırı
bulunduğuna göre artık geçici nitelikte bulunan tüzüğün 4 üncü maddesinin
dâvada dayanılacak bir değeri olmamak icap eder.
Bu
nedenlerle kararın, Başkanlık Dîvanının Kuruluş biçimi dolayısiyle iptali
gerekmediği yollu A) 1 - inci bendine karşıyım.
2-
Şekil bakımından iptal sebeplerinden ötekisi de dâva konusu kanunun,
Anayasa'nın 89 uncu maddesine göre gen soruların görüşülmesi gereken birleşimde
görüşülüp kabul edilmiş olmasıdır.
Kararın
A) 2-a) da Anayasa'nın 89 uncu maddesinin uygulama biçiminin kararda
tartışılması gerekmediğine karar verilmiştir.
Halbuki
iptal dâvasında Anayasa'nın 89 uncu maddesine aykırılık, da bir iptal sebebi
olarak ileri sürülmüş olduğuna göre iddianın yerinde olup olmadığının ve yerinde
ise sonuca etkili bir durum yaratıp yaratmadığının her yönden tartışılması ve
ondan sonra karara varılması gerekeceği şüphe götürmez bir usul kuralıdır.
Bu
nedenle kararın A) 2-a) bendine de karşıyım.
-
MUHALEFET ŞERHİ-
1-
Kurucu Meclis, parlâmento tarihine geçen yakın olayların yarattığı uyanıklık
içinde demokrasiyi bütün icaplariyle kurarken bir çok hükümlerde tedbirli
olmayı öngörmüş, bu cümleden olarak Meclis Başkanlık Divanının kuruluşuna ait
84. madde ile, Türkiye Büyük Millet Meclisinin ve Meclislerin çalışmalarını
düzenleyen 85. maddelerde özel hükümler sevketmiştir. Anayasa'nın 84.
maddesinde "Meclislerin başkanlık divanları, o meclisteki siyasî parti
gruplarının kuvvetleri ölçüsünde divana katılmalarını sağlayacak şekilde
kurulur" denilmekte; 85. maddesinde ise, "Türkiye Büyük Millet
Meclisinin ve Meclislerin, çalışmalarını kendi yaptıkları içtüzüklerin
hükümlerine göre yürütecekleri ve İçtüzük hükümlerinin siyasî parti gruplarının
meclislerin bütün faaliyetlerine kuvvetleri oranında katılmalarını sağlayacak
yolda düzenleneceği emredici şekilde belirtilmiş bulunmaktadır.
Maddelerin
bu açık hükmünde izlenen amaç Meclis Başkanının tarafsızlığını sağlamak
Başkanlık Divanını çoğunluğun tekelinde bırakmamak, kitleleri temsil eden
siyasî parti gruplarını Başkanlık Divanı kuruluşuna ve Meclis çalışmalarına
ortak yaparak demokratik sistemi kurmayı sağlamaktır.
Millet
Meclisinin 1966 yılına kadar olan uygulamaları da, Mecliste grupları bulunan
her siyasî partiden başkanlık divanına üye alınması ve her partinin divana
katılma oranının da kuvvetleri ölçüsünde bulunması biçiminde iken, bu tarihten
sonra 84. maddeye bir başka mâna verilerek, parti gruplarının ancak güçleri
elverdiği durumda başkanlık divanına alınabileceğine, 1/11/1966 ve 2/11/1966
tarihinde karar verildiği görülmektedir. Açılan bir dâva sonunda Millet
Meclisinin bu kararlan Anayasa'nın 84. maddesine aykırı olduğu gerekçesiyle
27/2/1968 gününde 968/9 sayılı kararla iptal edilmiş ve hüküm özetinin Millet
Meclisi Başkanlığına 27/2/1968 de gönderildiği dosyadan anlaşılmış
bulunmaktadır.
Şimdi
dâva konusu bulunan 1036 sayılı Seçim Kanununun müzakere ve kabul tarihi olan
1/3/1968 de, Başkanlık Divanının Anayasa'nın 84. maddesindeki "Meclislerin
Başkanlık Divanları o meclisteki siyasî parti gruplarının kuvvetleri ölçüsünde
divana katılmaları" gerektiğine dair olan hükmünün gözönünde tutulmadan
kurulmuş olduğu, kanunun iptal sebepleri arasında ileri sürülmektedir.
Gerçekten,
Seçim Kanununun Millet Meclisinde görüşülmesi sırasındaki Başkanlık Divanı,
Millet Meclisinin 10/11/1967 günlü içtüzük niteliğindeki bir kuruluş kararına
dayanmakta ve Mecliste grubu bulunan bir siyasî partiyi başkanlık divanı
dışında bırakmakta devam etmektedir. Aleyhinde usulüne göre açılmış dâva olmayan
Kanun veya içtüzük hükmünün Anayasa Mahkemesince İptaline gidilemeyeceği
aşikârdır. Ancak, Anayasa Mahkemesi bir süre önce, Başkanlık Divanının
Kuruluşuna dair olan 1/11/1966 ve 2/11/1966 günlü Millet Meclisi Kararlarını
Anayasa'nın 84. maddesine aykırı olduğu gerekçesiyle iptal etmiştir. Bu
bakımdan 1036 sayılı Seçim Kanununun müzakeresini idare eden Başkanlık
Divanının varlığını ve tasarruflarını Anayasa kuralları içinde değerlendirmek
ve Anayasa Mahkemesinin bu konudaki ilâmı gözönünde tutulmak suretiyle
incelemek gerekir. Seçim Kanununun görüşülmesini idare eden Başkanlık Divanının
Kuruluşunu sağlayan 10/11/1967 günlü karardaki gerekçe ve maksat Anayasa
Mahkemesinin iptal ettiği karardakînin aynıdır ve Meclisteki bir siyasî parti
grubundan Başkanlık Divanına üye almaması için ileri sürülen anlayışta bir
değişiklik görülmemektedir. Anayasa Mahkemesinin bu konudaki görüşü ve hukukî
düşüncesi ise 27/2/1968 tarihli ilâmında açıklanmıştır. Bundan rücuu zorunlu
kılacak bir sebep de yoktur. Çoğunluğun, İçtüzüğün 4. maddesindeki. Başkanlık
Divanının (Başkan hariç) bir yıl için seçildiği ve bu sürenin 1968 Kasım sonuna
kadar geçerli sayılacağı ve bu tarihte yeni seçimle sorunun Millet Meclisi
karariyle çözümleneceği noktasında beliren ve bir rey farkıyla kabul edilen
düşüncesi, Anayasa kurallarının dışında -kısa bir süre için olsa dahi-
müsamahalı bir görüş olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu
durumda, Anayasa'nın öncelik hakkı gözönünde tutulmak ve yapısında Anayasa'ya
aykırılık nedenleri taşıyan Başkanlık Divanının Kuruluş Kararını bir tarafa
itmek suretiyle, sorunun Anayasa kuralları içinde çözümlenmesi gerekir. Evvelce
verilen iptal kararının hilâfına Seçim Kanununun görüşülmesi ve kabulü
sırasındaki Başkanlık Divanını hukukça tanımak ve tasarruflarını değerlendirmek
Anayasa Mahkemesini çelişmelere düşürecektir.
Anayasa'nın
üstünlüğü ve bağlayıcılığı prensiplerini temel hukuk kuralı olarak koyan 8.
madde hükmü çoğunluğun kabulüne hak verdirecek elverişli bir yol değildir.
Kanunun şekil yönünden iptali gerekir reyindeyim.
2-
Cumhuriyet Senatosundaki geçici komisyonların kuruluş ve çalışmaları ile
bunların Anayasal niteliklerine gelince; davacılar geçici komisyonun
kurulusunun demokratik olmaması ve mecliste grubu olan partilerden komisyona
verilen üyelerin istifaları ve binnetice Anayasa'nın 85. maddesindeki kuvvet
oranının gözönünde tutulmaması gerekçeleriyle kanunun iptal edilmesini
istemişlerdir.
Bu
iddialar Anayasa Mahkemesinde görüşülürken, Senato komisyonlarının birer yasama
kuruluşu olup olmadıkları, diğer bir deyimle komisyonların birer içtüzük
düzenlemesi mi, yoksa Anayasa Kuruluşu mu olduğu konusu üzerinde durulmuş ve
çoğunluğun reyleri yasama komisyonlarının Anayasa Kuruluşu sayılmadıkları,
birer İçtüzük kuruluşu oldukları meclislerce kabul edilen kanunların sıhhatları
için komisyondan geçmenin şart olmadığı, komisyondaki hata ve kusurların
kanunların iptali için yeter bir neden olamayacağı noktasında toplanmıştır.
Bu
düşüncelere aşağıda açıklayacağım nedenlerle katılmıyorum:
Anayasa'da
doğrudan doğruya kanunların mutlaka yasama komisyonlarından geçirilmesine dair
açık bir hüküm sevkedilmemiştir. Ancak kaynağını Anayasa'dan alan karma
komisyon, soruşturma komisyonu, bütçe komisyonu gibi yasama kuruluşları
yanında, milletvekillerinin ve senatörlerin yaptıkları kanun tekliflerinin
görüşülmesi ve gerekli savunmada bulunmaları İçin Anayasa'nın her iki mecliste
yasama komisyonlarının kurulmasını dolaylı şekilde öngörmüş olduğunu 91.
maddenin 2, fıkrasından açıkça anlamak mümkündür. 91. maddenin 2. fıkrasında
"Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri kendi kanun tekliflerini her iki
meclisin ilgili komisyonlarında savunabilirler" diye açık bir hüküm
konulmuştur. "İlgili tâbiri komisyonun teklifin yapılmasından önce var
olduğunu ve böyle bir komisyonun Anayasa safhasında tekliflerin kanunlaşması
için zorunlu bulunduğunu gösterir. Bunun gibi komisyonların parlâmentonun
ayrılmaz bir kuruluşu olduğunu Anayasa'nın 92. maddesinin 5. fıkrasında
görüyoruz. Cumhuriyet Senatosunca değiştirilerek Millet Meclisine iade edilen
kanun tasarısındaki değişikliğin Meclisçe yerinde görülmediği takdirde karma
komisyona şevki gerekir. Karma Komisyonun her iki meclisin "ilgili
komisyonlarından seçilecek eşit sayıdaki üyelerden kurulur" denilmesi de
Anayasa'nın komisyonları parlâmentonun tabiî kuruluşu saydığını göstermektedir.
Nitekim, Anayasa Mahkemesi 13/1/1966 tarih ve 966/1 sayılı kararında
komisyonların parlâmentonun yasama kuruluşları olduğunu kabul etmiştir.
Mücerret Bakanlar Kurulundan gelen kanun tasarılarının komisyonlara
gönderilmesine zaruret bulunmayışı ve Cumhuriyet Senatosu komisyonlarında
bulunan bir teklifin süresinin daralması sebebiyle sonucu beklemeden gelen
kurul müzakerelerine alınabilmesi komisyonların birer yasama komisyonu olmak
niteliğini bertaraf etmez. Bu bakımdan komisyondan geçmesi gerekli teklifin,
doğruca meclise şevki veya bir kanunun Anayasaca tanınan kusurluluk içinde
kurulmuş bir komisyondan geçirilmesi şekil yönünden iptali mümkündür.
Bu
itibarla Cumhuriyet Senatosuna gelen 1036 sayılı Seçim Kanununun ivedilikle görüşülmesi
için kurulan geçici komisyonun kuruluşunda görülen eksikleri incelemek
gerekmektedir.
Cumhuriyet
Senatosu dokuzu Adalet Komisyonu ve Anayasa Komisyonundan dokuzu İçişleri
Komisyonundan alınmak üzere 18 kişilik bir geçici komisyon kurulmasına karar
vermiştir. Bu karar üzerine adı geçen komisyon başkanları kendi komisyonlarında
seçim yapmaksızın ayırdıkları dokuzar üye ile geçici komisyonu kurmak
istemişlerdir. Fakat muhalefet üyeleri, Komisyon başkanlarının seçim
yapmaksızın, tayin suretiyle komisyon kurmalarını demokratik bulmayarak
toplantılara katılmamışlar, protesto olmak üzere istifa etmişlerdir. Bu suretle
18 kişilik olan komisyon üç muhalefet mensubu üyenin ayrılmasiyle onbeş kişi
olarak kalmış, istifa edenlerin yerine yenilerinin seçilmesine bakılmaksızın
toplantılar yapılarak tasarı Cumhuriyet Senatosuna intikal ettirilmiştir.
Yukarda
açıklanan nedenlerle Anayasal olan komisyonun üyelerinin adına çalıştığı
Cumhuriyet Senatosunca seçilmemesi Adalet, Anayasa Komisyonu ve İçişleri
Komisyonu başkanları tarafından tayin suretiyle ayrılmaları demokratik
kurallara uygun olmadığı gibi, istifa nedeniyle üç muhalefet üyesinin
ayrılmasiyle Anayasa'nın 85. maddesinin âmir hükmü gereklerinden uzaklaşıldığı
da görülmektedir.
Sonuç:
Başkanlık
Divanının Anayasa'nın 84. maddesine aykırı kurulmasının ve Seçim Kanununun
görüşülmesi için kurulan geçici Komisyonun Anayasa'nın 2. ve 85. maddelerine
aykırı olarak teşkilinin şekil yönünden iptali gerektirdiğine İnandığımdan,
hükmün bu kısmında da çoğunluğun reyine katılmıyorum.
ŞEKİL
YÖNÜNE İLİŞKİN MUHALEFET ŞERHİ
1.
Sayın Muhittin Gürün'ün muhalefet şerhinin "1" inci bendinde
açıklanan düşüncede bulunanlar için, dâva konusu kanunun müzakere ve kabul
edildiği 1/3/1968 gününde Millet Meclisi evrak kalemine verildiği anlaşılan
1/11/1966 ve 2/11/1966 günlü Millet Meclisi kararlarının iptal edildiğini
bildiren Anayasa Mahkemesi yazısının Millet Meclisi Başkanının bilgisine ne
zaman ulaştığının bilinmesinde zaruret bulunduğu kanısındayım. Çünkü bu cihetin
kesinlikle tespit edilmemesi yukarıda sözü geçen görüşte onları bazı
ihtimallerden netice çıkararak oy kullanmağa mecbur kılacaktır. Böyle bir
durumun meydana gelmesini uygun görmediğimden Mahkemenin iptal kararına ilişkin
yazısının Millet Meclisi Başkanına ne zaman ulaştırıldığının araştırılmasına
yer bulunmadığı hakkındaki ara kararına muhalifim.
2.
Cumhuriyet Senatosu içtüzüğünün görevleri iki yıl devam etmek üzere kurulmasını
öngördüğü komisyonlara üye seçiminin nasıl yapılacağı bu tüzüğün "18"
inci maddesinde gösterilmiştir. Sözü geçen maddeye göre, bu komisyon üyelerinin
Senato Genel Kurulu tarafından seçilmesi gerekmektedir. Tüzüğün "17"
nci maddesinde de, Genel Kurulca lüzum görüldüğünde geçici komisyonlar
kurulabileceği kabul edilmiş ise de bu komisyonların kuruluşlarını gösteren bir
hüküm konulmamıştır, özel bir hüküm bulunmadıkça diğer komisyonlara üye
seçimini düzenleyen genel hükmün geçici komisyonlara da uygulanması tabiidir.
Bu sebeple geçici komisyon üyelerinin Senato Genel Kurulu tarafından seçilmesi
icabedeceği kanısında olduğumdan Senato Geçici Komisyonuna girecek üyelerin
mensup oldukları komisyonca seçilmesi gerektiğine ilişkin görüşe katılmıyorum.
KARŞI
OYA EKTİR
1968/13
sayılı ve 1036 sayılı Kanunun birinci maddesiyle eklenen 306 sayılı Kanunun 32.
maddesinin 4. ve 5. fıkralarının Anayasa'nın belirli maddelerine aykırı
olmaları yönünden iptallerine dair Mahkememiz kararına karşı yazılmış bulunan
oy yazısını Sayın İbrahim Senil, İhsan Keçecioğlu, Celâlettin Kuralmen ve Halit
Zarbun'la birlikte İmzalamış ve böylece münderecatına tamamen katılmış
bulunmaktayım. Bu yazıda iptal kararının gerekçesindeki sıraya tabi olarak işbu
gerekçeye hâkim olan görüşlerin isabet derecelerinin belirtilmesine önem
verilmesi yüzünden karşı oyumuzun hukukî dayanakları, dış ve iç İlim çevresinin
konuya ilişkin görüşleri garp demokrasilerindeki anlam ve uygulamalar ve
Anayasa'mızın mana ve ruhu gerekli ölçüde açıklanamamış olduğundan aşağıdaki
kısımları eklemeyi faydalı buldum.
Demokrasinin
temsili rejim olduğunda ve seçimin de temsili rejimin esası bulunduğunda şüphe
yoktur. Jams Dryce (Kelime manası ile demokrasi, egemen iktidarın oy pusulası
vasıtasiyle istimalinden başka bir şey değildir.) der. İdarî İlimler
Endüstitüsü de "Meclislerde temsil edilecek grupların teşekkül tarzında ve
dolayısiyle yürütme organının kuruluş ve işleyişinde seçim sisteminin ne kadar
önemli bir rolü olduğu artık herkes tarafından anlaşılmış bulunmaktadır..."
diye konuya değinmektedir.
Bunlar
göstermektedir ki seçim, millî temsilin sağlanması için tek vasıta, seçim
sistemi ise millî yönetimi sağlayan yegane yoldur. Bu yönleriyle Seçim Kanunu
üzerinde Mahkememiz hassasiyetle durmuş. Usul ve esasa ilişkin birçok aşamalı
kararlar vermiş ve konunun önemi ölçüsünde gerekli tartışmayı yaparak
çoğunlukla yukarda belirtilen iki fıkranın iptaline karar vermiştir.
Anayasamız
seçme ve seçilmeye, oy verme ve tasnifine, oy serbestliği ile samimiyetine, oy
eşitliğine ve genel oy prensibine ilişkin hükümleri koymuşsa da pek çok
Anayasalarda olduğu gibi seçim usulüne ve seçim sistemine yer vermemiştir.
Bununla beraber 19. asırdan beri iki aşıra yakın bir zamandır demokratik
idarede büyük mevkii olan seçim sistemleri özerinde üniversiteler,
politikacılar, partiler ve diğer ilim adamları çalışmalar ve ortaya garp
demokrasilerinde uygulanmakta olan pek çok çeşitli seçim sistemlerini yasama
organlarının inceleme alanına sunmuşlardır. Hepsinin demokratik vasıflardan
yoksun olmadıkları, garp demokrasilerinde hazırlanmış ve uygulanmakta bulunmuş
olmaları itibariyle kabul edilebilir. Bu sistemler, demokrasi tarihi ve onun
seçim yönü incelendiği zaman pek çok devletlerce sık sık uygulamaya alınmış,
millî yapıları veyahut iktidar kayguları dolayısiyle sakıncalı görülerek
değiştirilmiş ve yine hazır sistemlerden bir diğeri küçük bir ekleme veya tadil
ile uygulamaya alınmıştır.
Seçim
sistemlerinin hepsinin güttüğü iki amaç vardır. Birincisi oyların gruplar
arasında dağılmasında ve değer kazanmasında adaletin, ikincisi de düzenli
yönetim ve istikrarın sağlanmasıdır. En iyi seçim sistemi, iki amacı ahenkli
olarak birleştirebilen sistemdir. Adaletten mahrum olarak düzenli yönetimi
sağlayan bir sistem mühim fikir ve menfaat gruplarını temsil edemediği için
kusurlu, yalnız adaleti sağlayan ve parlamentoya küçük büyük bütün menfaat
gruplarını toplayarak düzensiz yönetime götüren sistem de mahzurlu ve
tehlikelidir. Eldeki seçim sistemlerinden liste usulü tam çoğunluk sisteminin
adalet esasını ve tam nisbî temsil sisteminin de istikrarlı yönetim esasını
gölgeleyip ahengi bozdukları için her iki istem de doğrudan doğruya hiç bir
demokratik memlekette uygulanamamaktadır. Bir birine zıd görünen adalet ve
düzenli yönetim esaslarının birleşebilmesi, hiç şüphe yok ki her birinden biraz
fedakârlık yapılmasına bağlıdır. Yalnız adalet sağlamak için her fikir ve
menfaat grubunu parlementoya getiren bir seçim sistemiyle parlamentoda fikir
münakaşaları, kuvvetli tartışmalar, bir isteğin karşısına, diğer partilerin pek
çok isteklere karşı çıkması dolayısiyle teşebbüslerin aşırı derecede
görüşülmesi ve karara varamayan bol kürsü faaliyetleri sağlanabilirse de büyük
işlerin sahibi olan devletin, zamanında gerekli kararı alması, halin istek
fırtınaları üstüne çıkarak milletin yararına ait temel sorunları düzenlemesi
imkânsız olur. Bu sonuç ise demokratik yönetimi sağlamak için yapılmış olan
seçimin, yönetimi engellemesi ve millete hizmet için kurulmuş olan
parlamentonun milleti bıktıracak kadar tartışıp konuşması ve fakat hizmet
yolunda kısa adımları dahi atmakta güçlük çekmesi sonucuna götürür. Adaleti
sağlayan bu seçim sistemi, demokrasiyi korumaya değil tehlikelere ve uçurumlara
sürüklemeye vesile olabilir. Almanya'da, Fransa'da böyle uygulamalar ve bu
yüzden çöküşler görülmüştür.
Liste
usulü mutlak çoğunluk sisteminin memleketimiz seçim tarihinde büyük mahzurları
görülmüş ve bu sistemin aleyhinde kuvvetli bir anlayış belirmiştir.
Azınlıkta
kalan bizler, iptal edilen ve 1036 sayılı Kanunla değişen 306 sayılı Kanunun
32. maddesinin 4 üncü fıkrasındaki (engel) kaydının, düzenli yönetimi sağlama
amacını güttüğü sonucuna varmış ve bu yönü ile büyük işler yapmak zorunda
bulunan devletin güçlü olması lüzumuna kani olarak hukuka ve demokrasiye aykırı
bulunmayan fıkraların iptal edilmemesi yolunda oy vermişizdir.
Mahkememiz
kararının gerekçesinde ise özet olarak; (... doğrudan doğruya halk iradesinde
halkı nasıl halkın çoğunluğu yönetmekte idi ise temsili rejimlerde yine halkın
çoğunluğunu temsil edenlerin, yönetimin başında bulunmaları gerekmektedir.
Ancak boyla bir temsili rejimin demokratik niteliği var sayılabilir. Halkın
azınlığını temsil eden bir topluluğun yönetimine "demokratik idare"
vasfını vermek mümkün değildir...), (... düzen adil olmadıktan başka aşağıda
açıklanacağı üzere bir çok hukukî sakıncalar ülkenin siyasî bünyesini
demokratik olmayan bir düzene yönetmek olanağını taşımaktadır...) ( .. bu oylar
çeşitli partiler ve bağımsızlar arasında bölünmesi dolayısiyle engel
geçilemediği için o seçmenler kendilerini mecliste temsil ettirmek hakkından
yoksun kalacak, çevredeki seçmen çoğunluğunu teşkil ettikleri halde azınlığın
seçeceği milletvekillerinin kendilerini de temsil etmelerine katlanmaları
gerekecektir. Bir seçim çevresi için alınan bu örneği aynı koşullarla
çoğaltarak bütün ülkeye teşmil etmek mümkündür.) denmektedir.
Her
iki görüşteki isabet derecesini anlayabilmek için ilmî görüşlere, yasama ve
mahkeme tasarruflarına, Anayasamızın hüküm ve gerekçelerinden ilgili olanlara
ve memleketimizin bazı seçim neticelerine göz atmakta fayda vardır.
Profesör
Vedel "demokrasi, siyasî partiler olmaksızın yaşayamaz, fakat siyasî
partiler yüzünden ölebilir de...) demiştir. Sayın Prof. Düverje ise nisbî
temsil sisteminin yarattığı çok partinin özelliklerinden bahsederken
(Partilerden hiç birinin mutlak ekseriyeti sağlayamaması hemen daima koalisyon
kabineleri teşkil etmek zaruretini çıkarır bu sebeple hükümet gayri mütecanis
bir manzara arzeder. Birkaç partinin birlikte idaresi belirli bir programın
tatbikine imkân vermez. Hükümet zayıf bulunduğundan ve mecliste kuvvetli ve
mütecanis bir ekseriyete de istinat etmediğinden sık sık değişir.
Çok
partili sistemlerde adeta çifte muhalefet vardır. Hem mecliste hem de kabine
içindedir.) şeklinde görüşünü izhar etmiştir.
Weimar
Anayasası'nın uygulanmasını inceleyen Sayın Profesör Mermin Abadan (Federal
Batı Almanya'nın siyasî partileri) adlı kitabının 1962 tarihli nüshasının 8.
sahifesinde şöyle açıklamaktadır. (... Weimar Anayasası Başbakan, anlamına
gelen Kanzler-Şansölye) mevkiini imparatorluk devresine kıyasla daha az yetkilerle
donatmıştı. Bu yüzden Başbakan ve kabinenin İş görebilmesi için mutlak surette
parlamentonun desteğine ihtiyaç vardı. Ancak koalisyonlardaki kaymalar
dolayısiyle kabineler sık sık düştü. Başbakanın kendisi ise ancak
Cumhurbaşkanının güvenini taşıdığı müddetçe iş başında kalabiliyordu. Weimar
Anayasasında uygulanan nisbî temsil sistemi sosyal bünyenin taşımayacağı kadar
fazla siyasî partilerin doğmasına yol açtı. Sosyal, ekonomik, dinî ve bölgesel
esaslara göre birbirlerinden ayrılan partiler fazla dogmatik kalarak acil ve
önemli meselelerde kuvvetlerini birleştiremiyorlardı. Bu arada bilhassa aşın
sağcı ve solcu partiler siyasî kargaşalığı artıracak şekilde sorumsuz ve
demogojik yollara saplandılar. Eylül 1930 daki seçimlerde en büyük kazançlar
bir yandan aşırı sağcı nasyonel sosyalistler ... öte yandan komünist partiler
tarafından kaydedildi ... nihayet 30 Ocak 1933 tarihinde meydana geldi ve o gün
Cumhurbaşkanı Hindenburg nazilerin lideri olan Mitleri yeni bir kabine kurmağa
memur etti...)
Sayın
Profesör Kübalı ise Anayasa Hukuku adlı kitabının 1965 baskısının 448.
sahifesinde çok partili sistemin özelliklerinden bahsederken (Bu sistemin
mahiyeti icabı partilerden birinin tek başına çoğunluğu sağlaması bahis konusu
olmadığından hükümetler koalisyon kabinelerinden meydana gelmektedir. Bu ise
hükümet teşkilinde bir çok güçlüklerle karşılaşılmasına, zayıf ve istikrarsız
hükümetlerin, meclislerin kaprislerinin aleti durumuna düşmelerine sebep
olmakta, bilhassa kalkınma yolunda köklü reformlar yapma, yeniden teşkilâtlanma
ve düzenleme zorunda bulunan toplumlarda zararlı olmakta ve üstelik, ihtilâl
sonrası şartları içinde doğrudan doğruya rejimle ilgili tehlikeler
gizlemektedir.
Fransa'da
III. ve IV. Cumhuriyet, Almanya'da ise Weimar Anayasası zamanında koalisyonlar,
bir zaaf olmuştur. Memleketimizde 1961-1965 devresi aynı sebeple bir zaaf
dönemi olmuştur.) demektedir.
Siyasal
Bilgiler Fakültesi İdarî İlimler Enstitüsünün seçim sistemi hakkındaki görüşü:
(Yapılan
araştırmalarda başlıca iki farklı nokta üzerinde durulmaktadır. Bunlardan biri,
memleketteki çeşitli grupların kuvvetleri nisbetinde adil olarak temsilini
sağlamak, diğeri ise parlementolarda devamlı bir politikanın yürütülmesini
mümkün kılacak çoğunlukların teşekkülüne imkân vermek kaygusuna dayanmaktadır.
Nisbî
temsil sisteminin uygulanmasında ortaya çıkan mahzurları önlemek için bu
sistemin temeli olan adalet fikri ile idarede İstikrar prensibini uzlaştıran
bazı karma usuller düşünülmüştür. Bilindiği gibi geniş seçim çevreleri ile
birlikte uygulanan çoğunluk sistemi bizde siyasî partilerin temsilinde büyük
adaletsizlikler doğurmuş ve bunun siyasî hayatımızda tahripkâr tesirleri
olmuştur. Bu sebepten bugün memleketimizde nisbî temsil sistemi benimsenmesi
zarurî bir usul olarak görülmektedir.
...
Teklif ettiğimiz Anayasa sisteminin temellerinden biri kuvvetli ve istikrarlı
bir yürütme organıdır. Bu itibarla temsil hususunda hareket edeceğimiz esas,
siyasette ve idarede istikrar prensibi olacaktır. Bizce her siyasî grupun
parlamentoda temsilini sağlamak siyasî gerçekler bakımından uygun bir yol
değildir. Bu kuvvetlerin parlementoda çoğunluğu sağlayabilecek belli ana
gruplar içinde toplanmasını daha doğru bulmaktayız. Bu sebepten parti sayısını
artıracak, parlamentoda hükümeti kurmaya yararlı bîr çoğunluk partisinin
bulunmasını güçleştirecek, koalisyon kabineleri gibi istikrarsız tertiplere yol
açacak müfrit bir temsil sistemine aleyhdarız. Uygulanmasını istediğimiz seçim
sistemi istikrar ve adalet esaslarını uzlaştıracak bir sistem olmalıdır. Bunun
başlıca iki yolu vardır.
I-
Dar bölge sistemi, çoğunluk sistemi
II-
Çoğunluğa prim veren nisbî temsil sistemleri.) dedikten sonra seçim sistemi
olarak D'Hondt sistemini tavsiye etmekle ve ayrıca çoğunluğa prim verilmesi
gereğini yukarıdaki gerekçeye dayandırarak (... meselâ her seçim çevresinde en
fazla oy alan partiye belli bir kontenjan ayrılabilir "meselâ % 20"
diye bu tadil şeklini belirtmektedir.
Sayın
Düverge'nin seçim sistemleri hakkındaki genel görüşü de şöyledir:
(...
Buna göre uygulanan bütün seçim sistemleri, seçimin gerçek değerinde bazı
değişiklikler yapmaktadır. Yani farklı seçmenlerce ifade olunan oylarda eşit
olmayan tesirler icra etmektedir. Bununla beraber eşitsizlik ilk nazarda
zannedildiği katlar da büyük değildir. Zira çoğu zaman, bir memleketin seçim
çevreleri gözönünde tutulduğunda, eşitsizliklerin telâfi edilmesi hali müşahade
olunur. Her şeye rağmen eşitsizlik vardır. Her siyasî parti bu eşitsizlikleri
kendi lehinde kullanmak İmkânlarını arar...)
Sayın
Profesör Armaoğlu (Seçim sistemleri) adlı kitabının 179. sahifesinde
memleketimizde nisbî temsil usulü tatbik edilebilir mi' konusunu incelerken
soruya olumlu cevap verdikten sonra (... tatbik edilecek sisteme gelince;
Burada, fayda prensibi lehine adaletten bir miktar fedakârlık yapmak için kuvvetli
partilere daha fazla prim veren nispî temsil sistemlerinin birini tatbik etmek
uygun olur...
Bugün
memleketimizde, nisbî temsil tatbiki halinde çoğunluğun ademî teşekkülü
ihtimali, mühim bir endişe olarak izhar edilmektedir...) demek suretiyle görüşünü
açıklamaktadır.
Yukarıdaki
ilim adamlarının hepsinin seçim sisteminin adalet prensibini gerçekleştirmek
için parlamentoda sınırsızca parti azınlıklarının çoğalmasını tasvip
etmedikleri ve bunun devlet düzeni için tehlikeli olacağı görüşüne sahip
bulundukları görülmektedir.
Anayasamızın
hazırlanmasında katkıları olan İdari İlimler Enstitüsü ise üsteli çoğunluk
sisteminin memleketimizdeki olumsuz sonuçlarını belirttikten sonra realist bir
görüşle aşın bir temsil sistemine gitmiyerek çoğunluğa prim veren temsil
sistemini öne sürmesi ve misal olarak en fazla oy alan partiye % 20 gibi bir
ilâve yapmak suretiyle parlamentoda çoğunluk partisinin sağlanması hususunu
teklif etmesi de memleketimiz ihtiyaçlarını yansıtması bakımından üzerinde
durulacak önemli bir noktadır.
Sayın
Profesör Kubalı'nın üçüncü ve dördüncü Fransız Cumhuriyetlerinin ve Weimar
Alamanyası'nın zaaf ve çökme unsuru olarak çok partili parlamentoya götüren
nisbî temsil sistemini göstermesi ve barajlı D'Hondt sisteminin 306 sayılı
Kanuna istinaden uygulanmış olmasına rağmen 1961 seçimlerinden alınan sonucun
1961-1965 devresi Türkiyesi için zaaf sebeb olduğunu açıklaması da dikkatleri
çekmektedir.
Sayın
Armaoğlu memleketimizin ihtiyacını gözönünde tutarak fayda lehine adaletten
fedakârlık yapılmasını İstemiştir. Dünya çapında- ve memleketimiz ölçüsünde
inceleme yapan ve ilmî görüşlerini açıklayan bilginlerle azınlığımız, görüş ve
anlayış birliği halindedir.
Anayasamız,
hükümleriyle bir seçim sistemine işaret etmemiştir. Ruhu ile ve gerekçesiyle
bir doğrultuyu göstermekte midir'
10.
maddesinin ikinci fıkrasında:
(Devlet,
kişinin temel hak ve hürriyetlerini, fert huzuru, sosyal adalet ve Hukuk
devleti ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasî, İktisadî ve sosyal
bütün engelleri kaldırır; insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için
gerekli şartları hazırlar.)
41.
maddesinde:
(iktisadî
ve Sosyal hayat, adalete, tam çalışma esasına ve herkes için insanlık
haysiyetine yaraşır bir yaşayış seviyesi sağlanması amacına göre düzenlenir.
İktisadî,
sosyal ve kültürel kalkınmayı demokratik yollarla gerçekleştirmek bu maksatla
millî tasarrufu artırmak, yatırımları toplum yararının gerektirdiği önceliklere
yöneltmek ve kalkınma plânlarını yapmak devletin ödevidir.) hükümlerini
koymakla devlete çok büyük vazifeler yüklemiş olan Anayasamızın bu devletin
güçlü ve istikrarlı olmasını isteyeceği de doğal bir gerektir.
Anayasamızın
genel gerekçesinin 4. kısmında, hürriyetler rejimi başlıklı bölümünde Türk
Devletinin vazifeleri şöyle açıklanmaktadır. [... hülâsa insana ve onun İçinde
bulunduğu türlü gruplara böyle imkânlar tanınmıştır. Devlete de bu hususta bir
ödev ve onu yerine getirmek üzere de sosyal ve iktisadî bakımdan teşkilâtlanma
vecibesi yüklenmiştir. Ve yine zamanımızın bir gereği olarak iktisaden az gelişmiş
Türkiye bakımından bir zaruretle karşılaşılmaktadır. Yüz yılların ihmali
sonunda gelişmemiş olan sosyal ve iktisadî yapımızı kalkındırma. Bu da
iktisadî, sosyal ve kültürel kalkınma yolu ile devlete bir ödev olarak
yüklenmiştir. Devlet, bu geniş kalkınma politikasını millî tasarrufu artırmak
ve yatırımları toplum yararının gerektirdiği önceliklere yönetmek suretiyle
plânlama zorundadır. Bu görevi yerine getirebilmesi için de devletin gerekli
yetkiler ve hareket serbestliği ile teçhiz edilmesi sonucu ile karşılaşılır.
Devlet, bunu, demokratik usullerle, demokratik müesseselerini zedelemeden
yapmak zorundadır, bu suretle bir hürriyet ve kalkınma sentezinin
gerçekleştirilmesi Türk toplumunun temel meselesi olarak tasarıda ortaya
konmuştur...) denmek suretiyle yukarıya alınan Anayasa'nın 10. ve 41.
maddelerinin yüklendiği vazifeleri yapmakla yükümlü bulunan devletin gerekli
yetkiler ve hareket serbestliği ile teçhiz edilmesi zorunluğu, kesinlikle ifade
edilmiş bulunmaktadır.
Yine
genel gerekçenin genel esaslar başlıklı bölümünün 2 numaralı olan
"yürütme" başlıklı kısmının sonlarındaki (... Yasama organının
çizdiği hukukî alan içerisinde hükümet etme fonksiyonunu faal ve müessir bir
şekilde yürütecek bir organ seviyesine çıkarılmıştır ...) cümlesiyle de yürütmenin
fonksiyonunu faal ve müessir bir şekilde yürütebilmesi gerektiğine işaret
edilmiştir. Pek çok küçük partileri Mecliste toplayan nispî temsil seçim
sisteminin yaratacağı zaaf ve koalisyon gruplarının birbirlerini engellemesi
yüzünden doğacak hükümet aczi, hiç şüphesiz ki çok yükümlü ve görevli olan
devletin yetki ve hareket serbestliği ile teçhiz edilmesi yolundaki Anayasa
ruhu ile bağdaşmaz. Çok partili ve fakat çoğunluk partisinden yoksun olan bir
yasama organı ise sadece hareket serbestliğinden değil, hareketten dahi mahrum
kalır. Çok adaletli bir seçim sisteminin yaratacağı böyle bir siyasî varlık,
ancak düşmanlar için her zaman beklenen bir arzu, millet ve onun emrinde
olanlar için ise sonu gelmeyen bir kaygu kaynağı olur.
Literatürde
ve Anayasamızda bulduğumuz şu gerekçeleri Federal Almanya Anayasa Mahkemesi
kararında da görmekteyiz.
Sayın
Profesör Nermin Abadan'ın yukarıda bahsedilen kitabının 39. sahifesinde (...
Parlâmentolarda siyasî partilerin çoğalmasını önleyen bu hukukî tedbirler
gittikçe sıklaştırılmıştır. 1949 Seçim Kanununa göre partinin parlâmentoya
girebilmesi için seçîme katıldığı ayelet "Lend" da oyların % 5 inin
veya şahsî tercih suretiyle bir üyelik kazanması yeter sayılıyordu. 1953 de
yapılan tadil bu şartı memleket çapındaki oyların % 5 i veya 3 temsilcilik
(direkt mandat) şeklinde daha da ağırlaştırıldı.
Bu
tedbirlerin hepsi bölge partilerini ortadan kaldırmak için alınmıştır. Nitekim
1949 seçimlerinde Bavyera Partisi, Bavyera'da oyların % 20,9 nü alarak Bundestağa
oldukça kuvvetli bir ekiple girmişti. Buna karşılık aynı parti 1953 te
Bavyera'da oyların % 9,2 sini almış ve memleket çapında, % 1,7 aldığı cihetle
parlâmentoya girememiştir...
Bundan
başka Gvp ile Ep böyle bir kanunî şartın Bonn Anayasa'nın 3., 21., ve 32.
maddelerine aykırı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Anayasa Mahkemesi bu maddenin
Bundestağ'da yer alan partilerin çoğalmaması için alındığını, bunun ne
vatandaşların eşitliğine ne de siyasi partilerin hürriyetlerine engel
olmadığını tespitle müracaatı ret etmiştir.
Alman
Seçim sistemi hakkında özel halinde bir hüküm vermek gerekirse, bu sistemin
batılı devletlerin siyasî hayatında en önemli iki hususu verimlilik ve
demokrasiye cevap verdiğini ifade edebiliriz.
Bahis
konusu sistem verimlidir. Çünkü parlâmentodaki siyasî partilerin aşırı ölçüde
çoğalmasına engel olmakta ve böylece icra kuvvetinin Anayasa'ya dayanarak
memleketi idare etmesini mümkün kılmaktadır...) demek suretiyle kendi görüşünü
ve Alman Anayasa Mahkemesinin kararını ortaya koymakta ve böylece azınlık
görüşü, bir daha teyit edilmiş bulunmaktadır. Alman Anayasa Mahkemesine açılan
dâvada geçen Alman Anayasa'sının 3., 21. ve 38. maddeleri Anayasa'mızın 12.,
55., 56., ve 57 maddeleri hükümlerine benzemektedir.
Çoğunluk
gerekçesinde, 306 sayılı Kanunu ve onun engelli D'Hondt sistemini kapsayan 32.
maddesinin 4. ve 5. fıkralarını kabul edenin Anayasayı hazırlanmış ve kabul
etmiş bulunan Temsilciler Meclisi olduğu hususuna fazla önem verilmemektedir.
Halbuki aşağıda belirteceğimiz noktalarla bu özelliğin pek büyük önemi olduğu
meydana çıkmaktadır.
Mahkememiz
kararında Seçim Kanunundaki engel hükmünün Anayasa'nın 2., 55., 56., 68. 72.
maddelerine aykırı olduğu belirtilmektedir. İstanbul ve Ankara Üniversiteleri
profesörleri tarafından hazırlanan 1961 Anayasa'mız esasları, partilerin,
baroların ve diğer yetkili kişilerin görüşleri eklenerek Temsilciler Meclisine
sunulmuş ve orada pek geniş çalışmalara konu olmuştur. Bu Büyük Meclis
Anayasa'nın her maddesinin değil her kelimesinin dahi üzerinde hassasiyetle
durarak onu kabul etmiştir. Bu ölçüde cehd harcayarak Anayasayı hazırlamış ve
kabul etmiş olan Meclisin aynı senede onun 5. maddesine aykırı düşen bir seçim
kanununu ve baraj sistemini kabul etmesi, müessesenin ciddiyetiyle bağdaşsa
gerek. Temsilciler Meclisi, baş vazife olarak Anayasa'yı hazırlama göreviyle
kurulmuştur. Bu ölçüde Anayasa prensiplerini bilen bir meclisin aynı devrede
çıkarttığı seçim kanununun bazı hükümlerinin Anayasa hükümlerine aykırı
olduğunun farkına varmadığını düşünmek de çok zordur.
İki
yasa arasından fazla bir zaman geçmiş olsa İdi "hafıza kusuru" demek
suretiyle sorunu halletmek belki kolaylaşırdı. Fakat kanunların kabul
tarihlerine baktığımız zaman Seçim Kanununun 25/5/1961 ve Anayasa'nın da
9/7/1961 de kabul edildiğini görmekteyiz. İki kanunun kabulü arasında 45 gün
vardır. İncelemeyi derinleştirdiğimiz zaman bu farkın dahi bulunmadığını
görmekteyiz. Çünkü Anayasa millî birlikçe 27/5/1961 tarihinde ve Seçim
Kanunundan iki gün sonra kabul edilmiştir ki böylece her iki kanunun aynı
günlerde incelenip münakaşa edildiği anlaşılmakta bu sebeple de hafızalar zinde
ve uyanık bulunmakta ve sonuç olarak bu ihtimal de değer kazanmamaktadır.
Memleketin devlet düzeni kuruşulunda çok büyük vazife ile görevlendirilmiş
bulunan Temsilciler Meclisinin bir eliyle Anayasa'yı, diğer eliyle de ona
aykırı bulunan Milletvekilleri Seçimi Kanununu hazırladığını düşünmeye değil
hatıra getirmeye bile o müesseseye duyulan güven manidir.
Anayasa'yı
hazırlamış olan bu meclisin çıkarttığı 306 sayılı Milletvekilleri Seçimi
Kanununun 32. maddesinin 4. fıkrasındaki engel sistemiyle iptal olunan 1036
sayılı Kanunun birinci maddesiyle değiştirilen aynı kanunun 32. maddesinin 4.
fıkrasındaki engel sisteminin aynı olup olmadığını araştırdığımız zaman
görmekteyiz ki her iki hüküm kelime ve mâna itibariyle birbirinin tamamen
aynıdır. O halde 1968 de Büyük Millet Meclisince kabul edilmiş olan Baraj
sistemi, 1961 Temsilciler Meclisinin kabul ettiği Baraj sistemidir. Bu
yöndendir ki iptal edilen kanun hükmü son Anayasa'nın bütün prensiplerini,
esaslarını uzun günler ve aylar tartışmış ve kabul etmiş bulunan Temsilciler
Meclisinin görüşüne noktası noktasına uygundur. İşte bu husus bu yönden
önemlidir, üzerinde durulmaya değmektedir. İki kanun arasında geçen 7 senenin
Anayasa esaslarını ve prensiplerini sarsacağı görüşü ise özellikle Anayasa
açısından üzerinde fazla durulmaya yeterli bir görüş olarak incelenemez.
Çoğunluk
gerekçesinde baraj kaydının Anayasa'yı, demokratik Hukuk devleti ilkesini ihlâl
ettiği, çoğunluk yerine azınlığı hâkim kıldığı, ülkenin siyasî bünyesini
demokratik olmayan bir düzene yönetmek olanağını taşıdığı yolunda gösterilen
karamsarlık, 1961 Seçim Kanunu uygulamasıyle gerçekleşmiş midir'
Bunun
da aksini görmekteyiz. Sayın Doktor Cemal Aygen'in Siyasal Bilgiler Fakültesi
Dergisinin 17. cildinin birinci sayısında ve 1962 yılında yayınladığı 1961 de
yapılan barajlı D'Hondt sistemli seçim incelemesine ait yazısında aşağıdaki
tabloları bulmaktayız.
Engele
rağmen partilerin aldıkları oy miktarları, korku değil güven vericidir. Hattâ
Sayın Profesör Kubalı'nın endişesinin varit olduğunu, bu tablolarda açık olarak
görmekteyiz :
|
A.
Partisi
|
C.H
Partisi
|
C.K.M.
Partisi
|
Y.T.Partisi
|
Partililerin
bütün yurtta kazandığı oy toplamı
|
3.527.435
|
3.724.754
|
1.415.390
|
1.391.934
|
Katıldıkları
seçim çevresi
|
62
|
67
|
61
|
51
|
Kazandıkları
milletvekillilikleri sayısı
|
156
|
173
|
54
|
64
|
Her
partinin üstünlük sağladığı il sayısı
|
26
|
17
|
7
|
17
|
|
|
|
|
|
Bu
tablo gösteriyor ki engelli sistem, büyük iki partinin birbirine yakın oy
almalarına" daha iki partinin büyük partilerin yarısına yakın oya sahip
bulunmalarına ve meclise azımsanmıyacak kadar milletvekilleri getirmelerine
mani olmamaktadır. Ve yine göstermektedir ki baraja rağmen koalisyonsuz kabine
kurulamayacak sonuçlara ulaşılabilmektedir; demek ki küçük partiler ortadan
kalkmamaktadır. Bunlarla da belirmektedir ki engelli sistem, seçim
sistemlerinin temel dayanaklarından olan adalet prensibini yoketmek şöyle
dursun her yönü ile gerçekleştirmektedir. Sayın Düverjenin dediği gibi her
seçim sistemi, seçimin gerçek değerinde bazı değişiklikler yapmakta ise de
Mahkememiz gerekçesinin aksine olarak (... Çoğu zaman bir memleketin seçim
çevreleri gözönünde tutulduğunda eşitsizliklerin telâfi edilmesi hali müşahede
olun...) makta ve bu tablo, en çok oy alan C.H.P. ile Yeni Türkiye Partisinin
birbirine eşit ölçüde 17 şer seçim çevresinde filde) üstünlük sağlayarak
mahkememizin endişe ettiği gibi bir çevrede beliren aksaklığın yurt
bütünlüğünde aynı sonucu doğurmadığını göstermiş bulunmaktadır. Böylece aşırı
derecede değil ufak ölçüde dahi karamsarlığa mahal bulunmamaktadır. İşte bu
sebeple Sayın Profesör Kübalı engelli D'Hondt sistemini dahi zaif hükümetler
kurulmasına sebep olduğu için memleketimizin olanaklarına uygun bulmamıştır.
Bütün
bunlar, iptal edilen hükümlerin Anayasa'ya demokrasiye aykırı olmadıklarını ve
tersine olarak memleketimizin muhtaç bulunduğu kuvvetli yönetimin sağlanması
için kaçınılmaz bîr çare olduğunu bütün vuzuhu ile ortaya koymuştur. Buna
rağmen verilmiş olan iptal kararına ayrıca bu sebeplerle de katılmamaktayım.
KARŞI
OY
1968/13
Sayılı kararımızın A) 3-a bendine karşı olan oyumuzun gerekçesi:
Cumhuriyet
Senatosu geçici komisyonunun, seçim yolu ile değil de komisyon başkanınca
ayrılmış olması, İç tüzüğe aykırı değildir.
Çünkü
:
a-
Meclis komisyonları, müstakil bir vazife ve yetkinin sahibi değildirler. Ancak
Senato Genel Kuruluna yardımcı bulunan ihtisas komisyonlarıdırlar. Gene! Kurul
İse iki sene için bu komisyon üyelerini, demokratik hukuk devleti ilkesine ve
Anayasa'nın muayyen hükümlerine tamamen uygun olarak seçmiş ve belirli yardım
işlerini, kendilerine vermiştir. Geçici komisyonda esas komisyonun bu işini,
genel kurul adına yapacaktır. Bu sebeple ayrılan 9 ar üye, komisyon içinde de
aynı işi yapacaklardı. Bu yönlerden yeni yetki verme ve görevlendirme yoktur.
b-
1036 sayılı Milletvekili Seçimi Kanununa ilişkin layihanın, Anayasa Adalet ile
İçişleri komisyonlarında ayrı ayrı görüşülmesi zaman alacağından o
komisyonlardaki çalışma nisabına dokunmayacak ölçüde her 2 ihtisas
komisyonundan 9 ar üye ayrılarak bir geçici komisyonun kurulması, Senato Genel
Kurulunca karar altına alınmıştır. Bu ayırma için seçim yapmak lâzım olsaydı,
kendi adına çalışacak olan genel kurulun seçmesi gerekirdi. Devre başında
seçtiği ve vazifelendirdiği aynı komisyon işleri için, o komisyonun bütünü
arasından yeniden seçim yapmaya lüzum görmemiş ve yoktur da.
Komisyonların
her üye topluluğu, yeter nisabı bulunca yükümlendiği görevini yapmaya
yetkilidirler. Böyle iken tekrar seçim yapılması, seçilmişi yeniden seçmek,
yetkiliye yeniden yetki vermek gibi gereksiz bir iş olurdu.
c-
Bu sebepledir ki komisyon seçimleri ile kuruluşları, iç tüzükte bütün
teferruatı ile düzenlenmiş iken ayrı bir kuruluş olmayan geçici komisyonlarının
kuruluşuna ilişkin düzenlemeye hiç yer verilmemiştir. Kararda görülen iç
Tüzüğün 111 inci maddesi ise Senato seçim şekillerini gösterir seçim hüküm ve
lüzumunu değil, örneğin iç tüzüğün 20. maddesi, komisyonların başkan, başkan
vekili ve kâtiplerinin, seçimi için Senato Başkanının komisyon üyelerini nasıl
davet edeceğini, toplantı ve seçme yeter sayılarının ne olduğunu, yeter sayı
sağlanamazsa sonraki toplantıların kaç gün ara ile yapılacağını, her İhtimali
gözde tutarak düzenlemiştir. 111 inci madde ise, kürsüye, oy atmaya mahsus bir
kutu konacağını, her üyenin adının okunması ile oyunu bu kutuya atacağını, üç
kişilik kontrol ve tutanak heyeti ile seçim sonucunun bildirileceğini,
Senatodaki bütün seçimlere şamil şekiller olmak üzere açıklamaktadır. Bunun
için 111 inci maddenin konumuzla hiç bir ilgisi yoktur.
ç-
Geçici komisyonlar için seçim gerekli değilse de Anayasa'nın 85 inci maddesi
hükmünce her komisyondan ayrılacak üyelerde, parti gruplarının kuvvetleri
oranına yer verilmesi gerekir. Komisyonların başkanları ise bu gereği yerine
getirmişler ve Senato Başkanlığı vasıtası ile genel kurula sunmuşlardır. Bu
işlem bir itiraza da uğramamıştır.
d-
Geçici komisyonların ayrıca kuruluşları seçimine lüzum görmediği için bu alanda
iç tüzüğe hüküm koymayan senato, geçici komisyonlara, partilerin güçleri
oranında katılmaları gereğini, teamülle düzenlemiş ve 1961 Anayasası
uygulanalıberi geçici komisyon üyeleri; komisyon reislerinin yukardaki esasa
önem vererek ayırması ve başkanlık aracılığı ile genel kurulun görüşüne sunması
ile belli olmuştur. Bu geleneğin, (Vazgeçilmiş olan bir teşebbüs hariç) bu güne
kadar hiçbir itiraza uğramaması da iç tüzüğün bir hüküm kapsamamakta olduğunun
açık delilidir.
İşte
bu nedenlerle geçici komisyonun, komisyon başkanınca belirtilen üyelerle
kurulmasının iç tüzüğe aykırı olmadığı kanısındayız.
|
|
Üye
Hakkı
Ketenoğlu
|
Üye
Halit
Zarbun
|
MUHALEFET
ŞERHİ
1.
Millet Meclisi Başkanlık Divanının kuruluş biçimi:
l-
Çoğunluğun görüşü :
1036
sayılı Kanuna ilişkin tasarının Millet Meclisinde görüşülmesini ve karara
bağlanmasını Anayasa'nın 84. maddesine aykırı olarak kurulmuş bir Başkanlık
Divanının yönetmesinden çıkacak sonuçlar üzerindeki çoğunluk görüşü şöyle
özetlenebilir:
Başkanlık
Divanının kuruluşu Millet Meclisinin İçtüzük hükmü niteliğindeki 10/11/1967
günlü kararına dayanmaktadır. Bu karar, Anayasa Mahkemesine başvurularak iptal
ettirilmediği için yürürlükte kalmıştır. Anayasa Mahkemesinin yine aynı
niteliği taşıyan daha önceki başkanlık divanının Anayasa'ya aykırı bulunduğu
yolundaki görüşü (Millet Meclisi Başkanlığına özeti 1/3/1968 gününde bildiren
1967/6-1968/9 sayılı ve 27/2/1968 günlü karar) Millet Meclisince bilindikten
sonra da başkanlık divanı Anayasa'ya uygun duruma getirilemez. Çünkü Millet
Meclisinde uygulanan İçtüzüğün 4. maddesine göre divanın görev süresi bir
yıldır ve bu süre 1968 yılı Kasım ayında sona erecektir. Divanda vakitsiz
değişiklik yapılması içtüzük hükmüne aykırı düşer. Anayasa Mahkemesi, Millet
Meclisinin 10/11/1967 günlü kararını kendiliğinden biryana bırakıp Anayasa'nın
84. maddesini doğrudan doğruya uygulayamaz.
Böyle
olunca da Millet Meclisinin 10/11/1967 günlü kararına dayanılarak kurulan
başkanlık divanının, İçtüzük gereğince yenileneceği tarihe kadar geçerli bir
kuruluş gibi kabulü gerekir ve bu divanın 1036 sayılı Kanuna ilişkin tasarının
görüşüldüğü birleşimi yönetmiş olması kanunun şekil yönünden iptalini haklı
göstermez.
2-
Karşı görüş:
Yukarıda
özetlenen görüşten çıkarılacak sonuç şudur; Ortada bir Millet Meclisi İçtüzüğü
Anayasa çatışması vardır ve kararda İçtüzük hükümleri Anayasa kurallarına yeğ
tutulmuştur. Aşağıda ayrıntılariyle ve Anayasa Mahkemesinin geçmişteki kararlarına
da dayanılarak belirtileceği üzere böyle bir görüşe ve sonuca katılmak mümkün
değildir.
Anayasa'nın
84. maddesinin 1. fıkrasına göre meclislerin başkanlık divanları, o meclisteki
siyasî parti gruplarının kuvvetleri ölçüsünde divana katılmaları ile kurulur.
Bu Anayasa hükmü -Anayasa'nın 8. maddesinde de belirtildiği üzere- yasama,
yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve kişileri bağlayan bir temel
hukuk kuralıdır.
Bu
kurala aykırı bir içtüzük hükmü tedvin edilmiş ve hüküm doğrudan doğruya veya
dolayısiyle Anayasa Mahkemesinin eli altına gelmişse ne olacaktır. Hüküm
doğrudan doğruya gelmişse başka deyimle bir dâva konusu ise tabiatiyle iptal
edilecektir. Böyle değil de bir dâvanın incelenmesinde hukuki dayanak olarak
karşıya çıkıyorsa mahkeme, kendiliğinden iptale gidemiyeceğine göre, hükmü bir
yana iterek, sorunu Anayasa kuralı uyarınca çözümleyecektir. Anayasa Mahkemesi
bu yolda davranmak zorundadır. Tersini düşünmek Anayasa Mahkemesini Anayasa
kuralları İle değil, bir kanun veya içtüzük hükmü ile bağlamak olur. Böyle bir
tutumun ise Anayasa'nın 8. maddesine aykırılığı; Anayasa'nın üstünlüğü
ilkesinin korunmasını nasıl güçsüzleştireceği, bütün siyasî parti gruplarının
uyuşmaları halinde de Anayasa'ya aykırı davranışların nasıl hoşgörü ile karşılanmasını
gerektireceği ortadadır.
Nitekim
İptal yetkisini kullanamadığı bu çeşit durumlarda Anayasa Mahkemesi Anayasa'ya
aykırı bir hükmü ihmal etmek; o hükme değil Anayasa kuralına uymak yoluna
gitmiştir. Söz gelimi: Anayasa'nın iptal dâvasına hakkı olanları açıklayan 149.
maddesinde (... Türkiye Büyük Millet Meclisinde temsilcisi bulunan siyasî
partiler veya bunların Meclis grupları) ndan söz edilmekte, böylece bir siyasî
partinin iki Meclisten herhangi birindeki grubunun tek başına iptal dâvası açmağa
hakkı bulunduğu hükme bağlanmış olmaktadır. Buna karşılık 44 sayılı ve
22/4/1962 günlü Kanunun iptal dâvası açmağa yetkili olanlara ilişkin 21.
maddesinin 4 sayılı bendinde (Siyasî partilerin Türkiye Büyük Millet Meclisi
grupları) denilerek Anayasa hükmü bir değişikliğe uğratılmıştır. 1964/26 esas
sayılı dâvada, dâvayı açanın sadece bir siyasî partinin Cumhuriyet Senatosu
Grubu olması dolayısiyle dâva hakkı sorununun çözümlenmesi gerekmiş ve
çözümlemede, Anayasa'nın 149. maddesinin açık ve kesin hükmü karşısında 44
sayılı Kanunun 21. maddesinin 4 sayılı bendine uyulamayacağı belirtilerek
Anayasa hükmü uyarınca bir sonuca varılmıştır. (1964/26-1966/1 sayılı ve
13/1/1966 günlü karar 31/5/1966 günlü ve 12310 sayılı Resmî Gazete Anayasa
Mahkemesi Kararlar Dergisi Sayı : 4 Sayfa : 16, 17).
1967/22
esas sayılı işte de aynı tutum görülmektedir. Bu işin incelenmesinde dâva
konusu işlemle ilgili Millet Meclisi Karma Komisyonunu meydana getiren Anayasa
ve Adalet Komisyonlarının ikinci toplantı yılı başında usulünce kurulduğu; daha
sonra Güven Partisi Millet Meclisi Grubu teşekkül ettiğinde siyasî parti
gruplarının göçleri oranında kendini gösteren değişikliğin Meclis
faaliyetlerine ve bu arada komisyonların bünyelerine yansıtılmasının sağlanması
gerekirken bütün siyasî parti grupları temsilcilerinin Millet Meclisi
Başkanının başkanlığında yaptıkları bir toplantıda üçüncü toplantı yılının
başlamasına kadar komisyon üyeliklerinin aynen muhafazası hususunda anlaşarak
güçleri oranındaki temsil hakkından vazgeçtikleri; durumun 14/6/1967 gününde
118. Genel Kurul birleşimine sunulduğu ve İtirazla karşılanmadığı İçin
kesinleştiği tespit olunmuştur. Anayasa Mahkemesi, kararında, Anayasa'nın 85.
maddesinin 2. fıkrasında içtüzük hükümlerinin, siyasî parti gruplarının,
meclislerin tüm faaliyetlerine güçleri oranında katılmalarını sağlayacak yolda
düzenleneceğinin yazılı bulunduğu; bunun, aslında siyasî parti gruplarının
meclîslerin bütün faaliyetlerine güçleri oranında katılmalarını buyuran bir
temel hukuk kuralı olduğu ve yine Anayasa'nın 8. maddesi gereğince yasama,
yürütme ve yargı organlarını, idare makamları ve kişileri bağladığı; bu kuralın
siyasî parti gruplarının uyuşmaları veya Millet Meclisi Genel Kurulunun kabulü
ile bir yana bırakılamıyacağı belirtilerek ve komisyonların bünyelerini
donduran içtüzük düzenlenmesinin üçüncü toplantı yılının başlamasına kadar
devamını kabul etmeyerek bu düzenlemeye değil Anayasa kuralına uymuş ve dâva
konusu işlemin iptaline gitmiştir. (1967/22-22 sayılı ve 2/8/1967 günlü karar
25/10/1967 günlü ve 12734 sayılı Resmî Gazete.)
Anayasa
Mahkemesinin, Millet Meclisinde uygulana gelmekte olan içtüzük üzerindeki
görüşünün de, yukarıda değinilen kararda yer alan metin aynen aktarılmak
suretiyle, bu kez belirtilmesi yerinde olacaktır;
(Burada
Anayasa'nın geçici 3. maddesi üzerinde de durmak gerekir. Söz konusu maddede
yeni Anayasa'ya göre kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisinin, Millet Meclisinin
ve Cumhuriyet Senatosunun toplantı ve çalışmaları için, kendi İçtüzükleri
yapılıncaya kadar, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 27 Ekim 1957 tarihinden önce
yürürlükte olan İçtüzüğü hükümlerinin uygulanacağı yazılıdır. Yeni içtüzükler
yapılıncaya kadar meclislerin çalışmalardan kalmamaları için verilen bu imkânın
içtüzüğün Anayasa ile bağdaşmayan hükümleriyle birlikte harfi harfine
uygulanacağı anlamında değerlendirilip genişletilmesi düşünülemez. İçtüzük
hükümleri ancak Anayasa kuralları ile sınırlı olarak ve o kurallara uyarlıkları
oranında bir uygulama yeri bulabilir. İçtüzükte öngörülmemiş Anayasa'nın getirdiği
yeniliklere ilişkin konularda veya İçtüzüğün Anayasa ile çelişen hükümlerinde
Anayasa'ya uyar bir uygulama yolunun tutulması gereklidir. Aksine bir görüş
İçtüzüğü Anayasa'ya eşit, hattâ Anayasa'dan üstün tutmak olur. Böyle bir
görüsün sakatlığı ise tartışılmayacak kadar ortadadır.
Esasen
İçtüzük konusunda şimdiye kadar ki uygulamalar hep İçtüzüğün öngörmediği veya
Anayasa ile çelişmeye düştüğü hususlarda Anayasa'ya uygun bir yön izlemiştir.
Birkaç örnek vermek gerekirse şunlar ileri sürülebilir : Anayasa'ya göre (Madde
85/2) siyasî parti grupları en az on üyeden meydana gelir. İçtüzükte ise sayı
ile sınırlama yoktur. (Madde 22/2-12/2/1954 günlü İçtüzükle değişik) Bu konuda
tabiatiyle Anayasa'ya uyulmaktadır. Bütçeyi inceleyecek komisyonun Anayasa'da
öngörülen bünyesi (Madde 94/2) İçtüzüktekinden (Yukarda değinilen madde)
farklıdır. Komisyon Anayasa'ya göre kurulmaktadır. İçtüzüğün
Cumhurbaşkanlığının nutkuna, kanunların yorumlanmasına ilişkin hükümlerinin
(10., 11., 124., ve 125. maddeleri) uygulama yeri kalmamıştır;
uygulanamamaktadır. İçtüzükte siyasî parti gruplarının Meclisin bütün
faaliyetlerine kuvvetleri oranında katılmalarını sağlayacak hükümler
öngörülmemiştir. Oysa komisyonlara üye seçilmesi bu kurala göre yapılmaktadır.
Hattâ Güven Partisinin kurulmasiyle kuvvetler oranının değişmesi üzerine
komisyonların bünyelerinde değişik yapılmak konusu ele alınmış; ancak bu iş
parti gruplarının anlaşmaları ve Meclis Genel Kurulunun tasvibi ile üçüncü
toplantı yılının başına bırakılmıştır. Bu örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür
.........)
Bu
görüş 1967/6-1968/9 sayılı ve 27/2/1968 günlü kararda da tekrarlanmıştır.
Öte
yandan bir Anayasa kuralının yanlış anlaşılması durumu Anayasa'ya aykırı kanun
veya içtüzük hükümlerinin ayakta tutulması için geçerli bir neden olamaz. Bu
itibarla Millet Meclisi Başkanlık Divanının kuruluş biçimi üzerindeki Anayasa
Mahkemesi görüşünün 1967/6-1963/9 sayılı ve 27/2/1968 sayılı kararla belirdiği;
ancak bu karar bilindikten sonra görüşe Meclisçe uyulmasının düşünülebileceği
yolundaki bir anlayışa katılmak mümkün değildir. Hele Anayasa'ya aykırılığı
kesin ve apaçık olarak meydana çıkan bir başkanlık divanının, İçtüzüğün 4.
maddesinde başkanlık divanlarına bir yıllık görev süresi tanındığı için 1968
yılı Kasım ayına kadar geçerli saymak, Anayasa'ya aykırı bir durumu hiç bir
kanun veya İçtüzük hükmü koruyamıyacağı için, hukukça savunulabilir bir tutum
olamaz.
Yukarıdan
beri açıklananlarla varılmak istenen sonuç şudur: 1036 sayılı Kanuna ilişkin
tasarının Millet Meclisi Genel Kurulunda görüşülmesini ve karara bağlanmasını
yöneten başkanlık divanının hukukça geçerli bir kuruluş olup olmadığını
araştırmak ve doğru bir sonuca varabilmek için ele alınacak ölçü Millet
Meclisinin İçtüzük hükmü niteliğindeki 10/11/1967 günlü kararı değil Anayasa'nın
84. maddesinin 1. fıkrası hükmüdür. Bu ölçüye vuruldukta söz konusu Başkanlık
Divanının Anayasa'ya aykırı ve bu nedenle de hukukça geçerli sayılamıyacak bir
kuruluş olduğu ortaya çıkar. 1036 sayılı Kanuna ilişkin tasarının görüşülmesi
sırasında Millet Meclîsi Genel Kurulunun böyle bir divanın yönetmesi ile, Genel
Kurulun divansız çalışması arasında fark yoktur. Başkanlık Divanı olmayınca da
bir Millet Meclisi Genel Kurulundan söz edilemez; bu sadece gelişi güzel bir
toplanma hali olur. Böylece bir toplanmada görüşülen ve kabul edilen kanun
tasarısı ise iptal nedeni olacak bir şekil noksanı ile malûl sayılmak gerekir.
Şu
duruma göre 1036 sayılı Kanunun, Millet Meclisi Başkanlık Divanının kuruluş
biçimi yüzünden, İptal edilmesi tabiî ve zorunlu idi. Aksi yönde verilen
kararda isabet yoktur.
II.
Cumhuriyet Senatosundaki Geçici Komisyonun kuruluş ve çalışma biçim):
1-
Çoğunluk görüşü :
a)
1036 sayılı Kanuna ilişkin tasarının Millet Meclisinden Cumhuriyet Senatosuna
gönderilmesi üzerine tasarıyı görüşmek üzere Anayasa ve Adalet Komisyonu ile
İçişleri Komisyonundan seçilecek dokuzar üyeden kurulması Cumhuriyet Senatosu
Genel Kurutunca kararlaştırılan Geçici Komisyon üyelerinin seçilmeleri yerine
bunların ilgili komisyonların başkanlarınca belirtilmesi yoluna gidildiği ve bu
tutumun İçtüzüğe aykırı olduğu;
b)
Geçici Komisyonun toplantılarının İçtüzüğe uymadığı;
Çoğunlukça
da kabul edilmekte; ancak gerek bu aksaklıklar, gerekse Geçici Komisyondan
C.H.P. Grubuna mensup üç üyenin çekilmesi üzerine komisyonda bozulan parti
güçleri oranının düzeltilmemiş bulunması durumu kanunun şekil yönünden iptalini
haklı gösterecek nitelikte sayılmamaktadır.
Çoğunluk,
aynı sonuca varmakla birlikte gerekçe üzerinde uyuşamamıştır. Çoğunluğun büyük
bölümü; Anayasa'da kimi hallerde kurulması öngörülen karma komisyonlar dışında,
kanun tasarı veya tekliflerinin önce komisyonlarda inceleneceği hakkında
zorunluk koyan bir kural bulunmadığı, birer içtüzük düzenlemesi olan ve
meclislerce kabul edilen kanunların sıhhati bakımından da şart bulunmayan
komisyonların çalışmalarına veya kuruluşlarına ilişkin olarak işlenmiş
hataların veya usulsüzlüklerin kanunların Anayasa'ya aykırı sayılabilmeleri
için yeter neden teşkil edemiyeceği görüşündedir.
2-
Karşı görüş:
Çoğunluk
gerekçelerinde ağır basan görüşe göre önce kanun tasarı ve tekliflerinin yasama
meclisleri komisyonlarında görüşülmesi yönteminin niteliği ve sonuçları
üzerinde durulması yerinde olacaktır.
A-
Yasama meçi işlerindeki komisyonların, yasama işlemlerindeki yerleri ve
etkileri :
Anayasa'da
bir kanun tasarısı veya teklifinin mutlaka bir komisyon incelemesinden geçmesi
gerektiği yolunda bir kuralı doğrudan doğruya koyan hüküm yoktur. Ancak iki
durumda : Millet Meclisinin Cumhuriyet Senatosundan gelen metni benimsememesi
halinde; bir de bütçe tasarılarının incelenmesinde karma komisyon kurulacağı
belirtilmektedir. (Anayasa madde 92 ve 94) Bununla birlikte yasama
meclislerinde komisyonlar bulunacağına ve kanun tasarısı ve tekliflerinin bu
komisyonlarda görüşüleceğine işaret eden dolaylı hükümler Anayasa'da yer
almıştır. Söz gelimi, 91. maddenin 2. ve 92. maddenin 5. fıkrasında "her
iki meclisin ilgili komisyonlarından ve yine 92. maddenin 10. fıkrasında
Cumhuriyet Senatosunun kendisine gönderilen bir metni "Millet Meclisi komisyonlarında
ve genel kurulundaki görüşme süresini aşamayan bir süre içinde" karara
bağlayacağından söz edilmektedir.
Dikkat
edilirse görülür ki Anayasa, ancak kanun tasan ve tekliflerinin her İki
meclisin bir karma komisyonunda incelenmesini gerekli kıldığı hallerde bunların
kurulması biçimini İçtüzüklere bırakmayarak kendisi düzenlemiş; bir kanun
teklifi getiren Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin mensubu olmadıkları
meclisin komisyonlar karşısındaki durumlarının düzenlenmesini yine içtüzüklere
bırakmayarak kendisi hükme bağlamıştır. Her iki meclisin ayrı ayrı kuracakları
komisyonlar Cumhuriyet Senatosu ve Millet Meclisi arasında anlaşmazlık konusu
olamıyacağından Anayasa'nın bunlar üzerinde durmamasını tabiî görmek gerekir.
Ötedenberi komisyonların yasama meclislerinin bölünmez parçaları oluşu ve
bunların çalışmaların yasama işlerinin tabiî ve zorunlu bir evresini teşkil
edegelmesi karşısında Anayasa koyucudan bu konuda açık ve kesin bir buyruğun
beklenmesi yerinde olmaz. Yukarıda da değinildiği üzere konuya dolaylı olarak
dokunulmuştur. Ve bu dolaylı hükümler yasama meclisleri komisyonlarına ve kanun
tasarı ve tekliflerinin bu komisyonlarda görüşülmesi usulüne bir Anayasa
müessesesi niteliği vermeğe yetmektedir.
Öteyandan
Anayasa, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve meclislerin çalışmalarını kendi
yaptıkları içtüzüklerin hükümlerine göre yürütmeleri kuralını da koymuştur.
(Madde 85/1) Yasama meclislerinin içtüzüklerinde ve bu arada Cumhuriyet
Senatosu İçtüzüğünde komisyonlara, komisyon çalışmalarına, kanun tasarı ve tekliflerinin
komisyonlara havalesine ve buralarda görüşülmelerine önemle yer verilmektedir.
Yukarıdanberi
kısaca değinilen hususlar gözönünde tutulursa yetkili komisyonlardan
geçmeksizin veya usulünce kurulmamış bir komisyondan geçerek kabul edilmiş
kanun tasarısının, iptal nedeni olacak bir şekil eksikliği ile malûl sayılması
gerektiği sonucuna varılır. Böyle olunca da 1036 sayılı Kanuna ilişkin tasarıyı
görüşen ve rapora bağlayan Cumhuriyet Senatosu Geçici Komisyonunun kuruluş ve
çalışma biçimi üzerinde önemle durulması gerekir.
B-
Cumhuriyet Senatosu Geçici Komisyonunun kurutuş ve çalışma biçimi:
a)
Geçici Komisyonun kuruluşu biçimindeki aksaklık kararda ayrıntılariyle
belirtildiği için burada yeni açıklamalar gerekli değildir. Komisyon bu
kuruluşu ile yalnız içtüzüğe değil özellikle demokratik hukuk devleti ilkesi
ile bağdaşamayacağı için; Anayasa'ya da aykırıdır. Böyle bir komisyonun tasarı
üzerindeki çalışmalarını Anayasanın ve içtüzüğün gereklerini karşılayan bir
hazırlık çalışması olarak saymağa imkân yoktur. Genel Kurul, görüşmelerini bu
komisyonun raporu ve tasarı metni üzerinde yaptığına göre komisyon
çalışmalarının hukukî niteliği ve değeri elbette ki sonucu etkiliyecektir.
Burada
1964/26 sayılı dâvanın konusu olan 447 sayılı Kanuna ilişkin tasarıyı görüşen
geçici komisyonun kuruluş biçiminde de aynı aksaklığın olduğu; fakat Anayasa
Mahkemesince (1966/1 sayılı ve 13/1/1966 günlü karar) bu durumun şekil
eksikliği sayılmadığı yolundaki iddiaya değinilmek gerekmektedir.
Söz
konusu dâva, nispî temsil düzenin Cumhuriyet Senatosu üyelerinin seçiminde de
uygulanmasının Anayasa'ya aykırı olduğu gerekçesiyle açılmıştır. Davacı, Geçici
Komisyon üyelerinin seçilmeyip ilgili komisyon başkanlarınca belirtildikleri
yolunda bir iddia ileri sürmediği gibi durum Anayasa Mahkemesinin de gözüne
çarpmış ve tartışma konusu edilmiş değildir. Şu hale göre 1966/1 sayılı
kararın, Anayasa Mahkemesinin Geçici Komisyon üyelerinin seçimsiz belli
edilmesini şekil eksikliği saymadığının delili olarak ileri sürülmesi ve kabul
edilmesi düşünülemez.
b)
Yine kararda ayrıntılariyle belirtildiği üzere Geçici Komisyon Cumhuriyet
Senatosu İçtüzüğünün 20. maddesinde açıklanan aralara uymaksızın toplanmıştır.
Çoğunluğun gerekçelerinden birinde 20. maddede yazılı sürelere uyulmamasının
kanun iptalini gerekli kılacak ağırlıkta bir aykırılık sayılmayacağı ileri
sürülmektedir. Sorun sadece bir sürelere uyulmama sorunu değildir; ortada çok
ağır sonuç doğuran bir davranış vardır. Geçici Komisyon 14/3/1968 günlü
toplantısında salt çoğunlukla toplanmış; başkanlık divanını seçmiş, sonra da
kanun tasarısını görüşerek karara bağlamıştır. İçtüzüğe göre bu toplantıda üçte
iki çoğunluk aranması gerekiyordu. Demek ki komisyonun toplanması ve çalışması
yeter sayı bulunmaksızın olmuştur. Böyle bir çalışmayı ve sonucunu hukukça
geçerli saymak ve durumun görülen işin sıhhati üzerinde etkili olacak ağırlıkta
bulunmadığını ileri sürmek gibi bir görüşün savunulabilir bir yanı yoktur.
c)
Geçici Komisyona ayrılan C.H.P. Grubuna mensup üç Cumhuriyet Senatosu üyesi,
Geçici Komisyon esas toplantısını yapmadan önce, 9/3/1968 gününde Geçici
Komisyonun seçimle kurulmamış bulunduğunu ileri sürerek istifa yazılarını
Cumhuriyet Senatosu Başkanlığına vermişler ve böylece komisyonda Anayasa'nın
85. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen parti güçleri oranının bozulmasına yol
açmışlardır. Bu çeşit çekilmeler, kabul şartına bağlı tutulmadığı için genel
kurulun bilgi edinmesi gününden değil çekilme yazısının merciine verilmesi
tarihinden başlayarak hüküm ifade eder. Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünün,
Cumhuriyet Senatosu üyeliğinden çekilmenin, genel kurulun ıttılaı gününde
kesinleşeceği yolundaki 161. maddesinin, başkaca bir hüküm bulunmadığına göre,
komisyon üyeliklerinden çekilme hallerinde de uygulanması tasavvur dahi
edilmez.
Bir
komisyonda Anayasa'nın 85. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen siyasî partilerin
güçleri oranı kurulduktan sonra komisyonun içtüzükte belirtilen görev süresi
içinde bu oran bozulursa ne yapılması gerekeceği önemli bir sorundur. Oran
gelişi güzel yahut kötü niyetli çekilmeler yüzünden bozulmuşsa, komisyonun
toplanma ve karar yeter sayısı varolduğu sürece bir düzeltmeye gidilmesinin
gerekmeyeceği belki ileri sürülebilir. Ancak çekilmeler, olayda olduğu gibi,
haklı nedenlere dayanıyorsa yahut denge yeni bir siyasî partinin kurulması ve
öteki siyasî parti gruplarından yeni partiye geçişler olması gibi bir durum
yüzünden bozulmuşsa derhal bir düzeltmeye gidilmesi ve siyasî parti güçleri
oranının yeniden Anayasa'ya uydurulması zorunlu olur. Nitekim Anayasa
Mahkemesi, Güven Partisi Millet Meclisi Grubu teşekkül ettiğinde, siyasî parti
gruplarının güçleri oranında kendisini gösteren değişikliğin meclis
faaliyetlerine ve bu arada komisyonların bünyelerine yansıtılmamasını ve
değişiklik için yeni toplantı yılının beklenmesine gidilmesini bir iptal nedeni
saymıştır. (1967/22-22 sayılı ve 2/8/1967 günlü karar).
Geçici
Komisyonun, işin ivediliği yüzünden, kısa süre içinde incelenerek genel kurula
bir an önce getirilebilmesini sağlamak üzere kurulmuş bulunduğu ve komisyonun
yeniden düzenlenmesinin vakit alacağı için, sakıncalı olduğu yolundaki bir
düşünüş apaçık Anayasa hükümlerine aykırı bir davranışı haklı ve yasa içi
göstermeğe yetmez. Geçici Komisyonun sadece şu durumu dahi, onu Anayasa'ya
aykırı bir kuruluş haline getirmeğe ve çalışmalarını değersiz ve geçersiz
bırakmağa kâfidir.
d)
Şimdi son olarak Cumhuriyet Senatosu Genel Kurulunun, Geçici Komisyonun
getirdiği karar tasarısını kabul etmekle bu komisyonun kuruluşuna ve
çalışmalarına hukukî nitelik kazandırıp kazandıramayacağı hususuna
değinilecektir.
Bir
meclisin genel kurulu, ancak kendi iradesinin belirmesindeki bir sakatlığı yine
kendi kararıyla önceki eksikliğinden kurtarabilir. Nitekim Anayasa Mahkemesi
bir kararında (1964/26-1966/1 sayılı ve 13/1/1966 günlü) Cumhuriyet Senatosu
Genel Kurulunun, yeter sayının bulunmadığı bir toplantıda kurulmasına karar
verdiği geçici komisyonu ve komisyonun çalışmalarını sonradan usulünce verdiği
bir kararla benimsediği için şekil eksikliğini ortadan kaldırdığını; komisyona
ve çalışmalarına hukukî nitelik kazandırdığını kabul eylemiştir.
Bu
kararda öngörülen durumla şimdi inceleme konusu olan olayı birbirine
karıştırmamak gerekir. 1036 sayılı Kanuna ilişkin tasarıyı inceleyen geçici
komisyonun kuruluşundaki ve çalışmalarındaki sakatlığın Cumhuriyet Senatosu
Genel Kurulunun kendi tutumu ve davranışı ile bir ilişkisi yoktur. Genel Kurul
komisyonun kurulmasına usulünce karar vermiş; komisyondaki bozukluk ise daha
sonra komisyonun kendi iç bünyesindeki aksamalardan doğmuştur. Cumhuriyet
Senatosu Genel Kurulu, hiç bir karariyle, geçici komisyonun, kuruluş ve çalışma
biçimindeki, genel kurul iradesi dışında kalan, bozukluğu gidermeğe ve
komisyonun kuruluşuna ve çalışmalarına hukukî, yasa içi bir nitelik
kazandırmaya muktedir olamaz.
Özetlenecek
olursa, 1036 sayılı Kanuna ilişkin tasarının Cumhuriyet Senatosundaki komisyon
incelemeleri evresi Anayasa'ya ve içtüzüğe uygun bir komisyonda Anayasa ve
içtüzük uyarınca geçmemiş bulunduğundan kanunun şekil yönünden İptali gerekir.
III.
SONUÇ:
Yukarıda
açıklanan nedenlerle ve o sınırlar içinde 1968/15-13 sayılı ve 3, 4 ve 6 Mayıs
1968 günlü kararın, 1036 sayılı Kanunun şekil yönünden iptalini gerekli
görmeyen bölümüne karşıyız.
|
|
Üye
Avni
Givda
|
Üye
Ahmet
Akar
|
Sayın
Avni Givda ve Ahmet Akar'ın karşı oy yazılarının II nci bendinde yazılı görüşe
katılıyorum.
KARŞI
OY YAZISI
1-
Anayasa Mahkemesi'nin 27/2/1968 günlü iptal kararının hangi gün ve saatte
Millet Meclisi Başkanlığına duyurulduğunun sözü edilen Başkanlıktan sorulması,
üyelerden kiminin bu konunun herhalde aydınlanmasını zorunlu bulmaları üzerine,
onların tam bir iç rahatlığıyla oy verebilmelerini sağlamak için gerekmekte
olduğu kanısındayım; bundan ötürü çoğunluğun bu yönün araştırılmasına yer
olmadığı yollu ara kararına karşıyım.
2-
Dâva konusu yasanın Millet Meclisinde görüşülmesi sırasında görev yapan
Başkanlık Divanının kuruluşundaki Anayasa'ya aykırılık, sözü edilen yasanın
iptalini gerektirecek niteliktedir:
a)
Usule ilişkin aksaklıklar genellikle sonuca etkili olmazsa, iptal nedeni veya
yüksek mahkemelerde bozma nedeni olamazlar; ancak usule ilişkin hükümler arasında
öyleleri vardır ki bunlara saygı gösterilmemiş bulunması ayrıca inceleme
yapılmaya ihtiyaç olmaksızın sonuca etkili sayılırlar. Millet Meclisi Başkanlık
Divanının kuruluşundaki aksaklık, her durumda sonuca etkili sayılan hukuka
aykırılıklardandır; zira, kuruluşa ilişkin temel bir kural, Başkanlık Divanına
parti gruplarının (Anayasa'nın 84. maddesinin 1. fıkrasındaki kesin buyruk
uyarınca) güçleri oranında katılmaları ilkesi söz konusudur. Nitekim; bir
mahkemenin kuruluşundaki bozukluklar, örneğin dâvaya bakması yasak olan bir
hâkimin karara katılmış olması yüksek Mahkemece kararın bozulması nedeni
sayılır, hattâ verilen kararda başkaca usule veya yasaya aykırılık bulunmasa
bile.
Başkanlık
Divanının toplantı için gerekli yeter sayıyı sağlamış olması karşısında onun
kuruluşundaki bozukluğun giderilmiş olduğu ileri sürülemez; zira Anayasa
Başkanlık Divanının az yukarda anılan ilkeye göre kurulmasını çok kesin bir
biçimde düzenlemiş bulunmaktadır ve bu düzenleyişe uygun bîr durum gerçekleşmiş
olmadıkça ortada Başkanlık Divanı sayılabilecek bir topluluktan söz edilmesi
Anayasa hükmünün kesinliği ve konulmasıyla güdülen amaç karşısında, artık
düşünülemez. Gerçekten, Anayasanın bu hükmü Meclisin bütün çalışmalarından ayrı
olarak Başkanlık Divanı çalışmalarına siyasî parti gruplarının güçleri oranında
katılmasını, her ne olursa olsun, sağlamak ereğini gütmektedir. Nitekim
Meclisin bütün çalışmalarına parti gruplarının güçleri oranında katılmalarının
zorunlu olduğunu öngören Anayasa'nın 85. maddesi hükmüyle Anayasa koyucunun
yetinmeyerek 84. maddede Başkanlık Divanının kuruluşu için aynı ilkeyi ayrıca
ve özellikle tekrarlamış bulunmasının başkaca bir anlamı olduğu ileri
sürülemez. Demek ki burada Başkanlık Divanı adı verilen kuruluş, özünde,
Anayasa bakımından geçerli olmayan ancak eylemi nitelikte (fiilî mahiyette) bir
topluluktur ve bundan dolayı Meclis, hukukî kuruluşunu tamamlamadan, bir takım
çalışmalar yaparak dâva konusu yasayı çıkarmış durumdadır.
b)
Bir İçtüzük hükmü, özünde, Anayasa'ya aykırı olsa ve bir yasanın çıkarılmasında
o içtüzük hükmünün uygulanması voliyle usul yönünden Anayasa'ya aykırı
davranılmış bulunsa ve bu aykırılığa dayanılarak o yasanın iptali Anayasa
Mahkemesinden istense, Mahkeme, bu durumu incelemek ve bir karara bağlamak
zorundadır; yoksa içtüzük hükmünün iptalinin Anayasa'nın 150. maddesinde
öngörülen doksan günlük süre İçinde dâva edilmemiş bulunması dolayısiyle işe
bakmaktan elçekemez; böyle yaparsa Anayasa'ya aykırı bir yasanın hukuk
düzeninde yaşamasına göz yummuş olur. Millet Meclisi Başkanlık Divanının
1967-1968 yasama yılı başında kurulduğu sırada bunun kuruluşuna ilişkin olarak
verilen karar, hukukî nitelikçe bir içtüzük hükmü konulması kararıdır ve bu
kararın iptali için Anayasanın 150. maddesinde yazılı bulunan üç aylık süre geçmiş
bulunmaktadır, Ancak bu durum böyle bir karara dayanılarak kurulmuş bulunan
Başkanlık Divanının görev yaptığı bir mecliste kabul edilmiş olan bir yasanın
Başkanlık Divanının kuruluşundaki Anayasa'ya aykırılık nedeniyle iptali,
usulüne uygun olarak, istenecek olursa, Anayasa Mahkemesinin bu İddiayı
inceleyerek dâva konusu yasayı iptal etmesine engel olamaz; çünkü burada
Mahkemenin belli bir yasanın, olayımızda dâva konusu seçim yasasının iptali
yollu kararı, içtüzük hükmünün iptali niteliğinde bir karar değildir. Mahkeme,
yalnızca, dâva konusu yasayı iptal edecek ve fakat bu iptal kararının gerekçesi
olarak Mahkemenin kabul edeceği Başkanlık Divanının kuruluşundaki aykırılık
durumuna rağmen Başkanlık Divanı kuruluşuna ilişkin olan ve içtüzük hükmü niteliğinde
bulunan karar yürürlükte kalacaktır.
Şu
yön unutulmamalıdır ki Anayasa koyucu, içtüzükteki Anayasa'ya aykırı hükümlerin
iptalinin istenmesi yolunu açık tutmakla Meclislerin Anayasa'ya uygun olarak
çalışmalarını ve biçim yönünden Anayasa'ya aykırı yasalar çıkarmalarını önlemek
ereğini gütmüştür. Bu erek ise, Anayasa'ya aykırı olan bir içtüzük hükmüne göre
çıkarılmış bulunan bir yasanın, İçtüzüğe aykırılığın sonucu etkilediği
durumlarda, Anayasa Mahkemesine iptalini, kesinlikle, gerektirir. Burada, Anayasa'ya
aykırı bir içtüzük hükmünün uygulanması nedeniyle Anayasa'ya aykırı olan bir
yasanın İçtüzüğün iptali için dâva açılması süresinin geçirilmesi halinde
Anayasa Mahkemesince iptalini yasaklayan bir Anayasa hükmünün bulunmadığını da
gözden uzak tutmak, doğru olmaz.
Yasaların
iptalinde bile üç aylık süre ile bağlı olmaksızın itiraz yoliyle iptal kapısını
açık tutan bir Anayasa düzeni içinde bir İçtüzük hükmünün önünde durarak
Anayasa Mahkemesinin bir yasanın iptaline karar vermemesi, hukuk yöntemlerine ve
Anayasa'nın özüne aykırı olacaktır.
3-
Anayasa'nın 89. maddesinin 2. fıkrasının (Milletvekilliklerince veya bir siyasî
parti grubunca verilen gensoru önergesinin gündeme alınıp alınmayacağı,
verilişinden sonraki ilk birleşimde görüşülür. Bu görüşmede, ancak önerge
sahibi veya önerge sahiplerinden biri, siyasî parti grupları adına birer
milletvekili, Bakanlar Kurulu adına Başbakan veya bir Bakan konuşabilir)
hükmünün nasıl uygulanacağı yönünün tartışılması gerekliyken bunun üzerinde
durulmasına yer bulunmadığına karar verilmesi hukuka uygun değildir; çünkü,
buradaki (verilişinden sonraki) sözleri, iki anlamda yorumlanabilmektedir.
Bunlardan birisi, önergenin verilişi anını izleyen birleşim anlamı, bunlardan
ikincisi de önergenin verildiği günü izleyen birleşim anlamıdır ve bu
anlamlardan hangisinin Anayasa'ya uygun bulunduğunun aydınlanmasında, gerek bu
dâva bakımından, gerekse Anayasa uygulamaları bakımından, büyük yararlar
vardır. Bana kalırsa sözü edilen fıkra hükmü, gensoru önergelerinin gündeme
uzun süre alınmaması yoliyle Meclis denetiminin önlenmesine engel olmak ve
önergenin gündeme alınıp alınmaması konusunda söz söyleyecek parti grupları ile
Başbakanın veya onun adına konuşacak olan bakanın ve oy verecek
milletvekillerinin önerge üzerinde bilgi edinmelerini sağlamak üzere
konulmuştur. Bu ereğe göre, Meclis birleşimi gününde verilmiş bulunan önergenin
gündeme alınıp alınmayacağına ilişkin görüşme o gün değil ondan sonraki
birleşim gününde yapılmalıdır ve olayda gensoruların Meclise verildiği günde toplanacak
olan Meclis Genel Kurulunda onların gündeme alınıp alınamıyacakları yolunda
görüşme açılması gerekmediği için iptal konusu yasanın belli günde genel
kurulda görüşülmüş olmasında Anayasa'ya aykırılık yoktur.
4-
Senato Geçici Komisyonu üyelerinin bu komisyonu meydana getiren belli
komisyonların üyeleri içinden, Anayasa'nın 85. maddesinin 5. fıkrası uyarınca
parti gruplarının güçleri oranında temsilini sağlayacak biçimde Genel Kurulca
seçilmeleri zorunludur; çünkü komisyonlara üye seçmek yetkisi, Senato
İçtüzüğünün 17. maddesi uyarınca Genel Kurula verilmiş ve belli sürekli
komisyonlardan üye seçilerek kurulması Genel Kurulca kararlaştırılacak olan
geçici komisyonlar üyelerinin ilgili sürekli komisyonlarca seçileceği yollu bir
hüküm sözü edilen İçtüzükte yer almamıştır. Bu nedenlerle dâva konusu yasayı
Cumhuriyet Senatosunda görüşüp inceleyen geçici komisyonun seçilişi İçtüzüğe ve
dolayısiyle Anayasa'ya aykırıdır.
5-
Dâva konusu yasa tasarısını inceleyen C. Senatosu geçici komisyonunun, Senato
İçtüzüğünün 20. maddesinde öngörülen sürelere uymaksızın çalışmış olması,
yasanın iptalini gerektiren bir Anayasa'ya aykırılıktır; gerçekten, Senato
içtüzüğünün 20. maddesindeki süreler, üye tam sayısının üçte ikisi yerine üye
tam sayısının salt çoğunluğu ile toplantı yapılmasını sağlamak üzere
öngörülmüştür. Nitekim (Komisyonlarda Başkan, Başkanvekili ve Kâtip seçimi)
başlıklı sözü edilen 20. maddenin 1. ve 2. fıkralarında (Komisyonlar, C.
Senatosu Başkanının üyelerden her birine yapacağı yazılı davet üzerine üye tam
sayılarının en az üçte ikisiyle toplanarak kendilerine gizli oyla ve salt
çoğunlukla bir başkan, bir sözcü, bir kâtip ve gerekirse bir başkanvekili
seçerler. Üçer gün ara ile yapılacak iki toplantıda yeter sayı sağlanamazsa
üçüncü toplantı, üye tam sayısının salt çoğunluğu ile yapılır) denilmektedir.
Çok sayıda üyenin katılmasıyla ortaya çıkan kurulda seçim yapılması, seçimin
daha güvenilir ve daha doğru bir sonuç vermesi için başlı başına bir
güvencedir, süreler ise güvenceli bir seçimin gerçekleşmesi için önemli bir
çaredir. Komisyon Başkanlık Divanının bu süreler beklenmeden yapılan bir
toplantıda üçte iki çoğunluk yerine salt çoğunlukla yetinilerek seçiminin
yapılmış olması, güvence koşulundan yoksun bir seçim yapılmış bulunması ve
dolayısiyle Komisyonunun hukukça geçerli bir Başkanlık Divanı olmaksızın
çalışmış ve karar vermiş olması demektir ki böyle bir komisyonun yaptığı
işlemler dahi geçerli sayılamaz.
İçtüzüğün
Senato çalışmalarının güvenceliliğini ve ciddiliğini sağlamak üzere koyduğu
ilkelere uyulmamasının, sonucu doğrudan doğruya etkiliyecek birer usule
aykırılık olduğu açıktır; bu gibi durumlarda yasama çalışmalarının zorlaşacağı
ileri sürülerek içtüzük hükümleri savsanamaz ve böyle savsamalar yaptırımsın
(müeyyidesiz) bırakılamaz.
6-
Senato Geçici Komisyonununa seçilmiş olan üyelerin komisyon üyeliğinden
çekilmiş bulunmaları üzerine ortaya çıkan eksiğin tamamlanması İçin hiç bir
işlem yapılmaksızın çalışmaların sürdürülmüş bulunması dahi, İçtüzüğe ve
dolayısiyle Anayasa'ya aykırıdır. Komisyonun toplantı yeter sayısını
gerçekleştirecek sayıda üye ile toplanabilmesi için kuruluşunun eksiksiz olması
gerekir. Geçici komisyona üye seçilmesindeki usulsüzlük gözönünde tutulunca,
çekilenlerin kötü niyetle çekilmiş oldukları ve çalışmaları engelleme yoluna
gittikleri ileri sürülemez. Kaldı ki yasama meclislerinde muhaliflerin belli
bir ölçüde engelleme yoluna gitmeleri de haklarıdır ve ancak böyle bir hakkın
kötüye kullanılmasıdır ki hukuk düzenince ve özellikle Anayasa düzenince
korunmaya değer görülemez. Burada komisyon kuruluşunun tamamlanmasına
girişilmiş ve bu girişim sonunda aşılmaz engellerle karşılaşılmış değildir ki
ortada hakkın kötüye kullanılması durumunun gerçekleşmiş bulunup bulunmadığı
tartışılabilsin. İmdi, Senato Komisyonundan çekilen üç üyenin yerine yeniden
seçim yapılması ve komisyonun kuruluşunda Anayasa'nın 85. maddesinin öngördüğü
siyasî parti grublarının güçleri oranında temsili ilkesinin yeniden
gerçekleştirilmesi için hiç bir girişimde bulunulmaksızın komisyonun çalışmalarının
sürdürülmüş olması, Anayasa'ya aykırıdır.
7-
Yasama meclislerinde tasarı veya tekliflerin komisyonların incelemesinden
geçirilmesinden sonra meclislerin genel kurullarında görüşülmesi, genel
kurulların onlar üzerinde daha doğru ve daha yerinde kararlara varmasını
sağlayan ve meclis çalışmalarını hızlandırarak bu çalışmaların verimini artıran
çok önemli bir tedbir olduğu için komisyonların kuruluşunda veya
çalışmalarındaki usulsüzlükler onların raporlarına dayanılarak Genel Kurullarda
görüşülen yasaların iptalini gerektirir:
a)
Yasama meclislerindeki komisyonlar, teklif ve tasarılar üzerinde hazırlık
çalışmaları yapmakla görevlidirler; ancak bugün gerek bizde, gerekse Batı
demokrasilerinde komisyon çalışmaları, yasama çalışmalarının vazgeçilmeyen bir evresidir.
Gerçekten, tasarıların veya tekliflerin uzmanlardan kurulu ve sayısı sınırlı
bir kurulca incelendikten sonra genel kurulda görüşülmesi, onlar üzerinde genel
kurulca daha iyi ve daha doğru sonuçlara varılmasını sağlayan güzel ve etkili
bir yoldur. Bundan ötürü, komisyon çalışmalarının etkisine ilişkin olarak E.
1964/26, K. 1966/1 sayılı ve 13/1/1966 günlü kararımızda benimsenen ilke
doğrudur. Bu ilkeye göre, bir tasarı veya teklifin yetkili komisyonlardan
geçmeksizin veya usulünce kurulmamış bir komisyondan geçerek kabul edilmiş
bulunması, o yasanın iptalini gerektirecek bir biçim eksikliği ile ortaya
çıkmış olması demektir (Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 4, S. 21).
Anayasamızın
91 ve 92. maddelerinde komisyon kurulmasının ve komisyon çalışmalarının
öngörülmesi ve 94. maddesinde özel nitelikte kurulmuş bir komisyonun
çalışmasının zorunlu sayılması, Anayasa koyucunun ilke olarak komisyon
çalışmalarını benimsediğini ve komisyonlarla ilgili olarak koyduğu bu dağınık
hükümlerin bu genel ilkenin uygulanmasından başka bir şey olmadığını
göstermektedir. İçtüzüklerde işlerin komisyonlarda gecikip kalmasını engellemek
amacıyla ve Genel Kurul karariyle komisyon raporu olmaksızın belli bir tasarı
veya teklifin genel kurulda görüşülebilmesi İlkesinin benimsenmiş olması, ancak
ve ancak, komisyonların çalışmalarından doğacak zararın, bu çalışmaların
yararından üstün olmasını önlemek içindir. Nitekim gerek Millet Meclisi
İçtüzüğünün 36. maddesi hükmünden, gerekse Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğünün yine
36. maddesi hükmünden anlaşılan durum budur. Gerçekten (Tasarı ve tekliflerin
komisyonlarca neticelendirme zamanı) başlıklı Senato İçtüzüğünün 36. maddesinde
(Komisyonlar kendilerine havale edilen tasarı ve teklifleri Millet Meclisi
Komisyonlarında o tasarı ve tekliflerin görüşülmesi için geçen zamana eşit bir
süre içinde sonuçlandırıp genel kurula gönderilmekle yükümlüdürler. Şu kadar ki
bu süre, bir buçuk ayı geçemez. Bir tasan veya teklif yukarı fıkrada yazılı
süre içinde sonuçlandırılmadığı takdirde Hükümet veya teklif sahibi, bunların
doğrudan doğruya gündeme alınmasını genel kuruldan isteyebilir) ve Millet
Meclisi İçtüzüğünün yine 36. maddesinde (Encümenlere muhavvel bir lâyiha veya
teklif, havalesi gününden nihayet bir buçuk ay içinde heyeti umumiyeye gönderilmek
lâzım gelir. Eğer encümen bu müddette müzakereyi neticelendiremezse esbabı
mucibesini heyeti umumiyeye bildirir.-Aksi takdirde mezkûr lâyiha veya teklifin
doğrudan doğruya ruznameye alınmasına Hükümet veya teklif sahipleri istemek
hakkını haizdirler) denilmektedir. Millet Meclisi İçtüzüğünün 66. maddesinin 7.
fıkrasında (Reis, gelen lâyihaları ait oldukları encümenlere re'sen havale ve
keyfiyeti zabıt ceridesine ve levhaya derceder) ve Cumhuriyet Senatosu
İçtüzüğünün (Tasarı ve tekliflerin komisyonlara havalesi) Başlıklı 23.
maddesinin 1. fıkrasında (C. Senatosu Başkanı, Millet Meclisi Başkanlığından
gelen tasarı ve teklifleri ilgili komisyonlara re'sen havale ve durumu tutanak
dergisinde derceder) hükümleri yer almıştır. Bundan başka yine C. Senatosu
içtüzüğünün (Tasarı veya teklifin C. Senatosuna gelmesi ve iki defa görüşme)
başlıklı 69. maddesinde (C. Senatosunun ilgili komisyonlarınca incelendikten
sonra genel kurula gelen kanun tasarı veya teklifleri iki defa görüşülmek
suretiyle sonuçlandırılır) denilmektedir. Bu hükümlerden kesinlikle ve açık
olarak anlaşılıyor ki gerek Millet Meclisinde, gerekse C. Senatosunda, Genel
Kurulun bir tasarının veya teklifin ilgili Meclise ilk girişinde komisyon
çalışmasına yer olmadığına karar vermek yetkisi yoktur. Demek ki tasarı veya
teklifin Genel Kuruldan önce komisyonlardan geçmesi ve Genel Kurul
görüşmelerinin ancak bundan sonra yapılması hukukî bir zorunluktur. Az önce
anılan Meclis ve Senato İçtüzüklerinin 36. maddelerinde öngörülen koşullar
incelendikte görülür ki, komisyon çalışmasında vazgeçilmesi için tekliflerde
teklif sahibi üyenin, tasarılarda Hükümetin istemde bulunması, işin görevli
komisyonda birbuçuk ay kaldığı halde bir karara varılamamış olması ve bunlardan
başka Genel Kurulun ileri sürülen komisyon çalışmasından vaz geçme istemini
uygun görerek bu istemin kabulüne karar vermesi gereklidir. Eğer komisyon
çalışmalarından Meclisin dileğine göre vazgeçmek olanağı bulunsaydı, bir
tasarının ilgili Meclise ilk gelişinde genel kurulca komisyonlardan geçirilmemesinin
karar altına alınması ve yine Hükümetin veya teklif sahibinin istemi üzerine
hemen komisyon çalışmasının bir yana bırakılarak işin Genel Kurul gündemine
alınması yolu açık tutulurdu. Bu yolların kapalı olması komisyon çalışmalarının
yasama çalışmalarında zorunlu bir evre (Safha) olduğunu göstermektedir.
Anayasa
koyucunun, tasarı veya tekliflerin genel kurullardan önce komisyonlardan
geçmesi gerektiğini ve bunların komisyonların incelemesinden geçirilmesinin bir
yüküm olduğunu, genel ilke olarak açıkça hükme bağlamamış bulunması, bunu
olağan ve kendiliğinden anlaşılan bir durum saymış bulunmasıyla açıklanabilir;
gerçekten, gerek Anayasalarda, gerekse yasalarda, olağan sayılan ve tereddüt
uyandırması umulmayan yönlerin açıkça hükme bağlanmaması da kuraldır. Gerek
ülkemizde, gerekse yabancı ülkelerde yasama meclislerinin iradesini tam ve
yerinde olarak açıklayabilmesinin kural olarak komisyon çalışmalarına bağlı
tutulması, iyice benimsenmiş olan ve sürekli olarak uygulanan bir ilkedir.
Demek ki gerek ülkemizdeki gerekse yabancı ülkelerdeki uygulamalar, komisyondan
geçmeksizin Genel Kurulda görüşülüp kabul edilmiş olan tasarı ve tekliflerde,
Meclisin iradesinin tam ve doğru olarak açığa vurulmuş sayılamayacağı ilkesine
dayanmaktadır. Anayasa hükümlerinin yasama meclislerine ilişkin yerli ve
yabancı gelenekleri ve uygulamalarla benimsenen zorunlukları göz önünde tutarak
Anayasa koyucu tarafından konulmuş bulunduğu düşünülürse ve Anayasa'nın 91. ve
92. maddelerinin yazılışı dahi gözönünde tutulursa, Anayasa koyucunun Meclis
çalışmalarında komisyonların vaz geçilmez birer organ saydığını daha açıkçası
Anayasa koyucunun komisyon çalışmalarını Meclis çalışmalarının vaz geçilemez
bir parçası saydığını kabul etmek, bir zorunluk olarak, ortaya çıkar.
Mahkememizin
gerek yukarda anılan 66/1 sayılı Kararında gerekse bir milletvekilinin
dokunulmazlığının kaldırılması kararına karşı ileri sürülen iptal istemi
üzerine Mahkememizin verdiği 2.8.1967 günlü ve 22/22 sayılı kararda, ancak
ayrık durumlarda (İstisna durumlarında) komisyon kararı olmaksızın Genel
Kurullarda işin görüşebileceği belirtilmiştir; yoksa 2.8.1967 günlü ikinci
kararda, 66/J sayılı kararda benimsenmiş bulunan ilkenin değiştirilmesi
düşünülmüş değildir
b)
Yukarıki bentte söz konusu edilen 66/1 sayılı Mahkememiz Kararında, Senato
Genel Kurulunun çoğunluğu olmaksızın verilen bir kararla belli bir Yasa
Tasarının geçici komisyona yollanmış, Genel Kurulun sonradan ve Anayasa'ya
uygun çoğunlukla verdiği karar sonunda usule uygun olmayarak verilen ilk kararı
onaylamış bulunması durumu vardır ve bu onaylama nedeniyle komisyonun
kurulmasına ilişkin geçersiz karardaki usulsüzlük giderilmiş sayılmıştır. O
kararda söz konusu edilen durum, önceden verilecek yetkin/n sonradan verilmiş
bulunması durumudur. Burada ise, komisyonun seçimindeki durum ve özellikle bir
takım üyelerin çekilmesinden sonra ortaya çıkan durum, Genel Kurulun uygun
görmesiyle düzeltilmiş sayılabilecek bir aksaklık niteliğinde değildir;
gerçekten burada İçtüzük ve özellikle Anayasa'nın öngördüğü kurallara uygun
olarak iş gören ve kurulmuş bulunan bir komisyon yoktur. Halbuki 66/1 sayılı
Kararın dayandığı olayda komisyonun kuruluşunda herhangi bir usulsüzlük söz
konusu edilmeyip o komisyona belli bir işi İncelemesi için yetki verilmiş olmasında
usulsüzlük var idi ve böyle bir usulsüzlüğün sonradan verilen yetki ile
giderilmiş sayılması hukuka uygun görülebilirdi ve görülmüştür.
8-
A) Esasa ilişkin iptal nedenleri üzerinde yaptığı incelemelerde çoğunluk,
iptali istenen yasa ile ortaya konulan yeni hükümlerin Anayasa'ya aykırı olup
olmadığı incelenmekle yetinmiş, bundan önce yürürlükte bulunan ve 1036 sayılı
yasayla değiştirilen hükümlerin değiştirilmesinin ve kaldırılmasının Anayasa'ya
uygun bulunup bulunmadığı yönü üzerinde durmayı gerekli görmemiştir. Halbuki
her şeyden önce bu yönün incelenmesi zorunlu bulunmaktadır ve iptal dâvasında
ileri sürülen nedenler, böyle bîr yönün incelenmesini de dolayısiyle zorunlu
kılmaktadır.
İlk
önce şunu belirtelim ki, bir hükmün değiştirilmesi veya kaldırılması için en
geniş anlamıyla bu değiştirme veya kaldırmanın kamu yararına- dayanması, başka
deyimle kaldırma veya değiştirme için gösterilen gerekçelerin doğru olması veya
başka gerekçelerin, yasa koyucunun kaldırma veya değiştirme işleminin haklı
göstermesi, Anayasa'nın temel ilkelerindendir. Nitekim, kamu yararı bulunmayan
konularda yasa koyucunun bir yasa yapması veyahut bir yasayı değiştirmesi,
yasama yetkisinin tanınmasiyle güdülen amaca aykırı düşer; çünkü, yasama
yetkisi, devlete yararlı olacak alanlarda ve yararlı olacak biçimde kullanılmak
üzere Meclislere tanınmış bir yetkidir. Anayasa'nın bu ilkeyi benimsemiş
olduğu, koyduğu birçok hükümlerden anlaşılmaktadır:
a)
Anayasa'nın başlangıç hükümleri arasında, devletin erekleri insan hak ve
hürriyetlerini, ulusal dayanışmayı, sosyal adaleti, bireyin (Ferdin) ve
toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmek ve güvenlik altına almak olarak
gösterilmiştir. Buna göre devlete ilişkin her işlem gibi yasama işlemleri dahi,
ancak bu amaçlara yönelmelidir, başka deyimle bu amaçlardan birisini
gerçekleştirmek üzere yapılmış olmayan veya bunlardan birisini gerçekleştirmeye
elverişli bulunmayan yasama işlemi Anayasa'ya aykırı olur. Bu erekler ise, en
geniş anlamı ile kamu yararı amaçlarıdır.
b)
Anayasa'nın 11. maddesinin 2. fıkrasının dayandığı düşünce, yasaların en geniş
anlamı ile kamu yararına- dayanılarak konulabileceği düşüncesidir.
c)
Yasa hükümlerinin konulmasının, kaldırılmasının veya değiştirilmesinin kamu
yaran düşüncesine dayanması gerektiği ilkesi, gerek bizde, gerekse yabancı
ülkelerde bütün yasama meclislerince benimsenmiştir; zira bütün bu işlemlerde
bir takım gerekçeler ileri sürülerek bunların haklı ve yerinde olduklarının
belirtilmesine çalışılır hatta Millet Meclisi İçtüzüğü ile (Madde 66) C.
Senatosu İçtüzüğünde (Madde 22) tasarıların, tekliflerin, tümü ve maddeleri
üzerinde, gerekçeyi kapsaması kesin olarak buyrulmuştur.
ç)
Anayasa Mahkemesi kararlarında da, her zaman, yasa hükümlerinin kamu yararı
için konulması gerektiği, ilkesi benimsenmiş bulunmaktadır. Nitekim Mahkemenin
E. 66/71, -K. 65/13 sayılı ve 5.3.1965 günlü kararında (Anayasa Mahkemesi
Kararlar Dergisi, Sayı 3, S. 75). 306 sayılı Milletvekili Seçimi Yasasının 14.
maddesinin 1. fıkrası hükmünün Anayasa'ya aykırı olmadığını açıklamak için "Görülüyor
ki kanun koyucu, bu maddeyi düzenleyen sadece Anayasa'nın kendisine bıraktığı
takdir hakkını, o hakkın sınırları içinde, işin gereklerini ve memleketin
durumunu gözönünde tutarak kullanmıştır." diyerek yasama meclislerine
bırakılan takdir hakkının dahi ancak Anayasa sınırları ve kamu yararı
gözetilerek kullanılabileceğini belirtmiştir.
d)
Seçim düzenine ilişkin hükümler, Anayasa'nın 55. maddesine göre temel haklardan
olan seçme ve seçilme hürriyetini sınırlayan hükümlerden oldukları için de,
ayrıca, ancak ve ancak gerçek kamu yararı düşüncesiyle konulmuş olmaları
Anayasa'nın 11. maddesinin hükümleri gereğidir.
B)
1036 sayılı Yasanın yaptığı en önemli değişiklik kaldırdığı kanunda kabul
edilmiş bulunan ulusal kalıntı (Millî bakiye) usulünün kaldırılmasıdır. Bu
usulün kaldırılması için ileri sürülen ve ağır oldukları bildirilen sakıncaları
gözden geçirdikten sonra bu sakıncaların gerçekten var olup olmadıklarını
incelemek yolu ile Hükümet Tasarısının ve kabul edilen değişikliğin dayandığı
gerekçelerde kamu yararı bulunup bulunmadığı araştırılmıştır ve sonuçta bu
sakıncaların gerçekten var olmadığı ve böylelikle iptali istenen yasanın kamu
düzeni düşüncesine dayanmadığı bundan dolayı tüm olarak Anayasa'ya aykırı
bulunduğu sonucuna varılmıştır.
a)
Ulusal kalıntı usulüne karşı ileri sürülen sakıncalar şunlardır :
aa)
Seçimlerde seçmen, oy verirken hem bir partiye, hem de bir partinin kendi seçim
çevresinde gösterdiği adaylara oy vermektedir. 1965 Milletvekili Seçimlerindeki
ulusal kalıntı uygulaması sonunda 450 milletvekilinden 317 tanesi il Seçim
çevrelerinden, geri kalan 133 tanesi ise ulusal seçim çevresinden
seçilebilmiştir. Bundan başka, ulusal çevreden seçilen 133 milletvekilinden 42
tanesi de, aday gösterildikleri illerden değil, başka illerden seçilmişlerdir.
Demek ki bu seçim usulü, seçmenin seçmek istediği kişilerin kimlikleri ve
niteliklerine verdiği değeri hiçe sayan, seçmenin oyu ile sanki alay eden bir
usuldür.
bb)
Ulusal kalıntı hükümlerine göre geri kalan milletvekilliklerinin üçte birinin
belli edilmesi yetkisi, siyasî partilerin belli organlarına bırakılmıştır ve
böylece Anayasa'nın 55. maddesindeki seçimlerin tek dereceli olması ilkesi
çiğnenmiştir ve millî irade yerine parti temsilcilerinin iradesi geçirilmiştir.
cc)
Ulusal kalıntı hükümleri bağımsız adaylarla partili adayları eşit olmayan bir
duruma sokmakla Anayasa'nın 55. maddesinde öngörülen seçimlerde eşitlik
ilkesini çiğnemektedir. Partili adaylara verilen tek bir oy bile ulusal seçim
çevresinde değerlendirildiği halde bağımsızların engel sayıyı aşmayan oyları,
yanıp gitmektedir. Nitekim 1965 seçimlerinde oyların % 2.24 ü alan bir parti
onbir milletvekilliği, % 2.97 sini alan bir başka parti ise 14 milletvekilliği
kazanmış iken, bu iki partiden daha yüksek oranda % 3.19 oranında oy almış bulunan
bir bağımsız aday, hiç bir sonuç alamamıştır.
çç)
Ulusal kalıntı usulü, ulusun iradelerinin açığa vurmasını geciktiren, hesapları
güçleştiren ve karma karışık eden, yanılmalara yol açan ve Yüksek Seçim
Kurulunu bile, yanıltan bir yoldur; nitekim 10.10.1965 seçimlerinin
sonuçlarını, Yüksek Seçim Kurulu, 19.10.1965 te yayınlamış iken partilerin ve
adayların itirazları üzerine, 4.11.1965 günlü Resmî Gazete'de yayınlanan
düzeltmeleri yapmak zorunda kalmıştır. Bu düzeltmeler, 17 kişiyi
ilgilendirmektedir. Ulusal iradenin ortaya çıkmasındaki gecikmeler, yerine göre
büyük sakıncalar doğurabilir ve ulusun kaderi üzerinde çok etkili olabilir (Bu
yönler, özellikle Senatoda Adalet Bakanınca açıklanmıştır. C. Senatosu, Tutanak
Dergisi, Cilt 46. Toplantı 741 Birleşim 19.3.1968 S. 178-180],
dd)
Ulusal kalıntı usulü seçim çevrelerinde önemsenmedikleri için kazanamayan küçük
partilerin ulusal seçim çevresinden milletvekilliği kazanmasını sağlamakla
küçük ve bölgesel partilerin doğup çoğalmasına yol açmaktadır ve böylelikle
kararlı hükümetler, uzunca bir zaman yerinde kalarak iş görebilecek hükümetler
kurulmasını önlemektedir; İş basma gelen hükümetler, rahat çalışamamaktadır,
her zaman Mecliste bulunmak zorunda kalmaktadırlar. Bu ise kalkınma çabalarına
engel olmaktadır. (Bu düşünceler İlk kez Temsilciler Meclisinde, sonradan 306
sayılı Yasa olarak kabul edilen Milletvekili Seçim Yasasının ikinci görüşülmesi
sırasında Seçim Kanunu Komisyonu Sözcüsü Sahir Kurutluoğlu'nun sözleri ile
Temsilciler Meclisi Tutanak Dergisi Cilt 5, S. 378 Temsilciler Meclisi Seçim
Kanunu Komisyonu raporunda aynı Cilt, S. sayısı 37, S. 6-geçmektedir. Ancak
Kararlı Hükümetler yönü. Adalet Partisinin seçim bildirimine dayanan iktidar
sözcülerinin sözleri arasında geçmektedir; örneğin, Nevzat Şener'in sözleri
Millet Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt 27 Birleşim 56-1.3.1968-0 2 S. 68 71) ve
Türk siyasî hayatını dağıtmaya, ufalamaya götüren isteklerin, devletin
bütünlüğünü yıkmak isteyenlerin dileklerinin gerçekleşmesine yol açmaktadır
(Nevzat Şener'in sözleri az önce anılan yer S. 72)
b)
Yukarıdaki a bendinde sayılan sakıncalar aşağıda anılan nedenlerden ötürü
gerçeğe aykırı bulunmaktadır :
aa)
Çağdaş demokraside seçmen, Parti adayından önce, belli bir partiye başka
deyimle o partinin benimsediği görüşlere oy verir. Seçmenin kendi partisinden
birisi yerine, başka partiden birisinin, bu kimse yakından tanıdığı bir kimse
olda bile, kendi seçim çevresinden seçilmesini iyi karşılayacağı, genellikle,
ileri sürülemez; bundan dolayı belli bir bölge seçmeninin kendi partisinden
olan hiç tanımadığı bir kimseyi, kendi bölgesinden seçilmiş görmesi, başka
partiden olan tanıdığı bir kimseyi seçilmiş görmesinden daha çok arzuladığı
kabul edilmelidir; çünkü belli bir partiyi görüşlerini beğenerek benimsemiş
bulunan bir kimsenin başka türlü düşünmesi olağan sayılamaz.
Bundan
başka, ulusal kalıntı yolu ile, yurt içinde verilen bütün oylar, hemen hemen
değerlendirilebilmektedir ki bu çok büyük bir kazançtır; çünkü çağdaş anlayışa
göre demokrasi ilkesine en uygun olan biçim, bir seçimde, Anayasa ve Devlet
düzenini ciddi bir tehlikeye düşürmek söz konusu olmaksızın, seçmenin oylarının
olabildiğince daha çok değerlendirilebilmesi başka deyimle yurt çapında verilen
oyların olabildiğince sonuçsuz kalmaması, olabildiği ölçüde boşa gitmemesidir.
Böyle büyük bir kazanç uğruna seçmenlerin tanımadıkları bir kimsenin ve yine
kendi partilerinden olan bir kimsenin seçilmesi sakıncası, rahatlıkla göze
alınabilir. Türk tarihinde ilk kez uygulanan ulusal kalıntı usulünün bu
sakıncası yanında sağladığı büyük kazanç halka anlatılınca zamanla bu ruhî etki
dahi önlenebilir. Her yeniliğin, az veya çok bir tedirginlik doğurması ve
tedirginliğin gitgide, alışkanlık ve durumun yarar ve zararlarını öğrenme
sonucunda orta dan kalkması olağandır.
bb)
Ulusal kalıntı usulünce ulusal çevreden seçilecek milletvekillerinin bir
bölüğünün siyasî partilerce belli edilmesi yetkisi, ulusal kalıntı usulüne
zorunlu olarak bağlı bulunan bir sonuç değildir. Bu yalnızca, bir uygulama
hükmüdür; bunun değiştirilmesi ve yerine başka bir hükmün konulması, her zaman
için, olabilir. Usulün zorunlu sonucu olmayan böyle bir uygulama hükmüne
dayanılarak usulün kendisi kınanamaz.
cc)
Demokratik yaşantıda ve siyasî alanda, partiler, bireylere özel kişilerle eşit
sayılmamışlardır. Nitekim 306 sayılı Seçim Yasasında bağımsız adayların
birleşik liste yapmalarını ve bağımsız adaylara oy verecek seçmenlerin birden
çok bağımsız adaya oy vermesini yasaklayan hükümlerine karşı açılan iptal
dâvası, partilerle bireylerin seçim bakımından eşit sayılamayacakları için
eşitlik ilkesinin çiğnenmesi söz konusu edilemeyeceği gerekçesiyle Anayasa
Mahkemesince reddolunmuştur. (Anayasa Mahkemesinin Esas 1963/171, Karar 1965/13
sayılı ve 5.3.1965 günlü kararı - Anayasa Mahkemesi Kararları Dergisi S. 75 ve
76)
Buna
göre, burada ileri sürülen partili adaylarla bağımsız adaylar arasındaki
eşitlik ilkesinin çiğnenmesi görüşü doğru değildir.
çç)
Ulusal kalıntı usulünün ilk kez uygulanması nedeniyle şaşırma ve yanılmalar
yüzünden kesin sonucun alınması konusunda bir gecikme olduğu doğrudur. Ancak,
bir kez gerçekleşen bir gecikme, henüz sürekli bir sakınca olarak
nitelendirilemez. Hükümlerin uygulanmasıyla meydana gelecek alışkanlık sonunda
yanılmaların ve gecikmelerin çok azalacağı kesinlikle söylenebilir. Bir de şunu
gözönünde tutmak gerekir ki, seçim yasaları bakımından seçimlerin kesin
sonuçları 19.10.1965 te, seçimlerin sekizinci günü yayınlanmıştır ki bu, önemli
bir gecikme değildir; itirazlar üzerine sonuçlarda her zaman için değişmeler
hemde büyük değişmeler (Hele İstanbul İzmir gibi çok sayıda milletvekili
çıkaran seçim bölgelerinde seçimlerin tümü iptal edilecek olursa) olabilir.
Bundan başka, az yukarıda belirtildiği gibi, ulusal kalıntının sağlandığı
kazanç karşısında seçim sonuçlarının alınmasındaki bir kaç günlük bir gecikme
sakıncası, önemli sayılamaz; kaldı ki, Anayasa'daki demokratik devlet ilkesi,
seçimlerde olabildiğince az sayıda oyun boşa gitmesini gerektirdiği halde,
seçim sonuçlarının, her ne pahasına olursa olsun, bir an önce alınmasını gerekli
kılan bir Anayasa ilkesi de yoktur.
dd)
Gerek eski çağlarda, gerekse siyasal bakımdan geniş bir özgürlüğün egemen
olduğu 1961 yılından bu yana kurulan ve seçim alanında varlık gösteren siyasal
partilerin sayısı gözönünde tutulunca, Türk siyasal yaşantısıda küçük
partilerin boyuna kurularak seçim alanında varlık gösterebilecek bir duruma
giremedikleri, bu yüzden küçük partilerin boyuna çoğalma tehlikesi bulunmadığı
ve bunun sonucu olarak Türk siyasal yaşantısını parçalamak isteyenler bulunsa
bile, bunların isteklerine ermeleri olasılığının (ihtimalinin) gerçekleşmesinin
bu gün için düşünülemeyeceği, başka deyimle, küçük partilerin doğması ve boyuna
çoğalması tehlikesinin önlenmesi sorununun bugün bulunmadığı görülür.
Başka
ülkelerde yalnızca nisbî temsil usulünün bile kararlı hükümetler ve Meclisler
kurulmasına engel olmuş bulunmasına karşılık, ülkemizde, nisbî temsil usulünün
küçük partiler için en elverişli sonuçlar veren ulusal kalıntı biçimine göre
yapılmış 1965 seçimleri sonunda Adalet Partisinin iktidarı tek başına almış
olmasına göre, bugün için, sözü edilen ulusal kalıntı usulünün kararlı
hükümetler kurulmasını engellemesi diye bir tehlike söz konusu edilemez.
Meclisin
kimi zaman çalışamaz duruma girmesi bir gerçektir; ancak bu üyelerin çalışma
saatlerinde Mecliste bulunmaya dikkat etmemeleri sonucudur. Nitekim gerek
Meclis, gerekse Senato Başkanlık Divanlarınca üyelerin devamsızlığını önlemek
için bir takım ç&relere başvurulmuş ve Resmî Gazete'de listeler
yayınlanmıştır. Hükümet üyelerinin haftada üç veya kimi zaman dört gün, öğleden
sonra belli saatlerde Meclislerde bulunmak zorunda kalmalarıyla ulusal kalkınma
çalışmalarının aksamış olması sözleri, yanılmaya dayanan bir görüşün anlatımı
olabilir; çünkü. Bakan bir Bakanlıkta yalnızca işlerin siyasî yöntemlerini
belli eder ve işlerin o yöntemler uyarınca yürütülmesini denetler; işleri
gerçekte yürütecek olanlar, Bakanlığın öbür görevlileridir. Bundan ötürü,
bakanın haftada ortalama altı yedi saat Meclislerde bulunması sonucunda onun
sözü edilen işleri görmesinin aksayacağı düşünülemez. Kaldı ki, siyasî
nitelikte olmayan bir çok yasaların Meclislerde görüşülmesi sırasında iktidar
partisinden oy verme yeter sayısını sağlayacak ikiyüz yirmi altı kişinin
Mecliste bulunması da zorunlu değildir.
ee)
Türkiye'nin bu günkü siyasî ortamı içinde Mecliste temsil edilmeleri bir
tehlike yaratmayan küçük partilerin Meclis dışı çalışmaları yerine Mecliste
temsil edilmeleri ve böylelikle onların düşüncelerinin Meclis kürsüsünden
yansıtılması bir çok sosyal ve siyasal yararlar ve bu arada onların
düşüncelerini yurt yüzeyinde yayacak yerde Meclisin siyasal ve hukukî düzeni
altında yayabilmeleri kazancını sağlar. Bu durum ise, bütün partilerin kayıtsız
şartsız seçim işlerine katılmaları anlamına gelmemekle birlikte, onlara alabildiğince
geniş bir çalışma alanı sağlanmasını öngören Anayasamızın partilerin demokratik
hayatın vazgeçilmez varlıkları olduğunu ve serbestçe çalışacaklarını öngören
56. maddesinin dayandığı ilkelere dahi uygun düşmektedir.
c)
Mahkememizin Anayasa'ya uygunluk denetimini yalnızca belli bir yasa ile konulan
hükümleri kapsayan maddeler üzerinde yapabileceği, bu denetimin hiç bir zaman
belli yasa'nın gerekçeleri bakımından kamu yararına dayanıp dayanmadığını
inceleme biçiminde olmayacağı ileri sürülemez; çünkü, böyle bir görüş, anayasal
denetimin Anayasamızda benimsenmesi ve bu denetimle görevli olarak Anayasa
Mahkemesinin kurulması ve Anayasa Mahkemesi Kuruluşuna ilişkin 44 sayılı
Yasanın 28. maddesinde Anayasa Mahkemesinin dâvada Heri sürülmüş bulunan
Anayasa'ya aykırılık nedenleriyle bağlı bulunmadığı ilkesinin benimsenmiş
olmasıyla güdülen ereğe (Anayasa'ya aykırı hükümlerin iptal edilerek hukuk
düzeninin bu türlü hükümlerden ayıklanması amacına) aykırı düşer. Oysa, bu
dâvada, yasanın tümünün iptali istenmiş bulunduğuna ve iptali istenilen yasa
maddeleri arasında, seçimlere ilişkin birçok hükümlerin kaldırılmasını ve onlar
yerine bir takım hükümler konulmasını öngören 1. madde hükümlerinin dahi
bulunmasına göre, bu kaldırma hükmünün Anayasa'ya uygun olup olmadığının
incelenmesi gereği, kendiliğinden ortaya çıkar. Çoğunluk, bu görüşü
benimseyerek kaldırılan hükümlerin kaldırılması için ileri sürülen gerekçelerin
gerçeğe uygun olup olmadığını inceleme yoluna gitmemiş ve böylece yasanın
tümünün, esas yönünden, iptaline karar vermemekle Anayasaya uygun görmediğim
bir tutumu benimsemiştir.
ç)
Yukardaki bentlerde açıklanan nedenlerle yasanın tümünün iptali görüşünde
bulunduğumdan bu yasa hükümlerinden birisinin iptalini de, öncelikle, doğru
görmekteyim.
Çoğunluk
kararında belli hüküm iptali için benimsenen gerekçeler, yurdumuzun bugünkü
sosyal ve siyasal koşulları ve özellikle küçük partilerin boyuna çoğalarak
sürekli ve düzenli çalışabilecek hükümetlerin kurulmasına engel olmaları tehlikesinin
bulunmayışı karşısında, bugün için, yerinde görülmektedir. Bundan dolayı bu
gerekçelere dahi katılmaktayım.
Sonuç:
Çoğunluğun kararına, usu! yönünden, yukarda 1-7 nci maddelerde, esas yönünden,
8.-maddenin a-c bentlerinde yazılı nedenlerden ötürü karşıyım.
KARŞI
OY YAZISI
Divanın
ve Geçici Komisyonun kuruluşu hakkında Sayın Avni Givda'nın ve Geçici
Komisyonun kuruluşu hakkındaki Sayın Recai Seçkin'in karşı oylarında belirtilen
görüşe katılıyorum.
MUHALEFET
ŞERHİ
1-
Dâva konusu olan 20.3.1968 günlü ve 1036 sayılı Kanunun müzakeresinin yapılarak
kabul edilmiş olduğu 1 Mart 1968 günündeki Millet Meclisi Başkanlık Divanının
kuruluşunun, Mecliste grubu bulunan bütün yasa'nın 34 üncü maddesinin ilk fıkrasındaki
kurala aykırı bulunduğu açıktır. Esasen Kararın çoğunluk kısmından da bu gerçek
durum ayrıntılı bir şekilde doğrulanmaktadır.
Buna
göre, söz konusu 1036 sayılı Kanunun müzakere ve kabul edilmiş bulunduğu günde,
yani 1 Mart 1968 gününde, saat 17.00 den başlayıp 22.45 e kadar devam eden
Millet Meclisi oturumlarının, Anayasa'ya aykırı biçimde kurulmuş bîr Başkanlık
Divanı tarafından yöneltilmiş olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır.
Meclisler
ve benzeri kuruluşların aldıkları kararların hukukça geçerli sayılmaları için,
gündem, yeter sayı...... ilâh gibi gözönünde tutulması gerekli koşullarla
birlikte, kanuna uygun olarak kurulmuş bir Başkanlık tarafından usulüne göre
açılmış ve yönetilmiş oturumlarda müzakere ve kabul edilmiş olmalarının zorunlu
bulunduğu da en basit bir hukuk kuralıdır.
Bu
açıklama, başkaca hiçbir gerekçe aranmaksızın, şu sonuca varılmasını zorunlu
kılmaktadır :
İptali
istenilen 1036 sayılı Kanun, Millet Meclisinin, Anayasa'nın 84. maddesine açık
bir şekilde aykırı olarak kurulu bir Başkanlık Divanı tarafından açılmış ve
yönetilmiş olan ve bu sebeple de hukuken geçerli sayılması mümkün bulunmayan
bir oturumunda müzakere ve kabul edilmiş olduğu cihetle yokluk ile malûl
sayılması gerekir.
Ancak,
yukarıdaki açıklamadan da anlaşılacağı üzere, buradaki Anayasa'ya aykırılık
halinin gerekçesi, kanunun taşıdığı hükümlerin tümünün veya belli bir kısmının
Anayasa'ya doğrudan doğruya aykırı bulundukları olmayıp, müzakere edildiği
oturuma ilişkin bulunan Anayasa'ya aykırı bir tutumun, kanunun sağlığına da,
dolaylı olarak etki yapmış olmasından ibarettir.
Meselenin
bu yönden ele alınması, bu iki değişik halin Anayasa bakımından
değerlendirilmelerinde de farklı sonuçları önümüze çıkarmaktadır. Bu fark
bilhassa Anayasa'ya aykırılık sebebiyle "iptal" işleminin ne zamandan
itibaren başlatılması gerekeceğinde kendini göstermektedir.
Şöyle
ki:
Anayasa'nın
152. maddesinde, iptal kararlarının, genel olarak, verildiği günden itibaren
iptale konu olan hükümleri yürürlükten kaldıracağı kuralı yer almaktadır. Şu
halde. Anayasa Mahkemesince Anayasa'ya aykırı olduğu sonucuna varılan bir
hüküm, buna dair olan iptal kararının verildiği günde yürürlükten kalkmaktadır.
Ancak
Anayasa'nın yine aynı maddesinde "iptal kararlarının geriye
yürümiyeceği" hakkında bir başka kuralın daha bulunduğu görülmektedir.
Binaenaleyh Anayasa Mahkemesi bu İki hükmü de gözönüne almak durumundadır.
Buna
göre, taşıdığı hükümlerin niteliği bakımından Anayasa'ya aykırı olan bir
kanunun, iptal kararının verildiği tarihten itibaren yürürlükten kalkacağı,
ondan evvelki tarihlerde bu kanuna dayanılarak yapılmış olan işlemler geçerli
olduklarından iptal hükmünün bunlara etki yapmayacağı tabiidir.
Ancak
Anayasa'ya aykırılık sebepleri, kanunun taşıdığı hükümlerde olmayıp da tamamen
kanunun dışında ve fakat dolaylı olarak kanunun sağlığına tesir ediyorlarsa
durum değişmektedir. Zira bu gibi hallerde Anayasa Mahkemesinin :
a-
İlk önce kanunun dışında olan durumun Anayasa'ya aykırı olup olmadığını,
b-
Aykırı olduğu sonucuna varıldığı takdirde, bu durumun kanunun sağlığına ne
ölçüde etki yaptığını ve sonuçta bir iptal nedeni teşkil edip etmediğini,
Araştırarak
konuyu iki safha da çözümlemesi gerekmektedir.
Bu
sebeple, böyle durumlardaki Anayasa'ya aykırılık halinin, o durumla ilişkisi
bulunan bir kanun hükmü hakkında hangi tarihten itibaren iptal nedeni teşkil
edebileceğinin de, olayların özelliğine göre, Anayasa Mahkemesi tarafından
tayin ve tespit olunması zorunludur.
Olayda,
içtüzük niteliğindeki bir kararla, Anayasa'nın 84. maddesine aykırı olarak
kurulan Başkanlık Divanının yönetimi altında Millet Meclisi çalıştırılmış ve
dâva edilen kanun da böyle bir çalışma sonucu edilmiş bulunmaktadır.
Millet
Meclisi, bu nitelikteki iki karan, ilk önce, 2 dönemin 2. toplantı yılı
başında,
1.11.1966
ve 2.11.1966 günlerinde verilmiş ve 3. toplantı yılı başındaki 10.11.1967
tarihli ve sonradan Başkanlık Divanındaki bir istifa sebebiyle verdiği,
25.12.1967 tarihli kararları ile de evvelki iki kararda benimsediği esası aynen
uygulamağa devam etmiştir.
Bu
kararlar, değişik zamanlarda alınmış ayrı kararlar olmakla beraber, Başkanlık
Divanının kuruluşunu düzenlemekte olmaları ve önceki kararlarda benimsenen
esasların aynen, uygulanmalarını sağlamak amaciyle verilmiş bulunmaları
itibariyle, nitelikleri tektir. Bu bakımdan bunların ayrı değerlendirilmeleri
doğru değildir. Esasen Anayasa'nın 85. maddesi gereğince Meclis çalışmalarının
bir yönünü düzenliyen nitelikte olmaları itibariyle bu kararlara konu teşkil
eden prensibin bir tek içtüzük hükmü olmak üzere ortaya konulması gerekirdi.
Böyle yapılmamış olmasının, bunlara gerçek niteliklerinden ayrı bir değer
verilmesini gerektirmiyeceği tabiidir.
Anayasa
Mahkemesi bunlardan ilk iki kararı, açılan bir iptal dâvası sonunda Anayasa'ya
aykırı görerek 27.2.1968 günündeki 1967/6-1968/9 sayılı karariyle iptal
etmiştir.
Anayasa
Mahkemesi, bu kararı ile, Meclisler Başkanlık Divanlarının, Meclislerde
grupları bulunan bütün siyasî partilerin güçleri oranında katılmaları suretiyle
kurulmalarının, Anayasa'nın 84. maddesindeki kuralın bir ereği olduğu esasını
benimsemiş ve şu suretle 1/11/1966 ve 2/11/1966 tarihli kararlarla konulan
esasın Anayasa'ya aykırı bulunduğunu tespit ve tescil eylemiştir. Bu bakımdan
Anayasa Mahkemesinin söz konusu kararının hükmünün iptal konusu olan iki
karardaki esasın 1967-1968 toplantı yılında devamını sağlamaktan başka bir
niteliği bulunmayan 10/11/1967 ve 25/12/1967 günlü Meclis kararlarını da
etkileyeceği tabiîdir.
Bu
sebeple söz konusu Anayasa Mahkemesi kararının verildiği günden ve bilhassa bu
kararın Meclis Başkanına bildirildiği andan itibaren Başkan, Başkanlık
Dîvanının kuruluş biçiminin Anayasa'ya aykırı olduğunu ve binnetice bu Divanın
hukuk alanında geçerli ve var sayılmasının mümkün bulunmadığını öğrenmiş
olacağı cihetle o andan itibaren kendini yetkisiz ve görevsiz sayarak durumu
Meclise bildirmesi ve Anayasa'ya uygun biçimde yeni bir Başkanlık Divanının
seçimine meydan bırakması gerekirdi. Buna rağmen göreve devam edilmesi halinde,
kanunen geçerli olmayan bir Divanın yönettiği oturumların hukukî değeri
olmayacağı gibi bu çeşit oturumlarda müzakere ve kabul edilmiş bulunan
metinlerin de kanun sayılması mümkün değildir.
Bu
sebeplerle söz konusu 1/11/1966 ve 2/11/196 günlü Millet Meclisi kararlarının,
Anayasa Mahkemesinin 27/2/1968 günlü ve 1967/6 1968/9 sayılı karariyle iptal
edilmiş bulunduğunu Millet Meclisi Başkanlığına bildiren ve 1 Mart 1968 günü
Meclis evrakına teslim edildiği anlaşılan Anayasa Mahkemesi Başkanlığının
1/3/1968 günlü ve 194 sayılı yazısının Başkanın ıttılaına ulaştığı zamanın
bilinmesinde zaruret vardır.
Ancak
1968/15-13 sayılı yukarıki kararla buna lüzum görülmemiş olduğundan bu noktanın
tespiti mümkün olamamış ve mevcut bilgilerle yetinilerek kullanılacak oyun
tayini zorunluğu karşısında kalınmıştır. Mevcut deliller ise şunlardır: Anayasa
Mahkemesi, kararını 27/2/1968 gününde vermiştir. 1 Mart 1968 akşamına kadar
geçen üç iş günü için de bu karar basında yer almıştır. Bu bakımdan Meclis
Başkanlığını birinci derecede ilgilendiren bu karardan, Başkanın habersiz
kalmasını varsaymak mümkün olmadığı gibi Anayasa Mahkemesinin karara ilişkin
yazısını teslim alan Meclis görevlilerinin de anında Başkana ulaştırmış
olacaklarını normal saymak gerekir.
Buna
göre Meclis Başkanının, Başkanlık Divanının Kuruluşunun, Anayasa'ya aykırı
olduğunun Anayasa Mahkemesince kararlaştırılmış bulunduğunu bildiği halde,
kendisini görevsiz saymayarak söz konusu 1036 sayılı Kanun tasarısını müzakere
eden oturumu yönetmeğe devam ettiğini kabul etmek icabeder. Bu durumda yetkisiz
bir Başkan tarafından yönetildiği cihetie hukuken geçerli olmayan bir oturumda
kabul edilmiş bulunan söz konusu kanunu, Anayasa'ya uygun nitelikte bir kanun
saymak mümkün değildir. Zira Anayasa'nın 92. maddesine göre kanunlar, önce
Millet Meclisinde, sonra da Cumhuriyet Senatosunda müzakere edilerek kabul
olunurlar. Bu maddelerde geçen "Millet Meclisi" ve "Cumhuriyet
Senatosu" terimlerinin, bu meclislerin Anayasa ve içtüzük hükümlerine
uygun olarak toplanan oturumlarını ifade ettikleri açıktır.
Sonuç
olarak, Anayasa'ya aykırı biçimde kurulmuş bulunan bir Başkanlık Divânı
tarafından yönetildiğinden ötürü hukuken geçerli olmayan bir Meclis oturumunda
müzakere edilen 1036 numaralı sözü geçen kanunu, Anayasa'nın öngördüğü
nitelikte bir "kanun" saymak mümkün olmadığından iptali
gerekmektedir.
Millet
Meclisi İçtüzüğünün 4. maddesinde yer alan ve Başkanlık Divanının görev
süresinin bir yıl olduğuna ilişkin bulunan hükmünün de, yukarıda belirtilen
sonuca etki yapması mümkün değildir.
Çünkü
Anayasa'nın geçici 3. maddesiyle yeni içtüzükler yapılıncaya kadar uygulanması
kabul edilmiş olan 27 Ekim 1957 tarihinden önce yürürlükte bulunan Türkiye
Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü hükümlerinin, 1961 Anayasasının kuralları ile
sınırlı olarak ve o kurallara uyarlıkları oranında bir uygulama yeri
bulabilecekleri, içtüzük hükümlerine dayanılarak Anayasa kurallarına aykırı
biçimde uygulama yapılmasına imkân bulunmadığı tabiîdir. Esasen Anayasa
Mahkemesinin daha önceki kararlarında da bu husus belirtilmiştir. (Anayasa
Mahkemesi kararları: Gün: 2/8/1967, Sayı: 1967/22 1967/22 Gün: 27/2/1968, Sayı:
1967/6-1968/9)
Bu
sebeple içtüzükte yer alan ve Başkanlık Divanının görev süresinin bir toplantı
yılı olduğunu belirten hükmün, Anayasa'ya aykırı olarak kurulmuş olan, hattâ
Anayasa'ya uygun kurulsa bile sonradan bünyesi itibariyle Anayasa ilkelerine
aykırı duruma düşen bir Başkanlık Divanının behemehal bir yıl müddetle görev
başında kalması için yeter bir dayanak sayılması, Anayasa ilkelerinin üstünlüğü
ve herkesi, her organı bağlayıcı niteliği ile bağdaşır bir görüş değildir.
Esasen
içtüzüğün bu maddesinin Başkanlık Divanlarının en çok bir yıl için
seçilebileceklerini, bir yıl sonunda mutlaka yenilenmelerinin zorunlu
bulunduğunu gösteren, yani en çok hizmet yılını belirten bir hüküm olmaktan
öteye bir mânası da yoktur. Yoksa maddeden, yıl dolmadan Başkanlık Divanının
yenilenmesini zorunlu kılan maddî (istifa, ölüm, meclîs üyeliğinden ayrılma
gibi sebeplerle tek veya toplu boşalma halleri gibi) veya kanunî (Konumuzda
olduğu gibi Divanın Anayasa'ya aykırı olarak kurulmuş olduğunun meydana çıkması
veya sonradan da duruma düşmesi gibi) nitelikteki çeşitli sebeplerin araya
girmesi halinde dahi bu sebeplerin hiç nazara alınmayacağını ve Divanın
behemehal bir yıl müddetle, görev başında kalacağını öngördüğü mânasını
çıkarmak mümkün değildir.
Nitekim
Anayasa Mahkemesi, İçtüzüğün, Komisyonların bir toplanma devresi görev yapmak
için kurulacağını gösteren ve bu bakımdan konumuzu teşkil eden 4. maddesi ile
aynı nitelikte bulunan 22. maddesi hükmünü de bu yolda değerlendirmiş
bulunmaktadır. (Anayasa Mahkemesi Kararı: Gün: 2/8/1967, Sayı: Esas: 1967/22,
Karar: 1967/22. III işaretli bölümün 4. bendi. Resmî Gazete : Gün : 25/10/1967,
Sayı: 12734)
Bu
açıklamaya göre, Anayasa'ya aykırı biçimde kurulmuş veya sonradan bu duruma
düşmüş başkanlık divanlarının bir seneyi dolduruncaya kadar görevde
kalacakların görüşüne katılmak mümkün değildir.
Bu
nedenlerle, kararın III. işaretli kısmının (A) bölümünün 1. bendinin b-d
fıkralarında yer alan düşüncelere muhalifim.
2-
Davacı, dilekçesinde, 1036 sayılı Kanuna ait tasarının görüşüldüğü 1 Mart 1968
gününde ve ondan bir gün evvel verilmiş gensoru önergeleri bulunduğundan,
Anayasa'nın 89 maddesi gereğince kanunlardan önce söz konusu önergelerin gündeme
alınıp alınmamalarının müzakerelerinin yapılması gerekirken bu yolda hareket
olunmayarak söz konusu Seçim Kanununa ait tasarının görüşülmüş olduğunu ve
Anayasa'nın 89. maddesine aykırı olan bu halin de bir iptal nedeni teşkil
ettiğini ileri sürmektedir.
Bu
iddia ile ortaya atılan sorunun çözümlenebilmesi için, ilk önce, Anayasa'nın
89. maddesinin davacı tarafından ileri sürülen biçimde yorumlanmasının mümkün
olup olmadığının incelenerek bir sonuca varılması ve ondan sonra bu sonuç
açısından iddia değerlendirilerek yerinde bulunması halinde, bunun, söz konusu
kanun bakımından bir iptal nedeni teşkil edip etmediğini araştırılması
gerekirdi.
Gerçi,
kararın çoğunluk kısmında açıklandığı gibi, gensoruların tâbi tutulduğu işlemin
Anayasa'nın 89. maddesine aykırılığı kabul edilse bile bu sonucun söz konusu
kanun bakımından yeter bir iptal nedeni teşkil edemiyeceği düşüncesi doğrudur.
Ancak iddia, yeter bir iptal nedeni niteliğinde olmasa bile kanunun müzakere
usulüne ilişkin bir Anayasa'ya aykırılık ittihamını teşkil etmektedir. Bu
itibarla, kararda diğer iddialar hakkında takip edilmiş olan usulün aynen bu
iddia hakkında da uygulanması, yani ilk önce iddianın varit olup olmadığının ve
varit ise iptal nedeni teşkil edip etmediğinin çözümlenmesi gerekmektedir. Zira
ancak bu suretledir ki iddianın yeteri derecede aydınlığa kavuşturulması
sağlanabilir.
Bu
sebeple kararın III. işaretli kısmının (A) bölümünün 2. bendinin bu konuya
ilişkin kısmına muhalifim.
3-
Kurulmaları Anayasa'da öngörülmüş bulunanlar dışında kalan Meclis komisyonları
birer içtüzük müesseselerdir. Bunların kuruluş ve işleyiş esaslarından,
Anayasa'da öngörülmüş bulunanlar dışında kalanların içtüzük hükümleriyle tesbit
olunması zorunludur.
Her
ne kadar Cumhuriyet Senatosu içtüzüğünde Geçici Komisyonların nasıl kurulacağı
hakkında özel bir hüküm yoktur. Ancak bu îçtüzüğün, Senatoda hangi
komisyonların kurulabileceğini gösteren 17. maddesinin B bendinde (...... Genel
Kurul lüzum görürse karma yahut geçici komisyonlar da teşkil edebilir. Bu
komisyonlar kendilerine havale edilen işin sonuçlanmasına kadar görevlerine
devam ederler) hükmü bulunmakta ve bunu takip eden 18. maddesinde de, (üyelerin
hal tercümeleri ve komisyonlara üye seçimi) kenar başlığı altında, komisyonlara
üye seçiminin nasıl yapılacağı gösterilmektedir. Bu maddedeki esaslara göre
komisyonlara üye seçimi Senato Genel Kurulu tarafından yapılmakta ve Genel
Kurulun seçimi nasıl yapacağı da içtüzüğün 111. maddesinde belirtilmektedir.
İçtüzükte
geçici komisyonların kuruluşu için özel bir hüküm bulunmadığına göre,
komisyonların kuruluşlarına ilişkin genel hükmün, İçtüzüğün kurulmasını
öngördüğü komisyonlar arasında bulunan geçici komisyonları da kapsamına aldığı
şüphesizdir. Buna göre geçici komisyonların da, Senato Genel Kurulu tarafından
seçilmesi zorunludur. Esasen geçici komisyonlar, üye veren komisyonlar adına
değil, onlardan tamamen müstakil ve Genel Kurul adına görev yapacaklarına göre
bu komisyonda görev alacak üyelerin, Senato Genel Kurulu tarafından seçilmiş
olmaları da işin gereğidir.
Bu
nedenlerle kararın, III işaretli kısmının A İşaretli bölümünün 3 No. lu
bendinin b fıkrasında yer alan görüşe katılmamaktayım.
4-
Kararda, söz konusu kanunun 32. maddesinin dördüncü ve beşinci fıkralarında yer
alan hükümler, Anayasa'nın 55. maddesi açısından incelenirken, bu maddede yer
alan kurallardan sadece seçme ve seçilme hakkına ve serbestlik ilkesine ilişkin
olanları zedelediği üzerinde durulmaktadır.
Halbuki
bu hükümler, söz konusu 55. maddenin ikinci fıkrasındaki eşitlik ilkesini de
zedelemektedir.
Zira
"eşitlik" ilkesinin gereği, seçim sandığına herkesin sadece tek rey
atmak hakkına sahip bulunmasından ibaret olmayıp, bu ilke, aynı zamanda,
verilen oyların değerlendirilmesinde de eşit tutulmalarını, diğer bir deyimle
eşit etki ve değere sahip olmalarını zorunlu kılar.
Buna
göre seçim kanunlarının, millî seçim çevresi, veya bölge seçim çevresi
esaslarından hangisini kabul etmiş olursa olsunlar, behemehal seçmenlerin
oylarının eşit etki ve değerde olmalarını sağlayacak surette düzenlenmeleri
gerekmektedir.
Sandığa
atılacak oyların hepsinin sayımda bir tek oy olarak değerlendirilmeleri de bu
hususun sağlanmasına yeter bir tedbir değildir. Sayım sonucunda,
milletvekilliğinin kazanılıp kazanamadığının belirtilmesinde de, bütün oyların,
eşit şartlar altında değerlendirmeye katılmaları da bu ilkenin zorunlu bir
sonucudur.
Halbuki
sözü geçen 32. maddenin dördüncü fıkrası hükmü ile sun'î bir engel yaratılarak
bu engelin aşağısında kalan olayların milletvekili seçimine katılmaları
önlemekte ve bu oylar, milletvekilliğin kazanılıp kazanamadığının
belirtilmesinde nazara alınmamaktadır.
Buna
mukabil, bir kısım milletvekillikleri, seçmen oyuna dayanmaksızın, bir kısım
partilere açıktan verilmektedir. Neticede, engeli aşan partiye oy vermiş olan
seçmenlerin oylarına, verdikleri oyun üstünde milletvekili çıkarmaları
sağlanmak suretiyle, diğerlerine nazaran daha üstün bir değer kazandırılmaktadır.
Bu
durumun, yani, engeli aşan oylara milletvekili seçme hakkı tanınıp, altında
kalan oylara bu hak tanınmamak suretiyle birinci gruptaki seçmenlerin oylarının
ikinci gruptaki seçmenlerin oylarından daha üstün bir değere yükseltilmesi
sonucunun, Anayasa'nın 55. maddesindeki eşitlik ilkesine aykırı bulunduğu
meydandadır.
Bu
bakımdan, 32. maddenin dördüncü ve beşinci fıkralarındaki hükümlerin,
Anayasa'nın 55. maddesine aykırı bulunduğunun gerekçesi olarak kararda
belirtilen nedenler arasına yukarıda açıklanan aykırılığın da ilâve edilmesi
gerektiği düşüncesindeyim.
5-
İptali istenilen 1036 sayılı Kanunun 1. maddesiyle yapılan değişikliklerden
birisi de 33. maddeye ilişkindir.
33.
maddenin yeni hükmüne göre, 32. madde esaslarının uygulanması sonucunda her partiye
düşen milletvekili sayısı kadar, partilerin Yüksek Seçim Kuruluna verdikleri
aday listesindeki sıra takip olunmak ve baştakinden başlanmak suretiyle
kimlerin milletvekili seçilmiş sayıldıklarının belirtilmesi gerekmektedir.
Her
ne kadar, seçimlerde oyların nasıl kullanılacağı, seçmenlerin oylarını, ya
parti listelerine veya bağımsızlara vermek zorunda olup karma liste
yapamayacakları, hattâ aynı parti listesi içinde tercih, yer değiştirme veya
silme yapamıyacakları, yapsalar bile muteber olmayıp parti listesinin aynen
seçilmiş sayılacağı gibi, Anayasa'nın seçimlerle ilgili ilkeleriyle
bağdaştırılması mümkün olmayan kayıtlamaların, Seçim Kanununun, dâva konusu
olan bu kanunda yer alan hükümleri dışındaki maddelerinde bulunduğu bilinmekte
ise de dâva dışında olan bu konuların bu dâva münasebetiyle incelenmeleri
mümkün değildir.
Ancak
iptali dâva edilen 1036 sayılı Kanunda yer alan 33. madde hükmü, yukarıda
belirtilen Anayasa'ya aykırı hükümlerin bir teyidi ve sonucu olmak üzere, parti
aday listelerindeki sıraya göre milletvekillerinin seçilmiş sayılacakları
esasını yeniden kabul etmek suretiyle söz konusu hükümlerin asıl uygulama
sonucunu tekrar kanunlaştırmış bulunmaktadır.
Seçmenin
parti listeleriyle kayıt altına alınması, karma liste ve tercih yapamaması,
hattâ açık iradesini kullanarak sildiği adaylara bile (hiç silinmemişçesine) oy
vermiş sayılması ve söz konusu 33. madde ile de, seçmen iradesi nazara
alınmadan partilerce düzenlenen aday listelerindeki sıraya göre
milletvekillerinin seçilmiş sayılmaları esasının kabul edilmiş olması,
Anayasa'nın 55. maddesinde yer alan seçme ve seçilme hakkını zedelediği gibi
seçimlerin serbest ve eşit esaslar içinde yapılacağı ilkesine de aykırıdır.
Keza bu hüküm, Anayasa'nın 68. ve 72. maddelerindeki şartları haiz olan
herkesin seçilme hakkını, parti listelerindeki sıraya göre kayıtlamakta olması
bakımından bu maddelerdeki kurallara da aykırı bulunmaktadır.
Seçim
kanunlarıyla kabul edilmiş olan seçim sistemlerinin, veya siyasî partilere,
demokratik düzen içinde Anayasa tarafından verilmiş bulunan önemin, yine
Anayasa'ca kişiye tanınmış en kudsî bir hak olan ve demokratik düzenin temeli
bulunan seçme ve seçilme hakkının elinden alınması için bir sebep teşkil
edemiyeceği meydandadır. Aksine, seçim sistemlerinin ve siyasî parti
faaliyetlerinin, vatandaşın seçme ve seçilme hak ve iradesini tam ve kâmil bir
şekilde kullanabilmesi için birer tedbir ve vasıtadan öte bir nitelikleri
olmadığını da hatırdan çıkarmamak gerekir. 5/3/1965 günlü ve 1963/171-1965/13
sayılı Anayasa Mahkemesi kararma ait muhalefet şehrinin 2 işaretli fıkrasında
bu konuya ilişkin başkaca açıklamalar da vardır. (Resmî Gazete Gün: 13/11/1965,
Sayı: 12150)
Sonuç
olarak, 1036 sayılı Kanunun 33. maddesinin, ikinci fıkrası Anayasaya aykırı
olduğundan ve bu fıkranın iptali halinde diğer fıkralarının da kendi başlarına
uygulanabilecek nitelikleri bulunmadıklarından, tüm olarak iptali
gerekmektedir.
Bu
nedenlerle, kararın III. kısmının (B) bölümünün 3. bendinde ileri sürülen
düşüncelere katılıyorum.
1968/15-1968/13
sayılı karara ait Üye Muhittin Gürün'ün muhalefet şerhinin 3. fıkrasına
katılıyorum.
Sayın
Muhittin Gürün'ün yukarda yazılı karşı oy yazısının ikinci fıkrasındaki
düşünceye katılıyorum.