“2004 sayılı İİK m.261/f.1 hükmü gereği "Alacaklı, ihtiyati haciz kararının verildiği tarihten itibaren on gün içinde kararı veren mahkemenin yargı çevresindeki icra dairesinden kararın infazını istemeye mecburdur. Aksi halde ihtiyati haciz kararı kendiliğinden kalkar." cümlesinde belirtilen "...verildiği tarihten itibaren..." ibarelerinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m.13 ve m.36. hükmüne aykırı olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir.
Mahkememizde görülen somut davada 24/03/2025 tarihinde ihtiyati haciz kararının verildiği, ihtiyati haciz kararının verildiği tarihten itibaren on gün içinde kararı veren mahkememizin yargı çevresindeki icra dairesinden kararın infazının istenmediği, zaten bu nedenle de davalı vekilince ihtiyati haciz kararının kendiliğinden kalkmasına karar verilmesinin talep edildiği sabittir.
Bu durumda verilen ihtiyati haciz kararı sonrası, kararın verildiği tarihten itibaren on gün içinde kararı veren mahkememizin yargı çevresindeki icra dairesinden kararın infazının istenmemesi karşısında ihtiyati haciz kararının kendiliğinden kalkması ile sonuçlanması ihtimal dairesindedir.
İşte tam bu noktada, ihtiyati haciz kararının verildiği tarihin, ihtiyati haciz kararının verilmesini talep eden davacı tarafından bilinip bilinemeyeceği önem arz etmektedir. Bu nedenle İİK m.261/f.1 hükmünde belirtilen "...verildiği tarihten itibaren..."ibaresinin anayasaya aykırı olup olmadığı üzerinde durulmalıdır.
Bu ibarelerin önemi ise şu noktadadır:
Somut davada olduğu üzere davacının ihtiyati haciz kararının verildiği tarihten itibaren on gün içinde kararı veren mahkemenin yargı çevresindeki icra dairesinden kararın infazını isteyebilmesi için öncelikle karar numarasının verilmesi zorunludur. Görülen bir dava dosyası içinde ihtiyati haciz kararının verilmesi ancak kararın verilmesi ve UYAP ortamında yazdırılarak imzalanması ile birlikte söz konusu olacak, en erken bu tarihte davacı kararı öğrenecektir. Burada kanun koyucu davacıya kararın verildiği tarihten itibaren on gün içinde kararın infazını istemeye mecbur tutmuştur.
Uygulamada da bildirildiği üzere kalemce karar numarasının alındığı tarih, Yönetmelik ve kayıtlara göre de kararın verildiği tarihtir. Oysaki kararın verildiği tarihten itibaren kararın başkan/hakimce yazdırılması çok farklı nedenlerle gecikebilmektedir. Hatta kimi zaman farklı nedenlerle kararın verildiği tarihten itibaren on günlük süre içinde dahi kararın yazdırılamadığı görülmektedir.
Herhangi bir nedenle, ihtiyati haciz kararının verildiği tarihten itibaren on gün içinde sebebi ne olursa olsun bu kararın infazı istenmediği taktirde ise ihtiyati haczin kalkması ihtimalinin davacının adalete erişime dair temel hakkının ve ayrıca adil yargılanma hakkının ihlali sonucu doğurup doğmayacağı önem taşır. Zira bu hakkın kullanılması, ihtiyati haczin kendiliğinden kalkması gibi telafisi imkansız veya zor zararlara yol açabilecektir. Nitekim somut başvuruda bu hal söz konusudur.
O halde bu hükmün Anayasaya aykırı olup olmadığı irdelenmelidir.
AÇIKLAMALAR:
Öncelikle belirtmek gerekir ki bu noktada 2004 sayılı İİK m.261/f.1 hükmünde yer alan "...verildiği tarihten" ibarelerinin Anayasaya aykırı olup olmadığı tartışılacaktır.
01/10/2011 tarihi itibarı ile yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK m.20/f.1-birinci cümlesinde yer alan, "..bu karar verildiği anda kesin ise bu tarihten... " ibareleri Anayasa Mahkemesinin 10/02/2016 tarihli ve 2015/76 E.2016/9 K.sayılı kararı ile iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu iptal kararları tarafları, konusu ve sebebiyle bağlı kalındığında o dava için bağlayıcı olsa da "hükmün objektif etkisi"nin sağlanabilmesi açısından Anayasa Mahkemesinin gerekçelerinin tüm mahkemelerce dikkate alınması önem arz eder.
Yukarıda anılan ve iptal başvurusuna esas olan ibarelerin anayasaya aykırılık sorunu ile ilgili, bu gerekçe ışık tutucudur. Böylelikle Anayasa Mahkemesinin anılan kararının objektif etkisi dahi mahkememizce değerlendirilmiş olacaktır.
Adı geçen AYM kararına göre:
1- İtiraz konusu kural "verildiği tarihten itibaren" ibareleridir.
2- Anayasa'nın 13. maddesinde, "Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz." denilmektedir.
3- Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, "Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir." hükmüne yer verilmiştir. Maddeyle güvence altına alınan hak arama özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı, kendisi bir temel hak niteliği taşımasının yanında, diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biridir.
4- Demokratik toplumlarda temel hak ve özgürlükler yönünden serbestlik asıl, sınırlama ise istisnadır. Anayasalar temel hak ve özgürlüklerin hangi nedenlerle ve ne ölçüde sınırlandırılabileceğini belirlemektedir. Bu anlamda, Anayasa'nın 13. maddesinde temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasına ilişkin kurallara yer verilmiştir.
5- Öte yandan, Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihat hâlini alan kararlarında belirtildiği üzere, her temel hak ve özgürlüğün doğasından kaynaklanan sınırları da bulunmaktadır. Birlikte yaşamanın zorunlu sonucu olarak, hak ve özgürlüklerin başkalarının aynı hak ve özgürlüklerden faydalanmasını engelleyici, başkalarına zarar verici mahiyette kullanılmaması gerekir. Ayrıca, Anayasa'nın başka maddelerinde yer alan kuralların da temel hak ve hürriyetin bir diğer sınırını oluşturabilmesi mümkündür.
6- Anayasa'nın 36. maddesinde, hak arama özgürlüğü güvence altına alınmıştır. Maddede, hak arama özgürlüğü için herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla birlikte, bunun hiçbir şekilde sınırlandırılması mümkün olmayan mutlak bir hak olduğu söylenemez. Özel sınırlama nedeni öngörülmemiş hakların da hakkın doğasından kaynaklanan bazı sınırları bulunduğu kabul edilmektedir. Ayrıca hakkı düzenleyen maddede herhangi bir sınırlama nedenine yer verilmemiş olsa da, Anayasa'nın başka maddelerinde yer alan kurallara dayanarak bu hakların sınırlandırılması mümkün olabilir. Dava açma hakkının kapsamına ve kullanım koşullarına ilişkin bir kısım düzenlemelerin hak arama özgürlüğünün doğasından kaynaklanan sınırları ortaya koyan ve hakkın norm alanını belirleyen kurallar olduğu açıktır. Ancak, bu sınırlamalar Anayasa'nın 13. maddesinde yer alan güvencelere aykırı olamaz.
7- Temel hak ve özgürlükler özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa'da öngörülen sebeplerle ve ancak kanunla sınırlanabilir. Dokunulamayacak "öz", her temel hak ve özgürlük açısından farklılık göstermekle birlikte kanunla getirilen sınırlamanın hakkın özüne dokunmadığının kabulü için temel hakların kullanılmasını ciddî surette güçleştirip, amacına ulaşmasına engel olmaması ve etkisini ortadan kaldırıcı bir nitelik taşımaması gerekir.
8- Temel hak ve özgürlüklerin özlerine dokunulmaksızın yapılan sınırlamalar yönünden ise bu sınırlamaların, demokratik toplum düzeninin gerekleri ile ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı belirtilmiştir. Bir başka deyişle, öze dokunan sınırlamalar, "demokratik toplum düzeninin gerekleri" ve "ölçülülük" ilkelerine evleviyetle aykırı olacağından, temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunan sınırlamalar yönünden "demokratik toplum düzeninin gerekleri" ve "ölçülülük" ilkeleri bakımından ayrıca inceleme yapılmasına gerek bulunmamaktadır.
9- Öze dokunma yasağını ihlal etmeyen müdahaleler yönünden gözetilmesi öngörülen "demokratik toplum düzeninin gerekleri" kavramı, öncelikle ilgili hak yönünden getirilen sınırlamaların zorunlu ya da istisnai tedbir niteliğinde olmalarını, başvurulabilecek en son çare ya da alınabilecek en son önlem olarak kendilerini göstermelerini gerektirmektedir. "Demokratik toplum düzeninin gerekleri"nden olma, bir sınırlamanın demokratik bir toplumda zorlayıcı bir toplumsal ihtiyacın karşılanması amacına yönelik ve ölçülü olmasını ifade etmektedir.
10- Anayasa'nın 13. maddesinde ifade edilen "ölçülülük ilkesi", temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin başvurularda dikkate alınması gereken bir diğer ilkedir. Demokratik toplum düzeninin gerekleri ve ölçülülük ilkeleri, iki ayrı kriter olarak düzenlenmiş olmakla birlikte bu iki kriter arasında sıkı bir ilişki vardır. Temel hak ve özgürlüklere yönelik herhangi bir sınırlamanın, demokratik toplum düzeni için gerekli nitelikte, başka bir ifadeyle öngörülen kamu yararı amacını gerçekleştirmekle birlikte, temel haklara en az müdahaleye olanak veren ölçülü bir sınırlama niteliğinde olup olmadığının incelenmesi gerekir.
11- Ölçülülük, temel hak ve özgürlüklerin sınırlanma amaçları ile sınırlama araçları arasındaki ilişkiyi yansıtır. Ölçülülük denetimi, ulaşılmak istenen amaçtan yola çıkılarak bu amaca ulaşılmak için seçilen aracın denetlenmesidir. Bu sebeple, kuralın hedeflenen amaca ulaşabilmek için elverişli, gerekli ve orantılı olup olmadığı değerlendirilmelidir.
12- Belirtilen nitelikleri gereği, Anayasa'nın 13. maddesinde yer alan ve aralarında sıkı bir ilişki bulunan, "temel hak ve hürriyetlerin özü", "demokratik toplum düzeninin gerekleri" ve "ölçülülük ilkesi" kavramları, bir bütünün parçaları olup, "demokratik bir hukuk devleti"nin özgürlükler rejiminde gözetilmesi gereken temel ölçütleri oluşturmaktadır.
13- Demokratik toplum hak arama özgürlüğünün tüm bireyler açısından mümkün olan en geniş şekilde güvence altına alındığı bir düzeni gerektirir. Demokrasilerde devlete düşen görev, bireyin hak arama özgürlüğünü kullanabilme imkânına sahip olmasını sağlamak, özellikle de bu imkânı ortadan kaldırmaya yönelik tutumlardan kaçınmak ve bu yönde gelebilecek olumsuz müdahaleleri engellemektir. Hak arama özgürlüğüne demokratik toplum düzeni yönünden zorunlu olmadıkça Devletin müdahale etmemesi gerekir. Bu hak meşru amaçlarla sınırlandırılabilir ise de bu sınırlama kişilerin bu hakkını yok edecek veya kullanılamaz hale getirecek şekilde yapılmamalıdır.
14- Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün temel unsurlarından biri mahkemeye erişim hakkıdır. Kişinin uğradığı bir haksızlığa veya zarara karşı kendisini savunabilmesi ya da maruz kaldığı haksız bir uygulama veya işleme karşı haklılığını ileri sürüp kanıtlayabilmesi ve zararını giderebilmesinin en etkili yolu, yargı mercileri önünde dava hakkını kullanabilmesidir. Mahkemeye erişim hakkı, bireylerin iddia ve savunmalarını bir yargı mercii önünde ileri sürebilmelerine imkân sağlayan ve adil yargılanma hakkının bir unsuru olarak kabul edilen bir haktır.
15- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne göre, ulusal yasalarda mahkemeye erişim hakkının sağlanma derecesi, demokratik bir toplumdaki hukuk devleti ilkesi çerçevesinde, kişilerin mahkemeye erişim hakkını güvence altına almaya yetecek ölçüde olmalıdır. Mahkemeye erişim hakkı mutlak olmayıp bazı sınırlamalara tâbi olabilir. Bununla birlikte uygulanan sınırlamalar, mahkemeye erişim hakkının özünü zedeleyecek ölçüde veya şekilde olmamalıdır (Ashingdane/Birleşik Krallık, B.No:8225/78, 28.5.1985, § 57). Ayrıca mahkemeye erişim hakkının etkili olabilmesi, haklarına müdahale teşkil eden bir eyleme karşı koymak için kişinin açık ve pratik bir imkâna sahip olmasını gerektirir (Bellet/Fransa, B.No: 23805/94, 4.12.1995, § 36).
16- İtiraz konusu kural ile ihtiyati haciz talep eden birinin, bu kararın verildiği tarihten itibaren on gün içinde kararın infazını istemesi gerektiğini, aksi halde ihtiyati haciz kararının kendiliğinden kalkacağını kanun koyucu öngörmüştür.
17- İtiraz konusu ibareyle getirilen düzenleme incelendiğinde, düzenlemenin adil yargılanma hakkının bir unsuru olan "mahkemeye erişim hakkı"na ve dolayısıyla da adil yargılanma hakkına yönelik bir müdahale olduğu açıktır. Kuralla, ihtiyati haciz kararının verilmesinden sonra bu kararın verilmiş olduğu hususunun herhangi bir tefhim veya tebliğine gerek olmaksızın ve kararının verildiği tarihten itibaren on gün içinde kararın infazının istenmesinin zorunlu tutulduğu ifade edilmiştir. Bu süre içinde kararın infazı için başvurulmadığı takdirde ihtiyati haciz kararının kendiliğinden kalkması ihtimali gündeme gelebilecektir.
Kanun koyucunun, kuralla, "kararın verildiği tarihten" itibaren süreyi başlatmak suretiyle, dolaylı şekilde ihtiyati haciz kararı ile ilgili karşı tarafın süresiz şekilde bir tehdit ile karşı karşıya kalmamasının amaçlandığı anlaşılmaktadır. Bu durumda getirilen düzenleme ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin bulunup bulunmadığına bakılmalıdır.
18- Ölçülülük ilkesi gereğince, getirilen düzenleme ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin bulunması gerekmektedir. Orantılılık olarak da ifade edilen ölçülülüğün bu alt ilkesi, amaca ulaşmak için gerekli olan önlemin alınmasına imkân tanımakta, ancak amaca ulaşmak için gerekli olmayan önlemlere başvurulmasına ve ilgili hakkın ölçüsüz bir şekilde sınırlanmasına müsaade etmemektedir. Demokratik bir toplumda, temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamanın, bu sınırlamayla güdülen amacın gerektirdiğinden fazla olmaması gerekir. Orantılılık ilkesi, meşru bir amaca ulaşmak için gerekli olan sınırlayıcı araçlardan daha hafif olanı tercih edilebilecekken daha ağır olanına başvurulmasına izin vermez.
19- Sürelerin başlamasını düzenleyen Kanun'un 91. maddesinde, sürelerin, taraflara tebliğ tarihinden veya kanunda öngörülen hâllerde, tefhim tarihinden itibaren işlemeye başlayacağı öngörülmektedir. Bu bağlamda mahkeme tarafından verilen bir kararın davanın taraflarınca öğrenilebilmesi ancak tebliğ veya kararın tefhim yoluyla mümkün olabilmektedir. İtiraz konusu kural ise bu genel kuraldan ayrılmakta ve kararın verildiği tarihten itibaren süre başlasa da bu kararın tebliğ veya tefhimi koşulunu aramamakta ve sürenin kararın verildiği tarihten itibaren başlayacağını öngörmektedir.
20- İhtiyati haciz kararı bilindiği üzere geçici bir hukuki koruma önlemidir. Kararın verilmiş olması kişinin hakka erişimi açısından yeterli değildir. Önemli olan, kararın infaz edilebilmesi açısından ihtiyati haciz talep eden lehine karar verildiği taktirde bu kararın infazını mümkün kılan açık ve belirli hükümlerin var olmasıdır. Aksi halde kararın tek başına varlığı kişinin geçici hukuki koruma kurumunun tanıdığı haklarını etkin kullanabilmesi açısından yeterli bir fırsat sağlayamayacaktır. Nitekim somut olayda lehine ihtiyati haciz kararı verilen davacının söz konusu kararı öğrenebilmesi açasından kararın kendisine tebliğ olunması veya tefhim olunması zorunlu tutulmamıştır. Bu durumda davacının bu kararın içeriğini yasal koşullara uygun şekilde öğrenme imkanı ise sınırlıdır. Kişiye usulüne uygun olarak tebliğ veya tefhim olunmayan bir hususun ise aleyhine sonuç doğurabilmesi kabul edilebilir değildir.
21- Zira, ihtiyati haciz kararının verildiği tarihten itibaren on gün içinde mahkemenin yargı çevresindeki icra dairesinden kararın infazını davacı talep etmek zorundadır. Ancak bu kararının davacıya tebliğ veya tefhim olunmadığı sürece davacının ihtiyati haciz kararının verildiğini öğrenmesi fevkalede zor ve sınırlıdır.
Bu noktada davacıdan her gün bu kararın verilip verilmediğini takip etmesi beklenemez. Nitekim değişik iş üzerinden verilen ihtiyati haciz kararlarında taleple ilgili karar numarası alındığı, karar numarasının verildiği an itibariyle defterlerde kararın verildiği gün olarak bugünün gözüktüğü, buna rağmen kararın mahkeme başkanı/hakimince yazdırılması ve imzalanmasının çok farklı nedenlerle on günlük sürenin önemli bir kısmını dahi kapsayabildiği, hatta geçtiği görülebilmektedir.
Bu durum, asıl dava veya değişik iş dosyasındaki kararın verildiği tarihten itibaren on gün içinde yargı çevresindeki icra dairesinden kararın infazını istemeye mecbur olan tarafa kanunla verilmiş olan bu sürenin fiilen ve etkin olarak kullandırılamaması sonucuna dahi kimi zaman yol açmaktadır.
22- İhtiyati haciz kararının kendiliğinden kalkması ihtimalinin usul hukuku anlamında telafisi imkansız veya zor hak kayıplarına yol açabileceği kuşkusuzdur. Zira davacı, asıl dava dosyası dışında ve ayrıca değişik iş dosyası üzerinden yeniden harç ödemek suretiyle tekrar talepte bulunmak zorunda kalacak, daha önce lehine verilmiş olan kararın bir şekilde karşı tarafça öğrenilmesi nedeniyle ise geçici hukuki korumadan sağlanan bir kısım yararlar ortadan kalkabilecektir.
Bu bağlamda ihtiyati haciz kararının verildiği tarihten davacının/talep edenin henüz haberdar olmadığı veya haberdar olmasının fevkalade güç olabileceği bir kararın verildiği tarihten itibaren on gün içinde mahkemenin yargı çevresindeki icra dairesinden infazı talep olunmadığından ihtiyati haciz kararının kendiliğinden kalkması halinin ortaya çıkardığı hukuki sonuçlar, hak arama özgürlüğünü amacını aşacak şekilde sınırlandırmaktadır.
23- Ayrıca, ihtiyati haciz kararının verildiği tarihten itibaren on gün içinde icra dairesinden kararın infazını istemeye mecbur tutan kuralın, söz konusu kararın infazının talep olunması noktasında icra dairesine başvurma noktasında "açık ve pratik bir imkân" sunduğu da söylenemez. Dolayısıyla kuralla mahkemeye erişim hakkına getirilen sınırlama, hak arama özgürlüğüne ilişkin hakkın Anayasa'da ifade edilen sınırlarını aşmakta ve bu hakkın kullanılmasını önemli ölçüde zorlaştırmaktadır. Kuralla bireylerin mahkemeye erişim hakkına getirilen sınırlama demokratik toplum düzeninde gerekli olmayan ölçüsüz bir sınırlama niteliğinde olduğundan Anayasa'ya aykırıdır.
24- Somut başvuruda yani somut davada kararın verildiği tarihin yukarıda açıklanan gerekçeler gözetildiğinde taraflarca bilinmesi fevkalade zor ve sınırlıdır. Ancak daha önemlisi değişik iş dosyalarına dayalı olarak talep edilen ihtiyati haciz kararlarında talebin kabulüyle birlikte ihtiyati hacze ilişkin karar numarası verilmekte, karar numarası karar tarihi olarak gözükmekte, ancak kararın yazdırılması ve imzalanması sürecin ise çok farklı nedenlerle uzamaktadır. Bu durumun, kararın verildiği tarihten itibaren on gün içinde infaz amacıyla icra dairesine başvurmak için kanun koyucunun tanımış olduğu sürenin fiilen kullandırılamaması sonucuna yol açtığı görülmektedir.
Davacıya/talep edene, karar ile ilgili kanunda belirtilen şekilde herhangi bir bildirim yapılmaması kararın verildiği tarihten itibaren on gün içinde kararın infazının istenmemesi ve kararın kendiliğinden kalkması sonucunu doğurabilmektedir. Bu hal ise somut olayda telafisi zor veya imkansız hallere yol açabilecektir.
Açıklanan nedenlerle kuraldaki ibarelerin, yukarıda genel olarak ve madde madde atıf yapılan Anayasa Mahkemesinin adı geçen kararı da gözetildiğinde Anayasa'nın 13. ve 36. maddelerine aykırı olduğu değerlendirilmektedir.
SONUÇ:
2004 sayılı İİK m.261/f.1 hükmü gereği"alacaklı, ihtiyati haciz kararının verildiği tarihten itibaren on gün içinde kararı veren mahkemenin yargı çevresindeki icra dairesinden kararın infazını istemeye mecburdur. Aksi halde ihtiyati haciz kararı kendiliğinden kalkar." cümlesinde belirtilen "...verildiği tarihten itibaren..." ibarelerinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m.13 ve m.36. hükmüne aykırı olup olmadığının değerlendirilmesi Anayasa Mahkemesinin yüksek takdirine sunulmuştur.”
ANAYASA MAHKEMESİ KARARI
Esas Sayısı:2025/142
Karar Sayısı:2025/254
Karar Tarihi:11/12/2025
R.G.Tarih-Sayı:9/3/2026-33191
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN: İstanbul 2. Asliye Ticaret Mahkemesi
İTİRAZIN KONUSU: 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 18/2/1965 tarihli ve 538 sayılı Kanun’un 101. maddesiyle değiştirilen 261. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…verildiği tarihten itibaren…” ibaresinin Anayasa’nın 13. ve 36. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir.
OLAY: Alacak talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur.
I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKMÜ
Kanun’un itiraz konusu kuralın da yer aldığı 261. maddesi şöyledir:
“İhtiyati haciz kararının icrası:
Madde 261 – (Değişik: 18/2/1965-538/101 md.)
Alacaklı, ihtiyati haciz kararının verildiği tarihten itibaren on gün içinde kararı veren mahkemenin yargı çevresindeki icra dairesinden kararın infazını istemeye mecburdur. Aksi halde ihtiyati haciz kararı kendiliğinden kalkar.
İhtiyati haciz kararları, 79 dan 99 uncuya kadar olan maddelerdeki haczin ne suretle yapılacağına dair hükümlere göre icra edilir.
(Ek son fıkra: 17/7/2003-4949/61 md.) İhtiyati haczin infazı ile ilgili şikayetler infazı yapan icra dairesinin bağlı olduğu icra mahkemesine yapılır.”
II. İLK İNCELEME
1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Kadir ÖZKAYA, Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR ve Metin KIRATLI’nın katılımlarıyla 10/7/2025 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
III. ESASIN İNCELENMESİ
2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Elif ÇELİKDEMİR ANKITCI tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
A. Anlam ve Kapsam
3. 2004 sayılı Kanun’un 257 ila 268. maddelerinde ihtiyati haciz kurumu düzenlenmiştir. İhtiyati hacizle alacaklının bir para alacağının zamanında ödenmesini güvence altına almak amacıyla mahkeme kararına dayanılarak borçlunun mallarına önceden geçici olarak el konulması sağlanmaktadır.
4. Anılan Kanun’un 257. maddesinin birinci fıkrasında rehinle temin edilmemiş ve vadesi gelmiş bir para borcunun alacaklısının borçluda veya üçüncü şahısta olan taşınır ve taşınmaz mallarını ve alacaklarıyla diğer haklarını ihtiyaten haczettirebileceği belirtilmiştir.
5. Söz konusu maddenin ikinci fıkrasında ise borçlunun belirli bir yerleşim yerinin olmadığı veya taahhütlerinden kurtulmak amacıyla mallarını gizlemeye, kaçırmaya veya kendisinin kaçmaya hazırlandığı veyahut kaçtığı ya da bu amaçla alacaklının haklarını ihlal eden hileli işlemlerde bulunduğu hâllerde vadesi gelmemiş borçtan dolayı da ihtiyati haciz istenebileceği düzenlenmiştir.
6. Kanun’un 259. maddesinde ihtiyati haciz isteyen alacaklının hacizde haksız çıktığı takdirde borçlunun ve üçüncü şahsın bu yüzden uğrayacağı bütün zararlardan sorumlu olduğu ve bu nedenle teminat yatırma zorunluluğunun bulunduğu öngörülmüştür.
7. 258. maddede ihtiyati haciz talebinin reddine dair karar ile yüze karşı verilen aleyhe ihtiyati haciz kararlarına karşı istinaf yoluna başvurulabileceği; bölge adliye mahkemesinin bu başvuruları öncelikle inceleyeceği ve bu konuda verdiği kararların kesin olduğu hükme bağlanmıştır.
8. 262. maddenin ikinci fıkrasında ise icra dairesinin ihtiyati haciz tutanağının birer suretini üç gün içinde haciz sırasında hazır bulunmayan alacaklı ve borçluya ve gerektiğinde üçüncü şahsa tebliğ edeceği belirtilmiş; 265. maddenin birinci fıkrasında da borçlunun kendisi dinlenmeksizin verilen ihtiyati haczin dayandığı sebeplere, mahkemenin yetkisine ve teminata karşı huzurunda yapılan hacizlerde haczin uygulandığı, aksi hâlde haciz tutanağının kendisine tebliğ edildiği tarihten itibaren yedi gün içinde mahkemeye itiraz edebileceği öngörülmüştür.
9. 261. maddenin birinci fıkrasının birinci cümlesinde alacaklının ihtiyati haciz kararının verildiği tarihten itibaren on gün içinde kararı veren mahkemenin yargı çevresindeki icra dairesinden kararın infazını istemeye mecbur olduğu hükme bağlanmıştır. Anılan cümlede yer alan “…verildiği tarihten itibaren…” ibaresi itiraz konusu kuralı oluşturmaktadır. Söz konusu fıkranın ikinci cümlesinde de belirtilen sürede ihtiyati haciz kararının infazının istenmemesi hâlinde anılan kararın kendiliğinden kalkacağı hüküm altına alınmıştır.
10. Söz konusu maddenin üçüncü fıkrasında ise ihtiyati haczin infazıyla ilgili şikâyetlerin infazı yapan icra dairesinin bağlı olduğu icra mahkemesine yapılacağı belirtilmiştir.
11. 264. maddede ihtiyati haczi tamamlayan usul düzenlenmiştir. Anılan maddenin birinci fıkrasında dava açılmadan veya icra takibine başlanmadan önce ihtiyati haciz yaptırmış olan alacaklının haczin icrasından, haciz gıyabında yapılmışsa haciz tutanağının kendisine tebliğinden itibaren yedi gün içinde ya takip talebinde (haciz veya iflas) bulunmaya veya dava açmaya zorunlu olduğu öngörülmüştür.
12. Maddenin ikinci fıkrasında icra takibinde, borçlunun ödeme emrine itiraz etmesi hâlinde bu itirazın hemen alacaklıya tebliğ edileceği, alacaklının tebliğ tarihinden itibaren yedi gün içinde icra mahkemesinden itirazın kaldırılmasını istemeye veya mahkemede dava açmaya zorunlu olduğu, icra mahkemesinin itirazın kaldırılması talebini reddetmesi hâlinde alacaklının bu kararın tefhim veya tebliği tarihinden itibaren yedi gün içinde dava açması gerektiği belirtilmiştir.
13. Maddenin üçüncü fıkrasında ise ihtiyati haczin, alacak davası sırasında konulması veya ihtiyati hacizden sonra süresinde alacaklı tarafından mahkemede dava açılmış olması hâlinde esas hakkında verilecek hükmün mahkemece tebliğinden itibaren bir ay içinde alacaklının takip talebinde bulunmaya zorunlu olduğu hüküm altına alınmıştır.
14. Dördüncü fıkrada alacaklının söz konusu süreleri geçirmesi veya davasından yahut takip talebinden vazgeçmesi ya da takip talebinin kanuni sürelerin geçmesiyle düşmesi veya dava dosyasının işlemden kaldırılıp da bir ay içinde davanın yenilenmemesi ya da alacaklının dava sonunda haksız çıkması durumunda ihtiyati haczin hükümsüz kalacağı düzenlenmiştir.
B. İtirazın Gerekçesi
15. Başvuru kararında özetle; 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 20. maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan ve itiraz konusu kuralla benzer nitelikte olan “…bu karar verildiği anda kesin ise bu tarihten…” ibaresinin Anayasa Mahkemesince iptal edildiği, ihtiyati haciz kararının verildiği tarihten itibaren on gün içinde kararı veren mahkemenin yargı çevresindeki icra dairesine başvurulmadığı takdirde ihtiyati haciz kararının kendiliğinden kalkacağının düzenlendiği, ancak talepte bulunan alacaklıya haciz kararının bildirilmemesi nedeniyle söz konusu kararın öğrenilmesinin mümkün olmayabileceği, zira çoğunlukla kararın yazılması veya imza sürecinin uzaması nedeniyle kararın on günlük sürenin sonunda erişilebilir hale geldiği, dolayısıyla karara ulaşma imkânı bulunmayan alacaklının bu süreçte kararın infazını isteme süresinin başlaması nedeniyle süresi içinde infaz talebinde bulunamadığı, bu durumda ihtiyati haczin kendiliğinden kalkması nedeniyle alacaklı açısından telafisi imkansız zararların meydana geldiği, bu durumun mahkemeye erişim hakkına ölçüsüz sınırlama getirdiği belirtilerek kuralın Anayasa’nın 13. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
C. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
16. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 5. ve 35. maddeleri yönünden incelenmiştir.
17. Anayasa’nın 35. maddesinde “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir./ Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir./ Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.” denilmektedir. Mülkiyet hakkı; kişiye -başkasının hakkına zarar vermemek ve kanunların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla- sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma, onun üzerinde tasarruf etme ve ürünlerinden yararlanma imkânı veren temel bir haktır (Mehmet Akdoğan ve diğerleri [1. B.], B. No: 2013/817, 19/12/2013, § 32).
18. Anayasa’nın 5. maddesinde insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamak devletin temel amaç ve görevleri arasında sayılmıştır. Devlet, kişilerin mülkiyet hakkından tam anlamıyla yararlanabilmeleri ve etkili bir şekilde mülkiyet hakkının korunması amacıyla yasal, idari, mali, yargısal ve diğer önlemleri almak zorundadır.
19. Anayasa’nın 35. maddesinde bir temel hak olarak güvence altına alınan mülkiyet hakkının etkili bir şekilde korunabilmesi yalnızca devletin bu hakka müdahaleden kaçınmasına bağlı değildir. Anayasa’nın 5. ve 35. maddeleri uyarınca devletin mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin pozitif yükümlülükleri de bulunmaktadır. Bu kapsamda devletin -özel kişiler arası uyuşmazlıklarla ilgili olsun ya da olmasın- yargı kararlarının uygulanması ve kişilerin alacaklarına kavuşması bakımından etkili bir icra sistemi kurma sorumluluğu bulunmaktadır. Özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklarda devletin mülkiyet hakkına ilişkin pozitif yükümlülükleri, karşılıklı hak ve menfaatler dengesine dayanmaktadır. Alacakların icrasına ilişkin süreç bakımından da durum böyledir (AYM, E.2019/11, K.2019/86, 14/11/2019, §§ 13, 14; Hesna Funda Baltalı ve Baltalı Gıda Hayvancılık San. ve Tic. Ltd. Şti. [GK], B. No: 2014/17196, 25/10/2018, § 71; Eyyüp Boynukara [1. B.], B. No: 2013/7842, 17/2/2016, §§ 39-41).
20. Alacağın ödenmemesi nedeniyle başlatılan icra takibinde alacaklı ve borçlunun mülkiyet hakkı çatışmaktadır. Devlet, cebrî icra sistemini kurarken gerek alacaklının gerekse de borçlu ve ilgili üçüncü kişilerin hak ve menfaatlerini gözetmek, kişilerin mülkiyet haklarının korunması için gerekli tedbirleri almak durumundadır. Buna göre bir yandan alacaklının mülkiyet hakkı kapsamında bulunan alacağına kavuşması için etkin bir icra yolunun oluşturulması, öte yandan icradan etkilenen borçlu ve ilgili diğer kişilere, mülkiyet haklarına yapılan müdahalelerin keyfî veya hukuka aykırı olduğunu ileri sürebilmeleri için etkin biçimde itiraz etme imkânının tanınması gerekir (AYM, E.2019/11, K.2019/86, 14/11/2019, § 16; Hesna Funda Baltalı ve Baltalı Gıda Hayvancılık San. ve Tic. Ltd. Şti., § 72; Nihal Soydan [ 2. B.], B. No: 2015/3112, 23/1/2019, § 35).
21. Bununla birlikte kanun koyucunun öngördüğü düzenlemelerin menfaatler dengesinin kurulmasında taraflardan biri aleyhine ölçüsüzlüğe neden olması mülkiyet hakkı yönünden pozitif yükümlülüklerle bağdaşmayabilir. Bu bağlamda her iki tarafın menfaatlerinin mümkün olduğunca dengelenmesi ve sürecin taraflardan biri aleyhine ölçüsüz bir külfet doğuracak şekilde sonuçlandırılmaması gerekir. Menfaat dengesinin adil bir şekilde kurulup kurulmadığının değerlendirilmesinde ise taraflara tanınan tüm imkânların gözönünde bulundurulması zorunludur (AYM, E.2019/11, K.2019/86, 14/11/2019, § 16).
22. 2004 sayılı Kanun’un 264. maddesinde belirtilen usulün tamamlanmasıyla mahkemece verilen ihtiyati haciz kararı kesin hacze dönüşmekte, aksi durumda ise söz konusu karar ortadan kalkmaktadır. Başka bir deyişle icra takibinden veya dava açılmadan önce verilen ihtiyati haciz kararı üzerine haczin uygulanmasından veya haciz tutanağının tebliğinden itibaren yedi gün içinde alacaklının icra takibini başlatmaması veya dava açmaması hâlinde söz konusu karar ortadan kalkacak, dava açılmasından sonra mahkemece esas hakkında karar verilip bu kararın tebliğinden itibaren bir ay içinde takip talebinde bulunulması veya dava açılmaksızın doğrudan takip yapılması üzerine takibin kesinleşmesiyle birlikte ihtiyati haciz kesin hacze dönüşecektir.
23. İtiraz konusu kuralla ihtiyati haciz kararı verilmesinden sonra borçlu ile alacaklı arasındaki hukuki sürecin hızlı bir şekilde işletilmesi amacıyla alacaklıya kısa sürede alacağını takip etmesi yükümlülüğü getirilmiştir. Alacaklının kendisinden beklenen yükümlülükleri yerine getirmemesi hâlinde ihtiyati haciz, borçlu tarafından herhangi bir işlem yapılmaksızın hukuken son bulacaktır.
24. Kural, alacaklı ile borçlu arasında geçici nitelikte olan ihtiyati haciz sürecinin hızlandırılması amacıyla alacaklıya bir an önce ihtiyati haciz kararını infaz ettirme yükümlülüğü öngörmektedir. Söz konusu kararın infaz edilmesinin belli bir süreye bağlanması mahkeme kararıyla başlatılan bu sürecin belirli ve öngörülebilir olmasına katkıda bulunduğu açıktır. İhtiyati haciz kararının infazı için öngörülen on günlük sürenin ise belirliliğin sağlanması bakımından makul ve yeterli olmadığı söylenemez.
25. Bununla birlikte alacaklı için öngörülen yükümlülüğün yerine getirebilmesi için alacaklının karardan haberdar olması gerektiği açıktır. İhtiyati haciz kararı, alacak davasının görüldüğü mahkemece ya da dava açılmadan veya icra takibi başlatılmadan önce duruşma yapılmaksızın da verilebilir. Anılan Kanun’un 258. maddesinin ikinci fıkrasına göre ihtiyati haciz talebi üzerine mahkeme iki tarafı dinleyip dinlememekte serbesttir. Kurala göre ihtiyati haciz talep eden alacaklının kararın verilmesiyle birlikte infaz ettirme yükümlülüğü başlamaktadır.
26. Bu kapsamda ihtiyati haciz kararının alacaklıya tebliğ edilmesi gerekmemekte olup kararın verilmesiyle on günlük infaz edilme süresi başlamaktadır. Talep üzerine ihtiyati haciz kararının verilmesi bakımından mahkemeler yönünden Kanun’da kısıtlayıcı veya düzenleyici herhangi bir süre öngörülmemiştir. Mahkemenin taleple ilgili olarak aynı veya farklı bir gün dosya üzerinden karar vermesi mümkündür. Yargılaması devam eden alacak davasında ihtiyati haciz kararının duruşma sırasında veya dosya üzerinden herhangi bir zamanda verilmesi de söz konusu olabilir. Dolayısıyla mahkemelerin alacaklının ihtiyati haciz talebini kabul ettiği an alacaklının karardan haberdar olmaması mümkündür. Kurala göre bu durumda dahi on günlük infaz ettirme süresi başlamaktadır.
27. Diğer yandan alacaklının başvurusunu takip etme yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu itibarla ihtiyati haciz kararının herhangi zaman diliminde verilebileceği ve söz konusu kararın alacaklıya ayrıca bildirilmediği dikkate alındığında alacaklıya kuralla tanınan on günlük sürenin alacaklının kararı öğrenmesi ve infaz ettirmesi açısından yeterli olup olmadığı değerlendirilmelidir. Bu konuda yapılacak değerlendirmede ihtiyati haciz kurumunun niteliğinin de dikkate alınması gerekir. Zira ihtiyati haciz, vadesi gelmiş borçların vadesinde ödenmesini sağlamak, vadesi gelmemiş borçların ise vadesi geldiğinde ödenmesini teminat altına almak için geçici koruma sağlayan ve ivedi karar alınmasını gerektiren hukuksal bir yoldur. Dolayısıyla ihtiyati haciz kurumuyla ulaşılmak istenen amaç doğrultusunda alacaklının, başvurusuyla ilgili süreci takip etmesi aynı zamanda bu kurumun niteliğinin bir gereğidir.
28. Dolayısıyla ihtiyati haczin oldukça sınırlı ve belli sürelere bağlanmış bir hukuksal başvuru yolu olması nedeniyle bu yol işletilirken alacaklıya süreci takip etmesi konusunda olağan şartların dışında yükümlülüklerin öngörülmesinin makul olmadığı söylenemez. Aksi durum, hızlı ve ivedi bir şekilde sonuçlandırılması gereken süreçten beklenen faydanın elde edilme imkânının ortadan kalkmasına neden olabilir.
29. İhtiyati haciz talep eden alacaklının, söz konusu talepte bulunurken kararın verilebileceği tarihi öngörmesi bazı durumlarda mümkün olmamakla birlikte takip yükümlülüğü kapsamında başvurusunun sonucunu öğrenmek için çaba sarf etmesi gerektiği açıktır. Ayrıca söz konusu karar, niteliği gereği talepten itibaren çok uzun olmayan bir zaman diliminde verilebilmektedir. Dolayısıyla ihtiyati hacizden beklenen faydayla doğrudan ilgili olan alacaklının kararın verildiği tarihten itibaren on günlük süre içinde kararı infaz ettirme yükümlülüğü altında olduğunu bildiği ya da bilmesi gerektiği de gözetildiğinde bu süreye uyacak şekilde başvurusunun sonucunu öğrenmesinin beklenilmesi alacaklı açısından ağır bir külfete neden olmayacaktır. Öte yandan ihtiyati haciz kararının infaz edilmemesi nedeniyle söz konusu haciz kendiliğinden hükümsüz kalsa dahi şartların oluşması hâlinde yeniden ihtiyati haciz talebinde bulunulmasına engel bir durum da bulunmamaktadır.
30. Bu bağlamda ihtiyati hacizle ilgili olarak bir yandan alacaklı yönünden ihtiyati haciz sürecinin işlevsiz kalmamasını ve ivedi bir şekilde sonuçlanmasını sağlamak amacıyla gerekli yükümlülükler öngörülürken borçlu açısından da alacaklının süreci takip etmesi sağlanarak borçlunun malları üzerindeki ihtiyati haczin uzaması engellenmeye çalışılmıştır. Ayrıca borçlunun mülkiyet hakkına yönelik sınırlamanın keyfî veya hukuka aykırı olduğunu ileri sürebileceği itiraz, şikâyet ve istinaf gibi denetim yollarının oluşturulduğu görülmektedir.
31. Bu itibarla kural kapsamında mahkemece verilen ihtiyati haciz kararının infaz edilmesi için öngörülen on günlük sürenin karar tarihinden itibaren başlamasının mülkiyet hakkı bağlamında tarafların çatışan menfaatleri arasındaki makul dengeyi ortadan kaldırdığı söylenemez. Dolayısıyla kuralda devletin, mülkiyet hakkından kaynaklanan pozitif yükümlülükleriyle çelişen bir yön bulunmamaktadır.
32. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa'nın 5. ve 35. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir.
Kenan YAŞAR bu görüşe katılmamıştır.
Kuralın Anayasa’nın 36. maddesine de aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de bu bağlamda belirtilen hususların Anayasa’nın 5. ve 35. maddeleri kapsamında ele alınmış olması nedeniyle Anayasa’nın 36. maddesi yönünden ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.
Kuralın Anayasa’nın 13. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
IV. HÜKÜM
9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 18/2/1965 tarihli ve 538 sayılı Kanun’un 101. maddesiyle değiştirilen 261. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…verildiği tarihten itibaren…” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE, Kenan YAŞAR’ın karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA 11/12/2025 tarihinde karar verildi.
Başkan
Kadir ÖZKAYA
Başkanvekili
Hasan Tahsin GÖKCAN
Basri BAĞCI
Üye
Engin YILDIRIM
Rıdvan GÜLEÇ
Recai AKYEL
Yıldız SEFERİNOĞLU
Selahaddin MENTEŞ
İrfan FİDAN
Kenan YAŞAR
Muhterem İNCE
Yılmaz AKÇİL
Ömer ÇINAR
Metin KIRATLI
KARŞIOY GEREKÇESİ
1. Mahkememiz çoğunluğu, İcra ve İflas Kanunu’nun 261. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…verildiği tarihten itibaren…” ibaresinin Anayasaya aykırı olmadığına karar vermiştir. Aşağıda açıklanan sebeplerle çoğunluk görüşüne iştirak edilmemiştir.
2. Kural uyarınca, alacaklı ihtiyati haciz kararının infazını, kararın “verildiği tarihten itibaren” on gün içinde talep etmek zorundadır. Bu düzenleme, sürenin başlangıcını kararın tebliği veya tefhimiyle değil, doğrudan kararın verildiği an ile ilişkilendirmektedir.
3. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkı, bireyin hukuki konumunu etkileyen işlemlere karşı açık, pratik ve fiilen kullanılabilir bir başvuru imkânına sahip olmasını gerektirir. Kararın alacaklıya bildirilmediği durumda, bireyin karardan haberdar olmadan hak düşürücü bir sürenin işlemeye başlaması, bu hakkın yalnızca sınırlanması değil, kullanılamaz hâle gelmesi sonucunu doğurmaktadır.
4. Anayasa Mahkemesi, daha önce vermiş olduğu bir kararında 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 20. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “…bu karar verildiği anda kesin ise bu tarihten…” ibaresini, sürenin başlangıcını tarafların kararı öğrenmesine bağlayan genel kuraldan ayrılarak tebliğ veya tefhim olmaksızın, doğrudan kararın verildiği andan itibaren işlemeye başlamasını öngördüğü gerekçesiyle iptal etmiştir (AYM, E.2015/96, K.2016/9, 10.02.2016).
5. Mahkeme, görevsizlik ve yetkisizlik kararlarının uygulamada çoğunlukla tarafların yokluğunda ve dosya üzerinden verildiğini, bu nedenle tarafların kararın verildiği anı bilmesinin veya bu tarihte işlemeye başlayan süreyi takip etmesinin fiilen mümkün olmadığını tespit etmiştir. Bu durumun, tarafların kararı öğrenme imkânı bulunmaksızın hak düşürücü nitelikte bir sürenin işlemeye başlamasına yol açtığı; süre başlangıcının öngörülemez hâle gelmesi nedeniyle hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik ilkelerini ihlal ettiği ifade edilmiştir.
6. Mahkeme ayrıca, kararı bilmeyen tarafın iki haftalık süreyi kaçırması hâlinde davanın açılmamış sayılması gibi ağır sonuçların doğduğunu; bunun ise mahkemeye erişim hakkını ölçüsüz biçimde sınırlandırdığını belirterek, söz konusu ibareyi Anayasa’nın 13. ve 36. maddelerine aykırı bularak iptal etmiştir.
7. Anayasa Mahkemesi, HMK m.20 kararında bu durumu açık biçimde ortaya koymuştur: “Tarafların henüz varlığından haberdar olmadığı bir kararın verildiği tarihten itibaren süre işletilmesi, hak arama özgürlüğünü amacını aşacak şekilde sınırlandırmaktadır.” (§25). Aynı anayasal sakınca, ihtiyati haciz bakımından da birebir geçerlidir.
8. Hukuk devleti ilkesi, bireylerin hak ve yükümlülüklerini makul ölçüde öngörebilmelerini ve davranışlarını buna göre düzenleyebilmelerini zorunlu kılar. İhtiyati haciz kararı, tebliğ edilmediği ve çoğu zaman tarafların yokluğunda verildiği için, alacaklının sürenin hangi tarihte başladığını bilmesi mümkün değildir. Süre başlangıcının alacaklı açısından tamamen belirsiz olduğu bir durumda, bireyin hukuki statüsü keyfîliğe açık hâle gelmektedir.
9. Çoğunluğun kabul ettiği üzere alacaklının kendi talebine ilişkin süreci takip etmesi gerekebilir; ancak bunun hukuki düzeyde her an gerçekleşmesi muhtemel bir kararı öğrenebilmek için sürekli ve kesintisiz kontrol yükümlülüğüne dönüşmesi, ölçülülük ilkesinin sınırlarını aşmaktadır. Taraflardan kararı takip etmek adı altında sürekli bir araştırma içinde olmalarını beklemek, hak arama özgürlüğü ile bağdaşmaz. İhtiyati haciz gibi, kararın verilme zamanının tarafça öngörülemediği bir alanda bu beklenti daha da ağırlaştırıcıdır.
10. İhtiyati haczin sürüncemede kalmasının engellenmesi meşru bir amaçtır. Ne var ki, ölçülülük ilkesinin gereklilik unsuruna göre, bir sınırlama amaca ulaşmanın tek aracı değilse, daha az hak sınırlayıcı yollar tercih edilmelidir.
11. Sürenin kararı öğrenme veya tebliğ tarihinden başlatılması hâlinde, ihtiyati haczin etkinliği zedelenmeyecek, ancak alacaklının mahkemeye erişim hakkı korunacaktır. AYM’nin HMK m.20 kararındaki değerlendirme bu noktayı teyit eder niteliktedir. Daha hafif araçlarla aynı amaca ulaşmak mümkünken daha ağırına başvurulamaz. Dolayısıyla kural, ölçülülük ilkesinin gereklilik ve orantılılık aşamalarından geçememektedir.
12. Kararı bilmeden sürenin dolması hâlinde ihtiyati haczin kendiliğinden kalkması, alacaklı açısından telafisi güç sonuçlar doğurmaktadır. Bu sonuç, yalnızca şekli bir süre kuralının uygulanması değil, alacağın güvence altına alınmasına yönelik temel bir korunan çıkarın ortadan kalkması anlamına gelir.
13. Bu derece ağır bir sonuç doğuran bir işlemde bireyin kararı öğrenme imkânına sahip olmaması, demokratik toplum düzeninin gerekleri ile bağdaşmamaktadır.
14. Özetle, itiraz konusu ibare, ihtiyati haciz kararının infazına yönelik sürenin alacaklı kararı öğrenme imkânına kavuşmadan işlemeye başlamasına neden olarak mahkemeye erişim hakkını zedelemekte; sürenin başlangıcına ilişkin belirsizlik nedeniyle hukuk güvenliği ve öngörülebilirlik ilkelerini ihlal etmektedir. Ayrıca düzenleme, alacaklıya fiilen yerine getirilmesi güç ve ölçüsüz bir takip yükümlülüğü yüklemekte; oysa aynı amaca daha hafif araçlarla ulaşılması mümkünken en ağır müdahalenin tercih edilmesi ölçülülük ilkesine açıkça aykırılık teşkil etmektedir.
15. Açıklanan nedenlerle, dava konusu kuralın alacaklı açısından ihtiyati haczin kendiliğinden kalkması gibi ağır sonuçlara yol açması da gözetildiğinde, söz konusu ibare Anayasa’nın 13. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ve iptal edilmesi gerektiği kanaati ile çoğunluk kararına iştirak edilmemiştir.