“A. CUMHURBAŞKANLIĞI
KARARNAMELERİNİN (CBK) ANAYASAL ÇERÇEVESİ
21/1/2017
tarihli ve 6771 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanun, 16 Nisan 2017 tarihli halkoylamasıyla kabul edilmiş, böylece daha
önce 1982 Anayasasının sadece 107. maddesinde belirtilen cumhurbaşkanlığı
kararnamesi, Anayasa’nın farklı maddelerinde hem kapsamı genişletilerek hem de
niteliği farklılaştırılarak yeniden düzenlenmiştir. 107. maddenin önceki
halinde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğinin kuruluşu, çalışma esasları ve
personel atama işlemlerinin Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenleneceği
belirtiliyordu. Bu iki tür düzenleme, ad benzerliği dışında kapsam ve sınırları
açısından birbirinden farklıdır.
6771
sayılı Kanun ile getirilen Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin temel ilke ve
koşulları, Anayasa’nın 104. maddesinin 17. fıkrasında ortaya konulmuştur.
“Cumhurbaşkanı,
yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir.
Anayasa’nın
ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi
hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler
Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemez.
Anayasada
münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı
kararnamesi çıkarılamaz.
Kanunda
açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz.
Cumhurbaşkanlığı
kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanır.
Türkiye
Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı
kararnamesi hükümsüz hale gelir.”
Anayasa’nın
106. maddesinin 11. fıkrasına göre de; “Bakanlıkların kurulması, kaldırılması,
görevleri ve yetkileri, teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının
kurulması Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenir.”
Görüldüğü
üzere 2017 Anayasa kurgusuyla kanun ile cumhurbaşkanlığı kararnamesi arasındaki
hukuki ilişki belirginleştirilmiş ve Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinin
kanunlara aykırı olamayacağı açıkça belirtilmiştir.
1.
Yasama Yetkisinin Devri Yasağı Karşısında Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri
6771
sayılı Kanun ile Anayasa’dan kaynaklanan doğrudan düzenleme yetkisiyle yürütme
fonksiyonu daha da güçlendirilmiştir. Bu bağlamda, Türk anayasa hukukunda
tartışılan konulardan biri olan idarenin, kanunla düzenlenmeyen bir alanda
düzenleme yapıp yapamayacağı hususu üzerinde durulmalıdır. Bunun için
öncelikle, yasama yetkisinin devri yasağına Anayasa Mahkemesi’nin yaklaşımı göz
önüne alınmalıdır. Anayasa'nın 7. maddesi, " Yasama yetkisi Türk Milleti
adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez. "
kuralının öngörmektedir. Bu kral ışığında Anayasa Mahkemesi’ne göre,
“Anayasa'da kanun ile düzenlenmesi öngörülen konularda yürütme organına genel
ve sınırları belirsiz bir düzenleme yetkisinin verilmesi olanaklı değildir.
Ancak yasama organının temel kuralları saptadıktan sonra, uzmanlık ve idare
tekniğine ilişkin hususları yürütmeye bırakması, yasama yetkisinin devri olarak
yorumlanamayacağı gibi yürütme organının yasama organı tarafından çerçevesi
çizilmiş alanda genel nitelikte hukuksal tasarruflarda bulunması, hukuk
devletinin belirlilik ilkesine de aykırı düşmez.” (Anayasa Mahkemesi Kararı,
E.2013/114 K.2014/184, 4.12.2014).
AYM,
bir başka kararında ise, yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesini şu şekilde
ifade etmiştir. “Anayasa Mahkemesinin pek çok kararında yasama yetkisinin
devredilmezliği ilkesinden ne anlaşılması gerektiği hususu açıklanmıştır. Buna
göre, kanunla düzenleme ilkesi, düzenlenen konudan yalnız kavram, ad ve kurum
olarak söz edilmesi değil, bunların kanun metninde kurallaştırılmasıdır.
Kurallaştırma ise düzenlenen alanda temel ilkelerin konulmasını ve çerçevenin
çizilmiş olmasını ifade eder… Anayasa’da öngörülen ayrık durumlar dışında,
kanunlarla düzenlenmemiş bir alanda, kanun ile yürütmeye genel nitelikte kural
koyma yetkisi verilemez. Yürütme organına düzenleme yetkisi veren bir yasa
kuralının Anayasa’nın 7. maddesine uygun olabilmesi için temel ilkeleri
koyması, çerçeveyi çizmesi, sınırsız, belirsiz, geniş bir alanı yürütmenin
düzenlemesine bırakmaması gerekir” (Anayasa Mahkemesi Kararı, E.2013/47
K.2013/72, 6/6/2013).
Bununla
beraber Anayasa Mahkemesi’nin daha yakın tarihli kararlarında bu içtihadı bir
miktar esnettiği görülmektedir.
“15…
yasama yetkisinin devredilmezliği esasen kanun koyma yetkisinin TBMM dışında
başka bir organca kullanılamaması anlamına gelmektedir. Anayasa’nın 7. maddesi
ile yasaklanan husus, kanun yapma yetkisinin devredilmesi olup bu madde,
yürütme organına hiçbir şekilde düzenleme yapma yetkisi verilemeyeceği anlamına
gelmemektedir. Kanun koyucu, yasama yetkisinin genelliği ilkesi uyarınca bir
konuyu doğrudan kanunla düzenleyebileceği gibi bu hususta düzenleme yapma
yetkisini yürütme organına da bırakabilir.
16.
Yürütmenin türevselliği ilkesi gereğince yürütme organının bir konuda düzenleme
yapabilmesi için yasama organınca yetkilendirilmesi gerekmektedir. Kural
olarak, kanun koyucunun genel ifadelerle yürütme organını yetkilendirmesi
yeterli olmakla birlikte Anayasa’da kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda
genel ifadelerle yürütme organına düzenleme yapma yetkisi verilmesi, yasama
yetkisinin devredilmezliği ilkesine aykırılık oluşturmaktadır. Bu nedenle Anayasa’da
temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması, vergi ve benzeri mali
yükümlülüklerin konması ve memurların atanmaları, özlük hakları gibi münhasıran
kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda, kanunun temel esasları, ilkeleri ve
çerçeveyi belirlemiş olması gerekmektedir. Anayasa koyucunun açıkça kanunla
düzenlenmesini öngördüğü konularda, yasama organının temel kuralları
saptadıktan sonra, uzmanlık ve idare tekniğine ilişkin hususları yürütmeye
bırakması, yasama yetkisinin devri olarak yorumlanamaz.” (Anayasa Mahkemesi
Kararı, E.2017/143 K.2018/40, 2/5/2018).
Sonuçta
yalnızca yakın dönem AYM kararları dikkate alındığında, ilkesel olarak kanun
koyucunun “genel ifadelerle yürütme organını yetkilendirmesi yeterli”dir,
denilebilir. Ancak Mahkemenin, Anayasa’da farklı kavramlarla ifade ettiği
kanunla düzenleme kaydı içeren konularda ise, “Anayasa’da kanunla düzenlenmesi
öngörülen konularda”, “münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda”,
“Anayasa koyucunun açıkça kanunla düzenlenmesini öngördüğü konularda” genel
ifadelerle yetkilendirme yapılması kabul edilemez.
2.
İdarenin Yasallığı Kuralı Karşısında Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri
Öte
yandan, yasal idare ilkesi, Türk idare hukukunun temelini oluşturur.
Anayasa’nın 123/1. maddesinde karşılığını bulan bu ilke uyarınca, “İdare,
kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir.” Bu ilke, idarenin
kendiliğinden bir teşkilatlanma yetkisi olmadığını bu yetkinin yasama organında
olduğunu ifade etmektedir. Anayasa Mahkemesi’ne göre, “Bu maddede yer alan
düzenleme, idarenin kanuniliği ilkesine vücut vermektedir. İdarenin kanuniliği
ilkesi, idarenin ve organlarının görev ve yetkilerinin kanunla düzenlenmesini
gerekli kılar.” (Anayasa Mahkemesi Kararı, E.2013/114 K.2014/184, 4.12.2014).
Bu ilkeyle kamusal kaynakların toplumun hangi tür gereksinimlerinin öncelikle
karşılanacağını ve bunun hangi usuller uygulanarak sağlanacağını tespit etme
yetkisi yasama organına verilir. Ayrıca, idarenin toplumsal gereksinimleri
karşılarken kamu gücü ve ayrıcalıklarını kullanması ve bunun da kişilerin temel
hak ve hürriyetleri üzerinde olumsuz etkiler de doğurabilmesi, bu yetkinin
yasamaya verilmesi sonucunu getirmiştir.
Yasal idare ilkesi, idarenin eylem ve işlemlerinin hem kanuna dayanmasını, hem
de bu eylem ve işlemlerin kanuna aykırı olmamasını ifade eder. Asli ve ilksel
bir yetki olan yasama yetkisine dayanarak yasama organı, Anayasa’ya ve kamu yararına
aykırı olmamak şartıyla, Anayasa’nın herhangi bir şekilde düzenlemediği bir
konuyu düzenleyebilir. Buna karşılık idare, önceden yasa ile düzenlenmeyen bir
alanda faaliyette bulunamaz, ancak böyle bir konuda yasadan aldığı bir yetkiye
dayanarak bir işlem ve eylemde bulunabilir.
6771
sayılı Kanunla getirilen Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle, her ne kadar ciddi
kısıtlılıklarla çerçevelenmiş olsa da, yürütme organı yasaya dayanmaksızın ilk
elden kural koyma yetkisine sahip olmuştur. Başka bir ifadeyle, yasama organı
yanında yürütme organı da Anayasa’da kanun kaydı olan, kanunun açıkça
düzenlediği konuları içermemek ve kanunlara aykırı olmamak şartıyla
Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle ilk elden düzenleme yapabilecektir. Bununla
birlikte, Cumhurbaşkanlığı kararnamesine konu olan alan, yasama konusu olmaktan
çıkmamaktadır. Çünkü Anayasa, Cumhurbaşkanlığı kararnamesine ilişkin olarak
özerk bir normatif alan öngörmemiştir. TBMM, CBK ile düzenlenen bir alanda her
zaman yasa çıkarabilir; bu durumda CBK hükümsüz kalır: “Türkiye Büyük Millet
Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi
hükümsüz hale gelir.” (madde 104/17). O halde Anayasa’da yasayla düzenlenmesi
öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamayacak iken, Cumhurbaşkanlığı
kararnamesi ile düzenleneceği belirtilen ve düzenlenmiş olan konularda dahi
TBMM yasa çıkarabilecektir. Şu halde, Anayasa’ya uygunluk kaydıyla asli
düzenleme yetkisi, konu bakımından herhangi bir mutlak istisna bulunmadan,
TBMM’ye ait bulunmaktadır. Başka bir anlatımla, Anayasa’nın CBK konusu
olabilecek kimi alanları doğrudan belirlemiş olması, o alanlarda yasama
yetkisinin kullanılmasını engellememektedir.
Bu
son saptamayı biraz daha ayrıntılı olarak ele almakta fayda vardır. 6771 sayılı
Kanun ile Anayasa’nın 7. maddesindeki yasama yetkisinin devri yasağı ve 123.
maddedeki idarenin yasallığı ilkesi muhafaza edilmiş, ancak belirli idari
konuların Anayasa’da açıkça Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenleneceği
öngörülmüştür. “Bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve yetkileri,
teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulması Cumhurbaşkanlığı
kararnamesiyle düzenlenir.” (madde 106/son). Ayrıca 123. maddenin son
fıkrasında kamu tüzel kişiliğinin Kanunla veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle
kurulacağı kuralına yer verilmiştir. Anayasa hükümleri arasında hiyerarşi söz
konusu olmadığından, bir çelişki kabul edilmediğinden, bu iki hükmün bir arada,
Anayasa’nın bütünlüğü ve sistematiği içinde bağdaştırılarak yorumlanması gerekir.
Gerçekte Anayasa koyucu 123/1. maddede genel kuralı, idarenin yasallığı
ilkesini koymuş; bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve yetkileri
ile kamu tüzel kişiliği kurulması yönünden bu genel kurala bir istisna
getirmiştir. Bu cihetle; her ne kadar, Anayasa, idarenin yasallığı ilkesinin
106/son ve 123/son maddelerde belirtilen hususlar açısından geçerli olmamasına
olanak tanısa da; bu alanların cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenip
düzenlenmeyeceği konusunda son sözü TBMM’ye bırakmaktadır. Yukarıda değinildiği
üzere, “Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda,
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir.” hükmü; (madde 104/17),
Anayasa m.106/son ve m.123/son açısından da geçerlidir. Gerçekten de, Anayasa koyucu
eğer öyle öngörseydi, tıpkı Anayasa’nın bazı hükümlerinde söz konusu alanın
ancak ve ancak kanunla düzenlenebileceğini amir ifadelerle belirttiği gibi,
bazı alanların da yine ancak ve ancak cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle
düzenlenebileceğini ve a contrario, kanunla düzenlenemeyeceğini yine açıkça ve
amir ifadelerle ortaya koyardı. Özetle; Anayasa koyucu, bazı konuların kanunla
düzenlenmesini zorunlu kılmış, doğrudan cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle
düzenlenebileceğini belirttiği alanlarda da son sözü (o konuda kanun çıkarmak
ya da çıkarmamak suretiyle) kanun koyucuya bırakmıştır.
Genel
kural ve istisna kural ilişkisine dair kamu hukukunda kabul edilen birtakım
yorum ilkeleri vardır: 1. Bir istisna kuralın varlığından söz edebilmek için,
bu istisnanın ayrıca ve açıkça konulmuş olması gerekir. 2. İstisna kural,
sadece ve sadece genel kuralı koyan makam tarafından konulabilir, başka bir
makamın istisna kural getirme yetkisi yoktur. 3. Genel kuralı koyan makam
açıkça yetkilendirmedikçe, bir başka makam genel kurala istisna getiremez. 4.
İstisna kural koymak, genel kuralı değiştirmek anlamına geldiğinden istisna
kural, yorum yoluyla genişletilemez; yani, yorum yoluyla genel kurala istisna
getirilemez. 5. Genel kuralın geniş yorumlanması esası benimsenmiştir. 6.
İstisna kural, dar yorumlanır. Çünkü istisna kural, genel kuralın kapsamını
daralttığından genel kuralı değiştirir, oysa onu değiştirme salt genel kuralı
koyana aittir.
Öte
yandan, kamu hukukunda mevzuatın açıkça belirttiği bir makama ya da makamın görevlisine
verdiği yetkiler, devre konu olamazlar. Yargı kararlarında da yetkinin, mevzuat
tarafından kime verilmiş ise, ancak onun bu yetkiyi kullanabileceği
belirtilmiştir. Yetki devrinde yetki devredilen makamın devraldığı bu yetkiyi
kendinden alt bir makama devrinin yasak olduğu hususu, idare hukukunda ve kamu
yönetiminde benimsenen bir ilkedir.
Anayasa’nın
104. maddesinin 17. fıkrasında öngörülen Cumhurbaşkanlığı kararnameleri,
normlar hiyerarşisinde yasaya eşdeğer işlemler değildir. Anayasa’nın bu tür
kararnamelerin salt “yürütme yetkisine ilişkin konular”la sınırlı olarak
çıkarılacağını öngörmesi, bunların yasaya eşdeğer, yasayla aynı düzeyde
kurallar olamayacağını gösterir. Çünkü yürütme yetkisi, kanunların
uygulanmasına yönelik, kanunlara uygun kullanılması gereken bir yetkidir.
Ayrıca aynı fıkrada yer alan “Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi
öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz; Kanunda açıkça
düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz; Cumhurbaşkanlığı
kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri
uygulanır; Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması
durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir.” şeklindeki
düzenlemeler, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin yasaya eşdeğer olmadığının bir
başka açık göstergesidir. Bu düzenlemelerden CBK ile düzenleneceği belirtilen
konuların yasayla düzenlenmesi, Anayasa’nın yasama organına açıkça tanıdığı bir
yetkidir.
Kanunsuz
emre dair Anayasa’nın 137. maddesinde yapılan değişiklik ise, Cumhurbaşkanlığı
kararnamesinin, Anayasa’nın konuya ilişkin diğer düzenlemeleri ile birlikte
değerlendirildiğinde, normlar hiyerarşisindeki yeri açıkça anlaşılır: “Kamu
hizmetlerinde herhangi bir sıfat ve suretle çalışmakta olan kimse, üstünden
aldığı emri, yönetmelik, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, kanun veya Anayasa
hükümlerine aykırı görürse, yerine getirmez ve bu aykırılığı o emri verene
bildirir…”.
6771
sayılı Yasa değişikliği ile Cumhurbaşkanına Anayasada tanınan diğer yetkiler
ise şöyledir: Anayasa’nın 123. maddenin son fıkrasında “Kamu tüzelkişiliği,
ancak kanunla veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kurulur” denilerek, CBK ile
kamu tüzelkişiliği kurulmasına da olanak tanınmıştır. Bununla birlikte,
“Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda,
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz kalır” (md.104/fıkra 17 son) kuralı
gereğince, yasa ile kurulmuş bir kamu tüzelkişiliği CBK ile kaldırılamaz; ancak
CBK ile kurulan bir kamu tüzelkişiliği, yasal düzenlemenin konusunu
oluşturabilir.
124.
ve 137. maddelerde yer alan tüzük ibaresi, Anayasadan tamamen çıkarılmıştır.
Böylece tüzük uygulaması yürürlükten kaldırılmış; onun yerine çok daha geniş
bir kapsama sahip olan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi konulmuştur. Yönetmelikleri
düzenleyen 124. maddede, “Cumhurbaşkanı, bakanlıklar ve kamu tüzelkişileri,
kendi görev alanlarını ilgilendiren kanunların ve Cumhurbaşkanlığı
kararnamelerinin uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak
şartıyla, yönetmelikler çıkarabilirler.” hükmünü öngörmüştür. Ancak bu, tüzük
ve cumhurbaşkanlığı kararnamesinin aynı hukuki nitelikte olduğu şeklinde
anlaşılmamalıdır. Öte yandan, Cumhurbaşkanı, “kanunların uygulanmasını
sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla yönetmelik çıkarır”
(md.104/18).
Kanunların
ve CBK’lerin uygulanması amacıyla çıkarılacak yönetmeliklerde gerekçe, yol
gösterici işlev görür. Ne var ki, kanunlar gerekçeli olduğu halde CBK’lerin
gerekçesiz olması, yönetmelik hazırlığı sırasında üst normun yol gösterici
işlevinde farklılaşmaya neden olacaktır. Böylece, kanunun uygulanması için
çıkarılacak yönetmelik ile Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin uygulanması için
çıkarılacak yönetmelik eşit olanak ve koşullarda hazırlanamayacaktır. CBK’yi
uygulamaya yönelik yönetmeliğin hazırlanmasını, yasanın uygulanmasına ilişkin
yönetmeliğe göre zorlaştıran ve belirsiz kılarak, iki ayrı uygulama
yönetmeliğini farklı kılacak hiçbir haklı neden bulunmadığı için, eşitlik
ilkesi yönünden Anayasa madde 10’a aykırılık oluşturmaktadır. CBK
gerekçesizliğinin uygulama yönetmeliğinde yaratması muhtemel belirsizlikler
ise, hukuk devleti ilkelerini zedeleyici sonuçlar doğuracaktır (md.2).
3.
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılmasının anayasal çerçevesi ve sınırları
Anayasa’nın
104/17. maddesiyle getirilen CBK ile yürütmeye tanınan düzenleme alanı oldukça
dar ve sınırlıdır. Bu çerçeve, dört kalemde açıklanabilir:
a)
“Yürütme yetkisine ilişkin konular”: İlk olarak Cumhurbaşkanlığı kararnamesi,
“yürütme yetkisine ilişkin konularda” çıkarılabilecektir. Maddenin gerekçesinde
ise, cumhurbaşkanına “genel siyasetin yürütülmesinde yürütme yetkisi ile ilgili
ihtiyaç duyduğu konularda kararname çıkarabilme” yetkisi verildiği ifade
edilmektedir. Bu nedenle CBK’leri ancak yürütme yetkisinin gerektirdiği
hususlarda ihtiyaç duyulduğunda çıkarılabilecek, yasama ve yargı yetkilerinden
herhangi birinin alanına giren bir konuda ise, CBK çıkarılması mümkün
olmayacaktır. AYM, bu açık hususu teyit etmektedir: “... Cumhurbaşkanı’nın
yürütme yetkisine ilişkin konularda CBK çıkarabileceği ifade edilmiştir. Buna
göre yürütme yetkisine ilişkin konular dışında CBK ile düzenleme yapılması
mümkün değildir”. (AYM, E. 2018/125, K. 2020/4, 22/1/2020, R.G. 13/5/2020 –
31126, §9. Aynı yönde bkz. AYM, E. 2018/55; K. 2020/27, 11/6/2020, R.G.
20/7/2020-31194).
b)
“Düzenleme yasağı”: İkinci olarak CBK’ler, “Anayasa’nın ikinci kısmının birinci
ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle
dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler”le ilgili konularda
düzenleme yapamaz.
Ancak
bu yasak karşısında yanıtlanması gereken soru, sosyal ve ekonomik haklar ve
özgürlüklerin tamamının CBK ile düzenlenip düzenlenemeyeceğidir. Sadece
yukarıdaki ifadeden yola çıkarak yapılan bir değerlendirme bu soruya olumlu
cevap vermeyi gerektirir. Ancak bu cümlenin aynı fıkradaki diğer hükümler ve
Anayasa’nın konuya ilişkin diğer ilke ve kuralları dikkate alınarak,
Anayasa’nın bütünlüğü içinde tartışılması ve anlaşılması gerekir.
Bu
konuda, öncelikle “münhasır yasa kaydı” belirtilmelidir: “Anayasada münhasıran
kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi
çıkarılamaz.” Bu açık yasak gereği, ilgili maddede yasayla düzenlenmesi kaydı
bulunan sosyal ve ekonomik hak ve ödevler, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile
düzenlenemeyecektir. Örneğin Anayasa’nın 42/2. maddesinde “Öğrenim hakkının
kapsamı kanunla tespit edilir ve düzenlenir.”, 51. maddesinde “Sendika kurma
hakkı … kanunla sınırlanabilir. Sendika kurma hakkının kullanılmasında
uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.”, 63. maddesinde Tarih,
kültür ve tabiat varlıklarından “özel mülkiyet konusu olanlara getirilecek
sınırlamalar ve bu nedenle hak sahiplerine yapılacak yardımlar ve tanınacak
muafiyetler kanunla düzenlenir.” denilmektedir. Dolayısıyla belirtilen konular
CBK ile düzenlenemez. Eğer böyle bir düzenleme yapılırsa bu, hem Anayasa’nın
104/17. maddesine hem de o hak ve ödev için kanun kaydı koyan hükme aykırılık
oluşturur. Ancak yasa kaydı içermeyen sosyal ve ekonomik haklar, Cumhurbaşkanlığı
kararnamesinin konusu olabilecektir. Örneğin konut hakkını düzenleyen
Anayasa’nın 57. maddesi böyledir. Bu durumda, dikkat edilmesi gereken husus,
söz konusu hakların sadece düzenleme konusu olabileceği, ancak bunun sınırlama
yetkisini içermediğidir.
Bu
nedenle, 104/17. maddenin ikinci cümlesi, sosyal ve ekonomik haklar alanının
CBK ile düzenlenmesini kabul ederken, bu düzenlemenin sınırlarını da belirtir:
ilki, fıkranın ilk cümlesindeki CBK’nin sadece yürütme yetkisine ilişkin
konularda çıkarılabilmesi, diğeri ise üçüncü cümlesindeki münhasıran kanunla
düzenlenmesi öngörülen konularda çıkarılamamasıdır. Öte yandan, Anayasa’nın 13.
maddesindeki temel hak ve hürriyetlerin ancak kanunla sınırlanabileceği kuralı
dikkate alındığında, CBK’ye konu olabilecek sosyal ve ekonomik hak ve ödevlerle
ilgili cumhurbaşkanının sınırlama değil sadece bir düzenleme yetkisinden
bahsedilebilir. Yani düzenleme ve sınırlama ayrımı dikkate alındığında, CBK ile
sosyal ve ekonomik haklar ve ödevlerin gerçekleşmesi için birtakım pozitif
tedbirleri içeren düzenlemeler yapabileceği, fakat kişilerin bundan
yararlanmasına sınırlama getirilemeyeceği belirtilmelidir. Zira anayasal
çerçevede, bir hakkın kısıtlanması ancak ve ancak kanun ile yapılabilir.
c)
Üçüncü sınır, “Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz.” hükmüdür. AYM tarafından yasama
yetkisinin devir yasağı çerçevesinde yürütmenin düzenleme yetkisi açıklanırken
kullanılan “münhasıran” kanunla düzenlenmesi gereken konular ibaresi, Anayasa
kuralı haline getirilmiştir (Bkz., AYM E. 2017/143, K.2018/40, 2/5/2018).
AYM’ye göre, “Kural olarak, kanun koyucunun genel ifadelerle yürütme organını
yetkilendirmesi yeterli olmakla birlikte Anayasa’da kanunla düzenlenmesi öngörülen
konularda genel ifadelerle yürütme organına düzenleme yapma yetkisi verilmesi,
yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesine aykırılık oluşturmaktadır. Bu
nedenle Anayasa’da temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması, vergi ve
benzeri mali yükümlülüklerin konması ve memurların atanmaları, özlük hakları
gibi münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda, kanunun temel
esasları, ilkeleri ve çerçeveyi belirlemiş olması gerekmektedir. Anayasa
koyucunun açıkça kanunla düzenlenmesini öngördüğü konularda, yasama organının
temel kuralları saptadıktan sonra, uzmanlık ve idare tekniğine ilişkin
hususları yürütmeye bırakması, yasama yetkisinin devri olarak yorumlanamaz.”.
Bu
nedenle, Anayasa’nın münhasıran kanunla düzenlenmesini gerektirdiği konularda yürütmeye
düzenleme yetkisi verilirken, yasanın “temel esasları, ilkeleri ve çerçeveyi
belirlemiş olması gerekmektedir”. AYM ayrıca, Anayasada münhasıran kanunla
düzenlenmesi gereken birtakım konuları örnek olarak sıralamıştır: “Anayasa’da
temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması, vergi ve benzeri mali
yükümlülüklerin konması ve memurların atanmaları, özlük hakları gibi”.
AYM’nin,
münhasıran kavramını açıklarken verdiği örnekler ve açıklamalardan bir konunun
münhasıran yasa alanında olması için Anayasa’nın özellikle ve ısrarla o konunun
yasayla düzenleme öngörmesi, yasayla düzenlemeye çok özel vurgu yapması
gerekmemektedir. Bu çerçevede temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasına dair
13. maddede, sınırlamanın “ancak” kanunla yapılabileceği şartı vardır: “Temel
hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’nın ilgili
maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla
sınırlanabilir”. Oysa vergilerle ilgili 73. maddede (Vergi, resim, harç ve
benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır.) ve
kamu hizmeti görevlileriyle ilgili genel ilkeleri koyan 128. maddede
(Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve
yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri
kanunla düzenlenir.) yasayla düzenleme öngörülmüş, hiçbir özel vurgu
yapılmamıştır.
Anayasada
münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konular kavramı, bu nedenle yasa
kaydı olarak anlaşılmak ve uygulanmak durumundadır. Anayasa’nın 126. maddesindeki
birden çok ili içine alan merkezi idare teşkilatının (bölge teşkilatının)
“görev ve yetkileri kanunla düzenlenir”, 127. maddesindeki “Mahalli idarelerin
kuruluş ve görevleri ile yetkileri, yerinden yönetim ilkesine uygun olarak
kanunla düzenlenir.”, 128. maddesindeki “Memurların ve diğer kamu
görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve
yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir”
ve “üst kademe yöneticilerinin yetiştirilme usul ve esasları, kanunla özel
olarak düzenlenir.” hükümleri buna örnek oluşturur. Özellikle bu son husus, CBK
ile yasanın konu itibarıyla iç içe geçme riskini içerir, karmaşaya yol açma
ihtimalini barındırır. Çünkü Anayasa’nın 104/9. maddesi, cumhurbaşkanı CBK ile
“üst kademe kamu yöneticilerini atar, görevlerine son verir ve bunların
atanmalarına ilişkin usul ve esasları … düzenler” hükmünü içerirken, üst kademe
yöneticilerinin yetiştirilme usul ve esasları 128. maddeye göre yasa ile özel
olarak düzenlenmek zorundadır.
Anayasa
Mahkemesi, Anayasa’da salt bir kanunla düzenleme kaydının bulunmasının, ilgili
konuyu cumhurbaşkanlığı kararnamesinin konu bakımından yetki alanından çıkarmak
açısından yeterli olduğunu ifade etmiştir.
“...
Anayasa’da münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda CBK
çıkarılamayacağı hüküm altına alınmıştır. Ancak Anayasa’da hangi konuların
münhasıran kanunla düzenleneceğine ilişkin özel bir hüküm bulunmamaktadır.
Bununla birlikte Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihadında anayasa koyucunun
kanunla düzenlenmesini öngördüğü konuların bu kapsamda görülmesi gerektiği
kabul edilmektedir (AYM, E.2016/150, K.2017/179, 28/12/2017, § 57; E.2016/180,
K.2018/4, 18/1/2018, § 17; E.2017/51, K.2017/163, 29/11/2017, § 13; E.2016/139,
K.2016/188, 14/12/2016, § 9; E.2013/47, K.2013/72, 6/6/2013). Buna göre
Anayasa’da kanunla düzenleneceği belirtilen alanlarda Cumhurbaşkanı’nın CBK
çıkarma yetkisi bulunmamaktadır”. (AYM, E. 2018/125, K. 2020/4, 22/1/2020, R.G.
13/5/2020 – 31126, §11).
Dolayısıyla,
104/17. maddede geçen “münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konular”
ibaresinin Anayasada “kanunla düzenlenir veya kanunla konulur, değiştirilir
veya kaldırılır” vb. ifadelerin bulunduğu maddelere bakarak belirlenmesi
gerekir. O halde Anayasa’nın bir maddesinde bir konunun yasayla düzenlenmesi
öngörülmüşse, o konunun Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenmesi
Anayasa’nın 7. ve 104/17. maddelerine aykırılık oluşturacaktır.
d)
Bir diğer sınır ise, “Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı
kararnamesi çıkarılamaz” kuralıdır. Bir konu yasa ile açıkça düzenlenmişse
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Elbette CBK’lerin çıkarılması için
KHK’lerde olduğu gibi yasa ile yetkilendirme gerekmez. Ancak KHK’ler yasaları
değiştirebilirken, CBK’ler yasaların açıkça düzenlediği hususlarda bir
düzenleme yapamamakta, “Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlarda farklı
hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanmakta, “Türkiye Büyük Millet
Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi
hükümsüz hale gelmektedir”. Bu hükümler açıkça Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin
yasa gücünde olmadığını, Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle yasaların
değiştirilemeyeceğini gösterir.
Burada
değinilen sınır, kanun hükmünde kararnamelerle açıkça düzenlenen konuları da
kapsar. AYM, bu hususu açıkça ifade etmiştir: “... KHK’ların kanun hükmünde
oldukları görülmektedir. Dolayısıyla KHK ile açıkça düzenlenen bir konuda da
Anayasa’nın 104. maddesinin on yedinci fıkrasının dördüncü cümlesi uyarınca CBK
çıkarılamaması gerekir” (AYM, E. 2019/78, K. 2020/6, 23/1/2020, R.G.
13/5/2020–31126, §39).
Bu
açıklamalar ışığında Anayasa’nın Cumhurbaşkanı kararnamesiyle doğrudan
düzenleme yetkisi verdiği konularda dahi CBK ile kanunlarda değişiklik
yapılması mümkün değildir. Örneğin Anayasa’nın 106/son maddesine göre,
“Bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve yetkileri, teşkilat yapısı
ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulması Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle
düzenlenir.” Ancak bu, bakanlıkların kurulmasına ilişkin olarak yürürlükteki
yasalarda CBK ile değişiklik yapılabileceği anlamına gelmemektedir. Sonuç
olarak, Anayasa’nın 104. maddesinin on yedinci fıkrasının mevcut hükümleri
karşısında hangi konuda olursa olsun CBK ile bir yasayı değiştirmek veya
yürürlükten kaldırmak mümkün değildir.
Nitekim
1 No.lu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çıkarılmadan önce 2/7/2018 tarihli ve 703
sayılı Anayasada Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Bazı Kanun Ve
Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde
Kararname ile bakanlıkları düzenleyen birçok yasa ve yasa gücünde kararname
yürürlükten kaldırılmıştır.
4.
Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerine İlişkin Anayasa Mahkemesi Denetiminin Kapsamı
Anayasa
Mahkemesi’nin denetim kapsamına giren işlemlerden birisi de cumhurbaşkanlığı
kararnamesidir. Anayasa’nın 148., 150., 151., 152. ve 153. maddelerinde daha
önce mevcut olan kanun hükmünde kararname yerine Cumhurbaşkanlığı kararnamesi
ibaresi konulmuştur. CBK, Anayasa Mahkemesi tarafından, “şekil ve esas” bakımından
denetlenir.
“Anayasa
Mahkemesi, kanunların, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin ve Türkiye Büyük
Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasa’ya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu
denetler…” (md.148/1).
“Şekil
bozukluğuna dayalı iptal davaları Anayasa Mahkemesince öncelikle incelenip
karara bağlanır” (md.149/4).
“Şekil
ve esas…” ölçütü, madde 150’de de öngörülmekle, türev kurucu iktidar, herhangi
bir tartışmaya yer vermeyecek biçimde “şekil ve esas” denetim ölçütlerinin
birlikteliğini sürekli teyit ettiği gibi, “şekil bozukluğunu denetime öncelik”
yükümlülüğü getirmiştir.
a)Gerekçe,
başlıca şekil denetimi ölçütlerindendir
Hukuk
devletinde her türlü resmi işlemin gerekçeli olması, hukukun genel ilkesidir.
Bu ilke, anayasa ve/ya yasalarda yazılı olmasa da, yargısal içtihat yoluyla
uzun zamandan beri kabul edilen bir hukukun genel ilkesidir. Cumhurbaşkanlığı
kararnamelerinin gerekçesiz olması ise, hukuk devletine açıkça aykırılık
oluşturduğu gibi, bu, normatif metinlerin anlaşılır ve öngörülebilir olmalarını
da zorlaştırmaktadır. Bu itibarla; AYM, artık CBK’ler üzerinde şekil denetimi
de yaparak gerekçe yokluğunu Anayasa’ya aykırılık nedeni saymalıdır.
Esasen,
Anayasa Mahkemesi’nin bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi üzerinde verdiği yeni
bir kararında CBK’lerin gerekçesizliğine dikkat çekmesi, yeni bir hukuki durum
olarak nitelenebilir:
“22.
30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama
Usulleri Hakkında Kanun’un 39. maddesinin (4) numaralı fıkrasında “İptal
davalarında Mahkemece esasın incelenmesine karar verilmesi hâlinde, dava
dilekçesi ile ekleri Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı, Cumhurbaşkanlığı
ile iptal davası açmaya yetkili siyasi parti gruplarına gönderilir. Bu
makamlar, iptal davasıyla ilgili yazılı görüşlerini değerlendirilmek üzere
Mahkemeye bildirebilirler.” denilmektedir. CBK’lar gerekçeleri olmaksızın
yayımlanmaktadırlar. Bu nedenle CBK kurallarının getiriliş amacının tespiti
bakımından 6216 sayılı Kanun’un anılan hükmüne istinaden Cumhurbaşkanlığınca
dosyaya sunulan görüş yazıları önem arz etmektedir.” (AYM, E.2019/96,
K.2022/17, 24/02/2022, § 22).
Gerekçe
konusu hukukumuzda az işlenmiş olmakla birlikte, kanunların ve Cumhurbaşkanlığı
Kararnamelerinin gerekçeli olması gerekliliği doktrinde de savunulan bir görüştür.:
“Kanunların ve CB kararnamelerinin gerekçeli olması gerekir”
2017
Anayasa kurgusu ürünü olan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, dört yılda yasaların
önüne geçti: Çıkarılan toplam 111 CBK’nin madde sayısı, 2719’dır. Bunların
57torba tarzında olup, madde sayısı 821’dir. CBK’ler, hiçbir gerekçe
içermemektedir.
6771
sayılı kanunla gerçekleşen Anayasa değişikliği ile 104. maddede sınırları
belirlendiği şekliyle anayasal düzenimize giren Cumhurbaşkanlığı
Kararnamelerine ilişkin bir AYM içtihadı tam anlamıyla oluşturulabilmiş
değildir. Temmuz 2022 itibariyle çıkarılan ve yürürlüğe konulan 106
Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 77’ine ilişkin iptal talebinde bulunulmuştur.
Açılan iptal davalarında, sistematik şekilde, söz konusu Cumhurbaşkanlığı
Kararnamelerinin konu bakımından yetki yönünden Anayasa m.104/17’ye aykırı
olduğu ve yürütmenin yasamanın yetki alanına tecavüz ettiği ortaya koyulmuştur.
AYM, Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerine ilişkin 16 karar vermiştir. Bu kararların
8’inde tümden veya kısmen iptal veya iptal edilen ögeler bulunmakla birlikte
diğer 8’i ret edilmiştir. AYM, Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri üzerine ortalama
17 ayda karar verebilmiştir. Yapılan başvuru ve verilen karar oranlandığında
ise, tam olarak başvuruların yaklaşık 1/5’i karara bağlanmıştır. CBK yoluyla
kural koyma alanına ilişkin ivedi ve esaslı bir içtihat oluşturulamamış olması,
çok sayıda ve torba tarzda Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çıkarılmasına neden
olmaktadır. Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinin gerekçesiz olması olgusu, sürekli
şekilde erkler ayrılığını ihlal eden bir kapsamda ihdas edilen bu norm
kategorisinin temel kusurlarından birisi olarak göze çarpmaktadır.
Oysa
“gerekçe”, hukuk devletinin bir gereğidir.
“Bütün
mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır” hükmü (md.141/3)
dışında ‘gerekçe gereği’, Anayasa’da, yasama ve yürütme işlemleri için doğrudan
öngörülmemektedir.
Bu
bir eksiklik değil; zira hukuk devleti, bütün resmi işlemlerin gerekçeli
olmasını gerekli kılar. Nitekim, yasalar ve idari işlemler açısından, açık
hüküm yokluğuna karşın gerekçe yükümlülüğü, Anayasa madde 2’den kaynaklanır.
Anayasalarda gerekçe gerekliliği açıkça öngörülmüş olmasa da, birel veya
düzenleyici işlemler bütünü için gerekçe gerekliliği, içerik olarak hukuk
devleti kavramına içkindir. CBK’lerin gerekçeli olma zorunluluğu da, bu genel
ilke içinde yer alır.
Gerekçesiz
CBK’lerde saydamlık yokluğu, işlemin yapılma nedenini perdeler; ancak daha
önemlisi, işlemi yapanın öznel ve keyfi davranma riskini yaratır ve yine
uygulamada da keyfiliğe neden olur. Nitekim torba CBK tarzı, bunun
göstergesidir. Daha önemli sakıncası ise, gerekçesiz CBK, Anayasa Mahkemesi
(AYM) denetimini zorlaştırır. Gerekçe yokluğunun torba düzenleme yöntemiyle
birleşmesi ise, denetimi geciktirdiği gibi etkisizleşmektedir.
Gerekçe,
hazırlık aşamasında işlemin nedenleri ve amaçlarının belirlenmesini gerekli
kılar. Bu gereklilik, işlemi yapan makamı daha özenli davranmaya yöneltir. Eğer
gerekçeli olarak hazırlansa idi, CBK’ler, muhtemelen özenli ve ihtiyatlı
çalışmalar eşliğinde, haliyle öncekiler ile bağlantıları da gözetileceği için
torba CBK tarzında değil, nicelik olarak daha az, ama hukuk devleti ilkesine
yaraşır şekilde daha nitelikli düzenlemeler olacaktı.
Torba
CBK’ler, tıpkı torba yasalar gibi AYM denetimini de güçleştirmektedir; çünkü,
AYM raportörleri dosyaları uzmanlık ilkesine göre inceledikleri için, onlarca
konuyu düzenleyen bir torba CBK, o denli çok sayıda raportör arasında paylaşma
güçlüğü nedeniyle, uzmanlık ilkesi ikinci plana geçmektedir (bkz. AYM İçtüzüğü,
md.47). Bu durum ise, CBK’ler üzerinde derinleştirilmiş denetim sürecini
engellemektedir.
TBMM’de
bir CBK İzleme ve Değerlendirme Komisyonu kurma önerisinin TBMM Genel
Kurulu’nda reddedilmiş olması da, CBK gerekçelerinin önemini arttırmaktadır.
Bu
bağlamda emsal olabilecek bir uygulamaya da ayrıca dikkat çekmekte yarar var:
Bilindiği
üzere önceki sistemde yürütme tarafından yapılan kanun hükmünde kararnameler
(KHK) için de tıpkı kanunlar gibi Anayasada açıkça gerekçeli olma zorunluluğu
öngörülmemişti. Bununla birlikte uygulamada KHK’ler’in gerekçesi (gerek Genel
Gerekçe gerek madde gerekçeleri) Resmi Gazetede yayımlanmamakla birlikte,
Başbakanlık Kanunlar ve Kararlar biriminde KHK’ler’in de tıpkı kanunlar gibi
gerekçeleri (gerek Genel Gerekçe gerek madde gerekçeleri) hazırlanmaktaydı ve
sonradan KHK’ler TBMM’ye sunulduğunda mutlaka işbu gerekçeleri ile birlikte
sunulmaktaydı.
Diğer
bir ifadeyle KHK’lerin de aslında gerekçeleri bulunmaktaydı.
Nitekim
bu bağlamda bir işlem veya düzenlemenin gerekçesinin “bulunması” ile bu
gerekçenin “yayımlanması veya ilan edilmesi” farklı kavramlardır.
Kanunlar,
KHK’ler, CBK’ler gibi genel kural koyucu üst hukuk kurallarının gerekçelerinin
“bulunması”, hukuk devleti açısından mutlaka zorunludur. Çünkü gerek bu hukuk
normlarının uygulayıcılar tarafından nasıl yorumlanacağının anlaşılması
açısından; gerekse bu üst normların dayanak alındığı daha alt normların işbu
üst normlara uygun biçimde tesis edilebilmesi açısından, bahsi geçen gerekçenin
“bulunması”, hukuka saygılı bir yönetim anlayışının gereğidir.
Söz
konusu gerekçenin en başta, yani normun yürürlüğe girdiği zamanda kamuya ilan
edilip edilmemesi ise farklı bir olgudur. Aslında hukuka saygılı ve
vatandaşların kamusal faaliyetler için bilgilenmesini ve saydamlığı önemseyen
bir yönetim anlayışında işbu gerekçelerin en baştan da kamuya duyurulması daha
doğru bir yaklaşımdır. Ancak burada olduğu gibi anılan gerekçelerin en başta
kamuya duyurulmasının zorunlu olduğuna dair açık yasal kurallar yoksa,
gerekçenin baştan kamuya duyurulmamış olması açık bir hukuka aykırılık olarak
görülmeyebilir.
Ne
var ki gerekçenin en başta kamuya duyurulmaması hukuka aykırılık taşımasa da
gerekçenin “hiç bulunmaması” hukuka aykırılık oluşturacaktır.
Bu
bağlamda Türk hukukunda öteden beri kabul edilen yaklaşım, gerekçenin baştan
kamuya ilan edilme zorunluluğu bulunmasa da gerekçenin yönetimin elinde
bulunmasının ve örneğin dava açıldığında mahkemeye gerekçenin sunulmasının
zorunlu olmasıdır. Böylece hukuka uygunluk denetimi daha mükellef biçimde
yapılabilecektir.
Nitekim
Danıştay’ın da uzun süredir yerleşik içtihadı, yönetmelikler ve tüzükler dahil
idari işlemlerin gerekçesinin baştan ilgililere duyurulması zorunlu olmamakla
birlikte, bunlara karşı dava açıldığında idarenin bunların gerekçesini
mahkemeye sunmasının zorunlu olduğu yönündedir. Dolayısıyla gerekçe
“bulunmadan” mahkemeye sunulması da mümkün olmayacağına göre, bu düzenlemelerin
gerekçesinin yönetimin elinde ve kayıtlarında “bulunması” yani varolması
hukuken zorunludur.
Aynı
durum, CBK’ler açısından da evleviyetle (a priori) geçerli olmalıdır. Zira
CBK’lerin diğer idari düzenlemelere göre daha üst hukuk normları olduğu
kuşkusuzdur.
Anayasa
Mahkemesi’nin görev tanımı Anayasa’da belirtilmiştir: “Anayasa Mahkemesi,
kanunların, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi
İçtüzüğünün Anayasa’ya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler…”
(md.148/1)
• AYM,
yasalardan farklı olarak, CBK’lerin Anayasa’nın belirlediği çerçeve içinde
çıkarılıp çıkarılmadığını yetki yönünden denetledikten sonra esasa ilişkin
denetime geçmektedir. Yetki yönünden denetim, açık olarak bir şekil
denetimidir. AYM bugüne kadar verdiği kararlarda sadece CBK’lerin yetki
yönünden şekil denetimini dolaylı şekilde yaptığı görülmektedir. Oysa şekil
denetimi salt “yetki unsuruyla” sınırlı değildir. AYM’nin, Anayasa’nın
CBK’lerin şekil yönünden denetimini sadece “yetki” unsuruyla sınırlı olarak
yapması, Anayasa’nın amir hükmüyle de bağdaşmamaktadır.
• CBK’leri
şekil yönünden denetim, AYM yetkisinde olduğundan, gerekçe yokluğu böyle bir
denetimi işlevsel kılacak belirleyici ölçüttür.
• Nitekim,
AYM’nin yukarıda alıntılanan kararı, Cumhurbaşkanlığından örtülü bir gerekçe
istemi anlamına gelmektedir.
• Bu
itibarla, AYM’ye tarihsel bir görev düşmektedir: Gerekçe gerekliliğini biçim
yönünden denetim kapsamına almak.
• AYM
denetimi, bugüne kadar CBK’ler üzerinde yetki ve esas yönünden denetimle
sınırlı kaldı. Ne var ki, madde 148, açıkça şekil denetimini öngörmektedir ve
alıntılanan kararında AYM’nin gerekçe gerekliliğine işareti, bu denetim yoluna
ilişkindir. Aksi halde, Anayasa’nın CBK’ler bakımından öngördüğü şekil
bakımından denetim kuralı, anlamını büyük ölçüde yitirmiş olacaktır. Gerekçe
yokluğunun iptal nedeni sayılması, CBK’lerin Anayasa’ya uygunluk kaygısı ile
hazırlanmasını gerekli kılacağından, AYM denetimi de işlevsellik kazanacaktır.
• Öte
yandan, 1982 Anayasası madde 148 ve 6216 sayılı Kanun ve AYM İçtüzüğü
hükümlerinin, kanunlardan farklı olarak CBK'lerin şekil denetimine ilişkin bir
düzenleme içermemeleri, CBK'lerin şekil denetiminin yapıl(a)mayacağı sonucunu
doğurmamaktadır. Tam aksine, Anayasa ve diğer düzenlemelerde bu konuda hüküm
bulunmaması AYM'yi, AY m.151'de yer alan şekil denetiminin CBK'ler bakımından
nasıl uygulanacağını belirleme yükümlülüğü altına sokmaktadır. Şekil, bir
normun Resmi Gazete'de yayımlanana kadar geçen yöntemsel süreçleri kapsamakta
ve bu süreç de normun gerekçesiyle birlikte oluşturulmasıyla başlamaktaysa,
CBK'lerin gerekçesiz şekilde yayımlanması, daha baştan hukuk devleti kuralına
aykırılık oluşturmaktadır. Buna ilişkin olarak TBMM, CBK'lerin nasıl
hazırlanacağına ilişkin ve gerekçelerin nerede ve nasıl yayınlanacağına ilişkin
bir kanun yapma yetkisini haiz olmasına rağmen TBMM'ce böyle bir kanunun
yapılmamış olması varılan sonucu değiştirmemekte, AYM'nin yükümlülüğünün
önemini ortaya çıkarmaktadır. AYM, CBK’ler üzerinde şekil denetiminde yasalara
göre daha geniş bir takdir marjına sahiptir; çünkü yasa için şekil ölçütü
Anayasa’da doğrudan öngörülmektedir. Bu itibarla, CBK’ler üzerinde şekil
denetim ölçütlerinin Anayasa Mahkemesi tarafından belirlenmesi, Anayasa
Mahkemesi’nin varlık nedeni ve hukuk devletinin oluşum süreci bakımından da
yerinde ve yararlı olacaktır.
• Gerekçe
gereği, norm olarak uygulamada ortaya çıkacak tereddütlerin giderilmesi için de
gereklidir. (AYM bile buna haklı olarak gereksinim duyduğuna göre…), CBK’yi
uygulamak konumunda olan yargı organları ve idare makamları buna haydi haydi
gerek duyar.
• Öte
yandan, CBK’ler, çok geniş bir düzenleme alanına yayılmakta ve hatta sosyal ve
ekonomik haklar bile CBK’lerle düzenlenebilmesi ötesinde, TBMM çoğunluğunun,
madde 104/17 cümle sonun verdiği yetkiyi bile kullanmaktan kaçınması, CBK
yoluyla geniş bir yelpazeye yayılan normatif düzenlemeleri, adeta “sürekli” bir
hale getirmiştir.
b)Yetki
yönünden şekil denetimi
Anayasa
Mahkemesi, bir şekil denetimi türü olan bu denetimi nasıl ve hangi çerçevede
yapmalıdır? Yargısal denetimde AYM öncelikle bir CBK’nin Anayasada CBK ile
düzenlenmesi öngörülen hususlarda düzenleme içerip içermediği yani yetki
yönünden denetleyecektir. Dolayısıyla CBK yetki kapsamı dışında bir konuyu
düzenlemişse doğrudan yetkisizlik dolayısıyla iptal edilmelidir. CBK’nin yetki
kapsamı içinde olduğu sonucuna varırsa AYM, bu kez düzenlemenin esas bakımından
Anayasa’nın ilgili maddelerine uygunluğunu inceleyecektir. Her ne kadar
Anayasa’nın 148. maddesinde CBK’lerin şekil ve esas bakımlarından Anayasa’ya
uygunluk denetiminden söz edilmişse de bu denetim 104. maddenin 17.
fıkrasındaki koşulların bir bütün olarak AYM tarafından denetlenmesini
gerektirir. Çünkü Anayasa’da, Cumhurbaşkanına ancak fıkrada belirtilen sınırlar
içinde CBK çıkarma yetkisi verilmiştir. Bu sınırların aşılması, CBK’yi
Anayasa’ya aykırı hale getirir. Böylece, CBK’nin, örneğin kanunun açıkça
düzenlediği bir hususu içermesi onun Anayasa’ya aykırı olması sonucunu doğurur:
“Dava konusu kural 5018 sayılı Kanun’a ekli (1) Sayılı Cetvel’e bazı eklemeler
yapmak suretiyle kanun metninde değişiklik yapılmasını öngörmektedir. Kanunları
değiştirmenin TBMM’nin görev ve yetkileri kapsamında bulunduğu ve 6771 sayılı
Kanun’la yapılan Anayasa değişikliğiyle bu hususta farklı bir düzenleme
öngörülmediği gözetildiğinde kuralın yürütme yetkisine değil yasama yetkisine
ilişkin olduğu açıktır. Dolayısıyla kural, Anayasa’nın 104. Maddesinin on
yedinci fıkrasının birinci cümlesiyle bağdaşmamaktadır” (AYM, E.S.: 2018/55;
K.S.: 2020/27; K. T.:11/6/2020; R.G.: 20 Temmuz 2020-31194).
Bu
açıdan CBK’lerin denetimi yasaların denetiminden farklıdır. Yasaların esas
denetiminde sadece yasanın maddi bakımdan Anayasa’ya uygunluğu inceleme konusu
olurken, CBK’lerin, şekil denetiminden sonra esas yönünden denetime geçmeden
önce yetki yönünden incelenerek, Anayasa’nın 104/17. maddedeki sınırlara uyulup
uyulmadığı denetlemelidir. Bu çerçevede CBK’nin bir özgürlük ve hakkı
düzenleyip düzenlemediği, Anayasada yasa kaydı olan ya da bir kanun tarafından
düzenlenmiş bulunan bir konuda düzenlemeye yer verilip verilmediği öncelikle
ele alınmalıdır.
AYM
de, konuya ilişkin ilk kararlarında, cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin
öncelikle yetki açısından denetlenmesi gerekliliğini açıkça ifade etmiştir:
“CBK’ların
... konu bakımından yetki kurallarına uygun olarak çıkarılması gerekmektedir.
Aksi takdirde içeriği Anayasa’ya aykırılık oluşturmasa bile bu düzenlemelerin
Anayasa’ya uygunluğundan söz edilemez. Dolayısıyla CBK’ların yargısal
denetiminde öncelikle Anayasa’nın 104. maddesinin on yedinci fıkrasında
belirtilen konu bakımından yetki kurallarına uygunluğunun ele alınması gerekir.
Anılan fıkra yönünden herhangi bir aykırılık tespit edilmemesi durumunda ise bu
defa CBK’ların içerik yönünden Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılmalıdır” (Bkz.
örneğin : AYM, E.S. :2018/125, K.S.:2020/4, K.T.:22/1/2020, R.G. Tarih – Sayı:
13/5/2020 – 31126, §13. Aynı yönde bkz. AYM, E.S.: 2018/55; K.S.: 2020/27; K.
T.:11/6/2020; R.G.: 20 Temmuz 2020-31194).
Ayrıca
sosyal ve ekonomik haklar konusunda CBK’lerin özgürlük ve hak üzerindeki somut
etkisi incelemede dikkate alınmalıdır. Bu yönden, bir CBK hak ve hürriyet
sınırlayıcı nitelikte ise, konu yasama yetkisinin alanına kayacak ve CBK
Anayasa’ya aykırı hale gelebilecektir. Bu nedenle sosyal ve ekonomik haklara
ilişkin olarak CBK’lerde yer alan her bir hükmün somut etkileri dikkate
alınarak bir değerlendirme yapılmalıdır. Bu bağlamda, örneğin CBK’de öngörülen
sosyal ve ekonomik haklarla ilgili düzenleyici kuralların, sosyal ve/veya
ekonomik haklar bakımından pozitif ayrımcılık yapılmasının gerekli olduğu bir
alanda bunu yapmamaktan ya da tetikleyebileceği dolaylı ayrımcı sonuçlardan da
sorumlu olacağını vurgulamak gerekir. Bu çerçevede hangi kuralın hak ve
hürriyetleri kısıtlayıcı, hangi kuralın sadece düzenleyici nitelikte olduğunun
tespiti oldukça zor olacaktır.
Anayasa
Mahkemesi’nin cumhurbaşkanlığı kararnamelerini yetki açısından denetlemesinin,
sıradan bir Anayasa’ya uygunluk denetimi sorunu oluşturmadığı vurgulanmalıdır.
Anayasa’nın Başlangıç bölümünde, açık şekilde erkler ayrılığı ilkesine yollama
yapılmakla yetinilmemekte, ilkenin aynı zamanda tanımı da yapılmaktadır. Madde
2’nin öngördüğü hukuk devletinin gerekleri, normlar hiyerarşisi çerçevesinde
kuralı koyan organ ile onu uygulayan organın birbirinden ayrılmasını, denetim
organının ise bağımsız olmasını ifade eder. Normların aşamalı sırası ise, üst
normun alt normun varlık nedeni olduğu, üst norma uygunluk ise, alt normun
geçerlilik koşulu olduğu anlamına gelir. Anayasa’nın 7., 8. ve 9. maddeleri;
yasama, yürütme ve yargı yetkilerini ayrı ayrı düzenlemektedir. Anayasa’nın 11.
maddesine göre; Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını
bağlamaktadır. 2017 Anayasa değişikliğiyle ortaya çıkan kurguda, her ne kadar
cumhurbaşkanlığı kararnamesi adı altında yürütmeye düzenleme yetkisi tanınmış
olsa da bu yetkinin, gerek çerçevesinin belirlendiği madde 104/17 sınırları
içerisinde, gerekse Anayasa’nın değinilen Başlangıç ve genel esasları
kapsamında kullanılıp kullanılmadığı konusunda AYM tarafından
gerçekleştirilecek Anayasa’ya uygunluk denetimi, temel bir önem kazanmaktadır.
Öyle ki, AYM tarafından cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin yetki alanlarında
çıkarılıp çıkarılmadığına ilişkin olarak yapılacak her denetim; bir anlamda,
aynı anda Anayasa’nın 2., 6., 7., 8., 11. ve 104. maddelerinin ihlal edilip
edilmediğine ilişin bir ortak bir denetim anlamına da gelecektir. Özellikle
vurgulanmalıdır ki; Anayasa madde 6/3’e göre, “Hiçbir kimse veya organ
kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz”. Bu itibarla,
erkler ayrılığı ilkesine uyulup uyulmadığına ilişkin bir denetim olan cumhurbaşkanlığı
kararnamelerinin yetki alanlarında kalıp kalmadıklarına ilişkin denetim; son
tahlilde, egemenliğin Anayasa’ya uygun şekilde kullanılıp kullanılmadığını ve
anayasal yetkilerin, “Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun” olarak kullanılıp
kullanılmadığını denetlemek anlamına gelmektedir. Kısaca, AYM’nin
Cumhurbaşkanlığı kararnamelerini denetimi vesilesiyle yapacağı gözlemler,
belirleyeceği ilkeler ve sistemleştireceği ölçütler, Türkiye Cumhuriyeti’nin
anayasal bir devlet olup olmayacağı konusunda belirleyici olacaktır.
c)
Esas yönünden
Bu
konuda gösterilmesi gereken hassasiyet ve titizlik; Anayasa Mahkemesi’nin
cumhurbaşkanlığı kararnamelerini yetki açısından denetlemesinin, denetimine
tabi tutulan diğer normatif düzenlemelerin Anayasa’ya uygunluk denetiminden
farklı özellikler taşımasına dayanmaktadır. Anayasa, Başlangıç bölümünde,
Devlet örgütlenmesinin erkler ayrılığı üzerine inşa edileceğini açık bir
biçimde öngörmektedir. Cumhuriyet’in niteliklerini sıralayan ve somutlaştıran
madde 2 ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin “başlangıçta belirtilen temel ilkelere
dayan”dığını öngörmekte olup, bunu hukuk devleti olarak tanımlamaktadır. Hukuk
devleti, mekanizma olarak, devlet örgütünün erkler ayrılığı çerçevesinde
örgütlendiği, hukuki yapılanmanın ise normlar hiyerarşisine dayandığı bir
siyasal örgüt ve hukuki yapı olarak tanımlanır. Madde 2, madde 14 (değişik:
3/10/2001-4709/3 md.) ışığında okunduğunda hukuk devletinin içerik olarak da
tanımlanmış olduğu görülür: “insan haklarına dayanan demokratik ve laik
Cumhuriyet” ve aynı zamanda “sosyal devlet”; yani sosyal hukuk devleti. Bu
arada; AYM’nin hukuk devleti kavramına ilişkin olarak kanunların Anayasa’ya
uygunluğu denetimi bağlamında oluşturduğu içtihadının, cumhurbaşkanlığı
kararnamelerinin denetiminde de aynı şekilde referans oluşturacağı açıktır (bu
yönde bkz.: AYM, E.S. :2018/125, K.S.:2020/4, K.T.:22/1/2020, R.G. Tarih –
Sayı: 13/5/2020 – 31126, §26–28). AYM’ye göre: “Anayasa’nın 2. maddesinde
belirtilen hukuk devleti; eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı,
bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni
kurup bunu geliştirerek sürdüren, hukuki güvenliği sağlayan, Anayasa’ya aykırı
durum ve tutumlardan kaçınan, hukuk kurallarıyla kendini bağlı sayan ve yargı
denetimine açık olan devlettir” (AYM, E.S. :2018/125, K.S.:2020/4,
K.T.:22/1/2020, R.G. Tarih – Sayı: 13/5/2020 – 31126, §26). Oysa,
cumhurbaşkanlığı kararnamelerine ilişkin (ve özellikle de bunların konu
bakımından yetkisizliğine dayalı) iptal başvurularının böylesine çok sayıda ve
bu kadar uzun süreler karara bağlanmamış şekilde AYM önünde birikmiş olması,
AYM’nin verdiği hukuk devleti tanımındaki her bir unsurun adeta dondurulması
anlamına gelmekte; yürütmeyi, dolaylı olarak, yetkisi dışındaki alanları
sistematik şekilde Anayasa’ya aykırı cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle
düzenleme refleksi konusunda cesaretlendirmektedir.
Anayasa’nın
genel esaslar kısmındaki maddeleri, madde 2’nin yaptığı çerçeve ve temel
tanımlar doğrultusunda okumak ve anlamlandırmak gerekir:
Anayasa’nın
7., 8. ve 9. maddeleri; Devlet örgütü olarak yasama, yürütme ve yargı
yetkilerini ayrı ayrı düzenlemektedir. Normlar hiyerarşisinin ana çerçevesini
koyan madde 11’e göre; Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını
bağlamaktadır. Bu itibarla, Anayasa Mahkemesi’nin, Anayasa’nın bu temel
hükümleri ışığında, iptal davası konusu cumhurbaşkanlığı kararnamelerine
ilişkin denetimini titizlikle gerçekleştirmesi, ivedi bir gerekliliktir.
B.117
sayılı Uludağ Alan Başkanlığı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin
Bütününün Anayasa’ya Aykırılığı
117
sayılı Uludağ Alan Başkanlığı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin bütünü,
Anayasa’ya şekil ve esas bakımından aykırıdır.
1.
117 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin Bütününün Anayasa’ya Şekil Yönünden
Aykırılığı
117
sayılı Uludağ Alan Başkanlığı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin bütünü,
şekil yönünden Anayasa’ya aykırıdır. Aşağıda, söz konusu Anayasa’ya aykırılığın
sebepleri gösterilmiştir.
a.
AYM’nin CBK’leri Şekil Bakımından İnceleme Yetkisi
CBK’leri
şekil yönünden denetim, AYM’nin yetkisindedir. Anayasa’nın, AYM’nin görev ve
yetkilerine ilişkin 148. maddesinin 1. fıkrasına göre:
“Anayasa
Mahkemesi, kanunların, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin ve Türkiye Büyük
Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasa’ya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu
denetler ve bireysel başvuruları karara bağlar.”
Anayasa’nın
lafzı, tereddütsüz bir açıklıkla, CBK’lerin Anayasa’ya şekil ve esas
bakımlarından uygunluğunu denetleme görev ve yetkisine sahip olduğunu ortaya
koymaktadır.
b.
Süre Yönünden
Anayasa’nın
“Dava açma süresi” başlıklı 151. maddesine göre:
“Anayasa
Mahkemesinde doğrudan doğruya iptal davası açma hakkı, iptali istenen kanun,
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi veya içtüzüğün Resmî Gazetede yayımlanmasından
başlayarak altmış gün sonra düşer.”
Yine
Anayasa’nın 148. maddesinin 2. fıkrasına göre,
“Kanunların
şekil bakımından denetlenmesi, son oylamanın, öngörülen çoğunlukla yapılıp
yapılmadığı; Anayasa değişikliklerinde ise, teklif ve oylama çoğunluğuna ve
ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sı
nırlıdır. Şekil bakımından denetleme, Cumhurbaşkanınca veya Türkiye Büyük
Millet Meclisi üyelerinin beşte biri tarafından istenebilir. Kanunun
yayımlandığı tarihten itibaren on gün geçtikten sonra, şekil bozukluğuna dayalı
iptal davası açılamaz; def'i yoluyla da ileri sürülemez.”
Görüldüğü
üzere, Anayasa, AYM’nin soyut norm denetimine yönelik başvurulara ilişkin
olarak iki farklı süre öngörmüştür. Kanunların şekil bozukluğuna dayalı iptal
davaları, Kanunun yayımlandığı tarihten itibaren on gün içerisinde açılmalıdır.
Söz konusu on günlük hak düşürücü süre, yalnızca kanunlar bakımından
geçerlidir. CBK’ler bakımından bu konuda bir lex specialis bulunmamaktadır ve
CBK’lerin şekil bakımından Anayasa’ya aykırılığına dair iptal davasının
açılması, Anayasa’nın 151. maddesinde öngörülen altmış günlük süreye tabidir.
Gerçekten de, eğer Anayasa koyucu öyle öngörse idi, 148. maddeye, -tıpkı
kanunlar için yaptığı şekilde- CBK’lerin şekil bakımından Anayasa’ya
aykırılıklarına ilişkin olarak iptal davası açması süresinin altmış günden daha
kısa olduğuna ilişkin bir hüküm koyardı.
c.
117 sayılı Uludağ Alan Başkanlığı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin
Gerekçesiz Çıkarılmasının Şekil Bakımından Hukuk Devleti İlkesine Aykırılığı
Anayasa
Mahkemesi, yakın tarihli bir kararında CBK’lerin gerekçesizliği olgusuna
aşağıdaki gibi dikkat çekmiştir:
“22.
30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama
Usulleri Hakkında Kanun’un 39. maddesinin (4) numaralı fıkrasında “İptal
davalarında Mahkemece esasın incelenmesine karar verilmesi hâlinde, dava
dilekçesi ile ekleri Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı, Cumhurbaşkanlığı
ile iptal davası açmaya yetkili siyasi parti gruplarına gönderilir. Bu
makamlar, iptal davasıyla ilgili yazılı görüşlerini değerlendirilmek üzere
Mahkemeye bildirebilirler.” denilmektedir. CBK’lar gerekçeleri olmaksızın
yayımlanmaktadırlar. Bu nedenle CBK kurallarının getiriliş amacının tespiti
bakımından 6216 sayılı Kanun’un anılan hükmüne istinaden Cumhurbaşkanlığınca
dosyaya sunulan görüş yazıları önem arz etmektedir.” (AYM, E.2019/96,
K.2022/17, 24/02/2022, § 22).
Hukuk
devletinde her türlü resmi işlemin gerekçeli olması, hukukun genel ilkesidir.
Bunun, yargı kararlarıyla ilgili olarak adil yargılanma hakkı bakımından böyle
olduğu iyi bilinmektedir. Anayasa m. 141/3 uyarınca “Bütün mahkemelerin her
türlü kararları gerekçeli olarak yazılır.” AİHM içtihatlarına göre, yargı
kararları, dayandıkları gerekçeleri yeterli şekilde ortaya koymalıdır (AİHM,
Papon/Fransa n° 2 (kabul edilebilirlik kararı), 15/11/2001, başvuru n°
54210/00). Yargı kararlarını gerekçelendirme zorunluluğu, AİHS m.6/1’in
içerdiği zımni güvencelere dahildir (AİHM, H/Belçika, 30/11/1987, başvuru n°
8950/80 § 53). Yargı organları gerekçelerin seçimi ve kanıtların kabulü
konusunda belirli bir takdir marjına sahip olsa da, kararlarının gerekçelerini
belirterek işlemlerinin haklılığını ortaya koymalıdır (AİHM,
Suominen/Finlandiya, 01/07/2003, başvuru n° 37801/97, § 36). Bir taraf
tarafından ileri sürülen bir iddia davanın sonucu açısından belirleyici
olduğunda, o iddia, yargı organının özgül ve açık bir yanıtını gerektirir
(AİHM, Ruiz Torija/İspanya, 09/12/1994, başvuru n° 18390/91, § 30).
Yargı
kararları ve bireysel normlar açısından gerekli bu gerekçe zorunluluğunun;
belirsiz sayıda kişiye ve beşerî ilişkiye uygulanacak genel normlar açısından
evleviyetle gerekli olduğu kabul edilmek gerekir. Cumhurbaşkanlığı
kararnamelerinin gerekçesiz olması ise, hukuk devletine açıkça aykırılık
oluşturduğu gibi, bu türdeki normların anlaşılır ve öngörülebilir olmalarını da
zorlaştırmaktadır. AYM, CBK’ler üzerinde şekil denetimi de yaparak gerekçe
yokluğunu Anayasa’ya aykırılık nedeni saymalıdır.
Gerçekten
de; hukuk devleti, bütün işlem ve eylemlerinin hukuk kurallarına uygunluğunu
başlıca geçerlik koşulu sayan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurmayı
amaçlayan ve bunu geliştirerek sürdüren, hukuku tüm devlet organlarına egemen
kılan, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, insan haklarına saygı
duyarak bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, Anayasa’ya ve hukuk
kurallarına bağlılığa özen gösteren, yargı denetimine açık olan, yasaların
üstünde yasa koyucunun da uymak zorunda olduğu temel hukuk ilkeleri ile
Anayasa’nın bulunduğu bilinci olan devlettir (Anayasa Mahkemesi’nin 02.06.2009
tarihli ve 2004/10 E.; 2009/68 K. sayılı Kararı). Hukuk devletinin ön
koşullarından olan hukuki güvenlik ilkesi hukuk normlarının öngörülebilir
olmasını, hukuki belirlilik ilkesi de kanun hükümlerinin şüpheye yer vermeyecek
şekilde açık, net, anlaşılabilir olmasını ve ayrıca kamu otoritelerinin keyfi
uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir (bkz. AYM
9.2.2017, 2016/143 E.– 2017/23 K. par. 13; RG. 12.4.2017-30036) (Anayasa
Mahkemesi’nin 04.05.2017 tarihli ve 2015/41 E.; 2017/98 K. sayılı Kararı).
Hukuk
devleti ilkesi, kanunların kamu yararı amacıyla çıkarılmasını gerektirir.
Yasaların kamu yararına dayanması ilkesi ile; bütün kamusal girişimlerin temelinde
bulunması doğal olan kamu yararı düşüncesinin yasalara egemen olması amacı
yatar. “Kanunların kamu yararının sağlanması amacına yönelik olması, genel,
objektif, adil kurallar içermesi ve hakkaniyet ölçütlerini gözetmesi hukuk
devleti olmanın gereğidir. Bu nedenle kanun koyucunun hukuki düzenlemelerde
kendisine tanınan takdir yetkisini anayasal sınırlar içinde adalet, hakkaniyet
ve kamu yararı ölçütlerini göz önünde tutarak kullanması gerekir.” (AYMK,
E.2013/158, K.2014/68, 27.3.2014).
Hukuki
belirlilik ve güvenlik ilkeleri, hiç kuşku yok ki, CBK’ler bakımından da
geçerlidir: “CBK’ların da hem kişiler hem idare yönünden herhangi bir
duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır,
uygulanabilir ve nesnel olması gerekir" (AYM, E.S. :2018/125, K.S.:2020/4,
K.T.:22/1/2020, R.G. Tarih – Sayı: 13/5/2020 – 31126, §28).
Oysa
gerekçe yokluğu, CBK’lerin açık, net, anlaşılır, uygulanabilir olma
gerekliliklerine aykırıdır. AYM’nin yukarıda alıntılanan kararında ifade
edildiği üzere, “CBK’lar gerekçeleri olmaksızın yayımlanmaktadırlar. Bu nedenle
CBK kurallarının getiriliş amacının tespiti bakımından 6216 sayılı Kanun’un
anılan hükmüne istinaden Cumhurbaşkanlığınca dosyaya sunulan görüş yazıları
önem arz etmektedir.” (AYM, E.2019/96, K.2022/17, 24/02/2022, § 22). Şu halde,
CBK’lerin gerekçesizliğinin, onların getiriliş amacının bilinmemesi anlamına
geldiğini AYM de kabul etmektedir. Oysa bir normun uygulanabilmesi, onun ratio
legis’inin bilinmesini zorunlu olarak gerektirir. Anayasa’da gerekçe gerekliliği
açıkça öngörülmüş olmasa da birel veya düzenleyici işlemler bütünü için gerekçe
gerekliliği, içerik olarak hukuk devleti kavramının içerdiği hukuki güvenlik ve
belirlilik alt ilkelerine içkindir. Gerekçesiz CBK normları, norm kapsamı
konusunda gerekli belirlilik ve öngörülebilirliğin olmamasına yol açmaktadır.
Bunun
yanında; Anayasa’nın 2’nci maddesindeki hukuk devleti ilkesi gereğince, yasama
işlemlerinin kişisel yararları değil kamu yararını gerçekleştirmek amacıyla
yapılması zorunludur (Anayasa Mahkemesi’nin 17. 06. 2015 karar tarihli ve
2014/179 E.; 2015/54 K. sayılı Kararı). Aynı yönde; “Yasa koyucuya verilen
düzenleme yetkisi, hiçbir şekilde kamu yararını ortadan kaldıracak veya
engelleyecek... biçimde kullanılamaz …” (Anayasa Mahkemesi’nin 24.01.2008
tarihli ve 2007/76 E.; 2008/46 K. sayılı Kararı). Gerekçesiz olan, ratio
legis’i bilinmeyen ve gerekçesizliği sebebiyle bütünüyle keyfiliğe açık olan
yapıdaki CBK’lerin kamu yararını gerçekleştirmeye elvermeyeceği açıktır.
Bütünüyle hüsnüniyetle ihdas edildiğinde dahi, getiriliş amacı bilinmeyen bir
CBK’nin uygulamada beklenen sonuçları getiremeyeceği, uzlaşmaz yorum
farklılıklarına yol açacağı ve son tahlilde yürütmenin normatif iradesinin
hayata geçirilmesinin mümkün olmayacağı da ortadadır. Bir başka deyişle,
Anayasa’nın Cumhurbaşkanı’na verdiği yetkinin kullanılabilmesi ve hukuk
düzeninde etki doğurması, yine CBK’lerin gerekçeli olması şartına bağlıdır. Bu
itibarla, CBK’lerin gerekçesizliği, hukuk devleti ilkesinin alt ilkesi olan
kamu yararı ilkesine de aykırıdır.
Torba
CBK tarzının olağan uygulama haline getirilmiş olması nedeniyle, konulan ve
yürürlükten kaldırılan kuralları izleme zorluğu da açıktır: Gerekçelendirme,
neden bir maddenin konulduğu, değiştirildiği veya kaldırıldığı konusunda bilgi
vereceğinden, hem CBK hazırlayıcısı bürokratları daha özenli davranmaya
yönlendirir hem de AYM denetimini kolaylaştırır ve etkili kılar. Dahası, CBK
uygulamasında yargı ve idare makamları için olası tereddütleri giderici işlev
görür.
Hal
böyleyken, Anayasa Mahkemesi, 8/6/2022 tarihli ve (104) numaralı Kapadokya
Alan Başkanlığı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Üst Kademe Kamu
Yöneticileri ile Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Atama Usûllerine Dair
Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinde Değişiklik Yapılması Hakkında Cumhurbaşkanlığı
Kararnamesi’nin tümünün şekil bakımından Anayasa’nın 2. maddesine aykırılığı
ileri sürülerek açılan iptal davasında, AYM, oybirliğiyle “Anayasa Mahkemesinin
CBK’ların şekil bakımından Anayasa’ya uygunluğunu inceleme yetkisi, CBK’ların
gerekçelerinin bulunup bulunmadığı yönünden bir denetim yapılmasını
kapsamamaktadır.” sonucuna ulaşmıştır (AYM, E.2022/98, K.2022/157, 13/12/2022,
§12). Her ne kadar taşkın bir yargısal aktivizmin anayasa yargısında yeri
olmadığı kabul edilebilirse de, Yüksek Mahkeme’nin bu anlamda bir aşırılığa
düşmeden ama Anayasa’nın sistematik yorumuna başvurarak, CBK’lerin şekil
bakımından Anayasa’ya uygunluğu denetiminin gerekçe zorunluluğunu da içerdiğine
hükmetmesi mümkün olmak gerekirdi ve halen de gerekmektedir.
Öncelikle,
AYM, kararını, metodolojik olarak dar ve eleştirilmesi gereken bir bakış
açısını yansıtan şu tespitler üzerine inşa etmiştir:
“7.
CBK’ların esas bakımından denetimi CBK’nın maddi olarak (hukuk dünyasında
yarattığı değişiklik itibarıyla) Anayasa’ya uygun olup olmadığının
denetlenmesini, şekil bakımından denetimi ise CBK’nın maddi olarak varlık
kazanabilmesi için Anayasa’da öngörülen usul ve şekil kurallarına uyulup
uyulmadığının denetlenmesini ifade etmektedir.
8.
Anayasa’nın 148. maddesinin ikinci fıkrasının ilk cümlesinde “Kanunların şekil
bakımından denetlenmesi, son oylamanın, öngörülen çoğunlukla yapılıp
yapılmadığı; Anayasa değişikliklerinde ise, teklif ve oylama çoğunluğuna ve
ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile
sınırlıdır.” denilmiş, böylece kanunlar ve Anayasa değişiklikleri yönünden
yapılacak şekil denetiminin kapsamı belirlenmiştir. Buna karşılık CBK’ların
şekil yönünden denetiminin kapsamına hangi hususların dâhil olduğuna, başka bir
ifadeyle anılan denetimde CBK’nın hangi unsurlar yönünden denetleneceğine dair
Anayasa’da bu şekilde açık bir hükme yer verilmemiştir. Bununla birlikte
Anayasa Mahkemesinin CBK rejimini düzenleyen anayasal hükümlerden hareketle
CBK’nın maddi olarak varlık kazanabilmesi için gerekli anayasal unsurların
neler olduğunu tespit etmesinin önünde bir engel bulunmamaktadır. Esasen
Anayasa Mahkemesinin CBK’ların şekil bakımından denetimine ilişkin görev ve
yetkisini icra edebilmesi böyle bir tespitin yapılmasını gerekli kılmaktadır.
9.
Anayasa’nın 104. maddesinin on yedinci fıkrasının birinci cümlesinde
“Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı
kararnamesi çıkarabilir.” denilmektedir. Anılan hükümden CBK çıkarma yetkisinin
bizzat Cumhurbaşkanı’na ait ve tek başına kullanılması gereken bir yetki olduğu
dolayısıyla CBK’nın Cumhurbaşkanı dışında bir mercinin teklif, onay gibi
herhangi bir işlemini ya da katılımını gerekli kılmayan, Cumhurbaşkanı’nın asli
düzenleyici nitelikteki bir işlemi olduğu anlaşılmaktadır. Bu itibarla
CBK’ların şekil yönünden Anayasa’ya uygun olup olmadığının denetiminde
incelenmesi gereken husus CBK’nın Cumhurbaşkanı tarafından çıkarılıp
çıkarılmadığıdır.
10.
Dava konusu CBK’nın, CBK metninin altında Cumhurbaşkanı’nın adı, soyadı ve
unvanı belirtilerek Resmî Gazete’de yayımlandığı görülmektedir. Diğer yandan
dava dilekçesinde de söz konusu CBK’nın Cumhurbaşkanı tarafından çıkarılmadığı
yönünde bir iddiaya yer verilmemiştir. Bu itibarla Cumhurbaşkanı tarafından
çıkarıldığı anlaşılan CBK’nın maddi olarak varlık kazanabilmesi için gerekli
unsurları taşıdığının kabulü gerekir.”
Buna
göre, AYM’nin CBK’lerin şekil denetiminin kapsamını çizerken dayandığı muhakeme
şöyledir:
1) Şekil
bakımından denetim, CBK’nin maddi olarak varlık kazanabilmesi için Anayasa’da
öngörülen usul ve şekil kurallarına uyulup uyulmadığının denetlenmesidir.
2) Kanunlar
ve Anayasa değişikliklerinden farklı olarak, CBK’lerin şekil yönünden
denetiminin kapsamına hangi hususların dâhil olduğuna, başka bir ifadeyle
anılan denetimde CBK’nin hangi unsurlar yönünden denetleneceğine dair
Anayasa’da açık bir hükme yer verilmemiştir.
3) Anayasa
Mahkemesinin CBK rejimini düzenleyen anayasal hükümlerden hareketle CBK’nin
maddi olarak varlık kazanabilmesi için gerekli anayasal unsurların neler
olduğunu tespit etmesinin önünde bir engel bulunmamaktadır. Esasen Anayasa
Mahkemesinin CBK’lerın şekil bakımından denetimine ilişkin görev ve yetkisini
icra edebilmesi böyle bir tespitin yapılmasını gerekli kılmaktadır.
4) Anayasa’nın
104. maddesinin on yedinci fıkrasının birinci cümlesinde “Cumhurbaşkanı,
yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir.”
denilmektedir. Anılan hükümden CBK çıkarma yetkisinin bizzat Cumhurbaşkanı’na
ait ve tek başına kullanılması gereken bir yetki olduğu dolayısıyla CBK’ nın
Cumhurbaşkanı dışında bir mercinin teklif, onay gibi herhangi bir işlemini ya
da katılımını gerekli kılmayan, Cumhurbaşkanı’nın asli düzenleyici nitelikteki
bir işlemi olduğu anlaşılmaktadır. Bu itibarla CBK’ların şekil yönünden
Anayasa’ya uygun olup olmadığının denetiminde incelenmesi gereken husus CBK’nın
Cumhurbaşkanı tarafından çıkarılıp çıkarılmadığıdır.”
5) Dava
konusu CBK’nın, CBK metninin altında Cumhurbaşkanı’nın adı, soyadı ve unvanı
belirtilerek Resmî Gazete’de yayımlandığı ve söz konusu CBK’nın Cumhurbaşkanı
tarafından çıkarılmadığı yönünde bir iddiaya yer dava dilekçesinde de yer
verilmediğine göre, Cumhurbaşkanı tarafından çıkarıldığı anlaşılan CBK’nın
maddi olarak varlık kazanabilmesi için gerekli unsurları taşıdığının kabulü
gerekir.
Görüldüğü
üzere, AYM, CBK’lerin şekil yönünden denetlenmesi görevinin çerçevesinin
Anayasa’da açık şekilde tanımlanmamış olduğunu belirtmekte ve şekil denetiminin
kapsamını CBK rejimini düzenleyen anayasal hükümlerden hareketle tespit
etmesinin önünde bir engel bulunmadığını ifade etmektedir. Buna karşın,
CBK’lerin şekil yönünden denetiminin Anayasa tarafından açık şekilde
belirlenmemiş kapsamını saptarken AYM kendisini dar bir çerçeveye
hapsetmektedir. Bu konuda Anayasa metninden yapılacak çıkarımın dar anlamda CBK
rejimini düzenlediği kabul edilen anayasal hükümlerden değil, söz konusu
hükümlerle beraber Anayasa’nın öngördüğü temel ilkelerden çıkarılması gerekir.
Bu açıdan, Anayasa Mahkemesi’nin söz konusu denetimin kapsamını belirlerken
Anayasa’nın 2. maddesini göz ardı etmesinin haklı bir nedeni bulunmamaktadır ve
“Dava dilekçesinde şekil bakımından CBK’nın tümünün Anayasa’nın 2. maddesine
aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de CBK’lara ilişkin şekil kuralları
Anayasa’nın 104. maddesinin on yedinci fıkrasında düzenlendiğinden bu husustaki
inceleme anılan fıkra kapsamında yapılacaktır.” tespiti kabul edilemez.
Anayasa
değişikliklerinin ve kanunların şekil yönünden denetim kapsamını açık şekilde
öngörmüş ama aynı kapsamı CBK’ler için öngörmemiş olan Anayasa’nın CBK rejimini
düzenleyen hükümlerinin, CBK’lere ilişkin şekil kurallarını açık ve
tüketici/sınırlayıcı şekilde öngördüğünü kabul etmek için haklı bir neden
bulunmamaktadır. Kaldı ki Anayasa’nın 104. Maddesinin 17. fıkrası, CBK’lere
ilişkin şekil kurallarını da öngörmemektedir. Gerçekten anılan düzenlemeye
göre:
“Cumhurbaşkanı,
yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir.
Anayasa’nın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel
haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve
ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemez. Anayasada münhasıran
kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz.
Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz.
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde,
kanun hükümleri uygulanır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun
çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir.”
Görüldüğü
üzere, Anayasa’nın söz konusu metni, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerine ilişkin
şekil kurallarını içermemektedir. Düzenleme, esas itibariyle, CBK’lerin konu
bakımından yetkiye değgin sınırlarını çizmektedir.
Şu
halde, bizzat AYM’nin işaret ettiği biçimde şekil denetiminin kapsamının
Anayasa’dan çıkarılması ancak bu yapılırken, CBK’lere ilişkin şekil kurallarını
tanımlamayan 104. Maddenin 17. fıkrasıyla iktifa edilmemesi gerekir.
Anayasa’nın
2. maddesine göre:
“Türkiye
Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan
haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel
ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”
Yukarıda
alıntılanmış AYM içtihadı ışığında, CBK’lerin Anayasa’da tanımlanıp
sınırlanmamış şekil şartlarının belirlenmesi esnasında, yürütmenin de bir
unsuru olduğu hukuk devletinin gereklerini esas almak gerekmektedir. Bu açıdan
bakıldığında, AYM’nin, CBK’lerin;
1) Anayasa’ya
ve hukuk kurallarına uygunluğunu sağlamayı ve hukuku yürütmeye egemen kılmayı,
2) Anayasa’nın
çizdiği çerçevede adaletli bir hukuk düzeni kurmaya yönelmeyi,
3) CBK
düzenlemelerinin kamu yararının sağlanması amacına yönelik olmasını; genel,
objektif, adil kurallar içermesini ve hakkaniyet ölçütlerini gözetmesini,
4) Anayasa
yargısının denetimine etkili şekilde açık olunmasını sağlamayı,
5) CBK’lerin
üstünde Cumhurbaşkanı’nın da uymak zorunda olduğu temel hukuk ilkeleri ile
Anayasa’nın bulunduğu bilincini göstermeyi,
6) Kuralların
öngörülebilir, şüpheye yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılabilir olmasını
mümkün kılmayı,
7) Cumhurbaşkanı’nın
keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesini,
temin
edecek kapsamda kurgulanmalarını mümkün kılacak asgari ögeleri şekil şartı
olarak Anayasa’dan çıkarması gerekir. Hukuk devleti, keyfiliği kül olarak
reddeden devlettir. Hukuk normlarının gerekçesiyse, keyfiliğin engellenmesi ve
normatif üretimin kamuoyunun denetimine sunulması açısından başat bir temeldir.
Esasen
AYM de, Anayasa Mahkemesi, 8/6/2022 tarihli ve (104) numaralı Kapadokya Alan
Başkanlığı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Üst Kademe Kamu
Yöneticileri ile Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Atama Usûllerine Dair
Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinde Değişiklik Yapılması Hakkında Cumhurbaşkanlığı
Kararnamesi’ne ilişkin kararında, “Anayasa Mahkemesinin 23/1/2020 tarihli ve
E.2019/31, K.2020/5 sayılı kararında da belirtildiği üzere CBK’ların yorumlanmasında
ve denetiminde kuralın getiriliş amacının, başka bir ifadeyle gerekçesinin
bilinmesi önem arz etmektedir. Nitekim anılan kararda Cumhurbaşkanlığınca dava
dosyasına sunulan görüş yazılarının bu bağlamdaki önemine dikkat çekilmiştir (§
40). Zira bir normun ihdasına yol açan sebeplerin, böyle bir düzenlemeye neden
ihtiyaç duyulduğuna dair gerekçelerin bizzat kural koyucunun kendisi tarafından
ortaya konulmuş olmasının o kuralla ilgili anayasallık denetiminin daha
sağlıklı ve etkin bir şekilde gerçekleştirilmesine katkı sağlayacağı açıktır.”
demek suretiyle, CBK’lerin gerekçeli olmasının hukuk sisteminde gerekli
olduğunu ortaya koymuştur.
Eklemek
gerekir ki, AYM’nin işaret ettiği üzere, “CBK çıkarma yetkisinin bizzat
Cumhurbaşkanı’na ait ve tek başına kullanılması gereken bir yetki olduğu”,
“dolayısıyla CBK’nın Cumhurbaşkanı dışında bir mercinin teklif, onay gibi
herhangi bir işlemini ya da katılımını gerekli kılmayan, Cumhurbaşkanı’nın asli
düzenleyici nitelikteki bir işlemi olduğu” hususları, CBK’lere gerekçe
koşulunun şekil şartı olarak AYM içtihadıyla izafe edilmesine engel değildir.
AYM’nin bu tespitleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olduğu inkâr
edilmeden, Anayasa’nın Cumhurbaşkanı’na keyfi bir kararname çıkarma yetkisi
tevdi ettiği şeklinde anlaşılamaz. Bir normun geçerlilik koşulu olarak onu
ihdas eden merci dışında bir merciinin bir işlemini ya da katılımını gerekli
kılması, gerekçe zorunluluğunun asli kıstası değildir. Yargıtay, Danıştay ve
Anayasa Mahkemesi kararları da hukuk düzeninde varlık kazanmak için başka bir
merciin işlem ya da katılımına gerek duymazlar, ancak anayasal bir gereklilik
olarak üç yüksek mahkemenin kararları da gerekçelidir. Zira gerekçenin temel
fonksiyonlarından birisi, hukuk normlarının kamuoyu tarafından denetlenmesini
sağlamak ve toplumsal meşruiyet kazanmalarını temin etmektir. Hukuk normları,
gerekçeli şekilde ihdas edilmeli ve ikna edici olmalıdır. CBK’lerin gerekçesiz
şekilde ihdas edilebileceğini kabul etmek, tek bir kamu görevlisinin hangi
sebeple koyduğu, ne hukuk uygulayıcıları ne diğer kamu görevlileri ne de
kuralın doğrudan ve dolaylı muhatapları tarafından bilinen ve bilinmesi de
mümkün olmayan kurala toplumun otomatik şekilde boyun eğmesinin talep edilmesi
anlamına gelmektedir. Keza gerekçesiz CBK kurallarının uygulamada doğuracağı
sorunlar da yine hukuk sistemine olan inancı örseleyecektir. Hukuk devleti
ilkesi, “bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini,
devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden
kaçınmasını gerekli kılar” (AYM, E.2018/137, K.2022/86, 30/06/2022, § 15).
CBK’lerin gerekçesiz şekilde yürürlüğe girip hukuk düzeninde etki
doğurabileceğini kabul etmek, keyfiliğe maruz kaldığı şuur ve duygusunu
yaşayacak bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmelerine
mani olacak, Cumhurbaşkanı’nın gerekçesiz kararnameleriyle yurttaşların güven
duygusunu zedeleyici yöntemlere başvurmasını meşru addetmek anlamına
gelecektir. Anayasa’nın 2. maddesini esas alan sistematik yorum uyarınca,
AYM’nin hukuk düzenini böyle bir keyfiliğe terk edecek bir yorum benimsemesi
mümkün olmamak gerekir. CBK’lerin gerekçeli olma gereği, Anayasa’nın 2.
maddesinde yer alan hukuk devleti kavramına içkindir. Anayasa Mahkemesi’nin
CBK’lerin şekil yönünden denetiminin kapsamını Anayasa’nın sistematik yorumu
aracılığıyla saptaması, keyfi bir norm kategorisinin yürürlükte olması ya da
bunun kamuoyunca böyle algılanmasından daha tehlikeli, cüretkâr ve tartışmalı
bir davranış oluşturmayacaktır.
Kaldı
ki, normu onaylama veya ortadan kaldırma yetkisi bulunan Anayasa Mahkemesi’nin,
iptal veya ret sonucuna en sağlıklı biçimde ulaşması, Anayasaca açıkça
yasaklanmayan ve hukuk devletine içkin olan bütün hukuki argümanları kullanması
ölçüsünde mümkündür.
117
sayılı Uludağ Alan Başkanlığı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin bütünü,
gerekçe yokluğuna ilişkin anılan sebeplerle ve Anayasa’nın 2. maddesi uyarınca,
Anayasa’ya şekil yönünden aykırıdır ve iptal edilmek gerekir.
2)
117 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin Bütününün Anayasa’ya Esas Yönünden
Aykırılığı
Giriş:
Uludağ Doğal Çevresi Hakkında Açıklamalar
7432
sayılı Kanun ile Uludağ Milli Parkı içinde 2 041 hektarlık bir alanda Uludağ
Alan Başkanlığı kurulmuş ve bu alan, Alan başkanlığına devredilmiştir. Bu kanun
ile Uludağ Milli Parkının önemli bir bölümü Alan Başkanlığının yönetimine
verilerek ranta ve yapılaşmaya açılmıştır. Bu şekilde milli park alanında
korunması gereken biyolojik çeşitlilik tehlikeye atılmıştır. Söz konusu alanda
Milli Parklar Kanununun, Orman Kanununun, İmar Kanunun ve diğer kanunların
Anayasa’nın gerektirdiği istikametteki koruması kaldırılarak, söz konusu
alandaki tüm kararların ve planlamaların iptali istenen Kanun’la oluşturulan ve
Anayasa’nın çevreyi koruma yükümlülüğünü devlete izafe eden maddelerinin
gerektirdiği asgari güvenceleri dahi yansıtmayan Komisyonca alınması
öngörülmüştür. Söz konusu Komisyonun oluşumuna bakıldığında, yeterli uzmanlık
ve niteliklere sahip olmayan üyelerden oluştuğu ve Anayasa’nın amir
hükümlerinin uygulanmasını temin edecek şekilde gerekli güvencelere sahip
olmadığı görülmektedir.
Yürürlükteki
(Milli Parklar Kanunu, Orman Kanunu, İmar Kanunu gibi kanunlarla teşekkül eden)
çevre koruyucu normatif yapının yerine getirilen ve burada iptali istenen
Kanun’un içeriği incelendiğinde, Kanun’un çıkarılış amacının kamu yararı
olmadığı, doğanın ve biyolojik çeşitliliğin korunması amacını gütmediği,
ormanların ve doğal çevrenin tahribine yol açabilecek şekilde “Alan”ın turizme
açılmasının ve böylece rant sağlanmasının hedeflendiği anlaşılmaktadır.
İptali
istenen Kanun’un Anayasa’nın çevreyi koruyan amir hükümleri bağlamında
değerlendirilebilmesi için, öncelikle Kanun’un ilişkin olduğu Uludağ’ın doğal
yapı ve nitelikleri ortaya koyulmalıdır.
Uludağ;
flora ve fauna çeşitliliği ile vejetasyon çizgilerinin net olarak
görülebilmesi, alpin bölge ve endemik bitki topluluklarını barındırması sebebi
ile özel ve eşine az rastlanır bir dağ yapısındadır. Gerek yükselen coğrafi
enlemler, gerekse dağlarda yükseklere doğru azalan sıcaklık, yatay ve dikey
yönlerde zonların meydana gelmesine neden olur. Sıcaklıkla bağıntılı olarak
görülen vejetasyon değişiklikleri aynı karaktere sahip bitkilerin varlığı zon
ayrımını gözle görülür hale getirmiştir. Uludağ’ın Dünya Ormancılık Literatüründe
bu sebepten ötürü özel bir önemi vardır.
Uludağ'ın
Bursa'ya sunduğu verimli ova toprakları ile su kaynakları ekonomik ve sosyal
yaşamı ile büyüyen Bursa Kenti'nin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Bursa ovası
yıllar içerisinde Uludağ’dan pınarlar ve derelerle taşınan bereketli
topraklarla oluşmuştur. Uludağ’ın kuzeyinde kurulmuş olan Bursa kenti Uludağ
ekosisteminden ayrı düşünülemez. Bursa ovasını var eden Uludağ’ın bilinçsiz
kullanımı Bursa ve Bursalıları da yok etmek demektir.
Bursa
ilinin güneyinde yer alan Uludağ’ın 11 338 hektarlık kesimi, zengin biyolojik
çeşitliliği, Alpin dağ çayırları, jeomorfolojik ve hidrololojik özellikleri
(buzul gölleri, tor oluşumları, su kaynakları), ormancılık açısından önemi
(Mayer’in Orman Zonları) ve ülkemizin ilk kayak turizmi yapılan yer olması
nedenleri ile 20 Eylül 1961 tarihinde ülkemizin beşinci Milli Parkı olarak ilan
edilmiştir. Milli Parkın alanı 1996 yılında 13.024 hektara çıkarılmıştır.
Uludağ
Milli Parkı’nın öncelikle Bursa ili olmak üzere ülkemiz ve uluslararası çevre
değerleri için ne denli önemli olduğu ortadadır. Milli Parka adını veren
Uludağ, Marmara Bölgesi'nin en belirgin yükseltisidir. Milli Park içinde en
sağlıklı kestane ve ıhlamur ormanları ile meşe, kayın, karaçam ve Uludağ göknar
meşçerelerini barındırmaktadır. Bu ormanlar kara ağaçkakan, paçalı baykuş,
küçük sıvacı kuşu gibi türlere ev sahipliği yapmaktadır. Uludağ, yine yüksek
dağlara özgü türler açısından da oldukça zengin bir bölgedir. Uludağ kurbağası,
Apollo kelebeği, kulaklı toygar, kara iskete gibi türler bu alpin adasında
barınmakta ve ayı, vaşak, kurt ve kızıl geyik gibi memelilere ev sahipliği
yapan benzersiz bir coğrafya oluşturmaktadır. Uludağ; eşsiz fauna ve florasıyla
bir dünya değeridir.
Uludağ,
Alman Botanikçi Mayr’e göre bitki zonlarının görülebileceği nadir yerlerden
biridir. Uludağ'ın bitki örtüsü tipleri arasında (350 m'ye kadar) tipik Akdeniz
maki ve frigana bitki örtüsü yer alır. Orman kuşağı, karışık kestane (Castanea
sativa) ormanı (350-700 m), sık doğu kayını (Fagus orientalis) ormanları
(700-1500 m), lokal olarak sapsız meşe (Quercus petraea) ve nemli Uludağ
göknarı (Abies nordmanniana ssp. bornmuelleriana) topluluklarından (1500-2100
m) oluşur. Türkiye'nin endemik ve önemli ağaç türlerinden biri olan Uludağ
göknarı, alanda çok sağlıklı topluluklar oluşturmaktadır.
Uludağ,
sahip olduğu geniş yaprak döken ormanları, geniş yayılım gösteren Uludağ
göknarı (Abies nordmanniana ssp. bornmuelleriana) ve karaçam ile kızılçamdan
oluşmuş orman örtüsü ile çok sayıda bitki, kuş, memeli ve kelebek türüne ev
sahipliği yapmaktadır. Uludağ’da bitki çeşitliliği bakımından Marmara
Bölgesi’nin en zengin ormanları bulunur. Bu özellikleri nedeniyle de Önemli
Doğa Alanı (ÖDA) olarak belirlenmiştir.
Uludağ
Milli Parkı sınırları içerisinde var olan 17 sürüngen türünün Bern Sözleşmesi
Koruma Listelerine göre yapılan değerlendirme sonucu 11’i Ek-II’ye, yani
“Mutlak Koruma Altındaki Türler Listesi”ne girmekte; 5 sürüngen türü ise
Ek-III’e, yani ”Koruma Altındaki Türler Listesi”ne girmektedir.
Bern
Sözleşmesi Koruma Listelerine göre yapılan değerlendirme sonucu alanda saptanan
kuş türlerinden 84 tanesi Ek-II’ye, yani “Mutlak Koruma Altındaki Türler
Listesi”ne girmekte; 21 kuş türü Ek-III’e, yani ”Koruma Altındaki Türler
Listesi”ne girmekte,
Alan
sınırları içerisinde 15 familyaya bağlı 37 memeli hayvan türü belirlenmiştir.
Bu türlerden Bern Sözleşmesi Koruma Listelerine göre yapılan değerlendirme
sonucu göre 10’u Ek-II’ye, yani “Mutlak Koruma Altındaki Türler Listesi”ne
girmekte; 14’ü Ek-III’e, yani “Koruma Altındaki Türler Listesi”ne girmektedir.
Uludağ,
13 kelebek taksonu için de ÖDA kriterlerini sağlamaktadır. Nesli küresel
ölçekte tehlike altında olan kelebek türlerinden Osmanlı ateşi (Lycaena
otomana) ve apollo (Parnassius apollo) Uludağ’da yaşamaktadır. Ayrıca Anadolu
çokgözlüsü (Plebeius hyacinthus) ve çokgözlü Anadolu çillisinin bir alt türü
olan Polyommatus ossmar olympicus ÖDA kriterlerini sağlayan ve Türkiye’ye
endemik kelebek türleridir.
Bölgede
yaşayan sakallı akbaba ve kaya kartalı alana Önemli Kuş Alanı (ÖKA) statüsü de
kazandırmıştır. Uludağ aynı zamanda Türkiye’de paçalı baykuşun yaşadığı bilinen
birkaç yerden biridir.
Uludağ
Milli Parkı’ nın %71’i orman, %28’ i çayırlık ve kayalık alanlar, %0,4’ ü açık
alanlar, %0,1’ i su ile kaplı alanlar, %0,5’ i ise yerleşim alanlarıdır.
Uludağ, ormanlık alanlar, makilik, turbalıklar, subalpin fundalıklar, alpin
sarp kayalıklar ve açık alanlar gibi çok zengin bir habitat çeşitliliğine
sahiptir.
Biyoçeşitlilik
zenginlik açısından çok önemli olan Uludağ’da, 1320 bitki türü bulunmakta olup,
bunlardan 33’ü Uludağ, 138’i ise Türkiye endemiği olmak üzere toplam 171
endemik türe ev sahipliği yapmaktadır. Küresel ölçekte nesli tehlike altında
olan 3 türün (Galanthus plicatus ssp. byzantinus [END V], Linum hirstutum ssp.
anatolicum var. platyphyllum [END V], Olymposciadium caespitosum [END V]),
Avrupa ölçeğinde 54 türün ve ulusal ölçekte nadir diğer 39 türün yaşam alanını
oluşturmaktadır (Alandaki türlerden 2’si Bern Sözleşmesi Ek Liste I’de yer
alır: Cyclamen coum, Teucrium lamifolium ssp. lamifolium)
Bu
özellikleriyle de Uludağ, WWF-Türkiye tarafından 2005 yılında tamamlanan
bilimsel çalışmalara istinaden Türkiye’nin 122 Önemli Bitki Alanı’ndan (ÖBA)
biri olarak belirlenmiştir.
Ayrıca
Uludağ Milli Parkı’nın 1.ve 2. Gelişim Oteller Bölgesinin de içinde bulunduğu
alanlar 2. Derece Doğal SİT, diğer alanlar ise 1. Derece Doğal SİT Alanı olarak
tescil edilmiştir.
Uludağ
zengin biyolojik çeşitliliği, Alpin dağ çayırları, jeomorfolojik ve
hidrololojik özellikleri (buzul gölleri, tor oluşumları, su kaynakları) ve
ormancılık açısından önemi nedenler ile mutlaka korunması gereken bir alandır.
Uludağ
Milli Parkı’nda, antropojen etkilerin yoğun olduğu bölgeler dışında kalan
habitatlar ve bu habitatlar üzerinde gelişen bitki birlikleri klimaks
safhadadır. Bu da alanın büyük bir bölümünün çok iyi korunduğuna işaret eden en
önemli göstergedir.
Alanın
dört farklı orman kuşağını barındırması, orman ekosistemlerinin bozulmamış
olması, su kaynakları bakımından çok zengin olması, 18 farklı habitatı
barındırması, flora ve fauna türleri bakımından çok zengin olması, Türkiye ve
Uludağ endemiği çok sayıda bitki türünü barındırması, Batı Anadolu ve Marmara
Bölgesi’nin tek Pleistosen buzullaşma sahası olması, Türkiye’de tor oluşumunun
sınırlı sayıda olduğu alanlardan biri olması (İngiltere’de sadece tor
oluşumları nedeniyle jeopark ve milli park ilan edilen alanlar vardır) Uludağ
Milli Parkı’nın kaynak değerleri açısından güçlü yanlarıdır.
Alanın
floristik zenginliği ve jeomorfolojik yapısı, biyoloji, ekoloji, jeomorfoloji
ve coğrafya eğitimi için doğal bir laboratuvar niteliğindedir. Milli Park
sahası içerisinde ve yakın çevresinde plansız yapılaşmayı önlemek ve koruma
kullanma dengesini oluşturmak adına üst ve alt ölçek planların hazırlanmış
olması da önemli bir fırsat oluşturmaktadır.
α)
Ekosistem Hizmetleri: Su Temini, Toprak Koruma, İklim Düzenleme
Uludağ
gibi zirvesi karla, etekleri ormanlarla kaplı yüksek dağların önemi ve görevi,
barındırdığı biyoçeşitlilikle sınırlı değildir; bu alanlar aynı zamanda doğa ve
insan için paha biçilmez ekosistem hizmetleri sunar. Tatlısu kaynaklarının
sürdürülebilirliği, bu dağlardaki su döngüsünün, arazi ve toprak yapısı ile
bitki örtüsünün sağlıklı bir şekilde var olmasına ve işlemesine bağlıdır.
Bursa'nın su ihtiyacının yüzde 90’ı bu havzadan karşılanır. Yağışlarla düşen
suyun bir bölümü yüzeysel akışla dereleri beslerken; bir bölümü de ormanlardaki
ağaçlar, bitkiler ve ölü örtü tarafından tutularak kontrollü bir şekilde
toprağa geçer. Dik yamaçlar üzerindeki bitki örtüsü aynı zamanda toprağı
erozyona karşı korur. İyi korunmuş sağlıklı ormanlar, iklim değişikliğinin etkilerine
karşı en önemli silahlarımızdan biridir. Bu nedenle, Uludağ, Bursa ovasındaki
verimliliğin ve bu bölgede yaşayan insanlar için sağlıklı bir geleceğin
sigortasıdır. Alanın millî park olarak koruma altına alınmasının arkasında
yatan nedenlerden biri de budur.
β)
Uludağ’ın Milli Park Niteliği
Uludağ’ın
sahip olduğu zengin değerlerin koruma kullanma dengesi içerisinde korunarak
devamlılığının sağlanması ve bu sahalara olan farklı kullanım taleplerinin
kontrollü ve planlı bir anlayış içinde karşılanabilmesi ve buraların gelecek
nesillere milli bir miras olarak bırakılabilmesi amacıyla,1964 yılında Uludağ
Milli Parkı İnkişaf Planı yapılmış, bu plan 2009 yılında bilim insanlarından ve
uzmanlardan oluşan bir ekip ile 1/25000 ölçekli Uzun Devreli Gelişme Planı
olarak revize edilmiştir. Uzun Devreli Gelişme Planına göre Milli Parkın alpin
çayırlar, su kaynakları, bodur bitkiler ve orman örtüsü ile kaplı % 84’lük
kısmı Mutlak Koruma Alanı, kayak alanları ve günübirlik kamp alanların olduğu
%14’lük kısmı Sınırlı Kulanım Alanı, Oteller, Mekanik Tesis ve Günübirlik
Tesislerin olduğu % 2’lik kısmı ise Kontrollü Kullanım Alanı olarak
belirlenmiştir.
Milli
Parkın %84’ünün Mutlak Koruma Alanı olarak belirlenmesi, alanın sahip olduğu
değerlerin ne denli önemli olduğunun bir göstergesidir. Mutlak Koruma Alanları,
bilimsel araştırmalar dışında hiçbir faaliyete izin verilmeyen ve insan
etkisinin yasaklandığı alanlardır.
Milli
Parklar, 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu’nda; bilimsel ve estetik bakımından
milli ve milletlerarası ender bulunan tabii ve kültürel kaynak değerleri ile
koruma, dinlenme ve turizm alanlarına sahip tabiat parçaları olarak
tanımlanmaktadır.
Milli
Parklar, ilgili uzmanlarca yapılan araştırmalar/çalışmalar sonucu sınırları
tespit edilen ve 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu çerçevesinde devletin en üst
mercileri tarafından koruma altına alınan alanlardır. Bu alanlar 2873 sayılı
Milli Parklar Kanunu ve Milli Parklar Yönetmeliği hükümlerine göre
yönetilmektedir. Alan içerisinde yapılacak her türlü faaliyet, 2873 sayılı
Kanun, ilgili yönetmelik ve Uzun Devreli Gelişme Planı çerçevesinde
gerçekleşmektedir.
Tarihi,
mitolojik, antropolojik, etnografik ve sosyolojik yönden oldukça zengin olan
ülkemiz, flora, fauna ve ekosistemler ile jeolojik ve jeomorfolojik oluşumlar,
hidrolojik ve limnolojik özellikler bakımından da göz ardı edilemeyecek
değerlere sahiptir. Ülkemiz estetik ve rekreasyonel kaynak zenginliği yönünden
de dünyanın ender ülkelerinden biri durumundadır.
Türkiye
biyolojik çeşitlilik bakımından tek başına Avrupa Kıtası ile
karşılaştırılabilecek zenginlikte bir ülkedir. Örneğin, omurgalı hayvanlardan
amfibi ve sürüngenler bakımından Türkiye'de yaşayan türlerin sayısı Avrupa
kıtasında yaşayanlara eşittir. Türkiye'de 497 kuş türü tespit edilmiştir.
Avrupa kıtasında üreme kaydı olan 556 kuş türünün 319’u Türkiye’de üremektedir.
Türkiye’de doğal olarak yetişen 12.145 bitki taksonunun üçte biri endemiktir.
Avrupa kıtasında toplam 3000 endemik tür varken, ülkemizde bu sayı 4500’ü
geçmektedir.
Ülkemizde
Cumhuriyetin ilanından itibaren büyük ekonomik sıkıntılara rağmen ağaç ve orman
sevgisinin yaygınlaşması ve korunması konusunda çalışmalar başlatılmış ve bu
konuda yasal düzenlemeler yapılmıştır.
1937
yılında çıkartılan 3116 sayılı Orman Kanunu ile 3167 sayılı Kara Avcılığı
Kanunu, ülkemiz doğa ve yaban hayatının korunması konusunda yürürlüğe giren ilk
yasalar olarak kabul edilmektedir.
Türkiye’deki
ulusal ve uluslararası öneme sahip doğal, kültürel ve rekreasyonel yönden
zengin köşelerin korunarak gelecek kuşaklara bir miras olarak bırakılabilmesi
amacıyla, Türkiye’deki milli park çalışmaları ilk kez 1956 yılında yürürlüğe
giren 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 25. maddesine göre ilan edilen “Yozgat
Çamlığı Milli Parkı” ile başlamıştır.
1982
T.C. Anayasasının 63. maddesi ile; “Devletin tarih, kültür ve tabiat
varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlayacağı, bu amaçla destekleyici
ve teşvik edici tedbirleri alacağı” hükümleri getirilmiş, bunun üzerine
Anayasa’nın bu maddesi ve 6831 sayılı Orman Kanununun 25. maddesine dayanılarak
yapılan çalışmalar sonucunda, “Yurdumuzdaki ulusal ve uluslararası düzeyde
değerlere sahip milli park, tabiat parkı, tabiat anıtı ve tabiatı koruma
alanlarının seçilip belirlenmesine, özellik ve karakterleri bozulmadan
korunmasına, geliştirilmesine ve yönetilmesine ilişkin esasları düzenlemek”
amacıyla, 1983 yılında 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu yürürlüğe girmiş ve
milli park çalışmalarında yeni bir dönem başlamıştır.
Dünya
Doğayı Koruma Birliği (IUCN) tarafından yapılan tanımı gereği milli parklar,
doğa korumanın yanı sıra eğitim ve rekreasyon gibi hizmetler sunabilir. Ancak
bu faaliyetlerin, alanın taşıma kapasitesi sınırları içinde, doğa koruma
hedefini destekleyici ve onunla uyumlu bir nitelikte olması gerekir. Bu
çerçevede milli parklardaki yönetim amacı, kitle turizmine yönelik talebe azami
düzeyde cevap verebilecek bir kapasite yaratmak ve bunun için gerekli altyapı
yatırımlarını gerçekleştirmek değildir.
Nitekim
son yıllarda korunan alanlarda hızla yaygınlaşan ve doğal varlıklar ile yerel
kültürlerin korunmasını, turizm sayesinde elde edilen faydadan daha çok yöre
halkının fayda sağlamasını gözeten çevresel etkisi düşük “ekoturizm”, “doğa
temelli turizm” gibi “kitlesel turizme” alternatif kavramlar da bu noktadan
hareketle doğmuştur. Milli parklarda ziyaret amacı, bitki örtüsü ve yaban
hayatıyla doğayı tanımak, anlamak ve keşfetmektir. Bu tür korunan alanlardaki
turizm anlayışı, mümkün olduğu ölçüde araçla ulaşım için gerekli yol ağları
yerine yerel rehber eşliğinde doğa yürüyüşünü teşvik eder. Otel-motel gibi
konaklama tesislerinden ziyade günübirlik ziyaret veya çadırlı konaklama ya da
kamp imkânları sunar. Ziyaretçi yönetim planı kapsamında belirlenen taşıma
kapasitesi sınırları içerisinde, doğal hayatı korumak için, alana giriş kısıtlanabilir.
Son
zamanlarda yayımlanan bilimsel raporlara göre dünyadaki doğa/biyoçeşitlilik
kaybı alarm verici düzeydedir. Hükümetler-arası Bilim-Politika Platformu’nun
(IPBES) 2019 yılında yayımladığı rapor, 1 milyon canlı türünün yok olma
tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ortaya koymaktadır. IUCN’in “Kırmızı
Listesi”ndeki türlerin ¼’ünden fazlası, insan faaliyetleri nedeniyle yok olma
tehlikesi altındadır. WWF’in Yaşayan Gezegen Raporu’na göre son elli yıl
içerisinde omurgalı canlı popülasyonları % 69 azalmıştır. Ülkemizde de bu
verilerin somut örnekleri görülmektedir (ör, yüksek dağlarda ve yaşlı
ormanlarda yaşayan kartal, akbaba gibi yırtıcı kuşların azalması). Uzmanlara
göre dünya “6. Büyük Yokoluş”a doğru gitmektedir. Doğadaki azalma/yok olma eğilimini
durdurup tersine çevirmek için çok kritik bir dönemeçte olan insanlık için
iklim krizi ile mücadele etmek, gıda ve su güvenliğini sağlamak, gelecekte
karşılaşılacak küresel salgınlara karşı dayanıklılığı artırmak, bugün atılacak
doğru adımlara bağlıdır. Aralık, 2022’de Kanada Montreal’de yapılan
Biyoçeşitlilik Sözleşmesi’nin 15. Taraflar Konferansı’nda belirlenen 2030
hedeflerinin birisi de korunan alanların %30 seviyesine çıkarılmasıdır.
WWF-Türkiye tarafından hazırlanan Korunan Alanlar Raporuna (2021) göre,
Türkiye’de halen %10 civarında olan korunan alanların hızla %30 seviyesine
çıkarılması ve bu alanların daha iyi korunması gerekmektedir. Bu gerekliliğin,
hâlihazırda korunan alanların azaltılmaması gerekliliğini öncelikle içerdiği
izahtan varestedir.
Yukarıda
aktarılan tespitler, 7432 sayılı Kanun’un Anayasa’ya aykırılığı meselesinin
eline alınması esnasında Anayasa Mahkemesi’nce öncelikle dikkate alınmak
gerekmektedir. Zira tabiata, floraya ve faunaya ilişkin bilimsel veriler ve
ihtilaflı kuralların bu bakımdan yol açacakları sonuçlar ve riskler ele
alınmadan, Anayasa’nın çevrenin korunmasına ilişkin amir hükümlerini yorumlamak
ve uygulamak mümkün değildir.
2873
sayılı Milli Parklar Kanunu’nun “yasaklanan faaliyetler” başlıklı 14.
Maddesinde milli park kapsamına giren yerlerde aşağıda belirtilen faaliyetler
yasaklanmıştır:
“a)
Tabii ve ekolojik denge ve tabii ekosistem değeri bozulamaz,
b)
Yaban hayatı tahrip edilemez,
c)
Bu sahaların özelliklerinin kaybolmasına veya değiştirilmesine sebep olan veya
olabilecek her türlü müdahaleler ile toprak, su ve hava kirlenmesi ve benzeri
çevre sorunları yaratacak iş ve işlemler yapılamaz,
d)
Tabii dengeyi bozacak her türlü orman ürünleri üretimi, avlanma ve otlatma
yapılamaz,
e)
Onaylanmış planlarda belirtilen yapı ve tesisler ve Genelkurmay Başkanlığınca
ihtiyaç duyulacak savunma sistemi için gerekli tesisler dışında kamu yararı
açısından vazgeçilmez ve kesin bir zorunluluk bulunmadıkça her ne suretle
olursa olsun hiçbir yapı ve tesis kurulamaz ve işletilemez veya bu alanlarda
var olan yerleşim sahaları dışında iskân yapılamaz.”
Hal
böyleyken, burada iptali istenen 7432 sayılı Kanun’un çıkarılma nedeninin;
Uludağ Milli Parkı alanında yer alan ve yukarıda belirtilen ekolojik
niteliklere sahip 2041 hektarlık alanı 2873 sayılı Kanun’un 14. Maddesinde
öngörülen yasakların dışına çıkararak, söz konusu alanı turizm tesisleri
yapılmasına açmak olduğu anlaşılmaktadır.
Zira
Kanunun gerekçesinde “Uludağ Alanında halihazırda doğal sit alanları, kültür ve
turizm koruma ve gelişim bölgesi, milli park gibi birçok farklı koruma statüsü
ve bu koruma statülerine ilişkin farklı mercilere tanınmış idari yetkiler
bulunmaktadır. Bu durum ciddi bir yetki karmaşasına ve dolayısıyla ziyaretçiler
ve yatırımcı açısından çok uzun ve ağır bürokratik süreçlerin yaşanmasına sebep
olurken bu eşsiz alanın hak ettiği şekilde korunması ve turizm açısından
hedeflenen başarıya ulaşması mümkün olamamaktadır.” denilmek suretiyle, amacın,
yasalarda öngörülen koruyucu hükümlerin söz konusu alan için uygulanamaz
kılınarak, bu alanın turizme ve yapılaşmaya açılması olduğu açıkça ifade
edilmiştir.
Gerekçede
yetki karmaşasından söz edilerek büyük bir sorun haline gelen ulaşım ve otopark
sorunun tek elden çözülmesi hedefinden söz edilmektedir. Oysa yukarıda
açıklandığı gibi Uludağ havzasının sahip olduğu bitki ve canlı çeşitliliğinin
korunabilmesi, su rezervlerinin kirletilmesinin önlenmesi için yoğun araç
trafiğinin önlenmesi gerekmektedir. Zira yoğun taşıt trafiğinin neden olacağı
kirlilik, bitki ve canlı yaşamına zarar vereceği gibi su rezervlerinin de
kirlenmesine neden olacaktır. Özellikle kış döneminde yolları araç trafiğine
açık tutmak için kullanılan tuz ve kimyasallar bitki ve diğer canlıların yok
olmasına neden olacaktır.
Belirtilen
sakıncalarına rağmen yasa tamamen turizm baskısı altında çıkarılmıştır. Yasa
turizmciler tarafından ilk defa gündeme getirildiği yıllarda AKP Yönetimi bu
tür bir uygulamanın olmayacağını kesin biçimde reddetmiş iken ilerleyen
yıllarda bu çevrelerin isteklerine boyun eğmiştir. 2017 yılında basında çıkan
bu tür haberler için bizzat Tarım ve Orman Bakanlığı 21 Mart 2017 tarihinde
“Uludağ Milli Parkı'nın 2873 Sayılı Milli Parklar Kanunu kapsamında 'Milli
Park', 6831 Sayılı Orman Kanunu kapsamında ise 'Ormanlık Alan' statüsünde
bulunması nedeniyle Bursa Büyükşehir Belediyesine devredilmesi mümkün değildir”
şeklinde açıklama yapmıştır.
Bu
yasa ile Uludağ’da gerçekleştirilecek turizm amaçlı sportif faaliyetler ile
alana ilişkin işletmecilik faaliyetlerini yapma, yaptırma, izin verme ve
denetleme yetkisi Alan Başkanlığına verilmiştir. Uludağ’da, planların
gerektirdiği her türlü hizmet ve faaliyetler ile koruma, yönetim, işletme,
tanıtım, spor, eğlenme ve dinlenme hizmetleri için gerekli her türlü altyapı ve
diğer tesislerin yapılmasında, yaptırılmasında, işletilmesinde,
işlettirilmesinde ve bu işlemlerin ilgili Belediye Başkanlıkları ile koordine
halinde yürütülmesinde Alan Başkanlığı yetkili kılınmıştır.
Kanununda
öngörülen yetkiler dikkate alındığında asıl amacın alandaki turistik
yapılaşmanın önünü açmak olduğu açıktır. Alan Başkanlığı uygulaması, Uludağ
Milli Parkı ve çevresindeki yapılaşma sürecine yeni bir ivme kazandırarak,
Uludağ ormanlarının, yaban hayatının, botanik değerlerinin, su kaynaklarının ve
kentin iklim değişikliğine karşı uyum becerisinin hızla aşınarak bozulmasına
yol açacaktır.
Kanunda,
Uludağ Alan Başkanlığının sınırlarının, bölgenin kültürel ve doğal varlıkları
ile turizm potansiyeli göz önünde tutularak ilgili bakanlıkların görüşü
alınarak, Kültür ve Turizm Bakanlığının teklifi üzerine Cumhurbaşkanı kararı
ile değiştirilebileceği öngörülmüştür. Dolayısıyla, dava konusu Kanun yalnızca
belirlenen 2000 hektarlık alanı değil, tüm Uludağ havzasını yapılaşmaya açma ve
doğayı tahrip etme riski taşımaktadır.
Fiziki
ekosistem tahribatları (bina, tesis, yol, otopark, teleferik vb.) geri dönüşümü
imkânsız yıkım alanlarıdır. Karayolu için buzlanma için kullanılan tuz, eksoz
emisyonları ve lastik atıkları karayolu çevresinde su, hava ve toprak kirliliği
oluşturmaktadır. Piknik, mesire yerlerinde kullanım yoğunluğundan dolayı yıkım
eşiğine gelmiş alanların kendini yenilemesi için dönüşümlü kullanımı
önerilebilir. Makinalı çalışmaların oluşturduğu baskı alanları ve kayak
sporları nedeniyle toprak azot dengesinin bozulduğu alanlar doğal eşiktir. Bu
bölgelerdeki insan aktiviteleri ekolojik istikrarı çok olumsuz etkilemektedir.
Turistlerin ilgi alanı olan ATV motorlu araç gezileri önemli hasarlar
oluşturmaktadır.
İnsan
baskısının sürekli arttığı ve sistemler arası istikrarın gittikçe bozulduğu
Uludağ, kendini yenileyebileceği, devamlılığı sağlayabileceği eşiği birçok alanda
geçmiştir.
Demokratik
katılımcılık, kamusal kararlarda şeffaflık, halkın bilgilenme hakkına saygı ve
yargı bağımsızlığı sağlanmandan; sistematik yolsuzlukla etkin şekilde mücadele
edilmeden ve yetki sahiplerinin gerektiğinde idari ve cezai sorumlulukları
öngörülmeden, ülkenin içine düşürüldüğü ekonomik krizden çıkarılması mümkün
değildir. İhtilaflı kurallar, kaynakları itibariyle esasen zengin bir ülke olan
Türkiye’deki yolsuzluk, israf ve kayırmacılık olguları ve planlama yokluğu gibi
sebeplerle kaybolan kamusal kaynakları artırmak için palyatif bir girişim
olmanın ötesinde, aşağıda gösterildiği üzere, Anayasa’nın tabiatı korumak
yönündeki amir hükümlerinin açık inkârıdır. Gerçekten de, Anayasa ve Anayasa
Mahkemesi içtihatları, çevrenin kötü yönetime ve rant hırsına kurban edilmesine
kesin olarak engel olan normatif bir barikat tesis etmektedir.
a)
Anayasa’nın 2. Maddesi Yönünden
Kararnamenin
tümü öncelikle Anayasa’nın 2. Maddesine aykırıdır. Anayasa’nın 2. maddesinde
güvence altına alınan hukuk devleti; eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan
haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil
bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, hukuki güvenliği sağlayan,
Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuk kurallarıyla kendini
bağlı sayan ve yargı denetimine açık olan devlettir. Hukuk devleti ilkesi,
kanunların kamu yararı amacıyla çıkarılmasını gerektirir. Yasaların kamu
yararına dayanması ilkesi ile; bütün kamusal girişimlerin temelinde bulunması
doğal olan kamu yararı düşüncesinin yasalara egemen olması amacı yatar.
“Kanunların kamu yararının sağlanması amacına yönelik olması, genel, objektif,
adil kurallar içermesi ve hakkaniyet ölçütlerini gözetmesi hukuk devleti
olmanın gereğidir. Bu nedenle kanun koyucunun hukuki düzenlemelerde kendisine
tanınan takdir yetkisini anayasal sınırlar içinde adalet, hakkaniyet ve kamu
yararı ölçütlerini göz önünde tutarak kullanması gerekir.” (AYMK, E.2013/158,
K.2014/68, 27.3.2014). Kanunlar için açıklanan ilkelerin Cumhurbaşkanlığı
kararnameleri için de geçerli olduğunda kuşku bulunmamaktadır.
Anayasa
Mahkemesinin kararlarına göre kamu yararı genel bir ifadeyle bireysel, özel
çıkarlardan ayrı ve bunlara üstün olan toplumsal yararı ifade etmektedir.
Kanunun amaç ögesi bakımından Anayasa’ya uygun sayılabilmesi için
çıkarılmasında kamu yararı dışında bir amacın gözetilmemiş olması gerekir.
Kanunun kamu yararı dışında bir amaçla yalnız özel çıkarlar için veya yalnız
belli kişilerin yararına olarak çıkarılmış olduğu açıkça anlaşılabiliyorsa amaç
unsuru bakımından Anayasa’ya aykırılık söz konusudur (AYM, E.2022/50,
K.2022/107, 28/09/2022, § 26).
Anayasa
Mahkemesi kendi denetim yetkisinin sadece kanunun kamu yararı amacıyla
çıkarılıp çıkarılmadığını denetlemekle sınırlı olduğunu, bunun dışında bir
kanun hükmünün ülke gereksinimlerine uygun olup olmadığı, hangi araç ve
yöntemlerle kamu yararının sağlanabileceği bir siyasi tercih sorunu olarak
kanun koyucunun takdirinde olduğundan bu kapsamda kamu yararı değerlendirmesi
yapmanın anayasa yargısıyla bağdaşmayacağını belirtmektedir (AYM, E.2018/99,
K.2021/14, 3/3/2021, § 102).
Bu
itibarla Anayasa’ya uygunluk denetiminde kuralın öngörülmesindeki kamu yararı
anlayışının isabetli olup olmadığı değil incelenen kuralın kamu yararı dışında
belli bireylerin ya da grupların çıkarları gözetilerek yasalaştırılmış olup
olmadığı incelenecektir. Başka bir ifadeyle bir kuralın Anayasa’ya aykırılık
sorunu çözümlenirken kamu yararı konusunda Anayasa Mahkemesinin yapacağı
inceleme, yalnızca kuralın kamu yararı amacıyla çıkarılıp çıkarılmadığının
denetimiyle sınırlıdır (AYM, E.2016/140, K.2017/92, 12/4/2017, §§ 6,7;
E.2017/33, K.2019/20, 10/4/2019, §§ 10, 11).
Bu
normatif çerçevede ve yukarıda ortaya koyulmuş bilimsel veriler ışığında ele
alındığında dava konusu kararnamenin bir bütün olarak kamu yararı amacıyla
çıkarılmadığı, aksine sadece Uludağ alanından rant elde etmek isteyen kişi ve
grupların çıkarı için çıkarıldığı açıktır. O kadar ki; çevrenin korunması,
devletin anayasal bir yükümlülüğüdür. Ülke ekonomisi için önemi açık olmakla
beraber, turizmin korunması ve geliştirilmesi ise, başlı başına anayasal bir
amaç değildir. Yasa koyucu 7432 sayılı Kanun’un yarım sayfalık gerekçesinde
sadece yetki karmaşasından söz ederek yatırımcıların karşılaştığı bürokratik
zorluklara vurgu yapmış, ancak yeni kanunun nasıl olup da milli park olarak
1961 yılından beri koruma altında olan Uludağ’ın ekolojik yapısının daha iyi
korunacağını açıklayamamıştır. Uludağ’ın turizm potansiyelinden söz eden kanun
gerekçesi, bu potansiyelin nasıl doğaya ve ekolojik çeşitliliğe zarar vermeden
hayata geçirileceği konusunda -çevresel etki analizi bir yana- kısacık tek bir
cümle dahi içermemektedir. 7432 sayılı Kanuna bağlı olarak çıkarılan 117 saylı
CBK da aynı amaçla çıkarılmıştır.
Geçmişte
Uludağ Milli Parkı içinde çeşitli alanlar turizm alanı olarak belirlenmiş bu
işlemlerin çoğunluğu yargı kararı ile iptal edilmiştir. Kanun gerekçesinde sözü
edilen bürokratik zorluklardan kastedilenin verilen yargı kararları olduğu
anlaşılmaktadır.
Uludağ
Milli Parkında değişik zamanlarda yapılan Turizm Alanı ilanı ve sınır
değişikliği gibi uygulamalar konusunda Danıştay’ın vermiş olduğu yürütmeyi
durdurma kararları mevcuttur. Bu kararlardaki gerekçeler genel olarak, bu tür
uygulamaların milli parkın sahip olduğu değerlere zarar vereceği yönündedir.
Şöyle ki;
• Uludağ
Milli Parkı 2. Gelişim Bölgesindeki 61 ha alan 05.08.1986 tarihli Resmî
Gazete’de yayımlanarak “Turizm Merkezi” olarak ilan edilmiştir. Daha sonra,
1998 yılında Uludağ Milli Parkının 8.600 ha alanı “Uludağ Kış Sporları Turizm
Merkezi” olarak ilan edilmiştir. Sivil toplum örgütlerince açılan dava
sonucunda Danıştay 6. Dairesinin 20.10.1999 tarih, 1998/1499 E. 1999/5011 K,
sayılı kararıyla Turizm Merkezi olarak ilan edilen alanların yürütmesi durdurulmuş
daha sonra da iptal edilmiştir.
• İptal
işleminden sonra 1. ve 2. Gelişim Bölgesinin de içerisinde bulunduğu 1.200 Ha
alan 14.03.2000 tarihli Resmi Gazete’ de yayımlanarak yeniden «Turizm Merkezi»
olarak ilan edilmiştir. Bu ilan işlemi; Danıştay İdari Dava Daireleri Genel
Kurulunun 06.06.2003 tarih ve E:2002/925, K:2003/409 sayılı kararıyla iptal
edilmiştir.
• 2006
yılında Uludağ Milli Parkı I. Gelişim Bölgesi (yaklaşık 349 ha) sınır dışına
çıkarılmış, bu işlem açılan dava sonucunda Danıştay 10. Dairesi tarafından
iptal edilmiştir.
Daha
önce doğal çevreye zarar vereceği gerekçesiyle yargı kararlarıyla iptal edilen
işlemlere kategorik şekilde ve genel olarak olanak sağlamak üzere çıkarılan
dava konusu kanunun kamu yararı amacıyla çıkarıldığını söylemeye olanak
bulunmamaktadır. Kanun gerekçesi ve (aşağıda ayrıntılı olarak teşhir edilmiş)
kapsamı, bu noktayı, Anayasa Mahkemesi’nin denetimini mümkün kılacak şekil ve
kapsamda açıkça ortaya koymaktadır.
Eklemek
gerekir ki, devletin çevreyi korumakla ilgili anayasal yükümlülüklerinin göz
göre göre ve açık şekilde ihlalini oluşturacak şekilde çıkarılmış bir kanunun
ve onunla bağlantılı olarak çıkarılmış bir CBK’nin kamu yararına yönelik olarak
çıkarıldığını söylemek mümkün değildir. Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın 56. ve
63. maddeleriyle ilgili olarak, “çevrenin geliştirilmesi, çevre sağlığının
korunması ve çevre kirlenmesinin önlenmesine; tarih, kültür ve tabiat
varlıklarının ve değerlerinin korunmasına yönelik her türlü tedbiri almak
Devletin temel ödevlerindendir. Bu amaçla Devlet, çevrenin ve kültür ve tabiat
varlıklarının korunmasını sağlamak için etkili bir maddi hukuk düzeni
oluşturmak ve öngörülen maddi hukuku uygulamak üzere gereken teşkilatı kurmakla
yükümlüdür.” demektedir (AYM, Esas Sayısı:2011/106, Karar Sayısı: 2012/192,
Karar Günü: 29.11.2012, R.G. Tarih-Sayı: 02.04.2013-28606 mük.). İhtilaflı
Kanun, aşağıda detaylı olarak gösterildiği üzere, devletin “çevrenin ve kültür
ve tabiat varlıklarının korunmasını sağlamak için etkili bir maddi hukuk düzeni
oluşturmak ve öngörülen maddi hukuku uygulamak üzere gereken teşkilatı
kurma[k]” şeklindeki temel ödevinin aşikar surette reddini oluşturmaktadır ve
bu itibarla kamu yararına yönelik olmadığı açıktır.
Anayasa
Mahkemesi, kıyılar bağlamında çevrenin korunmasına ilişkin bir kararında da,
şöyle hükmetmiştir:
“3621
sayılı Kanun kapsamında kıyılar, sahil şeritleri, doldurma ve kurutma yoluyla
kazanılan arazilere ilişkin olarak getirilen yapı ve yapılaşmaya dair
sınırlayıcı hükümler bu alanların doğal ve kültürel özellikleri gözetilerek
tabiî servet ve kaynak olarak değerlerinin korunması amacına ve bu alanlardan
yararlanmada öncelikle kamu yararının gözetilmesi esasının gerçekleşebilmesine
hizmet etmektedir. Ancak anılan hususlarda ne şekilde düzenleme yapılacağı
kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamında bulunduğundan iptali talep edilen
kurallar kapsamında kalan ve ekli kroki ile listelerde sınır ve koordinatları
gösterilen alanlardaki yapı ve yapılaşmalar yönünden mevcut yasal
düzenlemelerden farklı düzenlemeler getirilebilmesi mümkün olmakla birlikte söz
konusu düzenlemelerin de Anayasa’nın 43. ve 56. maddelerinde belirtilen
esaslara aykırı olmaması gerekir.
24.
Bu kapsamda faaliyetlerinin özelliği gereği kıyıda yapılması zorunlu olan
kamuya yararlı yapı ve tesislerin yapılabilmesi mümkün olmakla birlikte söz
konusu yapı ve tesislere ilişkin yasal düzenlemelerde, Anayasa’nın kıyıların ve
çevrenin korunmasına ilişkin hükümlerine uyulması zorunludur. Anayasa
Mahkemesinin 5/1/2006 tarihli ve E.2005/98, K.2006/3 sayılı kararında da
belirtildiği üzere kamu yararı amacıyla faaliyetlerinin gereği olarak kıyıda
yapılması zorunlu olan yapı ve tesislerin kullanımının bu zorunlulukla sınırlı
olduğu, dolayısıyla bu yapı ve tesislerin olağan ihtiyaçlarıyla ilgisi olmayan
yapılaşmalara izin verilemeyeceği açıktır.
25.
Dava konusu kurallarla Kanun’a ekli kroki ve listelerde sınır ve koordinatları
gösterilen Çandarlı Limanı, Rize İyidere Lojistik Merkez Limanı, Rize dolgu
alanı ve Bitlis Ahlat’taki alanda Kanun’un kıyılar, sahil şeritleri, doldurma
ve kurutma yoluyla kazanılan arazilere ilişkin yapı ve yapılaşmaya dair
sınırlayıcı hükümlerinin bir bütün olarak uygulanmayacağı belirtilmekle
birlikte söz konusu alanlarda yapılacak yapı ve yapılaşmaların hangi ilkelere,
kurallara ve sınırlamalara tabi olacağı düzenlenmemiştir. Bir başka deyişle söz
konusu alanlarda yapılacak yapılara ilişkin olarak kıyı hukuku rejimi yönünden
tabi olunacak herhangi bir kural bulunmamakta ve bu konuda denetimsiz bir alan
oluşmaktadır. Bu durum ise Anayasa’nın 43. ve 56. maddeleri ile devlete verilen
çevreyi ve kıyıları koruma görevinin yerine getirilmesine engel
oluşturmaktadır.
26.
Devletin gözetim ve denetim görevini yerine getirmesini sağlayacak kurallara
yer verilmeksizin belirli alanlardaki yapılaşmaların 3621 sayılı Kanun’daki
sınırlamalardan istisna tutulması, aynı zamanda hukuki belirsizliğe de yol
açmaktadır. Söz konusu belirsizliğin ortadan kaldırılması, devletin gözetim ve
denetim yükümlülüğünün yerine getirilebilmesi için Kanun’a ekli kroki ve
listelerde gösterilen alanlarda Anayasa’da öngörülen ilkelere uygun yasal
düzenleme yapılması zorunludur. Bu zorunluluğun gereğini yerine getirmeyen
kurallar Anayasa’nın 2. maddesiyle bağdaşmamaktadır.
27.
Açıklanan nedenlerle kurallar Anayasa’nın 2., 43. ve 56. maddelerine
aykırıdır. İptali gerekir.” (AYM, E.2019/35, K.2019/53, 26/06/2019).
Yine
AYM, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkıyla ilgili bir başka kararında
da, aşağıdaki şekilde hükmetmiştir:
“İtiraz
konusu ibarenin bulunduğu kural sonucu, Ereğli Kömür Havzasındaki taşkömürü
için kamu tarafından yürütülecek faaliyetlerin, Maden Kanunu’nun 7. maddesinde
belirtilen hükümlere tabi olmaması, bu faaliyetlerin çevreye uygunluğunun idare
tarafından denetimini olanaksız kılmakta, madencilik açısından denetimsiz bir
alan oluşturmakta ve bu da Devletin bu konudaki gözetim ve denetim görevini
yerine getirmesine engel olmaktadır.
Sağlıklı
ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı, getirilecek kuralın, ekonomik, bürokratik
ve fiili yükümlülüklere yol açacağı ve üretim faaliyetlerinin etkileneceği
gerekçeleriyle vazgeçilecek haklardan değildir. İnsanın, toplumun ve çevrenin
varlık, sağlık ve güvenliği ile bu konuda Anayasa’nın Devlet’e yüklediği görev
göz önünde bulundurulduğunda, itiraz konusu ibare ile Ereğli Kömür Havzasındaki
Türkiye Taşkömürü Kurumu’nun yürüteceği taşkömürü faaliyetlerinin Maden
Kanunu’nun 7. maddesine tabi olmaması kabul edilemez.
Anayasa’nın
5. ve 56. maddelerinde belirtilen ödevlerin somut tedbirlerle nasıl yerine
getirileceği yasa koyucunun takdirinde ise de söz konusu ödevler yerine
getirilirken Ereğli Kömür Havzasında taşkömürü için kamu tarafından yürütülecek
faaliyetlere ayrıcalık tanınarak Maden Kanunu’nun 7. maddesinde belirtilen
hükümlere tâbi olmaktan çıkarılması, Anayasa’nın hukuk devleti ilkesine uygun
olmadığı gibi 5. ve 56. maddeleri ile de bağdaşmaz.” AYM, Esas Sayısı:
2011/110, Karar Sayısı: 2012/79, Karar Günü: 24.5.2012).
Bu
itibarla, aynı şekilde, aşağıda ayrıntılı olarak gösterildiği üzere Anayasa’nın
çevreyi koruyucu 56., 63., 169. ve yine dolaylı olarak aynı işlevi gören 2. ve
5. maddelerinin gerektirdiği kanuni güvenceleri Uludağ’a ilişkin olarak
kaldıran ve söz konusu eşsiz tabiat alanı için (geriye götürülemezlik ilkesine
uygun şekilde) aynı seviyede ya da daha yüksek seviyede koruma getirmeyen 7432
sayılı Kanun ile aynı istikamette çıkarılmış 117 sayılı CBK’nin kamu yararı
amacına yönelik olarak çıkarılmadığı, yukarıdaki tespitler ve AYM içtihatları
ışığında ortadadır.
b)
Anayasa’nın 5. ve 56. Maddeleri Yönünden
Anayasa’nın
56. maddesinin birinci fıkrasında, “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede
yaşama hakkına sahiptir.” hükmüne yer verilmek suretiyle, sağlıklı ve dengeli
bir çevrede yaşama hakkı güvenceye bağlanmıştır. Anılan maddenin ikinci
fıkrasında, çevreyi geliştirmenin, çevre sağlığını korumanın ve çevre
kirlenmesini önlemenin devletin ve vatandaşların ödevi olduğu belirtilmiştir.
Madde gerekçesinde de vurgulandığı üzere, devlete, vatandaşın korunmuş çevre
şartlarında, beden ve ruh sağlığı içinde yaşamını sürdürmesini sağlamanın
yanında, hem kirlenmenin önlenmesi hem de doğal çevrenin korunması ve
geliştirilmesi için gereken tedbirleri alma ödevi yüklenmiştir. 2872 sayılı
Kanun’un, Anayasa’nın 56. maddesiyle devlete yüklenen, çevre kirlenmenin önlenmesi,
doğal çevrenin korunması ve geliştirilmesi için gereken tedbirleri alma
ödevinin ifası amacıyla çıkarıldığı anlaşılmaktadır (E.2013/89, K.2014/116,
03/07/2014).
2872
sayılı Yasa’nın değiştirilen 2. maddesinde, sürdürülebilir çevre “Gelecek
kuşakların ihtiyaç duyacağı kaynakların varlığını ve kalitesini tehlikeye
atmadan, hem bugünün hem de gelecek kuşakların çevresini oluşturan tüm çevresel
değerlerin her alanda (sosyal, ekonomik, fizikî vb.) ıslahı, korunması ve
geliştirilmesi sürecini ifade eder”; sürdürülebilir kalkınma ise, “Bugünkü ve
gelecek kuşakların, sağlıklı bir çevrede yaşamasını güvence altına alan
çevresel, ekonomik ve sosyal hedefler arasında denge kurulması esasına dayalı
kalkınma ve gelişmeyi ifade eder” şeklinde tanımlanmıştır. Buna göre
sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkelerinin içeriği itibarıyla
hem bugünün hem de gelecek kuşakların çevresini oluşturan tüm çevresel
değerlerin her alanda ıslahı, korunması ve geliştirilmesi ile sağlıklı bir
çevrede yaşamasını güvence altına aldığı açıktır (E.2006/99, K.2009/9,
15/01/2009).
Devletin
çevrenin korunmasıyla ilgili kapsamlı pozitif yükümlülükleri vardır. Anayasa
Mahkemesi, Anayasa’nın 56. ve 63. maddeleriyle ilgili olarak, “çevrenin
geliştirilmesi, çevre sağlığının korunması ve çevre kirlenmesinin önlenmesine;
tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasına yönelik her
türlü tedbiri almak Devletin temel ödevlerindendir. Bu amaçla Devlet, çevrenin
ve kültür ve tabiat varlıklarının korunmasını sağlamak için etkili bir maddi
hukuk düzeni oluşturmak ve öngörülen maddi hukuku uygulamak üzere gereken
teşkilatı kurmakla yükümlüdür.” demektedir (AYM, Esas Sayısı:2011/106, Karar
Sayısı: 2012/192, Karar Günü: 29.11.2012, R.G. Tarih-Sayı: 02.04.2013-28606
mük.).
Anayasa
Mahkemesi, kıyılar bağlamında çevrenin korunmasına ilişkin bir kararında da,
şöyle hükmetmiştir:
“3621
sayılı Kanun kapsamında kıyılar, sahil şeritleri, doldurma ve kurutma yoluyla
kazanılan arazilere ilişkin olarak getirilen yapı ve yapılaşmaya dair sınırlayıcı
hükümler bu alanların doğal ve kültürel özellikleri gözetilerek tabiî servet ve
kaynak olarak değerlerinin korunması amacına ve bu alanlardan yararlanmada
öncelikle kamu yararının gözetilmesi esasının gerçekleşebilmesine hizmet
etmektedir. Ancak anılan hususlarda ne şekilde düzenleme yapılacağı kanun
koyucunun takdir yetkisi kapsamında bulunduğundaniptali talep edilen kurallar
kapsamında kalan ve ekli kroki ile listelerde sınır ve koordinatları gösterilen
alanlardaki yapı ve yapılaşmalar yönünden mevcut yasal düzenlemelerden farklı
düzenlemeler getirilebilmesi mümkün olmakla birlikte söz konusu düzenlemelerin
de Anayasa’nın 43. ve 56. maddelerinde belirtilen esaslara aykırı olmaması
gerekir.
24.
Bu kapsamda faaliyetlerinin özelliği gereği kıyıda yapılması zorunlu olan
kamuya yararlı yapı ve tesislerin yapılabilmesi mümkün olmakla birlikte söz
konusu yapı ve tesislere ilişkin yasal düzenlemelerde, Anayasa’nın kıyıların ve
çevrenin korunmasına ilişkin hükümlerine uyulması zorunludur. Anayasa Mahkemesinin
5/1/2006 tarihli ve E.2005/98, K.2006/3 sayılı kararında da belirtildiği üzere
kamu yararı amacıyla faaliyetlerinin gereği olarak kıyıda yapılması zorunlu
olan yapı ve tesislerin kullanımının bu zorunlulukla sınırlı olduğu,
dolayısıyla bu yapı ve tesislerin olağan ihtiyaçlarıyla ilgisi olmayan
yapılaşmalara izin verilemeyeceği açıktır.
25.
Dava konusu kurallarla Kanun’a ekli kroki ve listelerde sınır ve koordinatları
gösterilen Çandarlı Limanı, Rize İyidere Lojistik Merkez Limanı, Rize dolgu
alanı ve Bitlis Ahlat’taki alanda Kanun’un kıyılar, sahil şeritleri, doldurma
ve kurutma yoluyla kazanılan arazilere ilişkin yapı ve yapılaşmaya dair
sınırlayıcı hükümlerinin bir bütün olarak uygulanmayacağı belirtilmekle
birlikte söz konusu alanlarda yapılacak yapı ve yapılaşmaların hangi ilkelere,
kurallara ve sınırlamalara tabi olacağı düzenlenmemiştir. Bir başka deyişle söz
konusu alanlarda yapılacak yapılara ilişkin olarak kıyı hukuku rejimi yönünden
tabi olunacak herhangi bir kural bulunmamakta ve bu konuda denetimsiz bir alan
oluşmaktadır. Bu durum ise Anayasa’nın 43. ve 56. maddeleri ile devlete verilen
çevreyi ve kıyıları koruma görevinin yerine getirilmesine engel
oluşturmaktadır.
26.
Devletin gözetim ve denetim görevini yerine getirmesini sağlayacak kurallara
yer verilmeksizin belirli alanlardaki yapılaşmaların 3621 sayılı Kanun’daki
sınırlamalardan istisna tutulması, aynı zamanda hukuki belirsizliğe de yol
açmaktadır. Söz konusu belirsizliğin ortadan kaldırılması, devletin gözetim ve
denetim yükümlülüğünün yerine getirilebilmesi için Kanun’a ekli kroki ve
listelerde gösterilen alanlarda Anayasa’da öngörülen ilkelere uygun yasal
düzenleme yapılması zorunludur. Bu zorunluluğun gereğini yerine getirmeyen
kurallar Anayasa’nın 2. maddesiyle bağdaşmamaktadır.
27.
Açıklanan nedenlerle kurallar Anayasa’nın 2., 43. ve 56. maddelerine
aykırıdır. İptali gerekir.” (AYM, E.2019/35, K.2019/53, 26/06/2019).
Yine
AYM, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkıyla ilgili bir başka kararında
da, aşağıdaki şekilde hükmetmiştir:
“İtiraz
konusu ibarenin bulunduğu kural sonucu, Ereğli Kömür Havzasındaki taşkömürü
için kamu tarafından yürütülecek faaliyetlerin, Maden Kanunu’nun 7. maddesinde
belirtilen hükümlere tabi olmaması, bu faaliyetlerin çevreye uygunluğunun idare
tarafından denetimini olanaksız kılmakta, madencilik açısından denetimsiz bir
alan oluşturmakta ve bu da Devletin bu konudaki gözetim ve denetim görevini
yerine getirmesine engel olmaktadır.
Sağlıklı
ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı, getirilecek kuralın, ekonomik, bürokratik
ve fiili yükümlülüklere yol açacağı ve üretim faaliyetlerinin etkileneceği
gerekçeleriyle vazgeçilecek haklardan değildir. İnsanın, toplumun ve çevrenin
varlık, sağlık ve güvenliği ile bu konuda Anayasa’nın Devlet’e yüklediği görev
göz önünde bulundurulduğunda, itiraz konusu ibare ile Ereğli Kömür Havzasındaki
Türkiye Taşkömürü Kurumu’nun yürüteceği taşkömürü faaliyetlerinin Maden
Kanunu’nun 7. maddesine tabi olmaması kabul edilemez.
Anayasa’nın
5. Ve 56. maddelerinde belirtilen ödevlerin somut tedbirlerle nasıl yerine
getirileceği yasa koyucunun takdirinde ise de söz konusu ödevler yerine
getirilirken Ereğli Kömür Havzasında taşkömürü için kamu tarafından yürütülecek
faaliyetlere ayrıcalık tanınarak Maden Kanunu’nun 7. maddesinde belirtilen hükümlere
tâbi olmaktan çıkarılması, Anayasa’nın hukuk devleti ilkesine uygun olmadığı
gibi 5. ve 56. maddeleri ile de bağdaşmaz.” AYM, Esas Sayısı: 2011/110, Karar
Sayısı: 2012/79, Karar Günü: 24.5.2012).
Kanun
koyucu tarafından saygı gösterilmesi gereken sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı,
uluslararası seviyedeki bağlayıcı normlar ve yumuşak hukuk (soft law) belgeleri
tarafından da öngörülmüştür. Türkiye’nin de taraf olduğu 1966 tarihli Ekonomik,
Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme m.12/1-b, sağlık
hakkının bir unsuru olarak ve dolaylı şekilde sağlıklı bir çevrede yaşama
hakkına atıf yapmaktadır. 1972 Stockholm Birleşmiş Milletler İnsan ve Çevre
Konferansı Bildirgesi’nin 2. maddesine göre: “İnsan çevresinin korunması ve
geliştirilmesi dünyamızın her yerinde insanların refahını ve kalkınmasını
etkileyen önemli bir konu, bütün insanların özlemi ve bütün hükûmetlerin
görevidir”. 1992’de Rio de Janeiro’da ilan edilen Rio Bildirgesi’nin 1. maddesi
uyarınca: “İnsanların, tabiatla uyum içinde, sağlıklı ve üretken bir yaşam
hakları vardır”.
Sağlıklı
bir çevrede yaşama hakkı bir taraftan kendisi bir temel hak olduğu gibi, diğer
taraftan da pek çok diğer temel haktan yararlanmak için ön koşul
niteliğindedir. 28 Temmuz 2022 tarihinde BM Genel Kurulu, 76/300 sayılı
Kararında (28 Temmuz 2022) temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevre hakkını
bağımsız bir temel hak olarak tanımıştır, buna göre Genel Kurul:
1.
Temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevre hakkını bir insan hakkı olarak
tanır;
2.
Temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir çevre hakkının diğer haklarla ve mevcut
uluslararası hukukla ilişkili olduğunu not eder;
3.
Temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevreye yönelik insan hakkının
geliştirilmesinin, uluslararası çevre hukuku ilkeleri çerçevesinde çok taraflı
çevre anlaşmalarının tam olarak uygulanmasını gerektirdiğini teyit eder; ...
Bundan
önce de çeşitli uluslararası hukuk belgelerinde çevre hakkının insan hakkı
olarak tanınması yönünde önemli adımlar atılmıştır. BM düzeyinde, 1972
Stockholm Bildirgesi, Devletlerin aşağıdaki hususlara ilişkin ortak
kararlılığını ciddiyetle teyit etmiştir
"İnsan,
onurlu ve refah içinde bir yaşam sürmesine olanak tanıyacak nitelikte bir
çevrede özgürlük, eşitlik ve yeterli yaşam koşullarına sahip olma temel hakkına
sahiptir ve şimdiki ve gelecek nesiller için çevreyi korumak ve geliştirmek
konusunda ciddi bir sorumluluk taşımaktadır."
UNECE
Aarhus Sözleşmesi "çevrenin yeterli düzeyde korunmasının insan refahı ve
yaşam hakkının kendisi de dahil olmak üzere temel insan haklarından
yararlanılması için elzem olduğunu" ilan etmektedir (Önsöz). Ayrıca,
"her insanın kendi sağlığı ve refahı için uygun bir çevrede yaşama hakkına
ve hem bireysel olarak hem de başkalarıyla birlikte, şimdiki ve gelecek
nesillerin yararı için çevreyi koruma ve geliştirme görevine sahip
olduğunu" ilan eder (Önsöz).
Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) ifade ettiği üzere; Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi (AİHS) madde 8 uyarınca, devletlerin, öncelikle, çevreye ve insan
sağlığına yönelik zararları etkili şekilde önlemeye yönelik yasal ve idari bir
çerçeve oluşturma ödevi vardır (AİHM, Tătar/Romanya, 27/01/2009, başvuru
no: 67021/01, § 88). Devletlerin, öncelikle, özellikle tehlikeli bir faaliyet
söz konusu olduğunda, bu faaliyetten kaynaklanabilecek risk konusunda, ilgili
faaliyetin özelliklerine uygun bir düzenleme getirmeleri pozitif yükümlülükleri
vardır (AİHM, Cordella ve diğerleri/İtalya, 24/01/2019, başvuru no: 54414/13 ve
54264/15, § 159). Yine AİHM’ye göre; “Tabiatla ormanların ve daha genel olarak
çevrenin korunması, savunulması kamuoyunda ve bunun sonucunda da kamu
makamlarında devamlı ve güçlü bir ilgi doğuran bir değer oluşturmaktadır.
Ekonomik gereklilikler ve hatta mülkiyet hakkı gibi bazı temel haklara,
özellikle de devlet bu konuda yasa yaptığında, çevrenin korunmasına ilişkin
düşünceler karşısında, öncelik verilmemelidir” (AİHM, Turgut ve
diğerleri/Türkiye, 8 Temmuz 2008, başvuru no: 1411/03, §90). AİHM, çevreye
verilen ağır zararların, sağlığı açısından ciddi bir tehlike oluşturmadığında
dahi, kişinin esenliğini etkileyebileceğini ve özel ve aile yaşamı hakkına
zarar verecek şekilde, konutundan yararlanmasını engelleyebileceğini ifade
etmiştir (AİHM, López Ostra/İspanya, 09/12/1994, başvuru n° 16798/90, § 51).
Yetkili merciler tarafından çevresel risk ve tehlikelerle ilgili bilgilerin
aktarılmaması, 8. maddeyi ihlal edebilir (AİHM, Guerra ve diğerleri/İtalya,
19/02/1998, başvuru no: 14967/89; AİHM, Tătar/Romanya, 27/01/2009, başvuru
no: 67021/01). AİHM, ihtiyatlılık ilkesinin, devletlere, bilimsel ve teknik
kesinlik yokluğunda, çevreye ağır ve geri dönüşü olmayan bir zarar riskini
engellemeye yönelik etkili ve ölçülü tedbirleri almakta gecikmemeyi tavsiye
ettiğini belirtmektedir (AİHM, Tătar/Romanya, 27/01/2009, başvuru no:
67021/01, § 109). Çevresel meselelerin sıklıkla çevresel kirlilik bağlamında
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önüne taşındığı ve söz konusu çevresel
rahatsızlığın, Mahkeme’ce, devletin veya özel kişilerin faaliyetleri sonucunda
oluşması arasında bir ayrım gözetilmeksizin, Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında
güvence altına alınan hukuksal çıkarlarla bağlantı kurulmak suretiyle
incelendiği anlaşılmaktadır (AİHM, Bor/Macaristan, B. No: 50474/08, 18/6/2013,
§ 25 ve bkz. Anayasa Mahkemesi’nin 30.06.2016 tarihli ve 2014/3977 Başvuru
No’lu D. Ö. kararı).
Çevrenin
korunması pek çok diğer insan hakkından yararlanma açısından doğrudan
ilişkilidir. Konumuzla doğrudan bağlantılı olarak Birleşmiş Milletler İnsan
Hakları ve çevre özel raportörü biyolojik çeşitlilik ile insan hakları
arasındaki ilişkiyi şöyle açıklamaktadır: “Yaşam hakkı, sağlık, gıda ve su
hakları da dahil olmak üzere insan haklarından tam olarak yararlanılması,
ekosistemler tarafından sağlanan olanaklara bağlıdır. Ekosistem işlevlerinin
sağlanması, ekosistemlerin sağlığına ve sürdürülebilirliğine bağlıdır; bu da
biyolojik çeşitliliğe bağlıdır. Dolayısıyla, insan haklarından tam olarak
yararlanılması biyolojik çeşitliliğe bağlıdır ve biyolojik çeşitliliğin
bozulması ve kaybı, insanların insan haklarından yararlanma kabiliyetini
zayıflatır.” BM Bel. A/HRC/34/49, para. 5. (https://documents-dds-ny.un.org/doc/UNDOC/GEN/G17/009/97/PDF/G1700997.pdf?OpenElement
).
Bu
nedenle Anayasa’nın 56. maddesinde güvence altına alınan çevre hakkı başta
yaşam hakkı olmak üzere diğer pek çok hak ile doğrudan bağlantılıdır.
Anayasa’nın 56. maddesinde devlete yüklenen çevreyi geliştirme, çevre sağlığını
koruma ve çevre kirlenmesini önleme ödevleri yükümlülükleri de buna göre
anlaşılmalı ve yorumlanmalıdır.
BM
Çevre ve İnsan Hakları Özel Raportörüne göre Devletler ayrımcı olmayan ve
haklar konusunda geri adım atmayan, insan haklarına saygı gösteren, bu hakları
koruyan ve yerine getiren temel çevre standartları oluşturmalı ve sürdürmelidir
(Çerçeve ilke 11). Bu çerçevede devletler “Devletlerin, insan haklarından
yararlanmayı engelleyen çevresel zararlara karşı etkili bir şekilde koruma
sağlayan yasal ve kurumsal çerçeveleri benimseme yükümlülükleri vardır. …,
ekosistem hizmetleri ve biyolojik çeşitliliğin kaybı, yaşam, sağlık, gıda, su,
kültür ve ayrımcılığa uğramama hakları da dahil olmak üzere geniş bir haklar yelpazesini
tehdit etmektedir. Bu nedenle devletler, bu hakları ihlalden korumak için
biyolojik çeşitliliği koruma konusunda genel bir yükümlülüğe sahiptir. Bu
yükümlülük, özel aktörlerden kaynaklanan çevresel zararlara karşı koruma
görevini de içerir ve işletmelerin de biyoçeşitlilikle ilgili haklara saygı
gösterme sorumluluğu vardır. (BM Belgesi. A/HRC/37/59, para.33).
Yukarıda
açıklandığı gibi Uludağ havzası biyolojik çeşitlilik açısından önemli bir
kaynak olup pek çok endemik bitki ve diğer canlı bu alanda yaşamaktadır. Bu
alanın rant hırsıyla sınırsız ve kontrolsüz bir şekilde turizme açılması
biyolojik çeşitliliğe geri dönülemez zararlar verecektir.
Türkiye’nin
de taraf olduğu Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi devletlere biyolojik
çeşitliliği koruma yönünde tedbirler alma ve uluslararası işbirliği
yükümlülükleri öngörmektedir. 117 sayılı CBK’nin bütünü, Türkiye’nin söz konusu
uluslararası yükümlülüklerine de aykırıdır.
Öte
yandan; BM belgelerinde ve başka pek çok uluslararası insan hakları
belgelerinde açıklandığı üzere biyolojik çeşitliliğin korunması salt çevre ile
ilgili bir husus değildir. Aksine, doğrudan yaşam hakkı başta olmak üzere,
kişinin maddi ve manevi varlığını geliştirme, özel ve aile hayatına ve konutuna
saygı, sağlık, gıda ve su hakları gibi temel insan haklarından yararlanabilmek
açısından da hayati bir öneme sahiptir. Bu nedenle devletin Anayasa’nın 5.
maddesinden kaynaklanan “kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu
sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet
ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal
engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli
şartları hazırlamaya çalışma” yükümlülüğü de biyolojik çeşitliğe zarar verecek
düzenleme ve uygulamalardan kaçınmasını gerektirmektedir.
Uludağ
Milli Parkı alanında yer alan bölgeye Milli Parklar Kanunun 14. Maddesiyle
sağlanan korumanın kapsamı oldukça geniş olup, bu alanın Milli Park kapsamından
çıkarılarak Alan Başkanlığına devredilmesi aynı zamanda yukarıda belirtilen
sosyal ve ekonomik haklar bakımından “geri gitmeme” ilkesinin ihlali anlamına
da gelmektedir.
2019
yılında çıkarılan 7174 sayılı Kanunla oluşturulan Kapadokya Alan Başkanlığında
bugüne kadar gerçekleştirilen doğal ve tarihi varlık talanı Uludağ Alan
Başkanlığında yaşanacakların göstergesidir. Meclis tartışmalarında Kapadokya
Alanında gerçekleştirilen yol yapımı, kaçak yapılaşma ve betonlaşmanın yol
açtığı tahribat ve talan ayrıntılı bir şekilde dile getirilmiştir. Bu alanla ilgili
yolsuzluk iddiaları basına ve kamuoyuna yansımıştır. Benzer bir akıbetin Uludağ
alanını beklediği, yeni yapılaşmanın, yolların ve otopark alanlarının doğayı ve
biyolojik çeşitliliği tahrip edeceği açıktır. Böyle bir düzenleme, bütünü
itibariyle yukarıda açıklanan koruma yükümlülüklerine aykırılık
oluşturmaktadır. Yukarıda ifade edildiği üzere, AİHM, ihtiyatlılık ilkesinin,
devletlere, bilimsel ve teknik kesinlik yokluğunda, çevreye ağır ve geri dönüşü
olmayan bir zarar riskini engellemeye yönelik etkili ve ölçülü tedbirleri
almakta gecikmemeyi tavsiye ettiğini belirtmektedir (AİHM, Tătar/Romanya,
27/01/2009, başvuru no: 67021/01, § 109). İhtilaflı kurallar bütünüyse,
devletin ihtiyatlılık ilkesine saygı göstermesi bir yana, çevrenin korunmasına
yönelik asgari güvenceleri dahi göz göre göre ortadan kaldırmakta ve Uludağ’ın
eşsiz doğasının maruz kalacağı yaygın ve kapsamlı tahribata öngörülebilir
şekilde yol vermektedir.
Bu
açıdan, 7432 sayılı Kanunda tek bir defa bile çevresel etki ve değerlendirme
raporundan söz edilmemiş olması manidardır. Ne Başkanlık ne de Komisyon
tarafından alınacak kararlara ilişkin olarak çevresel etki ve değerlendirme
raporu alınması zorunluluğu öngörülmüştür. Türkiye’nin en kıymetli doğal
alanlarından birisine ilişkin koruyucu mevzuat hükümlerini kaldıran ve bunların
yerine en azından aynı seviyede hiçbir koruyucu düzenleme getirmeyen bir
Kanun’un ve onun kurduğu hukuki rejimin tezahürü olan bir CBK’nin herhangi bir
çevresel etki analizine dayanmamış olması, Anayasa’nın 56. ve 5. maddelerine
başlı başına bir aykırılık sebebi addedilmek gerekir. Zira böyle bir usul
yükümlülüğünün kanunla ya da yargı içtihadıyla izafe edilmemesi, Anayasa’nın
çevreyi koruyucu hükümlerinin etkili şekilde uygulanmasını imkânsız hale
getirir. Oysa kanun koyucunun, Cumhurbaşkanı’nın ve -başta Anayasa Mahkemesi
gelmek üzere- yargı organlarının, Anayasa hükümlerinin -ve bu arada Anayasa’nın
çevreyi koruyucu maddelerinin- işlevsiz kalmalarına yol açacak, göstermelik ve
teorik düzenlemelere dönüşmelerine neden olacak her tür yorum ve karardan kesin
olarak kaçınmaları gerekir.
Eklemek
gerekir ki; Anayasa’nın çevreye ilişkin ve genel ilkelerinin özgürlükler lehine
bütüncül yorumu, geriye götürülemezlik ilkesi bakımından vazgeçilmezdir. İki
nedenle;
İlki,
çevre ve doğa hakları kazanımlarını yürürlükteki anayasal düzende en ileri
eşiğe taşımak suretiyle, ekolojik dengesi korunmuş bir ülkede nitelikli bir
yaşam inşa etmek içindir.
İkincisi
ise, geleceğe yönelik olarak, asgari eşiği saptamak içindir: Güncel mirasın
bilinmesi çok değerlidir; çünkü, “geriye götürülememe ilkesi” (le principe de
non-régression), sadece yasal düzenlemeler bakımından değil, anayasa
değişiklikleri için de geçerlidir. Buna göre, yürürlükteki düzenlemenin
gerisine düşen bir düzenleme yapılamaz. Çevre hukukunda bu ilke, özellikle
gelecek kuşakların yararı bakımından önem taşımaktadır. Bu nedenle 1982
Anayasasında özellikle hak ve özgürlükler konusunda yapılan iyileştirmeler,
çevresel hak güvencelerini de pekiştirmiştir.
Geriye
götürülmezlik ilkesi, uluslararası çevre hukukunda da tanınmış bir ilkedir.
RIO+20, bunun tipik örneğidir. Burada (özellikle 19 ve 22. paragraflar),
Devletlerin, bölgesel, ulusal, ulusal altı ve yerel ölçekte yükümlülük altına
girdikleri “ortak gelecek” üzerine uygulama gerekleri ile sürdürülebilir
gelişme yolunda gerçekleştirdikleri ilerlemeler olarak kabul ettikleri mevzuat,
oluşturdukları kurumlar ve uluslararası anlaşmalar öne çıkar.
Böylece,
amacı hep çevre niteliğini “iyileştirmek” olan ve haliyle geriye götürücü işlem
ve eylemlerden kaçınmayı gerekli kılan çevre hukukunun bir hedefe yönelme
özelliği tanınmış oluyor (…). RIO+20 belgesine göre, “1992 Konferansında kabul
edilen yükümlülüklerden geri dönülmemesi esastır.”
Geriye
götürülemezlik, 1992’de Rio’da kabul edilen üç anlaşmaya uygulanır: Rio
Bildirgesi, Ajanda 21 ve Ormanlar Üzerine Bildirge.
Bütünleşik
çevresel bakış (kırsal çevre, kentsel çevre ve kültürel çevre birlikteliğinde),
Türkiye ülkesidir. “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir
bütündür” şeklindeki temel Anayasa normu (md.3), yeryüzü parçası olarak ülkenin
doğal, tarihsel ve kültürel değerlerinin azaltılmasını, zedelenmesini ve yok
edilmesini yasaklayan bir hüküm olarak anlaşılmalıdır.
“Bölünmez
bütünlük”, Anayasa’nın sonraki maddelerinde Devletin yükümlülükleri arasında
düzenlenmiştir: “ülkenin bölünmezliğini” korumak, Devletin temel amaç ve görevi
(md.5) olup, bu yükümlülük sadece siyasal anlamda değil, doğal ve ekolojik
denge açısından da anlaşılmalıdır.
Son
tahlilde; Uludağ’a ilişkin koruyucu güvenceleri ortadan kaldıran ve en az eş
seviyede alternatif bir güvence mekanizması öngörmeyen ihtilaflı Kanun’un
bütünü, geriye götürülemezlik ilkesine ve böylece Anayasa’nın 56. maddesine
aykırıdır.
Buna
karşın, Kanun’un gerekçe kısmındaysa şu ibare yer almaktadır: “Uludağ Alanında
hali hazırda doğal sit alanları, kültür ve turizm koruma ve gelişim bölgesi,
milli park gibi birçok farklı koruma statüsü ve bu koruma statülerine ilişkin
farklı mercilere tanınmış idari yetkiler bulunmaktadır. Bu durum ciddi bir
yetki karmaşasına ve dolayısıyla ziyaretçiler ve yatırımcılar açısından çok
uzun ve ağır bürokratik süreçlerin yaşanmasına sebep olurken bu eşsiz alanın
hak ettiği şekilde korunması ve turizm açısından hedeflenen başarıya ulaşması
mümkün olmamaktadır.” Oysa Uludağ Milli Parkı 1961 yılında Milli Park ilan
edilmiştir. Türkiye’nin beşinci Milli parkıdır. Alan kaynak değerleri (endemik
türler, Alpin zonları, yaban hayatı) taşıdığı için milli park ilan edilmiştir
ve alanın tamamı doğal sit alanıdır. Gerekçede sunulduğu gibi Uludağ Milli
Parkı’nda yetki karmaşası yoktur. Alan Başkanlığı olması durumunda da
ruhsatları Osmangazi Belediyesi verecektir, yolları Karayolları yapacaktır.
Ancak Alan’ın sit statüsü ve milli park statüsü kaldırılacağı için imar planları
Alan Başkanlığı tarafından yapılacaktır. Bu eşsiz alanın korunması için Doğa
Koruma ve Milli Parklar Müdürlüğü’nün koruması ve “Milli Parklar Kanunu”
yeterlidir. Uludağ Milli Parkı yine taraf olduğumuz BM Biyolojik Çeşitlilik
Sözleşmesi’nce de korunmaktadır. Önemli olan koruma normları içeren söz konusu
ulusal ve uluslararası normların etkili şekilde uygulanmasıdır.
Uludağ
bilimsel, kültürel ve doğal varlıklarının gelecek kuşaklara bırakılması ve
koruma altına alınması amacıyla 20 Eylül 1961 tarihinde ülkemizin 5. Milli
Parkı olarak ilan edilmiştir. Uludağ Milli Parkı 13.024 hektardır. Alan kaynak
değerleri (endemik türler, Alpin zonları, yaban hayatı) taşıdığı için milli
park ilan edilmiştir ve alanın tamamı doğal sit alanıdır. Uludağ Bursa halkı için
sembol olan en önemli doğal ve kültür değerlerden biridir. Alan Başkanlığı ilan
edilecek bölge 2 bin hektardır. 2 bin hektarın tamamı Milli Park’tır ve doğal
sit alanıdır. 1. ve 2. Gelişim Bölgelerinin yaklaşık 3 katıdır. Alaçam'a doğru
kısmı, pistler ve zirveye doğru belli bir kısmı kapsıyor. İlk tasarıda Alaçam
Bölgesi’ni de içine alan 5 bin hektarlık bir alan söz konusu iken kamuoyu
baskısı ile “Mutlak Koruma” bölgesi olan Alaçam şimdilik çıkarılmıştır.
Bursa’nın su kaynakları bu bölgeden gelmektedir.
2873
sayılı Milli Parklar Kanunu’nun 14. maddesi açık ve net ifadelerle güçlü koruma
nitelikleri içerir. Sorun bu maddelerin yeterince uygulanmaması ve diğer
yasalarla bu koruma kalkanının delinmeye çalışılmasıdır. Uludağ Alan Başkanlığı
projesi Milli Parklar Kanunu’na aykırıdır. Sadece Uludağ’da yaşayan 32 türün
yok olmasının önündeki tek engel Uludağ’ın Milli Parklar Kanunu ile
korunmasıdır.
MİLLİ
PARKLAR KANUNU; "Yasaklanan faaliyetler:
Madde
14 –Bu Kanun kapsamına giren yerlerde;
a)
Tabii ve ekolojik denge ve tabii ekosistem değeri bozulamaz,
b)
Yaban hayatı tahrip edilemez,
c)
Bu sahaların özelliklerinin kaybolmasına veya değiştirilmesine sebep olan veya
olabilecek her türlü müdahaleler ile toprak, su ve hava kirlenmesi ve benzeri
çevre sorunları yaratacak iş ve işlemler yapılamaz,
d)
Tabii dengeyi bozacak her türlü orman ürünleri üretimi, avlanma ve otlatma
yapılamaz,
e)
Onaylanmış planlarda belirtilen yapı ve tesisler ve Genelkurmay Başkanlığınca
ihtiyaç duyulacak savunma sistemi için gerekli tesisler dışında kamu yararı
açısından vazgeçilmez ve kesin bir zorunluluk bulunmadıkça her ne suretle
olursa olsun hiçbir yapı ve tesis kurulamaz ve işletilemez veya bu alanlarda
var olan yerleşim sahaları dışında iskan yapılamaz.”
Hal
böyleyken; 7432 sayılı Kanun ve 117 sayılı CBK ile tamamen siyasi iktidarın
güdümünde karar mekanizmaları yaratan ve Anayasa’nın çevreyi koruyan hükümlerini
yok sayan Uludağ Alanı projesi; hayvanlar, bitkiler ve insanlar için eşsiz bir
ekosistem oluşturan Uludağ’ın insafsız bir rant saldırısına açılması anlamına
gelmektedir.
Uludağ
Milli Parkı alanında 2000 hektardan geniş bir alanı Milli Parklar Kanunu, Orman
Kanunu, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu gibi kanunların koruma
alanından çıkararak bu alana ilişkin tüm kararları uzmanlığı ve liyakati belli
olmayan kişilerden oluşacak bir Komisyon ve Alan Başkanlığının uhdesine veren
dava konusu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi, bir bütün olarak Anayasa’nın 5. ve
56. Maddelerine de aykırı olduğu açıktır.
c)
Anayasa’nın 63. Maddesi Yönünden
Anayasa’nın
63. maddesinde; “Devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin
korunmasını sağlar, bu amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alır.”
hükmüne yer verilmiştir.
Devletin
çevrenin korunmasıyla ilgili kapsamlı pozitif yükümlülükleri vardır. Anayasa
Mahkemesi, Anayasa’nın 56. ve 63. maddeleriyle ilgili olarak, “çevrenin
geliştirilmesi, çevre sağlığının korunması ve çevre kirlenmesinin önlenmesine;
tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasına yönelik her
türlü tedbiri almak Devletin temel ödevlerindendir. Bu amaçla Devlet, çevrenin
ve kültür ve tabiat varlıklarının korunmasını sağlamak için etkili bir maddi
hukuk düzeni oluşturmak ve öngörülen maddi hukuku uygulamak üzere gereken
teşkilatı kurmakla yükümlüdür.” demektedir (AYM, Esas Sayısı:2011/106, Karar
Sayısı: 2012/192, Karar Günü: 29.11.2012, R.G. Tarih-Sayı: 02.04.2013-28606
mük.).
Uludağ
Milli Parkı içinde kalan alanlardan 1. ve 2. Gelişim Bölgeleri 2. Derece doğal
sit alanı, geriye kalan yerler ise 1. Derece doğal sit alanıdır. Bu alanların
barındırdığı biyolojik çeşitlilik ve bu alanda varlığını sürdüren nadir bitki
ve canlı türleri yukarıda açıklanmıştır. Dolayısıyla Devletin bu alanın koruma
yükümlülüğü aynı zamanda Anayasa’nın 63. Maddesinden kaynaklanan da bir
yükümlülüktür.
Yine
yukarıda açıklandığı gibi Uludağ Milli Parkı alanında 2000 hektardan geniş bir alanı
Milli Parklar Kanunu, Orman Kanunu, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu
gibi kanunların koruma alanından çıkararak bu alana ilişkin tüm kararları
uzmanlığı ve liyakati belli olmayan kişilerden oluşacak bir Komisyon ve Alan
Başkanlığının uhdesine veren ve söz konusu alanı turizm rantına ve yapılaşmaya
açma, yeni yollar ve otoparklar yapmak suretiyle bitki ve canlı varlığını
tahrip etme yollarını açan, bir çevresel etki analizine dayanmayan ve böyle bir
usul öngörmeyen dava konusu kararnamenin Anayasa’nın 63. Maddesine de aykırı
olduğu açıktır.
d)
Anayasa’nın 169. Maddesi Yönünden
Anayasa’nın
169. maddesinde; “Devlet, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi
için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır. Yanan ormanların yerinde yeni
orman yetiştirilir, bu yerlerde başka çeşit tarım ve hayvancılık yapılamaz.
Bütün ormanların gözetimi Devlete aittir. Devlet ormanlarının mülkiyeti
devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre, Devletçe yönetilir ve işletilir. Bu
ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkına
konu olamaz. Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade
edilemez. Ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasî propaganda yapılamaz;
münhasıran orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz. Ormanları yakmak,
ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af
kapsamına alınamaz. Orman olarak muhafazasında bilim ve fen bakımından hiçbir
yarar görülmeyen, aksine tarım alanlarına dönüştürülmesinde kesin yarar olduğu tespit
edilen yerler ile 31/12/1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman
niteliğini tam olarak kaybetmiş olan tarla, bağ, meyvelik, zeytinlik gibi
çeşitli tarım 121 alanlarında veya hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu
tespit edilen araziler, şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu
yerler dışında, orman sınırlarında daraltma yapılamaz.” denilmektedir.
Görüldüğü
üzere; ormanların korunması ve geliştirilmesi’ maddesi (md. 169), ormanların
anayasal statüsünü emredici ve yasaklayıcı kurallarla belirliyor ve düzenliyor.
Bunlar, üç başlık altında gruplandırılabilir:
1)
Gözetim, yasa ve yetiştirme bakımından;
Bütün
ormanların gözetimi Devlete aittir.
Devlet,
ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli kanunları koyar
ve tedbirleri alır.
Yanan
ormanların yerinde yeni orman yetiştirilir, bu yerlerde başka çeşit tarım ve
hayvancılık yapılamaz.
2)
Mülkiyet, yönetim ve işletme bakımından;
Devlet
ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz.
Devlet
ormanları kanuna göre, Devletçe yönetilir ve işletilir.
Bu
ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkına
konu olamaz.
3)
Yasakların kapsamı bakımından;
Ormanlara
zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez.
Ormanların
tahrip edilmesine yol açan siyasi propaganda yapılamaz; münhasıran orman
suçları için genel ve özel af çıkarılamaz.
Ormanları
yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel
af kapsamına alınamaz.
-“Hiçbir
faaliyet ve eylem”: Hiçkimse, hiçkimseye ormanlara zarar verebilecek hiçbir
faaliyet ve eyleme, sözle veya yazı ile izin veremez. Hiçkimse, böyle bir
faaliyete girişemez.
-“Siyasi
propaganda yasağı”: Oranların tahrip edilmesine yönelik görüş açıklanamaz.
Milletvekilleri bu konuda, yasama sorumsuzluğundan yararlanamaz. Hiçbir
yurttaş, bu amaçla siyasal propaganda için ifade özgürlüğünü kullanamaz.
-“Af
yasağı”: TBMM, orman suçları için genel ve özel af çıkaramaz.
-“Anayasal
suç”: Ormanları yakmak, yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçları TBMM,
özel veya genel af kapsamına alamaz.
Madde
169’da sıralanan bu 10 ilke ve yasak ile orman köylüsünün korunması (md.170),
kıyıların korunması (md.43), toprak mülkiyeti (md.44), tarım ve hayvancılık
(md.45) üzerine koruyucu hükümler bütünü, “orman ekosistemi” veya “orman kamu
düzeni” güvencelerini olduğu kadar Türkiye ekosisteminin anayasal çerçevesini
oluşturur.
Bu
anayasal düzenlemeyle, sadece bulunduğu ülkenin değil ama tüm insanlığın ortak
değeri olan ormanların korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması; kesin, katı,
istisnasız hükümlerle korumaya alınmıştır.
“Orman
kamu düzeni” kuralları, “yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare
makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri” bağlar (md.11).
Orman
kamu düzeninin anayasal sacayağı hükümleri birlikte yorumlanmalı ve
uygulanmalıdır:
-md.169
ve 170; md.43 vd.
-md.63:
doğal/kültürel ve tarihsel varlıklar
-md.56:
Türkiye ekosistemi.
Ormanlar,
TBMM’nin asli ve genel yasama yetkisini, sınırlı ve kayıtlı bir yetkiye
dönüşürmüştür: korumak ve geliştirmek.
Bu
maddede öngörülen tek istisna, “ kamu yararı” kaydı altında “irtifak hakkı”
olup, böyle bir sapma, maddenin yasaklayıcı hükümleri ışığında ancak tamamen
istisnai ve zorunluluk halini gerekli kılan somut durumlarla sınırlı olarak
kullanılabilir.
Anayasa
Mahkemesi de, Anayasa’nın 169. maddesinin önemini vurgulamıştır: “Anayasa'nın
169. maddesinde, ormanların ülke yönünden taşıdığı büyük önem gözetilerek,
korunmaları ve geliştirilmeleri konusunda ayrıntılı düzenlemelere yer
verilmiştir. Bu özel ve ayrıntılı düzenlemelerin ülkemizde orman örtüsünün
sürekli yok edilmesi gerçeğinden kaynaklandığı kuşkusuzdur. Anayasa’nın 169.
maddesinin birinci fıkrası gereğince Devlet, doğal kaynaklarımızın en
önemlilerinden birisi olan ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi
için gereken tedbirleri alıp kanun koymak ve bütün ormanların gözetimi ödevini
yerine getirmek durumundadır”. (Anayasa Mahkemesi’nin 07.05.2007 karar tarihli
ve 2006/169 E.; 2007/55 K. sayılı Kararı).
169.
maddenin 3. fıkrası ise, ormanların aleyhine yapılan hiçbir faaliyet ve eyleme
hiçbir istisna tanımamaktadır. Bu anayasal düzenlemeyle, sadece bulunduğu
ülkenin değil ama tüm insanlığın ortak değeri olan ormanların korunması ve
gelecek kuşaklara aktarılması; kesin, katı, istisnasız hükümlerle korumaya
alınmıştır. Bu bakımdan, “Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme
müsaade edilemez. Ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasi propaganda
yapılamaz; münhasıran orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz.
Ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel
ve özel af kapsamına alınamaz.” şeklindeki açık yasaklar dizisi, yasama
organını sınırlayıcı olmanın ötesinde, ifade özgürlüğünü bile sınırlayıcı
olması bakımından, pek istisnai bir anayasal düzenleme olarak karşımıza
çıkmaktadır.
Anayasa
Mahkemesi'nin 17.12.2002 gün E.2000/75, K.2002/200 sayılı kararında “Ancak kamu
yararı bulunması ve zorunluluk hallerinde Devlet ormanları üzerinde irtifak
hakkı tesisine olanak tanınabilir.” denilmiştir. Aynı şekilde Anayasa
Mahkemesinin 22.11.2007 günlü, E.2004/67, K.2007/83 sayılı, kararında da
“Devlet ormanlarının gerçek ve tüzel kişilere irtifak hakkı yoluyla tahsisi,
karayolları, telefon, elektrik, su, gaz, petrol boru isale hatları, savunma
tesisleri, sanatoryum gibi öncelikli kamu hizmetlerine ilişkin bina veya
tesislerin orman arazileri üzerinde yapılması zorunluluğunun bulunduğu hallerle
sınırlıdır. Önemli olan husus, bu hizmetlere ilişkin bina ve tesislerin Devlet
ormanları üzerinde bulunması veya yapılmasındaki kamu yararının, orman
arazisinin bu hizmetlere tahsisini zorunlu hale getirmesidir. Bu çerçevede,
kamu yararının zorunlu kıldığı hallerin, talep edilen faaliyetin orman
ekosistemi dışında gerçekleştirilmesi imkânı bulunup bulunmadığı hususu
gözetilmek suretiyle belirlenmesi gerekir.” denilmiştir.
Türkiye’nin
de taraf olduğu 1972 tarihli Dünya Kültürel ve Doğal Mirasın Korunması
Sözleşmesi’nin 4. maddesi uyarınca: “Bu Sözleşmeye taraf olan devletlerden her
biri 1. ve 2. maddelerde sözü edilen ve topraklarında bulunan kültürel ve doğal
mirasın saptanması, korunması, muhafazası, teşhiri ve gelecek kuşaklara
iletilmesinin sağlanması görevinin öncelikle kendisine ait olduğunu kabul eder.
Bunun için kaynaklarını sonuna kadar kullanarak ve uygun olduğunda özellikle
mali, sanatsal, bilimsel ve teknik alanlarda her türlü uluslararası yardım ve
işbirliği sağlayarak elinden geleni yapacaktır”. Yine Türkiye’nin de taraf
olduğu 1979 tarihli Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarını Koruma
Sözleşmesi’nin 2. maddesine göre: “Âkit Taraflar, ekonomik ve rekreasyonel
gereksinmeleri ve yerel olarak risk altında bulunan alt türler, varyeteler veya
formların isteklerini dikkate alırken, yabani flora ve faunanın, özellikle
ekolojik, bilimsel ve kültürel gereksinmelerini de karşılayacak düzeyde,
popülasyonlarının devamı veya bu düzeye ulaştırılması için gerekli önlemleri
alacaktır”. Türkiye’nin de taraf olduğu 1992 tarihli Biyolojik Çeşitlilik
Sözleşmesi’nin öngörülen ilk amacı da, biyolojik çeşitliliğin korunmasıdır
(madde 1)
İptali
istenen Kanun’un Anayasa ve uluslararası hukuk tarafından özel olarak korunan
meralar, doğal alanlar ile ormanların hiçbir sınırlama öngörmeksizin turizm
alanı olarak belirlenmesine izin verdiği ve bu alanların yapılaşmaya açılmasına
yol açacağı görülmektedir. Anayasa Mahkemesi daha önce Anayasa tarafından özel
olarak korunan bu tür alanlarla ilgili pek çok karar vermiş ve bu alanların
korunması konusunda Anayasa’nın devlet ve yasama organı bakımından özel
yükümlülükler öngördüğünü belirtmiştir (mesela bkz. AYM, E.2013/114,
K.2014/184, 04/12/2014, § 169). Anayasa’nın bu hükümleri dikkate alındığında
öncelikle bu ödevin yasama organının üzerinde olduğu açıktır. Yasama organı
çıkaracağı kanunlar ile söz konusu alanların nasıl korunması gerektiğini açık bir
şekilde tespit etmiş olmalıdır. Anayasa’nın anılan koruyucu düzenlemelerini
hayata geçirme yönünde harekete geçmesi gereken yasa koyucunun, söz konusu
anayasal düzenlemelerin etkililiğini ortadan kaldıracak düzenlemelerden a
fortiori kaçınma yükümlülüğünde bulunduğu ise izahtan varestedir.
12762
hektarlık (bazı kaynaklarda 13.034 hektar olarak geçmektedir) alana sahip olan
Uludağ Milli Parkının %71’i ormanlık, %28’i çayırlık ve kayalık, %0.4’ü açık
alan, %0.1’i su ile kaplı alan, %0.8’i ise yerleşim alanıdır. Yukarıda
açıklandığı gibi Uludağ Milli Parkı alanı sahip olduğu bitki örtüsü, yaban
hayatı ve canlı çeşitliliği ile nadir biyolojik çeşitlilik alanlarından
birisidir. Uludağ 1320 bitki türüne sahip olup, bunlardan 33’ü Uludağ, 138’i
Türkiye endemiği olmak üzere toplam 171 endemik türe ev sahipliği yapmaktadır.
Küresel ölçekte nesli tehlike altında olan 3 ve Avrupa ölçeğinde 54 türün yaşam
alanı Uludağ olup burada 16 nadir tür yaşamaktadır.
Uludağ
Alan Başkanlığına devredilen 2000 ha’dan fazla alanın ne kadarının tam olarak
orman olduğu bilinmemekle birlikte yasa Ormanlık alanların da Alan Başkanlığına
devredildiği hükmüne yer verilmiştir. Dolayısıyla bu kararnamenin düzenleme
konusu olan başkanlık ormanlar üzerinde de tasarruf yetkisine sahip olmuştur.
Anayasa ormanları mutlak koruma altına almış olup, ormanların vasfının
değiştirilmesini mutlak olarak yasaklamıştır. Ayrıca yangın v.b. nedenlerle
tahrip olan ormanların da vasfının değiştirilmesi mutlak olarak yasaklanmış bu
alanların tekrar ağaçlandırılarak yeniden ormana dönüştürülmesinin sağlanması
Devletin yükümlülüğü haline getirilmiştir.
Ayrıca
169. Maddenin üçüncü fıkrasında Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve
eyleme izin verilemeyeceği açıkça vurgulanmıştır. Yukarıda belirtildiği gibi
7432 sayılı kanunun ve bu kararnamenin temel amacı Uludağ’ı turizm
faaliyetlerine açarak oluşan rantı paylaşmaktır. Bunun için de yeni oteller,
yeni tesisler, yollar ve otoparklar yapılması hedeflenmektedir. Bu kaçınılmaz
olarak orman alanlarının tahribini getirecektir. Ormana zarar vermeden yeni ve
geniş yollar, otoparklar, spor ve turizm tesisleri yapmak neredeyse
imkansızdır.
Bu
nedenle dava konusu kararnamenin uygulanması kaçınılmaz olarak Anayasa’nın 169.
Maddesini ihlal edecektir. Bu nedenle kararnamenin bütünü Anayasa’nın 169.
Maddesine de aykırıdır.
e)
Anayasa’nın 90. Maddesi Yönünden
Anayasa’nın
90’ıncı maddesine göre temel hak ve özgürlüklere ilişkin usulüne göre yürürlüğe
konmuş uluslararası anlaşmalar, (kanunlara nazaran hakkı koruyucu, kullanımını
genişletici hükümler barındırması kaydıyla) normlar hiyerarşisinde kanunun
üstündedir. Anılan türdeki anlaşma hükümleri, CBK hükümlerinin evleviyetle
üzerindedir. İptali talep edilen Kanun’un bütünü, Türkiye’nin taraf olduğu ve
çevre hakkına ilişkin anayasal düzenlemelerle benzer koruma sağlayan
anlaşmaları ve yumuşak hukuk (soft law) belgelerinin hükümlerini de (söz gelimi
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8’inci maddesi, İnsan Hakları Evrensel
Beyannamesi’nin 25’inci maddesi, 1982 Dünya Doğa Şartı, 1992 tarihli Rio
Zirvesi sonrası düzenlenen uluslararası belgeler ve özellikle 1. ilkesinde
“İnsanların, doğayla uyum içinde sağlıklı ve üretken bir yaşam hakları vardır.”
denilen Rio Bildirgesi, 1992 Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, 1997 Kyoto Protokolü,
1972 Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme) ihlal
ettiğinden, Anayasa’nın 90’ıncı maddesine de aykırıdır.
f)
Anayasa’nın 104. Maddesi Yönünden
26.01.2023
günlü Resmî Gazetede yayımlanan 117 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi, Uludağ
Alan Başkanlığını düzenlemektedir. Aynı günlü Resmî Gazetede 7432 sayılı Uludağ
Alanı Hakkında Kanun da yayımlanmıştır. Dolayısıyla aynı tarihte hem Uludağ
Alanı Hakkında Kanun hem de Uludağ Alan Başkanlığı Hakkında Cumhurbaşkanlığı
Kararnamesi yayımlanmıştır.
117.
sayılı CBK’nın 1. maddesinde Kararnamenin amacı şu şekilde tanımlanmıştır: “(1)
Bu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin amacı; 18/1/2023 tarihli ve 7432 sayılı
Uludağ Alanı Hakkında Kanuna ekli Harita ve Koordinat Listesinde sınırları
belirtilen Uludağ Alanının doğal sit alanları ve diğer korunan alanları ile
birlikte jeolojik ve biyolojik varlıklar, su ve benzeri kaynak değerlerinin
korunması, yaşatılması, geliştirilmesi, tanıtılması, planlanması, yönetilmesi
ve denetlenmesi ile Uludağ Alanında yürütülen faaliyetlerin düzenlenmesini
sağlamak üzere Uludağ Alan Başkanlığının kurulması ile görev ve yetkilerini
düzenlemektir. ”
7432
sayılı Uludağ Alanı Hakkında Kanun’un 2. Maddesinin (1) numaralı fıkrasının (ç)
bendinde Başkanlık tanımlanmıştır. Buna göre “ç) Başkanlık: Uludağ Alan
Başkanlığını,”.
117
sayılı CBK’nın 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (ç) bendinde ise Başkanlık
şu şekilde tanımlanmıştır: “) Başkanlık: Uludağ Alan Başkanlığını, ifade eder”.
Görüldüğü
gibi 7432 sayılı Yasa ile 117 sayılı CBK’nın hükümleri aynı konuyu
düzenlemektedir. Başka bir deyişle aynı konu hem yasanın hem de
Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin düzenleme alanında yer almaktadır.
Anayasa’nın
104. maddesine göre kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı
kararnamesi çıkarılamaz. Yeni sistemde Cumhurbaşkanlığı kararnameleri tüzük ve
yönetmelikler gibi kanunların uygulanmasını göstermek üzere yürütme ve idare
tarafından çıkarılan alt normlar olarak öngörülmemiştir. Tam aksine
kanuni
düzenleme bulunmayan sınırlı alanlarda Cumhurbaşkanının ilk elden düzenleme
yapmasına olanak tanıyan ve aynı konuda kanun çıkarılması halinde kendiliğinden
uygulanamaz hale gelen, hiyerarşik olarak kanunların altında bulunan fakat
kanuna alternatif bir norm türü olarak öngörülmüştür. Yani Cumhurbaşkanlığı
kararnamesi kanunda düzenlenen hususları ayrıntılandırmak için değil, tam
aksine kanunda yer almayan konuları ilk elden düzenlemek amacıyla getirilmiş
alternatif bir norm türüdür.
Bu
nedenle bir kanunda bir konu düzenlenmişse o konuda artık CBK düzenlenemez.
Çünkü birbirinin alternatif olan iki farklı norm türünün aynı alanı düzenlemesi
halinde karışıklıklar ve belirsizlik oluşması kaçınılmazdır. Bu nedenle Anayasa
koyucu CBK ile düzenlenmiş olan bir alanda kanun çıkarılması halinde CBK’nın
kendiliğinden yürürlükten kalkacağını hüküm haline getirmiştir. Aynı konunun
aynı tarihte hem kanun hem de CBK konusu olması yeni anayasal sistemin
öngördüğü normatif düzene tamamen aykırıdır. Bu nedenle 117 sayılı CBK’nın
tamamı Anayasa’nın 104/17 maddesine açıkça aykırıdır.
Açıklanan
nedenlerle Anayasa’nın 2., 5., 56., 63., 90., 104. ve 169. maddelerine aykırı
olan Kararnamenin tümünün iptaline karar verilmesi gerekir.
C.
117 sayılı Uludağ Alan Başkanlığı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin
Münferit Maddelerinin Anayasa’ya Aykırılığı
117
sayılı CBK’nin bütünü, yukarıda sıralanan gerekçelerle Anayasa’ya aykırıdır.
Gerçekten de, Uludağ’ın hukuki rejimini bütün olarak değiştiren ve söz konusu
bölgeyi Anayasa’nın çevreyi koruyucu hükümlerinin gerektirdiği güvencelerden
azat eden bir CBK’nin yol açtığı Anayasa’ya aykırılıkları her bir tekil madde
açısından ayrı ayrı tartışmaya gerek kalmadan, Anayasa Mahkemesi’nin 117 sayılı
CBK’yi kül olarak iptal etmesi gerekir. Yüksek Mahkeme’nin bu yolu izlememesi
halinde, yukarıda sıralanan bilimsel ve hukuki tespitler, aşağıdaki tikel
düzenlemelere ilişkin her bir başlık açısından da mutatis mutandis geçerlidir
ve aşağıda Anayasa’ya aykırılıkları vurgulanmış düzenlemelerin iptal edilmesi
gerekir.
1.
117 sayılı Kararnamenin 4. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi ile ikinci
fıkrasının Anayasa’ya aykırılığı
117
sayılı Kararnamenin “Başkanlığın görev ve yetkileri” başlıklı 4. maddesinin
birinci fıkrasının (a) bendinde Başkanlığın görevleri arasında “7432 sayılı
Kanunla Başkanlığa verilen görev ve yetkiler kapsamındaki her türlü iş ve
işlemleri yürütmek” sayılmıştır. Bunun Anayasa’nın 104/17 maddesine aykırı
olduğu açıktır.
Görüldüğü
gibi dava konusu kural 7432 sayılı Yasada düzenlenen hususların Başkanlığın
görevi olduğunu belirtmektedir. Yani 117 sayılı CBK’nın bu hükmü kanunda
düzenlenmiş olan bir konuyu düzenlemektedir. Başka bir deyişle aynı konu hem
yasanın hem de Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin düzenleme alanında yer
almaktadır.
Anayasa’nın
104. maddesine göre kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı
kararnamesi çıkarılamaz. Yeni sistemde Cumhurbaşkanlığı kararnameleri tüzük ve
yönetmelikler gibi kanunların uygulanmasını göstermek üzere yürütme ve idare
tarafından çıkarılan alt normlar olarak öngörülmemiştir. Tam aksine kanuni
düzenleme bulunmayan sınırlı alanlarda Cumhurbaşkanının ilk elden düzenleme
yapmasına olanak tanıyan ve aynı konuda kanun çıkarılması halinde kendiliğinden
uygulanamaz hale gelen, hiyerarşik olarak kanunların altında bulunan fakat
kanuna alternatif bir norm türü olarak öngörülmüştür. Yani cumhurbaşkanlığı
kararnamesi kanunda düzenlenen hususları ayrıntılandırmak için değil, tam aksine
kanunda yer almayan konuları ilk elden düzenlemek amacıyla getirilmiş
alternatif bir norm türüdür.
Bu
nedenle bir kanunda bir konu düzenlenmişse o konuda artık CBK çıkarılamaz.
Çünkü birbirinin alternatif olan iki farklı norm türünün aynı alanı düzenlemesi
halinde karışıklıklar ve belirsizlik oluşması kaçınılmazdır. Bu nedenle Anayasa
koyucu CBK ile düzenlenmiş olan bir alanda kanun çıkarılması halinde CBK’nın
kendiliğinden yürürlükten kalkacağını hüküm haline getirmiştir. Aynı konunun
aynı tarihte hem kanun hem de CBK konusu olması yeni anayasal sistemin
öngördüğü normatif düzene tamamen aykırıdır. Bu nedenle zaten 7432 sayılı
Kanunda düzenlenmiş olan Başkanlığın yetkilerinin 117 sayılı CBK’da yeniden
düzenleme konusu yapılması Anayasa’nın 104/17 maddesine açıkça aykırıdır.
Bu
nedenle Anayasa’nın 104. Maddesine aykırı olan kuralın iptaline karar verilmesi
gerekir.
Diğer
taraftan 4. Maddenin ikinci fıkrasında 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı
Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinde doğal sitler ve tabiat varlıkları ile
ilgili olarak Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Tabiat
Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğüne verilen görevlerin Uludağ Alanında
Başkanlık tarafından yerine getirileceği düzenlenmiştir.
Anayasa’nın
63. maddesinde; “Devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin
korunmasını sağlar, bu amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alır.”
hükmüne yer verilmiştir.
Uludağ
Milli Parkı içinde kalan alanlardan 1. ve 2. Gelişim Bölgeleri 2. Derece doğal
sit alanı, geriye kalan yerler ise 1. Derece doğal sit alanıdır. Bu alanların
barındırdığı biyolojik çeşitlilik ve bu alanda varlığını sürdüren nadir bitki
ve canlı türleri yukarıda açıklanmıştır. Dava konusu kural ile doğal sitler ve
tabiat varlıkları ile ilgili olarak Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği
Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğüne verilen görevlerin
Uludağ Alanında Başkanlık tarafından yerine getirileceği düzenlenmiştir.
Böylece
1. ve 2. Derece doğal sit alanı olan yerlere ilişkin bütün işlemler ve devletin
görevleri Başkanlık tarafından yerine getirilecektir. Pek çok uzman kişinin
yerine getirdiği işlevlerin ne ölçüde uzmanlığı ve liyakati bulunan personele
sahip olacağı belli olmayan Uludağ Alan Başkanlığının söz konusu alanda sınırsız
ve tek yetkili hale gelmesi Anayasa’nın 63. Maddesinde devlete verilen koruma
yükümlülüğünün yerine getirilmesini olanaksız hale getirecektir. Yukarıda
Kararnamenin tümüne ilişkin iptal gerekçelerinde açıklandığı üzere dava konusu
Kararnamenin çıkarılma amacı Uludağ’ı yapılaşmaya açmak ve böylece oluşacak
rantı paylaşmaktır. Bunun için de sit alanlarına ilişkin yetkiler Bakanlığın
yetki alanından çıkarılmaktadır.
Uludağ
gibi eşsiz bir bitki örtüsü, yaban hayatı ve biyolojik çeşitliliğe sahip alanın
uzman kurulların yetkisi kapsamı dışına çıkarılmasının hiçbir rasyonel
gerekçesi yoktur. Uludağ Milli Parkı alanında 2000 hektardan (20.000.000 m2)
geniş bir alanın Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun koruma
alanından çıkararak bu alana ilişkin tüm işlemleri uzmanlığı ve liyakati belli
olmayan personele sahip Başkanlığın uhdesine veren ve söz konusu alanı turizm
rantına ve yapılaşmaya açma, yeni yollar ve otoparklar yapmak suretiyle bitki
ve canlı varlığını tahrip etme yollarını açan dava konusu kuralın Anayasa’nın
63. Maddesine de aykırı olduğu açıktır.
Açıklanan
nedenlerle 117 sayılı CBK’nın 4. maddesinin iptali istenen kuralları
Anayasa’nın 63. ve 104. Maddelerine aykırıdır ve iptallerine karar verilmesi
gerekir.
2.
117 sayılı Kararnamenin 6. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin (5)
numaralı alt bendi ile (b) bendinin (17) numaralı alt bendinin Anayasa’ya
aykırılığı
117
sayılı CBK’nın 6. Maddesinde Uludağ Alan Başkanlığının hizmet birimlerinin
görevleri düzenlenmiştir. Birinci fıkranın (a) bendinde Alan Planlama ve
Uygulama Grup Başkanlığının (b) bendinde de Alan Yönetimi, Altyapı ve İdari
Hizmetler Grup Başkanlığının görevleri sayılmıştır. Buna göre Alan Planlama ve
Uygulama Grup Başkanlığının görevleri arasında (5) numaralı alt bentte Uludağ
Alanındaki korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları ile sit
alanlarının tespitini yapmak da sayılmıştır. Buna göre Uludağ alanı içinde
korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları ile sit alanlarının
tespiti söz konusu birim tarafından yapılacaktır. Dolayısıyla sit alanlarının
sınırları ve derecelendirilmesi de söz konusu birimce gerçekleştirilecektir.
7432
sayılı Kanunun 5. Maddesinin ikinci fıkrasında ise Uludağ Alan Komisyonunun
görevleri arasında “Ayrıca, Komisyon, Uludağ Alanı içerisinde doğal sit
alanlarının tescili, sınır değişiklikleri ve yeniden değerlendirilmesine
yönelik karar almaya yetkilidir. Sit sınır ve derece değişiklikleri Komisyonun
oy birliği ile aldığı karar doğrultusunda gerçekleştirilir.” hükmüne yer verilmiştir.
Yani
sit alanlarını tespit yetkisi 117 sayılı CBK ile Alan Planlama ve Uygulama Grup
Başkanlığına verilmiş, Kanun ile ise aynı alanlara ilişkin kararları alma
sınırları belirleme yetkisi tanınmıştır. Dolayısıyla aynı konu hem kanun hem de
CBK ile düzenlenmiştir. Bu nedenle Anayasa’nın 104. Maddesine açıkça
aykırıdır. Yukarıda (1) numaralı başlık altında Anayasa’nın 104. Maddesinin on
yedinci fıkrasına ilişkin açıklamalar bu kural bakımından da geçerlidir.
Diğer
taraftan kültür ve tabiat varlıklarının ve sit alanlarının belirlenmesi
kişilerin özel mülkiyet haklarına müdahale yetkisi anlamına da gelmektedir. Bir
taşınmazın korunması gereken tabiat varlığı olarak tespit edilmesi ya da bir
alanın sit alanı olarak belirlenmesi ya da sit alanının derecelerinin tespiti
bireylerin o taşınmazlar üzerindeki tasarruf yetkilerini önemli ölçüde
etkilemektedir.
Anayasa’nın
104/17. maddesine göre, “Anayasa’nın ikinci kısmının birinci ve ikinci
bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü
bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler”le ilgili konularda cumhurbaşkanlığı
kararnamesi ile düzenleme yapılamaz. Mülkiyet hakkı Anayasa’nın 35. maddesinde
kişi hakları ve ödevleri arasında düzenlenmiştir. Dolayısıyla cumhurbaşkanlığı
kararnamesi ile mülkiyet hakkını etkileyen düzenlemeler yapılamaz.
Ayrıca
Anayasa’nın 13. maddesine göre temel hak ve özgürlükler ancak kanunla
sınırlandırılabilir. Yine Anayasa’nın 104. maddesine göre, “Anayasada
münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı
kararnamesi çıkarılamaz.” Buna dayalı olarak mülkiyet hakkına sınırlama getiren
bir düzenlemenin Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile öngörülmesi, Anayasa’nın 104.
maddesinin yanı sıra 13. ve 35. maddelere de aykırılık oluşturacaktır.
Diğer
taraftan Anayasa’nın 63. maddesinde tarih, kültür ve tabiat varlıklarından
“özel mülkiyet konusu olanlara getirilecek sınırlamalar ve bu nedenle hak
sahiplerine yapılacak yardımlar ve tanınacak muafiyetler kanunla düzenlenir.”
denilmektedir. Dolayısıyla kültür ve tabiat varlığı veya sit alanı ilan etmek
suretiyle özel mülkiyet hakkına sınırlama getirilmesi de ancak kanunla
yapılabilecek bir düzenleme olup, bu konuda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile
düzenleme yapılması mümkün değildir. Böyle bir düzenleme hem Anayasa’nın
104/17. maddesine hem de 63. maddesine aykırılık oluşturur.
Açıklanan
nedenlerle iptali istenen alt bent hem kişi hakları arasında düzenlenen
mülkiyet hakkına ilişkin düzenlemeler içerdiği hem de kanunla düzenlenmesi
gereken konularda düzenleme içerdiği için Anayasa’nın 13., 35., 63. ve 104/17.
maddelerine aykırıdır, iptal edilmesi gerekir.
117
Sayılı CBK’nın 6. Maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde Alan Yönetimi,
Altyapı ve İdari Hizmetler Grup Başkanlığının görevleri arasında (17) numaralı
alt bentte Uludağ Alanı sınırları içinde ihtiyaç duyulması hâlinde yapılacak
kamulaştırmaya ilişkin iş ve işlemleri yapmak da sayılmıştır.
Kamulaştırmanın
mülkiyet hakkına müdahale teşkil ettiği açıktır. Anayasa’nın 104/17. maddesine
göre, “Anayasa’nın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan
temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi
haklar ve ödevler”le ilgili konularda cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile
düzenleme yapılamaz. Mülkiyet hakkı Anayasa’nın 35. maddesinde kişi hakları ve
ödevleri arasında düzenlenmiştir. Dolayısıyla cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile
mülkiyet hakkını etkileyen düzenlemeler yapılamaz.
Ayrıca
Anayasa’nın 13. maddesine göre temel hak ve özgürlükler ancak kanunla
sınırlandırılabilir. Yine Anayasa’nın 104. maddesine göre, “Anayasada
münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi
çıkarılamaz.” Buna dayalı olarak mülkiyet hakkına sınırlama getiren bir
düzenlemenin Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile öngörülmesi, Anayasa’nın 104.
maddesinin yanı sıra 13. ve 35. maddelere de aykırılık oluşturacaktır.
Ayrıca,
Anayasa’nın 46. maddesinde kamulaştırmaya ilişkin esasların kanunla
düzenlenmesi öngörülmüştür. CBK ile bir idareye kamulaştırma yetkisi tanınması
Anayasa’nın 35. ve 104. maddelerinin yanı sıra aynı zamanda 46. maddeye de
aykırılık oluşturacaktır.
Açıklanan
nedenlerle iptali istenen alt bent hem kişi hakları arasında düzenlenen
mülkiyet hakkına ilişkin düzenlemeler içerdiği hem de kanunla düzenlenmesi
gereken konularda düzenleme içerdiği için Anayasa’nın 13., 35., 46. ve 104/17.
maddelerine aykırıdır, iptal edilmesi gerekir.
Sonuç
olarak iptali istenen hükümler Anayasa’nın 13., 35., 46., 63. ve 104/17.
maddelerine aykırıdır, iptal edilmeleri gerekir.
3.
117 sayılı Kararnamenin 7. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarının Anayasa’ya
aykırılığı
117
sayılı Uludağ Alan Başkanlığı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 7.
Maddesinde Başkanlık personeli düzenlenmiştir. Buna göre Başkanlık
hizmetlerinin, 27/6/1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin ek
28. maddesine göre iş mevzuatı kapsamında istihdam edilen personel eliyle
yürütülmesi öngörülmüştür. Ayrıca ikinci fıkrada Başkanlıkta 375 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnamenin ek 25. maddesine göre geçici görevlendirme yapılabileceği
hükmüne yer verilmiştir.
Anayasa'nın
128. maddesinde "Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu
hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu
görevlileri eliyle görülür. Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri,
atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri
ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir. Üst kademe yöneticilerinin
yetiştirilme usul ve esasları, kanunla özel olarak düzenlenir."
denilmektedir. Buna göre ister memur isterse diğer kamu görevlisi statüsünde
sözleşmeli personel olsun kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve
yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük
işlerinin kanunla düzenlenmesi gerekmektedir.
Anayasa
Mahkemesine göre de “Anayasa'nın 128. maddesinde, memurların ve diğer kamu
görevlilerinin özlük haklarının yasayla düzenlenmesi gerektiği belirtilmiştir.
Memur ve diğer kamu görevlilerinin yerine getirmekle yükümlü oldukları görevi
yürütmekte iken bir başka görev ile görevlendirilmeleri de bu kişilerin özlük
hakları kapsamında yer almakta ve yasayla düzenlenmesi zorunlu bulunmaktadır.”
(AYMK E.2005/145 K.2009/112, 23.7.2009).
Anayasa’nın
104. maddesine göre, Anayasa’da münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen
konularda CK ile düzenlenme yapılması yasaklanmıştır. Dolayısıyla kamu
görevlilerinin nitelikleri, atanmaları ve sorumluluklarının CK ile düzenlenmesi
mümkün değildir.
İptali
istenen kurallarda Uludağ Alan Başkanlığında istihdam edilecek personelin
atanması, istihdam koşulları ve geçici görevlendirilmesi düzenlenmektedir. Bu
istihdamın nasıl yapılacağı konusunda 375 sayılı KHK’ya atıf yapılmıştır. Ancak
KHK’ya atıf yapılmış olması, Anayasada öngörülen kanunla düzenleme şartını
yerine getirmemektedir. Zira bu personelin istihdam şeklini belirleyen yasa
değil, CBK’dır.
Bu
nedenle Anayasa’nın Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenmesini yasakladığı
konularda düzenleme içeren 117 sayılı CBK’nın 7. Maddesinin (1) ve (2) numaralı
fıkraları, Anayasa’nın 104. ve 128. maddelerine açıkça aykırıdır, iptalleri
gerekir.
III.
YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ
117
sayılı Uludağ Alan Başkanlığı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin tamamı
ve iptali istenen maddeleri yukarıda açıklandığı gibi açıkça Anayasa’nın pek
çok maddesine aykırıdır. Bu kuralların uygulanması halinde telafisi imkânsız
sonuçların doğacağı açıktır. Dünyanın emsalsiz bir ekolojik çeşitlilik kaynağı
olan Uludağ’ın rant hırsıyla yapılaşmaya açılması ekosisteme ve biyolojik
çeşitliliğe onarılamaz zararlar verecektir.
İptali
istenen kurallar, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile düzenlenemeyecek konulara
ilişkindir. Kuvvetler ayrılığına dayalı demokratik bir hukuk devletinde
organların anayasal yetkilerini aşmaması ve yönetimin hukuka uygunluğunu
sağlamaları gerekir. Oysa iptali istenen kurallar, Cumhurbaşkanınca yetkisiz
olduğu konularda çıkarılmış olup ultra vires geçersizlikle maluldür. Bu
uygulamada yönetimin keyfiliğine neden olacak ve hukuk devletinden hızla
uzaklaşılmasına olanak tanıyacaktır.
Bağımsız
değerlendirme yapan pek çok uluslararası kurum, Türkiye’nin hukuk devleti
standartlarından hızla uzaklaştığını tespit etmektedir. İhtilaflı kurallar
bütünü hukuk devleti ilke ve ölçütlerinden eşsiz bir tabiat değerine onulmaz
yaralar açacak şekilde ayrılmak anlamına geldiğinden, Anayasa’ya ağır ve
kapsamlı şekilde aykırılık taşımaktadır.
Yukarıda
ayrıntılı olarak açıklandığı gibi Anayasa’ya açıkça aykırı olan kuralların
hukuk düzeninden bir an önce ayıklanması gerekir. Anayasal düzenin hukuka
aykırı kural ve düzenlemelerden en kısa sürede arındırılması, hukuk devletinin
temel gereğidir. Anayasa’ya aykırılıkların sürdürülmesi, özenle korunması
gereken hukukun üstünlüğü ilkesini de zedeleyecektir. Hukukun üstünlüğünün
sağlanamadığı bir düzende, kişi hak ve özgürlükleri güvence altında
sayılamayacağından, bu ilkenin zedelenmesi hukuk devleti yönünden giderilmesi
olanaksız durum ve zararlara yol açacaktır.
Yukarıda
gösterildiği üzere, iptali istenen CBK’nin bütünü, Türkiye’nin dünya çapındaki
bir doğal değerinin yapılaşmaya açılmasına, hususiyetleri ayrıntılı olarak
açıklanmış flora ve fauna bileşenlerinin yok olmasına sebep olacaktır. Çevrenin
korunmasına ilişkin anayasal güvenceleri sağlayan kanuni düzenlemelerin
uygulanmasına mani olacak 7432 sayılı Kanun’la birlikte uygulanmak suretiyle
Uludağ’ın kaderini bütünüyle idari keyfiliğe terk eden iptali istenen CBK,
geriye götürülemezlik ilkesinin açık ihlalidir. İhtilaflı CBK’nin çevreye ağır
ve geri dönülemez tahribatlar vereceği hususu tartışmaya açık, spekülatif bir
tahmin değil ama aşikâr bir öngörüdür. Uludağ’ı koruyucu kanuni düzenlemelerden
bağışık tutan 7432 sayılı Kanun’la birlikte uygulanacak iptali istenen CBK,
Uludağ’da ağır ve telafisi imkânsız bir doğa tahribatına yol açacaktır. Uludağ
ve Türkiye endemiği türler, küresel ölçekte nesli tehlike altında olan türler
ve diğer nadir türlerin yaşam alanı olan Uludağ, 117 sayılı CBK’nin yürürlükte
olduğu her an tehdit altındadır. Hiçbir mahkeme ve hiçbir devlet başkanı, nesli
tükenen bir canlı türünü tekrar var etme gücüne sahip değildir. O itibarla,
ihtilaflı CBK’nin bütününün yürürlüğünün durdurulması, Anayasa Mahkemesi önünde
açılan iptal davasının etkililiğinin ön koşulu olduğu gibi yüksek mahkemenin
Uludağ coğrafyasındaki flora ve faunaya karşı da ivedi bir sorumluluğudur.
İptali
istenen kuralların uygulanmasından kaynaklanan çevresel tahribatın bir an önce
sona erdirilmesi ve daha ağır ve telafisi imkânsız sonuçlar doğmasının
engellenmesi amacıyla ve son tahlilde Uludağ’ın yok olmasına mani olmak
gayesiyle, Anayasa’ya açıkça aykırı olan ve iptali istenen hükmün iptal davası
sonuçlanıncaya kadar yürürlüğünün de durdurulması istenerek Anayasa Mahkemesine
dava açılmıştır.
IV.
SONUÇ VE İSTEM
25/01/2023
tarihli ve 117 sayılı “Uludağ Alan Başkanlığı Hakkında Cumhurbaşkanlığı
Kararnamesi’nin;
A- Tümünün,
Anayasa’nın 2., 5., 56., 63., 90., 104. ve 169. Maddelerine,
B- Tümüne
ilişkin talebimizin kabul edilmemesi halinde aşağıdaki hükümlerinin;
1-)
4. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi ile ikinci fıkrasının, Anayasa’nın
63. ve 104. maddelerine,
2-)
6. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin (5) numaralı alt bendi ile (b)
bendinin (17) numaralı alt bendinin, Anayasa’nın 13., 35., 46., 63. ve 104.
maddelerine,
3-)
7. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarının, Anayasa’nın 104. ve 128.
maddelerine,
aykırı
olduğundan iptallerine ve uygulanmaları halinde giderilmesi güç ya da olanaksız
zarar ve durumlar olacağı, ayrıca iptali istenen kurallar açıkça Anayasa’ya
aykırı olduğundan, iptal davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin
durdurulmasına karar verilmesine ilişkin istemimizi saygı ile arz ederiz.”